14 Nisan 2014 Pazartesi

Derin devlet iş başında!




Kabul etmek gerekiyor ki, sinema bütün sanat dallarından çok daha fazla ‘kahraman’a ihtiyaç duyan ve seyircisine istediğini üretebilen bir tür. Tarihi ve günceli kendi standart donanımına göre malzeme olarak kullanıp üretilen kahramanlara ilave olarak –ekserisi çizgi romanlara dayanan- hayali kahraman tüketimi ile insanlığın süper kahraman ihtiyacı arasındaki ilişkiyi bilimin incelemesi gerekiyor. 7. Sanatın vaad ettiği hikaye ve damıttığı netice ile kimi zaman epikleştirerek ele aldığı kahraman öykülerinde artık sadece gişe düşünceli ticari bir beklentiyi hedeflemiyor. Endüstriyel sinemanın çoklu beklentileriyle üretilen bu filmler, artık çok katmanlı yapılarıyla sadece popüler bir eğlencelik olarak vazife de yerine getirmiyor. Hikaye inşasının matematiğine dikkatle riayet edilen bu ürünlerde daha derinlikli yapılara da denk gelebiliyoruz.

İster beğenelim ister ‘Amerikan propagandası hıh’ diye burun kıvıralım, süper kahramanlı filmler sanatın ve zekanın işbirliği ile kolay küçümsenmeyecek eserler ile kolay reddedilemeyecek öyküler anlatıyorlar. Marvel gibi şirketler Hollywood’un bu alanda ne denli ciddi ve sürekli filmler ürettiğinin göstergesi. Ellerinde bulundurdukları ‘ürün gamı’ ve seri üretimi meseleyi küçümseme boyutundan çıkarıp, salt ticari başarı öyküsü değil, iyi birer sanat ürününe de dönüştürebildiklerini gösteriyor.


Şurasını unutmayalım elbette; süper kahraman filmleri son tahlilde ailecek Wallmart’ta giden ortalama bir Amerikan bireyinin, elini oyuncak rafına uzattığında hemen sahip olabileceği bir macera sunar. Toplumların kahraman ihtiyacını karşılarken hem bir sektörü ekonomik olarak besler hem de, içine yedirilen pek çok erdemli kavram ile pedagojik bir katma değer elde ettirirler. Marvel; Avengers, Örümcek Adam, Hulk, X Men, Iron Man, Fantastik Dörtlü gibi serilerle adeta bu alanda kendi başına bir mecra oluşturuyor. Üstelik sadece sinema salonunda yankılanan bir yürüyüş değil bu. Çok ciddi anlamda işin bir de ‘beyazcam’ boyutu var.  İş bu kanalın son yapımı ‘Captain America: The Winter Soldier- Kaptan Amerika: Kış Askeri’ artık rutine bağlanan süper kahramanlı film üretiminde gelinen noktayı göstermesi açısından mühim bir film. Sadece anlattığı hikaye ve sinematografik yapısıyla değil, bu türün menzili ve güzergahı ile ilgili de son derece önemli ipuçları içeriyor.

Filmde, Steve Rogers’ı, nam-ı diğer Kaptan Amerika’yı, Yenilmezler ile birlikte New York’ta yaşanan dehşet verici olayların ardından Washington D. C.’de huzur içinde yaşarken ve modern dünyaya uyum sağlamaya çalışırken buluyoruz. Hayat acımasız tabii (!) insan süper kahraman olunca rahat bırakmıyorlar ve S. H. I. E. L. D. üyesi bir arkadaşı saldırıya uğrayınca Steve, çaktırmadan dünyayı tehlikeye atan bir entrika ağının içine çekiliyor. Bir bilgisayar oyunundan bile epik film çıkarmayı başarabilen endüstriyel sinema, öyle bir noktaya geldi ki, seyircinin beklentilerini ve tepkilerini artık ezbere bildiği için, hangi kadim hissiyatları ve kavramları gıdıklayacağını ezberlemiş durumda. Dolayısıyla, süper kahramanlı filmlerin inandırıcılık dozunu bir yandan yukarı çekerken, diğer yandan masallara has bir erdemli dil oluşturmaya çabalıyor. Kaptan Amerika: Kış Askeri bu formülü son derece başarıyla uygularken, izleyicinin gerçek dünya ile kurabileceği tüm ilintileri erdemli kavramlar çerçevesinde yapmayı başarmakla kalmıyor, modern toplumun gündelik şahit olduğu, ihanet, sadakat, kötülük ve korku gibi sair kavramları da hikayesine başarıyla yediriyor. Elbette işin geri kalanı çocuk oyuncağı; bu tür filmlerin gizli öznesi olan ‘tutuculuk’ damarından korkuları depreştirmek: ya insanlığın iyiliği ve güveni için üretilen şeyler fenaların eline geçerse? İşte bu noktada kahramanlar bile kurbana –geçici- olarak dönüşüyor ve iyilerle kötüler tüm şeytani tuzaklar eşliğinde film boyunca çatışıyor. KA: Kış Askeri anlattığı hikaye ve bu tarzın içermesi gereken ögeleri sömürmeden, tabiri caizse, dengeyle uygulamayı başaran filmlerden.



Her ne kadar filmin kötüleri derinlemesine işlenemiş olmasa da, senaryoya yedirilen bahsini ettiğimiz unsurlar bu eksiği görmemizi engelliyor ya da tolere etmemizi sağlıyor. Geriye ise bizi rahatsız etmeyen bol klişeli iki saat süren bir seyirlik kalıyor.

Bakalım bir sonraki durağımız “Guardians Of The Galaxy” bize neler anlatacak!




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder