29 Ekim 2013 Salı

Kuyusunu arayan Yusuf


Şiir ile sinema birbirine çok yakın iki disiplin. Dikkat buyurun ‘şiirsel film’den ya da sinematografik metinden bahsetmiyorum, bizatihi ontolojik yakınlığı vurgulamaya çabalıyorum. Ve bu yakınlığın ortak kaderi de var elbette. Kimi şiir ve şairlerin kaderi ile kimi yönetmen ve filmlerin güzergah tanışıklığı olur bu sebeple.

Şair Faysal Soysal yüklendiği dertleri sadece kelimelerle değil, aynı zamanda sinemayla da anlatma sıkletinin altına girince, bu iki kaderi birden yaşayanlardan oldu. Şair-Yönetmenin ilk uzun metraj filmi Üç Yol, bu iki girift ancak özel yolun kesiştiği yerde duruyor. Tüm noksanlıkları ve etkileyici yönleriyle beraber. Soysal, sanatın en naif ve kırılgan diliyle iki farklı kültürü, coğrafyayı ve büyük dramı, tarihsel bir prizmadan yansıtarak aynı kavşaktan geçirmeyi deniyor.


Üç Yol iki farklı dile, bir başka dil ekleyerek üç dille çekilmiş, Batman ve Bosna’nın sebebi farklı ama aynı kaderi yaşayan insanları anlama ve anlatma çabası gibi zor bir işe soyunuyor. Üstelik bunu, Ahsen-el Kasas ve şiir ile katmanlayarak yapıyor. İki beldenin kaderi, iki köprünün kaderiyle aynı kavşakta kesişiyor sanki. Mostar ve Malabadi köprüsünün hüzün yüklü insanlarını kolaylaştırıcı olmayan, nispeten yıpratıcı ve zor bir film dil ile yapıyor üstelik.

Yusuf’u, Züleyha’yı, Bünyamin’i ve Yakup’u, gelenek bağlamından koparmadan ama güncelle irtibatlayarak öykülendiren Üç Yol, kendine çok sağlam iki koltuk değneği de ediniyor; şiir ve rüya. Bu tür filmlerin ortak kaderlerinden biri de, kağıt üzerinde ve yönetmenin zihnindeki dünya ile perdedeki dünya arasındaki makas aralığı. Bu handikabı Üç yol da yaşıyor maalesef ve kimi zaman çivi gibi yutulması zor, kimi zaman içli bir hayal kadrajı kadar beliğ tablolarla bezeli bir filme dönüşüyor. Sonuçta ortaya, rüya, aşk ve hakikat arasında salınan Üç Yol çıkıyor.

Hikaye, bilinmedik değil aslında: Yusuf ve Bünyamin babası Yakup ve annesi ile Hasankeyf ’te yaşamaktadırlar. Geçmişinde bir günah ve onun açtığı yara saklıdır Bünyamin’in. Günahsız çağın kalıntısı olan bu kanaması durmayan yara, mütevekkil babanın evlatlarına karşı duruşunda da algı bozukluğuna sebep oluyor. Bünyamin merhamet ve anlayış altında ezilmekten yorulup, çareyi kaçmakta buluyor. Bir arayış oluyor bu kaçış, bir arınma umudu. Şiire sarılıyor sımsıkı ve kader onu Bosna’ya savuruyor. Başka acıları kendi acısına denk getirerek dindirmeye çabalıyor vicdanını. Ne ki bu yara, sadece ruhsal değil, fiziksel hasar da veriyor ona. Bosna’da savaşın gizli tesirindeki insanları görüyor, gönüllü olarak kayıp mezar bulma çalışmalarına katılıyor. Bu esnada bir başka yaralı kıza denk geliyor; Zrinka. Bir Sırp-Boşnak psikolog olan Zrinka’nın da ruhu yara bere içindedir ve tıpkı Malabadi köprüsü gibi, Mostar’dan atlayarak acılarını dindirme çaresizliğindedir.


Bünyamin, rüyalarında yüzünü görmediği Züleyha’nın peşinde koşup durmaktan yorgun düşüyor ruhu ve bedeni, Zrinka ona bir sığınak ve yol gösterici oluyor. Nihayet, hakikatle yüzleşebilme cesareti buluyor Bünyamin ve tekrar Batman’a dönmeye karar veriyor.

Üç Yol’un ağır bir sıkletin altına girdiğini belirtmiştim yukarıda. Bunlardan belki en önemlisi, Bünyamin karakterindeki şizoid durum ve karakter kargaşası. Konuştuğu dilden, davranışlarına kadar, tutarlılık göstermeyen Bünyamin karakteri (sıklıkla Yusuf kimliğine sığınıyor zira) aslında senaryo gereği böyle. Ancak bu durum, gerek oyuncunun ana dili, gerekse öyküde yeterince açılım ve derinleşmenin ipuçlarının gösterilememiş dolayısıyla tam olarak izleyiciye geçemiyor ne yazık ki.

Şurası muhakkak; gücünü diyalog ve bu diyaloglara kaynaklık eden alt metinlerinden alan bir film var karşımızda. Özellikle Zrinka ve Bünyamin’in karşılıklı diyaloglarında neredeyse boş cümle yok. Bir tür yaraların birbirine denk gelmesi durumuyla açılan gediklerden içeri bol miktarda şiir ve vicdan muhasebesine dair derinlemesine tasarlanmış metinler sızıyor. Üstelik bu metinlerin salt bir ‘entel muhabbeti’ boyutunda olmadığını söylemek durumundayız. İki kültürün karşılıklı iki trajediyi paralel okuma çabası var. Bosna ve Batman öznesinde ölüm ve geride kalanlara dair güçlü metaforlara sahip bir film Üç Yol.


Ancak, yönetmeninden (ve tabii ki senarist) kaynaklanan bu üstünlük kimi zamanlar filmin aleyhine dönüyor ve şiir, sinemayı geri plana itiyor. Bir anda kelimelerin esrarlı çekimine kapılan film, anlattığı hikayeden kopmayı göze alarak metinler arasında salınıp duruyor.

Ölümü (ötesini değil) sorgulama ile başlayan bir yolda ilerliyor kahramanımız. Rüyalar ve şiir ruhuna kaldıramayacağı yükleri bırakıyor ve bu ağırlık onu hayata yabancılaştırıyor. Rüyasızlığı bir tür modern çağın felaketi olarak görüyor adeta. Ve bir yerinde filmin, “Rüyası olmayan birinden Yusuf mu olur?” diye soruveriyor. “Kime dokunduysam sadece acı verdim” diyor kadın. İşte tam da bu yaraların birbirine denk gelmesi... Ve rüyaların sebep mi yoksa sonuç mu olduğunu kaybediyoruz bir süre sonra. Aslında önemsizleşiyor bu. Zira; Rüya Yusuf demek, Yusuf ise kuyu.

Film, böylesine çok sayıda alt metin ve şiiri yedeğine alarak, ait olduğu öyküye ait yolda ilerlerken, anlatmak istediği onca çok şeyin altında –ne yazık ki- ezilircesine tesirsizleşiyor kimi anlarda. Seyirciyi, daha öyküye dair bir ‘arter’ oluşturamadan, Zrinka ile Bünyamin’in uzun ve filmin omurgasından ve akışından bağımsız giden diyaloglarına maruz kalıyor. Böyle olunca, sahneler soyu, yürüyen, çay içen, oturan iki karakterin varoluş üzerine yaptıkları sohbet boğumluyor öyküyü. Oysa bu değerli diyaloglar ancak öykü ile bağlamlandırlarak çok daha değerli hale getirilebilirmiş.


Ki farklı beldedeki resimler ve karakter derinleşmeleri ile yol sekansları arasında yer yer kaybolup giden öykü, alt metinlerin esirine dönüşüyor Üç Yol’da. Ve durum maalesef seyircinin filmi yalnızlaştırmasıyla sonuçlanıyor. Başka bir ifadeyle, yönetmen tercih hakkını sürekli şiirden ve imgelerden yana kullandığı için, öykü yetim kalıyor Üç Yol’da. Böylesi, derinlikli ve zor bir filmde, hikayenin temel yapı taşlarını oturtmadan dert anlatmaya çalışmak da bir tercih şüphesiz. Ancak, anlatılan ile algılanan arasındaki oluşan bu ciddi makas farkı, Üç Yol’un değerine darbe vuracak boyutta.

Üç yol, sahip olduğu çoklu yapıyla (çoklu karakter, çoklu dil, çoklu coğrafya) seyircinin zaten zor olan işini daha da zorlaştırıyor. Şüphesiz bu bir tercih ama şikayet edilmemesi gerektiğini de unutmamak lazım. Zira, anlaşılmamak da bir tercihtir sanat eserinde.


Başkarakterin şair olması, görselliği de etkiliyor şüphesiz. Filmin uzun planları ve resim değerindeki kareler ruhuna uygun bir şekilde akıyor. Telaffuz ve dil farklılığından kaynaklanan sıkıntılar, oyun gücüne tesir edecek boyutlara da ulaşsa da, özellikle ortasından sonra belli bir disipline oturuyor Üç Yol’da.

Elbette, Türk sineması için böylesi geniş ve farklı coğrafyada film çekmenin fiziki ve ekonomik sıkıntıları olmuştur. Bu nedenle yapılmak istenen ile yapılan arasındaki farkı da tahmin etmek mümkün. Görüntüleri yukarı çeken Kayhan Kalhor imzalı müziği etkileyici.

Netice itibarıyla, zengin imgeleri, rüya sekansları, fazlaca şiir metinleri ile popüler sinemanın epey dışında, sakin ve zorlayıcı bir film Üç Yol. Faysal Soysal, zor bir işe soyunduğunun bilincinde olan bir yönetmen. Bu nedenle kendine has bir dilin peşinde olduğu da ilk uzun metrajından belli oluyor. Bu tür filmlerin kaderi belli ama popüler sinemanın dışında bir tat ve film arayanlar için ideal Üç Yol.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder