Şiir ile sinema birbirine çok yakın iki disiplin. Dikkat
buyurun ‘şiirsel film’den ya da sinematografik metinden bahsetmiyorum, bizatihi
ontolojik yakınlığı vurgulamaya çabalıyorum. Ve bu yakınlığın ortak kaderi de
var elbette. Kimi şiir ve şairlerin kaderi ile kimi yönetmen ve filmlerin
güzergah tanışıklığı olur bu sebeple.
Şair Faysal Soysal yüklendiği dertleri sadece kelimelerle
değil, aynı zamanda sinemayla da anlatma sıkletinin altına girince, bu iki
kaderi birden yaşayanlardan oldu. Şair-Yönetmenin ilk uzun metraj filmi Üç Yol,
bu iki girift ancak özel yolun kesiştiği yerde duruyor. Tüm noksanlıkları ve
etkileyici yönleriyle beraber. Soysal, sanatın en naif ve kırılgan diliyle iki
farklı kültürü, coğrafyayı ve büyük dramı, tarihsel bir prizmadan yansıtarak
aynı kavşaktan geçirmeyi deniyor.
Üç Yol iki farklı dile, bir başka dil ekleyerek üç dille
çekilmiş, Batman ve Bosna’nın sebebi farklı ama aynı kaderi yaşayan insanları
anlama ve anlatma çabası gibi zor bir işe soyunuyor. Üstelik bunu, Ahsen-el
Kasas ve şiir ile katmanlayarak yapıyor. İki beldenin kaderi, iki köprünün
kaderiyle aynı kavşakta kesişiyor sanki. Mostar ve Malabadi köprüsünün hüzün
yüklü insanlarını kolaylaştırıcı olmayan, nispeten yıpratıcı ve zor bir film
dil ile yapıyor üstelik.
Yusuf’u, Züleyha’yı, Bünyamin’i ve Yakup’u, gelenek
bağlamından koparmadan ama güncelle irtibatlayarak öykülendiren Üç Yol, kendine
çok sağlam iki koltuk değneği de ediniyor; şiir ve rüya. Bu tür filmlerin ortak
kaderlerinden biri de, kağıt üzerinde ve yönetmenin zihnindeki dünya ile
perdedeki dünya arasındaki makas aralığı. Bu handikabı Üç yol da yaşıyor
maalesef ve kimi zaman çivi gibi yutulması zor, kimi zaman içli bir hayal
kadrajı kadar beliğ tablolarla bezeli bir filme dönüşüyor. Sonuçta ortaya,
rüya, aşk ve hakikat arasında salınan Üç Yol çıkıyor.
Hikaye, bilinmedik değil aslında: Yusuf ve Bünyamin babası
Yakup ve annesi ile Hasankeyf ’te yaşamaktadırlar. Geçmişinde bir günah ve onun
açtığı yara saklıdır Bünyamin’in. Günahsız çağın kalıntısı olan bu kanaması
durmayan yara, mütevekkil babanın evlatlarına karşı duruşunda da algı
bozukluğuna sebep oluyor. Bünyamin merhamet ve anlayış altında ezilmekten
yorulup, çareyi kaçmakta buluyor. Bir arayış oluyor bu kaçış, bir arınma umudu.
Şiire sarılıyor sımsıkı ve kader onu Bosna’ya savuruyor. Başka acıları kendi
acısına denk getirerek dindirmeye çabalıyor vicdanını. Ne ki bu yara, sadece
ruhsal değil, fiziksel hasar da veriyor ona. Bosna’da savaşın gizli tesirindeki
insanları görüyor, gönüllü olarak kayıp mezar bulma çalışmalarına katılıyor. Bu
esnada bir başka yaralı kıza denk geliyor; Zrinka. Bir Sırp-Boşnak psikolog
olan Zrinka’nın da ruhu yara bere içindedir ve tıpkı Malabadi köprüsü gibi, Mostar’dan
atlayarak acılarını dindirme çaresizliğindedir.
Bünyamin, rüyalarında yüzünü görmediği Züleyha’nın peşinde
koşup durmaktan yorgun düşüyor ruhu ve bedeni, Zrinka ona bir sığınak ve yol
gösterici oluyor. Nihayet, hakikatle yüzleşebilme cesareti buluyor Bünyamin ve
tekrar Batman’a dönmeye karar veriyor.
Üç Yol’un ağır bir sıkletin altına girdiğini belirtmiştim
yukarıda. Bunlardan belki en önemlisi, Bünyamin karakterindeki şizoid durum ve
karakter kargaşası. Konuştuğu dilden, davranışlarına kadar, tutarlılık
göstermeyen Bünyamin karakteri (sıklıkla Yusuf kimliğine sığınıyor zira)
aslında senaryo gereği böyle. Ancak bu durum, gerek oyuncunun ana dili, gerekse
öyküde yeterince açılım ve derinleşmenin ipuçlarının gösterilememiş dolayısıyla
tam olarak izleyiciye geçemiyor ne yazık ki.
Şurası muhakkak; gücünü diyalog ve bu diyaloglara kaynaklık
eden alt metinlerinden alan bir film var karşımızda. Özellikle Zrinka ve
Bünyamin’in karşılıklı diyaloglarında neredeyse boş cümle yok. Bir tür
yaraların birbirine denk gelmesi durumuyla açılan gediklerden içeri bol
miktarda şiir ve vicdan muhasebesine dair derinlemesine tasarlanmış metinler
sızıyor. Üstelik bu metinlerin salt bir ‘entel muhabbeti’ boyutunda olmadığını
söylemek durumundayız. İki kültürün karşılıklı iki trajediyi paralel okuma
çabası var. Bosna ve Batman öznesinde ölüm ve geride kalanlara dair güçlü
metaforlara sahip bir film Üç Yol.
Ancak, yönetmeninden (ve tabii ki senarist) kaynaklanan bu
üstünlük kimi zamanlar filmin aleyhine dönüyor ve şiir, sinemayı geri plana
itiyor. Bir anda kelimelerin esrarlı çekimine kapılan film, anlattığı hikayeden
kopmayı göze alarak metinler arasında salınıp duruyor.
Ölümü (ötesini değil) sorgulama ile başlayan bir yolda
ilerliyor kahramanımız. Rüyalar ve şiir ruhuna kaldıramayacağı yükleri
bırakıyor ve bu ağırlık onu hayata yabancılaştırıyor. Rüyasızlığı bir tür
modern çağın felaketi olarak görüyor adeta. Ve bir yerinde filmin, “Rüyası
olmayan birinden Yusuf mu olur?” diye soruveriyor. “Kime dokunduysam sadece acı
verdim” diyor kadın. İşte tam da bu yaraların birbirine denk gelmesi... Ve
rüyaların sebep mi yoksa sonuç mu olduğunu kaybediyoruz bir süre sonra. Aslında
önemsizleşiyor bu. Zira; Rüya Yusuf demek, Yusuf ise kuyu.
Film, böylesine çok sayıda alt metin ve şiiri yedeğine
alarak, ait olduğu öyküye ait yolda ilerlerken, anlatmak istediği onca çok
şeyin altında –ne yazık ki- ezilircesine tesirsizleşiyor kimi anlarda. Seyirciyi,
daha öyküye dair bir ‘arter’ oluşturamadan, Zrinka ile Bünyamin’in uzun ve filmin
omurgasından ve akışından bağımsız giden diyaloglarına maruz kalıyor. Böyle
olunca, sahneler soyu, yürüyen, çay içen, oturan iki karakterin varoluş üzerine
yaptıkları sohbet boğumluyor öyküyü. Oysa bu değerli diyaloglar ancak öykü ile
bağlamlandırlarak çok daha değerli hale getirilebilirmiş.
Ki farklı beldedeki resimler ve karakter derinleşmeleri ile
yol sekansları arasında yer yer kaybolup giden öykü, alt metinlerin esirine
dönüşüyor Üç Yol’da. Ve durum maalesef seyircinin filmi yalnızlaştırmasıyla
sonuçlanıyor. Başka bir ifadeyle, yönetmen tercih hakkını sürekli şiirden ve
imgelerden yana kullandığı için, öykü yetim kalıyor Üç Yol’da. Böylesi,
derinlikli ve zor bir filmde, hikayenin temel yapı taşlarını oturtmadan dert
anlatmaya çalışmak da bir tercih şüphesiz. Ancak, anlatılan ile algılanan
arasındaki oluşan bu ciddi makas farkı, Üç Yol’un değerine darbe vuracak
boyutta.
Üç yol, sahip olduğu çoklu yapıyla (çoklu karakter, çoklu
dil, çoklu coğrafya) seyircinin zaten zor olan işini daha da zorlaştırıyor.
Şüphesiz bu bir tercih ama şikayet edilmemesi gerektiğini de unutmamak lazım.
Zira, anlaşılmamak da bir tercihtir sanat eserinde.
Başkarakterin şair olması, görselliği de etkiliyor şüphesiz.
Filmin uzun planları ve resim değerindeki kareler ruhuna uygun bir şekilde
akıyor. Telaffuz ve dil farklılığından kaynaklanan sıkıntılar, oyun gücüne
tesir edecek boyutlara da ulaşsa da, özellikle ortasından sonra belli bir
disipline oturuyor Üç Yol’da.
Elbette, Türk sineması için böylesi geniş ve farklı
coğrafyada film çekmenin fiziki ve ekonomik sıkıntıları olmuştur. Bu nedenle
yapılmak istenen ile yapılan arasındaki farkı da tahmin etmek mümkün.
Görüntüleri yukarı çeken Kayhan Kalhor imzalı müziği etkileyici.
Netice itibarıyla, zengin imgeleri, rüya sekansları, fazlaca
şiir metinleri ile popüler sinemanın epey dışında, sakin ve zorlayıcı bir film
Üç Yol. Faysal Soysal, zor bir işe soyunduğunun bilincinde olan bir yönetmen.
Bu nedenle kendine has bir dilin peşinde olduğu da ilk uzun metrajından belli
oluyor. Bu tür filmlerin kaderi belli ama popüler sinemanın dışında bir tat ve
film arayanlar için ideal Üç Yol.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder