Özellikle gecenin geç vakitlerinde karşımıza çıkar bazı
siyah beyaz filmler. Belki film dili açısından iptidai, teknolojik açıdan
yetersiz ve geridir ama harcanan emeği her karesinde hissederiz birçoğunun. Ve
billur gibi berrak, dingin akan bir pınar gibi dinlendiricidir bazıları. Son
dönem teknolojik gelişmeleriyle artık eskisi kadar zor değil film çekmek.
Sadece bağımsız anlamda değil, endüstriyel anlamda da kolaylaştı ve ucuzladı
aslında. Pelikül dönemi kapandı kapanacak. Eskiden bir fikrin, buluşun ya da
hikayenin filme aktarılması için çok zorlu süreçler yaşanırken, şimdi basit bir
cep telefonu bile yeterli oluyor ve global ölçekte paylaşılıp film
endüstrisinin dikkati çekilebiliyor. Durum böyle olunca ‘fikir’ geri kalan tüm
unsurlardan çok daha önem kazanıyor. İyi bir film için farklı ve sağlam bir
fikir arıyor sinemacılar. Elbette son dönem sinemasındaki renkliliğin tek
sebebi iletişimin artık kolay, küresel piyasaya ulaşmanın basitleşmesi değil.
Yukarıda bahsini ettiğim imkanların ekonomikleşmesi de renkliliğin
sebeplerinden. Film festivallerinde ismini bile bilmediğimiz ülkelerden, adını
daha önce duymadığımız yetenekler boy gösteriyor ve hayran bırakabiliyor. Aida
Begic böyle bir isim. Boşnak yönetmen Danis Tanoviç’in yanında ismini duyduk
ilk olarak.
İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların
neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen,
son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı
ve taşıdığı ıstırap değildi, Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık
görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar
yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve
ödül aldı.
Yönetmenin son filmi Çocuklar (Djeca) ise aynı damar üzerinde ilerliyor ve nispeten şehir hikayesine dönüşüyor. Yönetmenin ilk ve son filmi arasında kopukluk olmadığı gibi, karakteristik bir devam ve döngü var.
Hikayesi şöyle Çocuklar’ın: Avrupa’nın göbeğinde bir
savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan
kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit
olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat
ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma kabuğu
onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim ise
çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup
durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap
eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı
kardeşini yetimhaneye göndermemektir.
Kar filmi 1997’de bitmişti. Aida Begic, bıraktığı yerden
alıyor hikayeyi ve Saraybosna’nın bir köşesine taşıyor. Bu anlamda bir tür
devam filmi bile denebilir Çocuklar’a. Kar’daki Alma, sanki gelen teklif kabul
etmiş, topraklarını satıp şehre gelmiş ve karakter olarak ona inanılmaz
benzeyen Rahime’ye dönüşmüştür. Hikayenin geçtiği mekanlara şehir de tam
denemez aslında, savaştan geriye kalan tekinsiz izbelerle dolu madden ve manen
bir tür harabat.
Bir açıyla bakıldığında aslında savaş da bitmemiş. ‘Büyük
Cihad’a dönüşmüştür.
Begiç’in ilk filmindeki kamera hareketleri ve açıları
şehirde daha devinimli ve vibrasyonlu bir hal alıyor. Ve yönetmen, özellikle
mutfak gibi kalabalık sahnelerde planları uzun tutarak şaşırtıcı bir trafik
başarısı kaydediyor. Ancak nedendir bilmem, belki yanlış lens seçimi, belki
diyafram ayarından, sıklıkla (özellikle yaklaşık 5 dakika süren ilk sekans)
netlik sorunu yaşanıyor. Burada kullanılan gündelik dilin, hikayenin
elementlerine çok fazla hizmet etmemesi de seyircinin ilk başta filme
intibakında sorun yaşatıyor. Ancak, dili ve atmosferi izleyiciye geçirmeyi
başardıktan sonra, içten içe bir gerilim ve merakın da desteğiyle gittikçe yükseliyor
film. Kameranın sürekli omuzda olması gerçeklik hissini güçlendiriyor. Ve
Çocuklar, kolay rastlanılmayacak bir sadelikte minimal ama etkileyici bir
hikayeye dönüşüyor.
İnsanlığın bitimsiz hayat arazisine sayısı belirsiz mayın
döşüyor savaşlar. Ve savaşın açtığı yaralar kolay kapanmıyor. Zaman zaman
aldığı yaraları unutsa da insan, en ufak
bir bahane ile tekrar kanıyor. Her günün bir ölümün yıldönümü olduğu bir ülkede
acısız an olmuyor ne yazık ki. Ve her
ses, görüntü vuruyor bellekleri, henüz kabuk bile bağlamadan tekrar tekrar
kanıyor yaralar.
Savaş insanı olgunlaştırdığını görüyoruz. Sadece güçlü
görünen otoriter ablada değil, tüm bireysel defo ve risklerine rağmen Nedim’de
de buna apaçık şahit oluyoruz. Yaşından çok büyük bir olgunluk ve sükunet
içinde Nedim karakteri. Savaşın verdiği gerçek hasarı görüyoruz; ahlaki
yozlaşma, menfaatçilik, kültürel deformasyon ve çürümüşlük…
![]() | |
|
Begic, son derece naif bir üslupla yapıyor bunu. Naif ama
kararlı, bu yönüyle ne dediğini çok iyi bilen bir film Çocuklar. Film, büyük
bir trajedi ile sarsılan savaşın çocuklarına, savaştan sonra da düşmanların ve
düşmanlığın bitmediğini kadife ile kaplı bir üslup ile söylüyor.
Hikayesini keskin ve büyük olaylar ile ilerletmiyor,
gündelik hayatın olağan akışı gibi kayıyor kamera; titriyor, şaşırıyor sonra
duruyor.
Kadın karakter tıpkı Kar'daki gibi yine eril duruyor;
dirayetli, sert ve naiflikten epey uzak. Kolay kolay bırakmıyor kendisini.
Filmin anlatma yetersiz kaldığı epey bir alan da var. Bir
kere izlediğimiz tablo salt savaş sonrasına ait değil. Çürüme, yozlaşma ve
hemen her savaş sonrasında yaşanan sosyal ve psiko semptomlar net şekilde
ayrıştırılmıyor. Ya buna ihtiyaç duyulmuyor ya da hikayenin genel akışı içinde
ayıklanıp referans olarak ait olduğu yere monte edilmiyor nedense. Durum böyle
olunca, ahlaken yoz küçük burjuva, hissiz, hatta gaddar paradigma,
içselleştirilmiş olağan şiddet ve çürümeye başlamış eğitim sistemi… Pek çoğu
özgür ve belleğinde taze acı olmayan gelişmiş ülkelerin de ortak paydasında
bulunan bu semptomlar acıyı yaşamayan toplumlardan ayrıştırılmak için geri
dönüşlere sığınılarak ve belgesel hatırlatmalara ihtiyaç duyuluyor. Acı,
kolektif şuura defo verirken, hep olumsuzluğun kaynağı gibi gösteriliyor. Bunun
karşısına erdemli bir görüntü ya da fikir koymaktan ziyade suskunluğu tercihle
yetinen Kar filmi, bu anlamda hakikate belki biraz da haksızlık ediyor gibi
geldi bana.
![]() | |
|
Bir algı hatasını düzelterek devam etmek isterim. Bir filmi
komedi yapan şey filmdeki kahramanların gülmesi değildir. İzleyicinin
gülmesidir. Hatta ustaların ustası Frank Capra şöyle bir şey söyler; “'Dramlarda
bazı hatalar yaptığımı itiraf ediyorum. Ben, aktör ağladığında dram olduğunu
düşünüyordum. Oysa izleyici ağladığında dram oluyor.” Çocuklar, tezgahına
yerleştirdiği hislerin çoğunu seyirciye aktarmayı başarıyor. Gerilim ve dramı
epey ‘yüksek’ düzeyde hissettiğimiz çok an var Begiç’in filminde.
Boşnak yönetmen, özü itibarıyla aslında çok sert bir dünyayı
ve hikayeyi, muazzam bir naiflikle anlatmayı başarıyor. Savaşın lime lime
ettiği bir toplumun, küçük bir parçasını alıyor ve güçlü bir metafor olarak
önümüze koyuyor.
Çocuklar (Djeca), savaşın silahların susmasıyla bitmediğini,
belki daha büyük bir savaşın startının verildiğini bağırıp çağırmadan, hamasete
kapılmadan anlatan, geçtiğimiz yüzyılda acının en büyük merkezlerinden biri
olan Bosna’nın iki yetiminin peşine takılarak çok büyük şeyler anlatıyor
aslında. Filmi sinemada izlemek artık mümkün değil belki ama bir şekilde edinip
izlemenizi tavsiye ederim.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder