15 Nisan 2013 Pazartesi

Oblivion: Ben bir yalnız astranotum!



Bilim-kurgu türü klasik sinemanın tıkandığı noktada değil, bidayetinden beri sanatın bu son keşfiyle hep elele olmuş, sosyal ve siyasal çalkantılarla girdiği darboğazlarda kimi zaman kurtarıcı tür olarak da kendini göstermiştir. Türün edebiyatı, sinemanın türle olan seviyeli ilişkisinden sonra daha da gelişmiş ve bir tür ying/yang uyumu ile günümüze kadar gelmiştir. Ancak... Popüler sinemanın lokomotifi olan Hollywood'un bu konuda ciddi bir türbülansa girdiği ve kendini tekrar ederken ağır makyaj ve frapan kolajlarla yeni tatlar aradığı da bir gerçek. Bu hafta vizyona giren ve yönetmenliğini Joseph Kosinski'nin yaptığı Oblivion bu konuda şahane bir örnek olarak film tarihindeki yerini alıyor. Oblivion ne hikayesi ne de trükleriyle pek bir özgünlük barındırmadığı gibi, bu tür filmlerin sıkı-fıkılığı asla bırakmadığı 'insani ol canımı ye' mantığını da yeterince işleyemiyor. Detaylandırmadan önce hikayesine bir göz atalım.

Sene olmuş 2077... Asırlardır korkuyla beklenen dünya dışı yaratıklar gelmiş, mehtabımız ve yarım düzine gezegeni yok etmiş. Kahraman insanlık onları fena dövmüş, kovmuş ama dünya da yaşanmaz hale gelmiş. Buna rağmen harabeye dönen yeryüzünde bir tür gerilla savaşı yaşanmakta. Kahramanımız Jack de pis uzaylıları kovalayıp yok eden ve aynı zamanda insansız hava araçlarına teknik hizmet veren çok yönlü biridir. Yerden epey yukarıya koydukları home-ofislerinde hem romantik karı-koca hayatı yaşadıkları, hem "call-center" olarak destek  veren Viktoria ile gizemli ama seviyeli bir birlikteliği vardır. ne ki rahat batar Jack'e ve sıklıkla gördüğü rüyalarından ötürü, hayatında bir şeylerin yanlış gittiğini hisseder. Mevcut durumunu sorgulayamaya başladıkça da, gerçeğin göründüğü gibi olmadığını görür...

Başlarda mebzul miktarda klişe felsefeyi yedeğine alarak ilerleyen film, bir noktadan sonra bilim/kurgu aksiyonunun kollarına teslim ediyor kendini. 

Hikayeden de hemen anlaşılacağı üzere, gerek öykü/karakter bağlamında, gerekse atmosfer/görsellik olarak pek çok filmle yakın akrabalık ilişkisi taşıyan bir film Oblivion. Hatta bir ara bu işi o kadar abartıyor ki, filmin sahneleri hızla akarken sanki önceki benzer filmlerin kolajını izliyormuş hissi ediniyoruz. Bir çırpıda sıralayacak olursak; Mad Max, Matrix, I am Legend, Prometheus, Total Recall, Equilibrium gibi pek çok filmin ayak sesi geliyor Oblivion'dan...

Ancak sadece esinlenme, aşırma ile izah edilebilecek bir film değil. Özellikle Duncan Jones'ın yönettiği ve Sam Rockwell'in muhteşem oyunuyla zirveye taşıdığı bir bilim/kurgu klasiği olan Moon-Ay ile girdiği parodi-etkileşim ilişkisi Oblivion'a bazı noktalarda değer katıyor.

Öte yandan nicedir bu türün edebiyat ve sinemasının sıklıkla işlediği ve altını epeyce kalın kalemle çizdiği bir mevzu var: Alt sınıf eşittir uzaylı/tanımlamayan yaratık. Son dönemde sıkça rastladığımız bu mental yaklaşım Oblivion'da da karşımıza çıkıyor, üstelik bunu bir diğer meşhur bilim/kurgu klişesiyle birleştirerek: Kurtarıcımız buralarda ama kim?

Bir tür İsa-Mesih /kahraman eşleştirmesi yapan Hıristiyan kültürün ürettiği sinema, bu algıyı kullanmak için çok derin bir felsefe yapmaya da gerek duymuyor. Mezkur filmimizde görüldüğü üzere en sığ aksiyona bile bir tutam katıştırabiliyor.

Malcolm karakteri ziyadesiyle Morpheus'tan esinlenme. 
Filmin çözülmeye başladığı andan itibaren başvurduğu parodilerde kimi zaman doz aşımı hissedilse de, Jack-Malcolm (isme dikkat) karşılıklı yüzleşmesi tıpkıbasım bir Neo-Marpheus yüzleşmesi olmuş. İnsan klon tarlası ise tam olarak tüy dikiyor bu etkileşime. Hafıza formatlanmasıyla Total Recall'a selam çakan film, kitap meselesiyle de Equilibrium'a saygı duruşunda bulunuyor. 'Yalnız savaşçı' klişesi ile Mad Max ve I am Legend göndermeleri en kolay farkedilenlerden.

Buna rağmen yönetmenin tarzından kaynaklanan kaçaklar oluyor ki, filmin en eğlenceli kısımları buralar. Film belli bir felsefeyi derinlikli olarak ele alacak diye beklerken olay bir anda Star Wars kovalamacalarına dönüşüveriyor! Açıkçası Macaulay'ın Antik Roman Balatları'ndan kurtuluşa giden yolun makine-insan ve ötekileştirme üzerinden gitmesini beklerken işi aksiyon düzlemine çekip, seyirciye adrenalin sunarak ciddiyetinden çok şey yitiriyor film.

Jack-Malcolm yüzleşmesi Matrix'teki Neo-Morpheus yüzleşmesi gibi olmuş. 
Bu tür filmlerdeki gelecek tasavvurunu çok önemseyenlerdenim ama maalesef Oblivion bu alanda da yeni bir şey içermediği gibi, orijinallerinden esintiler taşımakta kifayet ediyor. Kıyamet sonrası olarak tasarladığı tablolarda özgün hiç bir şey sunmadığı gibi, özgün olanlara bir şey de eklemiyor ne yazık ki. Paradigmanın uzaylı/yaratık olarak tanımladığı halk tabakasını tasvirde kendinden öncekilere son derece sadık kalıyor. Üstelik yer altında yaşayan muhalifleri de silik ve yapay sunuyor.

Bir süre sonra, uzaylı yaratıkların aslında dünyalı alt sınıf olduğunu öğreniyoruz ama maalesef film yeterince derinlikli çizemiyor bu karakterleri. 

Buralarda yaşadığımız hayal kırıklıklarını filme ekleştirilmeye çalışılan aşkta arıyoruz ama maalesef bu yol da çıkmaza sapıyor bir süre sonra ve son derece kopuk ve eksik bir his hikayesi anlatıyor film. Üçlü bir aşka gibi tasarlanmış sevda meselesi bir süre sonra anlamsız ve gerekçesiz bir kötüleşme ile platonizmin sınırlarına çekiliyor. Kafayı antogonist olarak makinelere takan Oblivion, esas perde arkasındakiler hakkında ise ser verip sır vermiyor ve biz film çıkışında, 'kahrolası federaller' yerine 'Alçak makineler' diyoruz.

Oblivion, kendi türüyle ilgili bir iddia taşımadan seyirlik bir aksiyon olmayı tercih ederken, parodi kısmında kısmen bir muvaffakiyet var o kadar.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder