Çok yakınımızda ve ortak çok paydamız olmasına rağmen uzak
durduğumuz bir sinemadır Azerbaycan sineması. Hassaten sanatçı ve teknik alt
yapı açısından da epey zengin olan bu ülke ile nedense yakınlaşamadı Türk
sineması. Bu hafta vizyona giren Mahmut İle Meryem’in böylesi bir özelliği var;
En azından resmi anlamda ortak yapılan ilk film özelliği taşıyor sanırım.
Film, her iki ülkenin resmi kanallarının desteğini almasının
yanı sıra, filme kaynaklık eden eser ile de bu özelliği taşıyor. Mahmut İle
Meryem, aynı zamanda Azerbaycan Devlet Başkan yardımcısı da olan ve çağdaş
Azeri edebiyatının en verimli isimlerinden Elçin Efendiyev’in aynı isimli
kitabından senaryoya aktarılmış.
Efendiyev, kendine has bir tarzı olan ve kitapları ülkemizde
de yayınlanan bir yazar. Mahmut İle Meryem, bizim Kerem ile Aslı olarak
bildiğimiz halk hikayesinin romanlaştırılmış şekli.
Efendiyev, meşhur söylenceyi biraz değiştirip, fonuna
Çaldıran Savaşı’nı ekleyerek ele almış. Hikaye malum ama, filmin öyküsü
birazcık farklı: Azerbaycan’ın Gence şehrinde Ziyad adında bir han yaşamaktadır
ve bir türlü evladı olmamaktadır. Başvurmadığı yer, merci kalmaz ve sonunda
büyü/efsun ile bir oğlunun olacağını haber alır. Ne ki bu haberi müjdeleyenler,
onu çetin sınavların da beklediğini haber verirler. Oğlu Mahmut doğduğunda çok
sevinir Ziyad Han. Aynı anda başka bir yerde Kara Keşiş isimli bir Hıristiyan
din adamının da kızı olur (Hikayenin aslında Kara Keşiş, Ziyad han’ın
hazinedarı ve Ermenidir) ve ismini Meryem koyarlar.
Mahmut, diğer çocuklara benzemez, ilim irfan ve tabiatla
meşgul olur. Bir derviş gibi hayatı yaşar. Anne-babasının bu durumdan rahatsız
olmasına aldırmaz ve evlilik yaşı gelmesine rağmen karşı cinse ilgi duymaz. Tâ
ki, Meryem’i görünceye kadar. Han, oğlunun bir kıza aşık olmasına seviniri ama
Keşiş hiç de öyle düşünmemektedir. Kızını alıp kaçmaya başlar. Mahmut ile sadık
(!) yardımcısı Sofu da peşlerine düşer. Bu iki sevdalının kavuşması çok zordur…
Açıkçası filmde Mahmut’un bu yönünün enteresan bir şekilde
cinsel kimliğini etkileyecek kadar farklı çizildiğini görünce, Efendiyev’in
kitabına tekrar bakma ihtiyacı hissettim. Gördüm ki, bu yorum yazardan
kaynaklanıyor. Efendiyev, kitabında Mahmut karakterini şöyle betimliyor: Sofu,
(Han’ın uşaklarından biri) Bu orta boylu, nazik, ak benizli, kıvırcık saçlı,
iri gök gözlü oğlanın bakışları altında kendini rahatsız hissetti. Bu iri gök
gözlerde Mahmut’un inceliği, zarifliği ile uyuşmayan bir çekicilik, cazibe
vardı!”
Senaryonun oluşturduğu karakterler tam da bu tasvire sırtını
yaslıyor. Mahmut karakterinin ‘yumurta gibi çocuk’ çizilmesinin referansı da
burası. Yoksa The Doors’daki Val Kilmer’ın canlandırdığı Jim Morrison gibi
duruyor Mahmut karakteri.
Bazen bir yemek yersiniz, aslında görünüşte her şey tamam
gibidir ama bir türlü damağınızda tam bir tat bırakmaz, bir şeyler eksiktir ama
ne? Mahmut İle Meryem’i izlerken seyircide oluşan his böyle bir şey; görünürde
her şey tamam gibi ama yine de bir eksiklik hissi hep ağır basıyor.
Elbette bunun birkaç nedeni var. İlki; çizilen karakterlerin
perdeye aktarılırken yetersiz kalışı. Film, çok güçlü bir aşkı derinlemesine
hissettiremeden olayların peşine düşürüyor kahramanlarını. Buna bir de olayları
aktarırken, süre ve tercih farklılıklarından dolayı yaşanan kopukluklar
eklenince neredeyse hiçbir yan karakter hakkıyla çizilemiyor. Dolayısıyla kadim
bir hissi güçlü olarak vermekten uzak kalıyor Mahmut ile Meryem.
Zayid Han’ın
zalimliğini, Sofu’nun nefsine düşkünlüğünü son derece klişe gösterilerle
izliyoruz. Ne Han’ın askeri hançerlemesi etkileyici oluyor, ne Sofu’nun
para/pul için sahibini terk etmesi izleyiciye geçirilebiliyor. Dahası, filmin
en önemli unsuru olan, büyü/efsun meselesi tam olarak ele alınamadığı için,
düğmelerin neden çözülmediği, Mahmut’un yanması, Meryem’in peşinden gitmesi vs.
hep efekti ön planda olan fantastik sahneler olarak kalıveriyor. Masal,
Matrix’e yeniliyor anlayacağınız.
Karakter oluşumu maalesef istenilen derinlikte olmadığı için
(belki sadece Bayındır’ı bu cümleden çıkarabiliriz) filmin ana kıvrımlarındaki
vuruculukları da cılız kalıyor. Cevanşir Şah, Süleyman Paşa karakterleri ve
hikayeye katkıları son derece iğreti duruyor maalesef.
Mekanlarda genelde dar kadraj ve sayıca cimrilik yapılsa da,
genelde mekan kullanımını beğendim Mahmut ile Meryem’de. Keza kitapta olan ve
bir yazılı metinde alabildiğince özgür tasvir edilebilecekken, sinemanın doğası
gereği bir filmi batırma riski bulunduran kalabalık ve savaş sahneleri adeta
yasak savma kabilinden olmuş. Yönetmen, en çok birikimini bu sahnelerdeki
etrafından usulca dolaş taktiğiyle savuştururken filmin geneline hasar
vermekten kaçınmayı başarmış.
Kişisel olarak özellikle girişindeki anlatımı çok beğendim. Yönetmenin
özellikle teknik konularda işini sıkı tuttuğu ve sağlam bir Hollywood takipçisi
olduğu kesin. Ancak aynı rikkat ve hassasiyeti hikaye üzerine yoğunlaşmayı
nedense denememiş olması, filmin iyi yönlerini de aşağı doğru çekiyor. İhtimal
ki, masada uzun çıkan film zorunlu olarak kısaltılmış, dolayısıyla hikayenin
bir kısmını izlediğimizden değil, zihnimizden tamamlamak zorunda kalıyoruz
ancak açılan gediklerin oluşturduğu hava akımı filmden tam haz almamızı
engelliyor ve ‘kekremsi’ bir olmamışlık tadı veriyor.
Mahmud ile Meryem’in en umut veren yönü, yönetmenin taşıdığı
potansiyeli perdeden bize geçirmesi. Mehmet Ada Öztekin, her ne kadar özgün
olmasa da daha iyi hikaye ve senaryolar, daha üst imkanlar ile daha sıkı işler
çıkabilecek bir isim olarak göz kırpıyor sinemaya.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder