30 Aralık 2013 Pazartesi

Samuray ayakta ölür!



Onur, Japon kültürünün en bariz unsurudur. Şeref ve haysiyeti yaşayan bir topluluğun elbette ki tüm anlatılarının temel argümanı bu kavramlar olacaktır. Mevzu bahis şeref olduğu zaman, ölüm bile basitleşir Japon kültüründe. Sıklıkla Harakiri ile karıştırılan Sappuki bu nedenle geleneksel Japon kültüründe çok önemli bir eylemdir. Ve tabii bu bahis açıldığında aklımıza ilk olarak Japonların unutulmaz yazarı Yukio Mishima gelir. Mishima, yaklaşık 50 yıl önce Japon toplumunun yozlaşmaya başladığını söyledi, bu anlatan kitaplar yazdı. Yetmedi bizzat harekete geçti. Felsefesini çok daha eski geleneksel samuray kültüründen aldığı bu yol onu intihara kadar götürdü.

Samurayın el kitabı mahiyetindeki Hagakure adlı eserinde Josho Yamamato, “Zaferin nasıl kazanılacağı anlatılarak öğrenilmez.” der. Belki de bu nedenle Japon sanatı kendi efsanelerine mesafeli duruyor. Özgün sinemasını Güney Kore’ye kaptırdığından beridir eli yüzü düzgün pek film çıkmadı Japon sinemasından. Hollywood boş durmadı ve en meşhur tarihsel vakıasını alıp önümüze servis yaptı: 47 Ronin…

Yaklaşık 300 yıl öncesinde yaşamış olan Oishi Kuranosuke ve onun roninleri bir efsane olmuştur. Japon medyasının bitmek tükenmek bilmeyen bir malzemesidir 47 Ronin hikayesi. Filmlere konu oldu, haklarında kitaplar yazıldı, oyunlar sahnelendi. Günümüz Japonya’sında  idealize edilmiş Samuraya özlemin diğer adıdır 47 Ronin. Mezarları ziyaret edilir, hala ağıtlar yakılır, tütsülerin dumanı tüter.


Film tipik Amerikan mantığıyla meseleyi ele alıp şöyle hikaye etmiş: Tehlikeli bir savaş lordu ustalarını öldürüp kendilerini sürgün edince, artık liderleri olmayan 47 samuray intikamlarını almak ve kaybettikleri onurlarını yeniden kurtarmak için yemin ederler. Evlerinden sürgün edilmiş ve ülkenin dört bir yanına dağılmış Roninler, düşsel ve mitik güçlerle şekil değiştirebilen büyücülerle savaşırlar. Bu mücadeledeki en büyük güçleri ve gizli liderleri, çocukken tekinsiz bir ormanda bulunup, savaşçı olarak yetiştirilen bir melez olan Kai’dir. (Keanu Reeves)

Hollywood’u anlamak gerçekten zor. Parasını sokağa atmaktan hazzetmeyen bu endüstri, 220 milyon dolardan daha fazla bütçesi olan bir filmi, üstelik epey zamandır ortalıkta görünmeyen Keanu Reeves karizmasını da ekleyerek bugüne kadar üç kısa filmden başka bir şey yapmayan Carl Rinsch’e teslim etmiş. Senaryodaki profesyonel seyreltilmeyi ve klişe unsurların eklenmesini riski minimize etme mantığına bağlamak lazım. Bu durum bize 47 Ronin filminin senaryosu hakkında fikir veriyor zaten.


Japonların uluslararası bir değer ve ilgi odağı olan ‘samuray’ meselesini alıp Amerikan film soslarına bulayarak, epik sinemanın ana hattından asla ayrılmadan yol alması, aslında Son Samuray ile elde edilen 500 milyon dolarlık denenmiş bir gişenin açtığı iştahtan başka bir şey değil.

Risksiz ama algı ve estetiği düşük senaryoyu acemi bir yönetmene emanet edince, filmdeki teknik kusurlar da, masada çözümlenmeye çalışılmış. 47 Ronin karanlık film. Muhteva olarak değil teknik olarak karanlık… Bu koyuluğu üç boyut teknolojisi bile mazur gösterecek düzeyde değil.

Oyuncu yönetimine pek ihtiyaç duyulmayan filmde, Reeves gibi ustalara, Japon deneyimli oyuncular eşlik etiğinden bu alan pek sorunlu değil. Temel sıkıntı ise, epik sinema için şahane bir kumaş olan hikâyenin çarçur edilmiş olması. Bakmayın 13 yaş sınırlandırmasına, büyücü, falcı unsurları olmasa dört dörtlük bir çocuk filmi 47 Ronin. Film diliyle, anlatımı ve estetiğiyle…


Hollywood’dan sakınmak lazım. En naif, yüzyıllar boyu süregelen anlatıyı alır, kendi damak zevkine göre darmadağın eder ve tuhaf soslar ile sofraya getirir. En basit ifadeyle yozlaştırır, bayağılaştırır ve tüm derinliklerini yok eder. 47 Ronin’in başına gelen de maalesef bu.

Filmin en beğendiğim yönü ise, o kadar insanın ölmesine rağmen neredeyse tek damla kan göstermemesi. Bu başarı genç yönetmenin ‘olmuş’lar hanesinin başına yazılmalı.


Şöyle der bir Japon atasözü: Ayakta ölmek, dizüstü yaşamaktan iyidir!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder