18 Şubat 2013 Pazartesi

Andrey Zvyagintsev sineması ya da deha beyannamesi


Dorian Gray’in Portresi’nde “Bütün sanatlar aslında kullanışsızdır.” diyen Oscar Wilde’ın 1882 yılında Amerika’ya gittiğinde, gümrük memuruna şöyle dediği rivayet edilir: “Deham dışında beyan edecek bir şeyim yok!”

Galiba sanat, dehanın en doğrudan beyannamesi ve sanatçı da eseriyle bir tür sahip olduklarını beyan ediyor… Genelde sanat, özelde sinema ile hayat arasındaki ilişki üzerine ciltler dolusu yazı yazılmıştır. En kestirmeden ifadeyle sinema; hayatı anlama ve anlatma kılavuzu olsa gerektir.

Elbette bu anlayış ve anlatış çeşit çeşit, seviye seviye olacaktır. Bu nedenledir ki, her film herkesin hoşuna gitmez ve bazı filmler bizi başka türlü sarar sarmalar.

Kimi sinema uzmanları nedense yönetmen sinemasına çok inanmazlar. Onlara göre bir yönetmenin bir filmi muazzam olurken diğerinde aynı lezzet, düzey tutturulamayabilir ne yazık ki. Elbette istisna ustalar, büyük sinemacılar, her eseriyle istisnasız 12’den vuran isimler vardır. İşte yönetmen sinemasının son dönem ustalarından bir isim bu yazının konusu: Rus sinemacı Andrey Zvyagintsev…



Sibirya doğumlu Zvyagintsev, 1984 yılında, 20 yaşındayken oyunculuk okuduğu Novosibirsk Drama Okulu’ndan mezun oluyor. 1990’a kadar Moskova’da, Russian Academy of Theatre Arts’ta çalışıyor.  1992’den itibaren 8 yıl boyunca çeşitli film ve tiyatrolarda oyunculuk yapıyor. 2000 yılında kendisine yeni açılımlar sağlayacak REN TV’de iş bulup, çalışıyor. Burada aradığı fırsatı buluyor ve üç bölümlük bir dizi olan The Black Room’un yönetmenliğini yapıyor.

Bu dizi, nicedir aradığı cesareti bulmasına neden oluyor ve kafasının bir köşesinde hep yer eden Vozvrashchenie-The Return-Dönüş’ü çekmeye karar veriyor. Anne ve anneanneleriyle yaşayan iki çocuğun, bir sabah yıllardır görmedikleri babalarının geri dönmesiyle bozulan düzenlerini ve aile içi, içten içe gelişen gerilimi ustaca anlatan Dönüş, son derece sade bir yol filmine dönüşüyor ve etkileyici finaliyle izleyiciyi derinden sarsıyor.

Ki, aslında anlattığı kendi hikâyesidir Zvyagintsev’in. Zira kendisi de babasını 6 yaşında kaybetmiştir.



Bir ilk filmin başına gelebilecek en harika şeyleri yaşıyor Dönüş. Berlin’de Altın Ayı da dahil birçok ödül alıyor mesela… 40 yaşında çektiği ilk filmiyle adından söz ettirmek bir yana, tarzı olan bir sinemacı olarak hemen göze çarpıyor Andrey Zvyagintsev…

Her ne kadar önüne yeni imkânlar sunulsa da, hiç acele etmiyor Rus yönetmen yeni projesini 4 yılda pişiriyor ve ikinci filmi ‘Izgnanie-The Banishment’i (Türkiye’de Sürgün adıyla gösterime girdi) 2007 yılında çekiyor. Filmin prömiyeri Cannes Film Festivali’nde yapılıyor ve aynı zamanda Altın Palmiye için yarışıyor.

Sürgün’ü, ünlü yazar William Saroyan’ın ‘The Laughing Matter’ (Gülünecek Şey) adlı romanından uyarlıyor. Film, şehirli bir ailenin, babanın doğduğu köy evine gelmesini ve buradaki kır yaşamına ayak uydurmaya çalışmasını konu ediniyor. Film, başrolündeki Konstantin Lavronenko’ya (ilk filmin de başrolünde o vardı) Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırıyor.  2009’da değişik yönetmenlere çektirilen New York hikâyelerinden birini de o çekiyor. Ancak New York I Love You için çektiği Apocrypha, yapımcılar tarafından beğenilmediği için, filmin sinema versiyonuna konulmadan, direkt olarak DVD’sine ekleniyor. 2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi.


2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi. Hemşire olan Elena, zengin, yaşlı ve evde bakıma muhtaç bir adam olan Vladimir ile evleniyor. Her ikisi de farklı aile yapılarından gelen çocuklarıyla ilişkileri bir şekilde sorunlu ve mesafeli insanlardır. Fakat Vladimir bir kalp krizi geçirip, hastaneye kaldırılınca vasiyetini yazdırma kararı alıyor; fakat Elena bu vasiyette yer almadığını öğreniyor. Dağılmak üzere olan ailesini bir arada tutmaya çalışan Elena, kocası ile ailesi arasında ahlakî bir fedakârlık çıkmazında kalıyor…

Zvyagintsev sineması için artık ustalık ürünü diyebileceğimiz Elena’nın prömiyeri yine Cannes Film Festivali’nde yapılmış, Jüri Özel Ödülü’nü de kazanmıştı.



Son filmi Leviathan ise yönetmenin aynı zamanda belli bir filozofik arka planı olduğunu da apaçık gösteren usta işi bir yapım olarak önce ciddi festivallerde kendini gösterdi. Film, Barents Denizi’ndeki bir yarımadada geçer. Arazisine el koymak isteyen yozlaşmış bir belediye başkanına karşı mücadele eden bir adamın hikâyesini anlatır. Senaryo Eski Ahit’te yer alan Eyüp Kitabı’nın modern bir uyarlamasıdır ancak aynı zamanda dağılmış Sovyet Rusya’nın aile ve sistem çürümesine dair esaslı eleştiriler de içerir. Yapımcı Alexander Rodnyansky filmle ilgili “Film çağdaş Rusya’nın en önemli sosyal sorunlarından bazılarıyla ilgilenir, sıradan bir adamın yaşadığı aşkın ve trajedinin hikâyesidir.” şeklinde açıklar  Zvyagintsev’in filmini. Leviathan, dünyanın en prestijli festivallerinde gösterilir ve 20’den fazla ciddi ödül (Cannes’da Altın Palmiye adaylığı, En İyi Senaryo ödülü ve Oscar’da En İyi Yabancı Film adaylığı dahil) alan film, bu sıra dışı yönetmenin  filmlerindeki başarının tesadüfi olmadığının kanıtıdır. Bugüne kadar çektiği (uzun metrajlı) dört filmiyle de hem belli bir seviye tutturan, hem de dehasını tüm cömertliğiyle bizlere sunan bir isim Andrey Zvyagintsev…

Rus yönetmen, ilk uzun metrajlı filminin finaline koyduğu fotoğraflar ile bir çeşit kendini ele verir gibi oluyor, zira Zvyagintsev sineması görselliğiyle dikkat çeken bir sinema. Birçok yönüyle de sinema dervişi Andrei Tarkovsky’yi anımsatıyor.

Filmlerinde diyaloglar basit gibi görünür, hatta sanki önceden yazılmamış, doğaçlama gelişiyor gibi bir his de edinirsiniz ama gerçekte öyle değil tabii… Seçtiği, güncel, basit kelimeler ile daha çok hal ve ruha odaklanır Zvyagintsev…



Andrey Zvyagintsev sinemasında görüntü sesten, yani suret kelamdan çok önce gelir. Dolayısıyla Zvyagintsev sineması bir tür temaşa sinemasıdır. Işık önemlidir onun için. Renk önemlidir (renkten sadece gökkuşağı tonlarını anlamamak lazım, siyahın ve beyazın tüm ara renkleri de dahildir buna), gökyüzü, ağaçlar, duvarlar, deniz, bulut, yağmur… Hepsi ayrı bir titizlik içinde yer alır Andrey Zvyagintsev filmlerinde.

Ünlü müzisyen Beethoven’ın, bir konser sonrasında, eserinde Mozart etkisinin hissedildiğinin söylenmesi üzerine şöyle söylediği rivayet edilir: “Aranızda onun ayak seslerini duyarken, müzik yapmak kolay mı zannediyorsunuz?”

Doğrusu, adaşı Tarkovsky’nin ayak seslerini Zvyagintsev’in film karelerinde işitmek çok da yadırganacak bir şey değil…


Rus sinemasının bu yeni soluğu belki en iyi filmini henüz çekmedi ama çektikleri ile farklılığını çoktan göstermiş oldu.


Yönetmenin Dönüş filminin analizini buradan okuyabilirsiniz. 

Yönetmenin Leviathan filminin Aksiyon'daki eleştirisini buradan okuyabilirsiniz,

NOT: Şuradan alıntıdır. 


1 yorum:

  1. Dönüş filmi ilk dakikasından, son dakikasına kadar mükemmeldir ve gerçekten izlenmesi gereken şaheserdir. Yazınızda çok güzel ve yerinde.

    YanıtlaSil