20 Mayıs 2013 Pazartesi

Djeca: Bosna’nın yetimleri



Özellikle gecenin geç vakitlerinde karşımıza çıkar bazı siyah beyaz filmler. Belki film dili açısından iptidai, teknolojik açıdan yetersiz ve geridir ama harcanan emeği her karesinde hissederiz birçoğunun. Ve billur gibi berrak, dingin akan bir pınar gibi dinlendiricidir bazıları. Son dönem teknolojik gelişmeleriyle artık eskisi kadar zor değil film çekmek. Sadece bağımsız anlamda değil, endüstriyel anlamda da kolaylaştı ve ucuzladı aslında. Pelikül dönemi kapandı kapanacak. Eskiden bir fikrin, buluşun ya da hikayenin filme aktarılması için çok zorlu süreçler yaşanırken, şimdi basit bir cep telefonu bile yeterli oluyor ve global ölçekte paylaşılıp film endüstrisinin dikkati çekilebiliyor. Durum böyle olunca ‘fikir’ geri kalan tüm unsurlardan çok daha önem kazanıyor. İyi bir film için farklı ve sağlam bir fikir arıyor sinemacılar. Elbette son dönem sinemasındaki renkliliğin tek sebebi iletişimin artık kolay, küresel piyasaya ulaşmanın basitleşmesi değil. Yukarıda bahsini ettiğim imkanların ekonomikleşmesi de renkliliğin sebeplerinden. Film festivallerinde ismini bile bilmediğimiz ülkelerden, adını daha önce duymadığımız yetenekler boy gösteriyor ve hayran bırakabiliyor. Aida Begic böyle bir isim. Boşnak yönetmen Danis Tanoviç’in yanında ismini duyduk ilk olarak.

İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen, son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı ve taşıdığı ıstırap değildi, Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve ödül aldı.

Kar - Snijeg (2008)'deki Alma karakteri ile Çocuklar-Djeca (2012) Rahima karakteri arasında  bir illiyet ilişkisi var gibi. Aşağı yukarı benzer özelliklere sahip karakter, şehirde daha yalnız ve dolayısıyla daha içine kapanık ve sert. 
Yönetmenin son filmi Çocuklar (Djeca) ise aynı damar üzerinde ilerliyor ve nispeten şehir hikayesine dönüşüyor. Yönetmenin ilk ve son filmi arasında kopukluk olmadığı gibi, karakteristik bir devam ve döngü var.

Hikayesi şöyle Çocuklar’ın: Avrupa’nın göbeğinde bir savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma kabuğu onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim ise çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı kardeşini yetimhaneye göndermemektir.

Kar filmi 1997’de bitmişti. Aida Begic, bıraktığı yerden alıyor hikayeyi ve Saraybosna’nın bir köşesine taşıyor. Bu anlamda bir tür devam filmi bile denebilir Çocuklar’a. Kar’daki Alma, sanki gelen teklif kabul etmiş, topraklarını satıp şehre gelmiş ve karakter olarak ona inanılmaz benzeyen Rahime’ye dönüşmüştür. Hikayenin geçtiği mekanlara şehir de tam denemez aslında, savaştan geriye kalan tekinsiz izbelerle dolu madden ve manen bir tür harabat.

Bir açıyla bakıldığında aslında savaş da bitmemiş. ‘Büyük Cihad’a dönüşmüştür.

Begiç’in ilk filmindeki kamera hareketleri ve açıları şehirde daha devinimli ve vibrasyonlu bir hal alıyor. Ve yönetmen, özellikle mutfak gibi kalabalık sahnelerde planları uzun tutarak şaşırtıcı bir trafik başarısı kaydediyor. Ancak nedendir bilmem, belki yanlış lens seçimi, belki diyafram ayarından, sıklıkla (özellikle yaklaşık 5 dakika süren ilk sekans) netlik sorunu yaşanıyor. Burada kullanılan gündelik dilin, hikayenin elementlerine çok fazla hizmet etmemesi de seyircinin ilk başta filme intibakında sorun yaşatıyor. Ancak, dili ve atmosferi izleyiciye geçirmeyi başardıktan sonra, içten içe bir gerilim ve merakın da desteğiyle gittikçe yükseliyor film. Kameranın sürekli omuzda olması gerçeklik hissini güçlendiriyor. Ve Çocuklar, kolay rastlanılmayacak bir sadelikte minimal ama etkileyici bir hikayeye dönüşüyor.

İnsanlığın bitimsiz hayat arazisine sayısı belirsiz mayın döşüyor savaşlar. Ve savaşın açtığı yaralar kolay kapanmıyor. Zaman zaman aldığı yaraları unutsa da insan,  en ufak bir bahane ile tekrar kanıyor. Her günün bir ölümün yıldönümü olduğu bir ülkede acısız an olmuyor ne yazık ki.  Ve her ses, görüntü vuruyor bellekleri, henüz kabuk bile bağlamadan tekrar tekrar kanıyor yaralar.

Savaş insanı olgunlaştırdığını görüyoruz. Sadece güçlü görünen otoriter ablada değil, tüm bireysel defo ve risklerine rağmen Nedim’de de buna apaçık şahit oluyoruz. Yaşından çok büyük bir olgunluk ve sükunet içinde Nedim karakteri. Savaşın verdiği gerçek hasarı görüyoruz; ahlaki yozlaşma, menfaatçilik, kültürel deformasyon ve çürümüşlük…
Suçun etki almaya başladığı ergen karakterin bu sahnesi hangi filmi hatırlatıyor? 
Rahime karakteri şüphesiz çok etkileyici, inanca sarılmanın belki de kendisine mutluluk getireceğini düşünmüş ama imtihanı daha da büyümüş bir yaralı kadın. Mutluluğun değil huzurun peşinden koşan bir Bosnalı.

Begic, son derece naif bir üslupla yapıyor bunu. Naif ama kararlı, bu yönüyle ne dediğini çok iyi bilen bir film Çocuklar. Film, büyük bir trajedi ile sarsılan savaşın çocuklarına, savaştan sonra da düşmanların ve düşmanlığın bitmediğini kadife ile kaplı bir üslup ile söylüyor.

Hikayesini keskin ve büyük olaylar ile ilerletmiyor, gündelik hayatın olağan akışı gibi kayıyor kamera; titriyor, şaşırıyor sonra duruyor.

Kadın karakter tıpkı Kar'daki gibi yine eril duruyor; dirayetli, sert ve naiflikten epey uzak. Kolay kolay bırakmıyor kendisini.
Dar mekanda zor olanı kendine has bir sinematografi ile başarıyla gerçekleştiriyor Çocuklar.
Filmin anlatma yetersiz kaldığı epey bir alan da var. Bir kere izlediğimiz tablo salt savaş sonrasına ait değil. Çürüme, yozlaşma ve hemen her savaş sonrasında yaşanan sosyal ve psiko semptomlar net şekilde ayrıştırılmıyor. Ya buna ihtiyaç duyulmuyor ya da hikayenin genel akışı içinde ayıklanıp referans olarak ait olduğu yere monte edilmiyor nedense. Durum böyle olunca, ahlaken yoz küçük burjuva, hissiz, hatta gaddar paradigma, içselleştirilmiş olağan şiddet ve çürümeye başlamış eğitim sistemi… Pek çoğu özgür ve belleğinde taze acı olmayan gelişmiş ülkelerin de ortak paydasında bulunan bu semptomlar acıyı yaşamayan toplumlardan ayrıştırılmak için geri dönüşlere sığınılarak ve belgesel hatırlatmalara ihtiyaç duyuluyor. Acı, kolektif şuura defo verirken, hep olumsuzluğun kaynağı gibi gösteriliyor. Bunun karşısına erdemli bir görüntü ya da fikir koymaktan ziyade suskunluğu tercihle yetinen Kar filmi, bu anlamda hakikate belki biraz da haksızlık ediyor gibi geldi bana.

Bir algı hatasını düzelterek devam etmek isterim. Bir filmi komedi yapan şey filmdeki kahramanların gülmesi değildir. İzleyicinin gülmesidir. Hatta ustaların ustası Frank Capra şöyle bir şey söyler; “'Dramlarda bazı hatalar yaptığımı itiraf ediyorum. Ben, aktör ağladığında dram olduğunu düşünüyordum. Oysa izleyici ağladığında dram oluyor.” Çocuklar, tezgahına yerleştirdiği hislerin çoğunu seyirciye aktarmayı başarıyor. Gerilim ve dramı epey ‘yüksek’ düzeyde hissettiğimiz çok an var Begiç’in filminde.

Boşnak yönetmen, özü itibarıyla aslında çok sert bir dünyayı ve hikayeyi, muazzam bir naiflikle anlatmayı başarıyor. Savaşın lime lime ettiği bir toplumun, küçük bir parçasını alıyor ve güçlü bir metafor olarak önümüze koyuyor.

Çocuklar (Djeca), savaşın silahların susmasıyla bitmediğini, belki daha büyük bir savaşın startının verildiğini bağırıp çağırmadan, hamasete kapılmadan anlatan, geçtiğimiz yüzyılda acının en büyük merkezlerinden biri olan Bosna’nın iki yetiminin peşine takılarak çok büyük şeyler anlatıyor aslında. Filmi sinemada izlemek artık mümkün değil belki ama bir şekilde edinip izlemenizi tavsiye ederim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder