Ritchie yine kendini riske etmeden yeni bir film ile bu kez tarihî ajan konsepti ile karşımızda. Ülkemizde pek bilinmiyor ama Batı’da çok meşhur olan ve 60’ların soğuk savaş ortamında geçen popüler TV dizisi ‘KOD ADI: U.N.C.L.E./ The Man from U.N.C.L.E.’ı kendine has estetiği ve anlatım diliyle karşımıza getiriyor. Senaryosunu Lionel Wigram (Sherlock Holmes ve Harry Potter filmlerinin de senaristi) ile beraber yazdığı Kod adı: UNCLE, 60’larda ülkeleri uğruna ölümü göze almış son derece mahir ve bir fresk kadar yakışıklı, bir atlet kadar kondisyonlu, bir boksör kadar güçlü; neredeyse kusursuz iki ajanın (Elbette CIA ve KGB) önce rekabeti, ardından işbirliğini anlatıyor. Ritchie hikâyeye bir de masum köylü kızı kadrosundan (hatırlayalım iki köpek bir kemik yöntemini) Alman tamirci kızı ekliyor ama onu da sürpriz şekilde ajanlar safına katmakta gecikmiyor. Neticede ortaya, Faşizme karşı işbirliği yapan kapitalist, komünist ve monarşist üçlü çıkıyor. Ortak payda ise tabii ki insanlık!
Daha anlaşılır kılabilmek adına hikâyeye odaklanalım biraz: İdeolojiler dünyayı ortasından ikiye bölmüş, şüphesiz bunun sembol şehri Berlin olmuştur. Bu şehirde mukim bir tamirci kız olan Gaby’nin babası önemli bir bilim adamıdır. Maalesef kötü insanların eline düşmüştür ve onlar için nükleer bomba yapmaktadır. CIA ajanı Solo babasına ulaşmak üzere genç kızı kaçırmak için Berlin’e gelir. Duvardan kız kaçırılacaktır! KGB ajanı Kuryakin ise bunu engellemek üzere görevlendirilmiştir. İlk raundu CIA kazanır ama problem daha büyüktür. Bu sebeple Solo ve Kuryakin’in şahsında düşman kardeşler işbirliği yapmak zorunda kalacaktır. Dünya büyük bir felakete koşarken iki ajan hem birbiriyle rekabet etmekte, hem de kendilerine verilen emirler gereği işbirliği yapmak zorunda kalmaktadır.
Guy Ritchie her filminde olduğu gibi stilizasyondan zerre taviz vermeden anlatıyor hikâyesini. En hâkim olduğu alan olan kurguda, nasıl bir usta olduğunu göstermek için de eline geçirdiği her fırsatı dibine kadar kullanıyor. Senaryoda bilinçli olarak açtığı boşlukları doldurmak için yine görsel dile müracaat etmesi bir tarafa, döneme ve hikâyeye uzak seyirciyi daha yakında tutabilmek adına bol bol (son jenerik de dâhil) informal montajlar kullanıyor. Bu didaktik tercihi hızlı kurgu ve ritimli müzik ile yaptığı için belki çok rahatsız etmiyor ama nihayetinde zaaf yine de.
Bilinçli boşluk bırakmalara seyircinin kendini daha zeki hissettirici görsel kolaylaştırıcılığı ekleyince Ritchie tarzı stilize aksiyon dibe vuruyor elbette. İngiliz yönetmen oyuncuya hâkim bir usta olduğunu da Superman’daki o hissiz, kas yığını adamı (H. Cavill) hınzır bir ajana çevirerek gösteriyor. Filmin oyunculuk açısından bir eksiği yok gibi ama kötü karakterlerin yeterince güçlü çizilmediği de aşikâr.
Dönemi başarıyla hissettiren atmosfer, yer yer ‘split-screen’ (Ki bu işin piri Hollandalı Jan Kounen’dir) kullanımıyla fondan hiç eksik etmediği tempolu müziğiyle Kod Adı UNCLE, Bondvari başarılı bir tarihî ajan filmi. Ama galiba hepsi bu. Finalin ucu açık bırakılarak olmasa da bir seriye dönüşme kıtırları bırakarak işin içinden çıkmış yönetmenimiz.
Netice itibarıyla her Guy Ritchie filminde olduğu gibi yine aynı soru zihnimize takılıyor elbette; peki biz bu kadar keçiboynuzunu niye kemirdik?
Şuradan alındı
Şuradan alındı


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder