25 Mart 2013 Pazartesi

Yanarsan; aşk olur!



Çok yakınımızda ve ortak çok paydamız olmasına rağmen uzak durduğumuz bir sinemadır Azerbaycan sineması. Hassaten sanatçı ve teknik alt yapı açısından da epey zengin olan bu ülke ile nedense yakınlaşamadı Türk sineması. Bu hafta vizyona giren Mahmut İle Meryem’in böylesi bir özelliği var; En azından resmi anlamda ortak yapılan ilk film özelliği taşıyor sanırım.

Film, her iki ülkenin resmi kanallarının desteğini almasının yanı sıra, filme kaynaklık eden eser ile de bu özelliği taşıyor. Mahmut İle Meryem, aynı zamanda Azerbaycan Devlet Başkan yardımcısı da olan ve çağdaş Azeri edebiyatının en verimli isimlerinden Elçin Efendiyev’in aynı isimli kitabından senaryoya aktarılmış.

Efendiyev, kendine has bir tarzı olan ve kitapları ülkemizde de yayınlanan bir yazar. Mahmut İle Meryem, bizim Kerem ile Aslı olarak bildiğimiz halk hikayesinin romanlaştırılmış şekli.

Efendiyev, meşhur söylenceyi biraz değiştirip, fonuna Çaldıran Savaşı’nı ekleyerek ele almış. Hikaye malum ama, filmin öyküsü birazcık farklı: Azerbaycan’ın Gence şehrinde Ziyad adında bir han yaşamaktadır ve bir türlü evladı olmamaktadır. Başvurmadığı yer, merci kalmaz ve sonunda büyü/efsun ile bir oğlunun olacağını haber alır. Ne ki bu haberi müjdeleyenler, onu çetin sınavların da beklediğini haber verirler. Oğlu Mahmut doğduğunda çok sevinir Ziyad Han. Aynı anda başka bir yerde Kara Keşiş isimli bir Hıristiyan din adamının da kızı olur (Hikayenin aslında Kara Keşiş, Ziyad han’ın hazinedarı ve Ermenidir) ve ismini Meryem koyarlar.

Mahmut, diğer çocuklara benzemez, ilim irfan ve tabiatla meşgul olur. Bir derviş gibi hayatı yaşar. Anne-babasının bu durumdan rahatsız olmasına aldırmaz ve evlilik yaşı gelmesine rağmen karşı cinse ilgi duymaz. Tâ ki, Meryem’i görünceye kadar. Han, oğlunun bir kıza aşık olmasına seviniri ama Keşiş hiç de öyle düşünmemektedir. Kızını alıp kaçmaya başlar. Mahmut ile sadık (!) yardımcısı Sofu da peşlerine düşer. Bu iki sevdalının kavuşması çok zordur…


Açıkçası filmde Mahmut’un bu yönünün enteresan bir şekilde cinsel kimliğini etkileyecek kadar farklı çizildiğini görünce, Efendiyev’in kitabına tekrar bakma ihtiyacı hissettim. Gördüm ki, bu yorum yazardan kaynaklanıyor. Efendiyev, kitabında Mahmut karakterini şöyle betimliyor: Sofu, (Han’ın uşaklarından biri) Bu orta boylu, nazik, ak benizli, kıvırcık saçlı, iri gök gözlü oğlanın bakışları altında kendini rahatsız hissetti. Bu iri gök gözlerde Mahmut’un inceliği, zarifliği ile uyuşmayan bir çekicilik, cazibe vardı!”

Senaryonun oluşturduğu karakterler tam da bu tasvire sırtını yaslıyor. Mahmut karakterinin ‘yumurta gibi çocuk’ çizilmesinin referansı da burası. Yoksa The Doors’daki Val Kilmer’ın canlandırdığı Jim Morrison gibi duruyor Mahmut karakteri.

Bazen bir yemek yersiniz, aslında görünüşte her şey tamam gibidir ama bir türlü damağınızda tam bir tat bırakmaz, bir şeyler eksiktir ama ne? Mahmut İle Meryem’i izlerken seyircide oluşan his böyle bir şey; görünürde her şey tamam gibi ama yine de bir eksiklik hissi hep ağır basıyor.

Elbette bunun birkaç nedeni var. İlki; çizilen karakterlerin perdeye aktarılırken yetersiz kalışı. Film, çok güçlü bir aşkı derinlemesine hissettiremeden olayların peşine düşürüyor kahramanlarını. Buna bir de olayları aktarırken, süre ve tercih farklılıklarından dolayı yaşanan kopukluklar eklenince neredeyse hiçbir yan karakter hakkıyla çizilemiyor. Dolayısıyla kadim bir hissi güçlü olarak vermekten uzak kalıyor Mahmut ile Meryem.

 Zayid Han’ın zalimliğini, Sofu’nun nefsine düşkünlüğünü son derece klişe gösterilerle izliyoruz. Ne Han’ın askeri hançerlemesi etkileyici oluyor, ne Sofu’nun para/pul için sahibini terk etmesi izleyiciye geçirilebiliyor. Dahası, filmin en önemli unsuru olan, büyü/efsun meselesi tam olarak ele alınamadığı için, düğmelerin neden çözülmediği, Mahmut’un yanması, Meryem’in peşinden gitmesi vs. hep efekti ön planda olan fantastik sahneler olarak kalıveriyor. Masal, Matrix’e yeniliyor anlayacağınız.


Karakter oluşumu maalesef istenilen derinlikte olmadığı için (belki sadece Bayındır’ı bu cümleden çıkarabiliriz) filmin ana kıvrımlarındaki vuruculukları da cılız kalıyor. Cevanşir Şah, Süleyman Paşa karakterleri ve hikayeye katkıları son derece iğreti duruyor maalesef.

Mekanlarda genelde dar kadraj ve sayıca cimrilik yapılsa da, genelde mekan kullanımını beğendim Mahmut ile Meryem’de. Keza kitapta olan ve bir yazılı metinde alabildiğince özgür tasvir edilebilecekken, sinemanın doğası gereği bir filmi batırma riski bulunduran kalabalık ve savaş sahneleri adeta yasak savma kabilinden olmuş. Yönetmen, en çok birikimini bu sahnelerdeki etrafından usulca dolaş taktiğiyle savuştururken filmin geneline hasar vermekten kaçınmayı başarmış.


Kişisel olarak özellikle girişindeki anlatımı çok beğendim. Yönetmenin özellikle teknik konularda işini sıkı tuttuğu ve sağlam bir Hollywood takipçisi olduğu kesin. Ancak aynı rikkat ve hassasiyeti hikaye üzerine yoğunlaşmayı nedense denememiş olması, filmin iyi yönlerini de aşağı doğru çekiyor. İhtimal ki, masada uzun çıkan film zorunlu olarak kısaltılmış, dolayısıyla hikayenin bir kısmını izlediğimizden değil, zihnimizden tamamlamak zorunda kalıyoruz ancak açılan gediklerin oluşturduğu hava akımı filmden tam haz almamızı engelliyor ve ‘kekremsi’ bir olmamışlık tadı veriyor.

Mahmud ile Meryem’in en umut veren yönü, yönetmenin taşıdığı potansiyeli perdeden bize geçirmesi. Mehmet Ada Öztekin, her ne kadar özgün olmasa da daha iyi hikaye ve senaryolar, daha üst imkanlar ile daha sıkı işler çıkabilecek bir isim olarak göz kırpıyor sinemaya.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder