Yosujiru Ozu sadece Japon sineması için değil, sinema tarihi
için de önemli bir yönetmen. Başta Tokyo Hikâyesi olmak üzere çektiği filmlerde
sinemanın Batı dünyası aracılığıyla insan algısında oluşturduğu temel kabullere
âdeta karşı çıkarak biçim ve öz olarak yepyeni bir bakış getirmişti. Ozu’nun
sinemasında klasik drama ve tragedya kalıplarının çok dışında bir şeyler vardı
hep. Beylik bir ifadeyle, hayatı boyunca çektiği 50’yi aşkın filmle Hollywood’a
karşı olmasa da alternatif bir bakış ve anlayışın sinemacısı olmuştu, toprağı
bol olsun.
Animasyon türü için de yıllardan beri Cartoon Network,
Pixar, Marvel gibi dev Hollywood şirketlerine alternatif duruş sergileyen bir
stüdyo var: Ghibli Stüdyoları. Miyazaki gibi bir ustanın bağrından çıkan ya da
ustayı bağrından çıkaran bir kültürün son kalesi olarak görülen Ghibli’nin son
filmi yine kendine has bir muhteva ve estetikle sinemalarımızda: Omoide no
Marnie – Marnie Oradayken…
Yönetmenliğini orta kuşak ustalardan Hiromasa
Yonebayashi’nin yaptığı animasyon filmi Marnie Oradayken, TV ekranları ve
sinema perdelerini istila eden Hollywood ürünlerine karşı hoş ve naif bir
alternatif olarak karşımıza çıkıyor. Önce hikâyeye bakalım, sonra ayrıntıya
gireriz:
Anna, Japonya’nın 5. büyük kenti Sapporo’da teyzesiyle
yaşayan 10 yaşında içine kapanık bir kızdır. Tek dert ortağı kalemiyle bir
şeyler çizdiği not defteridir. Üstelik astım hastalığı vardır Anna’nın.
Doktorlar küçük kızın kendini daha iyi hissedebilmesi için temiz ve havadar bir
taşra kasabasına (Hokkaido) gitmesini tavsiye edince teyzesi (sonradan onu
evlatlık alan kadın olduğu anlaşılacaktır) onu eğlenceli akrabaları Oiwa’lara
yollar. Anna bu küçük kasabada kendi iç dünyasındaki derinliğin dışa
yansımasını bulur âdeta. Üstelik küçücük dünyasına sığmayacak kadar sırlı bir
geçmişi de vardır…
Yönetmen Yonebayashi öncelikle senaryo konusunda güzel bir
şey yapmış ve İngiliz yazar Joan G. Robinson’un 1967’de yayımlanan romanını
şahane bir şekilde Japon kültür ve coğrafyasına Keiko Niwa ile beraber
uyarlamış. Filmin atmosfer ve mekân tasarımları bu nedenle bozulmamış bir
dünyadan kartpostallar gibi görünüyor. Ve en önemlisi de zaman tercihi.
Yönetmen filmin öyküsünü günümüze getirmiş gibi göstermiyor, kahramanların
hayatında TV, telefon olmadığı gibi radyo bile yok!
Bunun yerine neredeyse bir foto-gerçeklik tadında tasvir
edilmiş doğal hayat var. Uyumsuz ve içe kapanık Anna’yı tam da bu yönüyle
yakalayıp içini dışa aktarıyor hikâye. Klasik Amerikan animasyonlarının gürültü
ve ritmine alışmış bünyemizde Marnie Oradayken biraz ağır ve sade gelebilir.
Ama anlatımdaki tutarlılık ve animasyon olmasına rağmen karakterin dünyasına
girme başarısı, filmi bir süre sonra insan ruhunu yakalayan kıvama getiriyor.
İlle de huzur ve sadeliğin tasviri... Ne acı ki bu yönü
artık bir sinema filminde görebilmek için ya görsel efekti güçlü filmlere
bakabiliyoruz ya da animasyonlara... Çünkü artık bu tür doğal filmleri gerçek
mekânlarda çekmek çok zor.
Film, insan karakteri ve ergenliğin kapısındaki bir genç
kızın ruh dünyasını sırtını romana yaslayarak ustaca anlatırken, işin içine
gizem, fantastik dil ve bir miktar da pedagoji ekliyor. Rüya sahneleri zaten
gerçeküstü olan mekânı daha da yükseltirken karakterleri kurmada epey başarılı
oluyor. Buna bir de duyguyu tepeye taşıyan uyumlu müziği ekleyince izledikten
sonra etkisinden kolay kurtulunmayacak bir sinema örneği çıkıyor.
Marnie Oradayken pek çok açıdan önemli bir film ama her
şeyden önce güzel bir film. İnsana ve ruhuna dair çok hassas duygularla
sarmalanmış bir sürpriz hediye paketi gibi.
Bu filmi mümkünse çoluk çocuk, hep beraber izleyin ve
mümkünse Stüdyo Ghibli kapanmasın. (Miyazaki’nin sinemayı bıraktığını
açıklamasından sonra kapanacaklarını duyurmuşlardı zira.) Hollywood
animasyonlarına karşı sığınacak küçük bir limanımız olsun en azından. Çok şey
mi istiyoruz?



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder