Mühim not: Sevgili okur, bu yazı fena halde çözümleme içerir. Eğer filmi izlemediysen, okuman tavsiye edilmez. Önce filmi izlemelisin…
Desperado’nun yönetmeni Rodriguez, bir sinema dersinde şöyle
demişti: “Özellikle ilk filminizi iyi bildiğiniz bir konuda yapın. Sahip
olduklarınızla ilgili olsun. Köpeğiniz mi var? Onu anlatın. Anneniz huzur
evinde mi yaşıyor? Onun hakkında bir film yapın. Benim, bir kaplumbağam, bir
gitarım ve küçük bir kasabam vardı. Bunları anlatan bir film yapmak istedim ve
El Mariachi ortaya çıktı.”
Yönetmen Yüksel Aksu’nun ilk filmi Dordurmam Gaymak galiba
bu nedenle çok başarılı ve samimi bir film olarak kabul görmüştü. Aksu, doğup
büyüdüğü yerlerdeki küçük ama sıcacık bir öyküyü sade bir dil ve güzel
oyunculuklarla perdeye yansımtayı başarmıştı. İkinci filmi Entelköy Efeköy’e
Karşı’da yine benzer bir lokasyona çevirmişti kamerasını. Şimdi, yönetmenin üçüncü
filmi vizyonda yerini alıyor. Ancak, anlattığı hikâyeye baktığımızda görüyoruz
ki, Aksu, Mevlana’nın pergel metaforu misali, sabit ayağını kaldırmaya pek
niyetli değil.
Hikayesine bakınca daha net anlaşılacak: 1970’li yıllar
Ege’nin şirin bir kasabasındayız. İlkokulu bitirmek üzere olan Adem, takdirle
mezun olur. O yaz ailesi gibi tütün tarlasında çalışmak yerine büyük markalarla
sonucu belli bir savaşa girmiş olan yerel gazozcu Cibar Kemal’in yanına çırak
olarak girer. Televizyon memleketi yavaş yavaş etki altına almıştır ama kasaba
hala geleneklerin oturtulduğu sağlam bir zemin üzerinde hayat sürmektedir.
Çalışmak bile sosyal bir faaliyettir kasaba halkı için. Ramazan ve dünya kupası
sıcak yaz ayına rastlayınca Adem ilk orucunu tutmak ister. Ne ki kolay değildir
upuzun, kavruk günlerde susuz kalmak. Fonda ise minimal çapta yaşanan sınıf
çatışması, giderek büyüyen siyasi kamplaşma memleketi esir almak üzeredir.
Yerel damardan
yakalama
İlk bakışta, Yüksel Aksu’nun ilk filmi Dondurmam Gaymak’ı
hatırlatsa da, belki aynı yöre insanlarına dair bambaşka bir derdi var İftarlık
Gazoz’un. En başta, millet olarak yitirdiklerimize dair içli ve derin bir
serzeniş filmi zira. Kollektif sürdürülen huzurlu bir hayatlardaki lokal bir
kesite odaklansa da, o tarihlerde Anadolu’nun herhangi bir yerinde yaşananları
anlatıyor film. Tüm sanat ve estetik değerlerin dışında, sadece bu yönüyle
saygıyı ve ilgiyi hakediyor. Koca mahalle bir araya gelip aynı şeyleri
yaparken, aynı odada farklı şeylerle ilgilenen bur topluma evrilmenin
burukluğunu hissettiriyor İftarlık Gazoz. Bu nedenle insanı en çok da ‘neler
kaybetmişiz meğer’ hissiyatı vuruyor izleyeni. Dondurmam Gaymak’ta meselenin bu
yönü çok alt katmanlardan akıyordu oysa. Öte yandan Yüksel Aksu’nun ilk filmi,
hikaye olarak İftarlık Gazoz’dan bir adım önde duruyor. Sydney Pollack belki de
bu yüzden, “zor olan hikayedir, gerisini bir şekilde çözersiniz” diyor
öğrencilerine. Dondurmam Gaymak bir yönüyle beni De Sica’nın Bisiklet
Hırsızları’na götürmüştü, oysa İftarlık Gazoz bambaşka bir hissiyatın;
usta-çırak ilişkisi üzerinden sahici ve dokunaklı bir hayat okuma filmi.
İyi film, tıpkı bir yılan gibi birden fazla deriye sahiptir
ve her katman soyuldukça seyirci başka keşiflerin verdiği hazla mest olur. Yüksel
Aksu’nun çok iyi bildiği bir evreni, samimiyetle inebildiği kadar derine ve
objektif indirme çabası İftarlık Gazoz’un her karesine sinmiş gözüküyor. Bize
sunduğu küçücük dünyadaki hayatları olabildiğince yakından izlettiriyor yönetmen.
Bu yönüyle İftarlık Gazoz Türk sinemasında benzerini naderin görebildiğimiz bir
‘karakter’ filmi. İmam tiplemesinden, esnafa, köylü tipolojisinden ağa
karakterine kadar neredeyse tüm karakterler sahici ve abartısız.
İdeolojinin getirdiği kamplaşma bu ülkenin beleğinde derin
yaralar açtı. Hassaten 70’li yılların tüm toplumu zehirli bir sarmaşık gibi
çepeçevre kuşatıp, adeta boğduğu siyasi kamplaşmayı İftarlık Gazoz, Yüksel
Aksu’ya has bir naiflik ve hassasiyetle ele almayı başarması açısından da
önemli kılıyor. İşin slogana kaçmadan, kaba didaktizmden uzak, insanı
odaklayarak anlatma çabası filmin her anında hisettiriyor. Ne var ki, Hasan
karakterinin üzerine yıkılacak olan ağırlık, senaryoda yeterince ele
alınmaması, işin cinayete varacak boyutunu şok etkisine taşıyor.
Cem Yılmaz’ın samimiyetle sırtladığı usta Cibar Kemal,
oğlunun geleceğini hayatının anlamı yapmış anne Gülistan ve dünya görüşünü
şekillendiren talebe Hasan karakterleri, filmin asıl unsuru Adem için önemli üç
kavşak. Kemal, gelenek ve kültürün temsilciliğini layıkıyla yaparken, anne aile
ve kan bağını temsil ediyor. Buna ilave
olarak cami ve imam ile karakterin manevi dünyasını da ihmal etmiyor senaryo. Ve
nihayetinde Adem’in Hasan’ın güzergahını takip ettiğini anlıyoruz finalden.
Aksu, bu dört farklı boyuta yaklaşırken tercihte bulunmuyor
ve hepsine aynı şefkat ve anlayışla yaklaşıyor. Kanaatimce saygıyı en çok da
hakeden bu yönü.
Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele filmlerinde kurduğu atmosfere
çok benzer bir atmosfer var İftarlık Gazoz’da. Erdoğan’ın Doğu’nun ücra
köşesinde kurguladığı yaşamları Aksu, Batı’da, Ege taşrasında inşa ediyor. Her
iki dünyanın da başarıyla kurulmasının esas iksiri sahicilikleri. Ancak,
Erdoğan’ın özellikle ‘Kekeme Hoca’ tiplemesi Vizontele’nin değerini zedeleyen
unsurlardan bir tanesiydi. Bununla beraber Vizontele, İftarlık Gazoz’dan daha
başı sonu belli bir öykü ve akışa sahipti. Vizontele’nin final yönüyle de başarılı
olduğunu hatırlayalım. Yılmaz Erdoğan, ‘anlatıcı’ tercih ederek dönemi ve
hikayede resimlemediği eksiklikleri tamamladığını, yer yer ‘nasihat’ tadında
itiraflarla bu yönü taçlandırdığını da vurgulamak lazım. İftarlık Gazoz ise,
uzun süre yakınlaştırdığı dilimden sıçrama yaparak, Ramazan orucu-Ölüm orucu
arasında kurmak istediği bağıntıyı güçlü veremiyor maalesef.
“Oruç kırma” diye bir kavram vardır Anadolu’da. 61 gün
kefareti olduğu bilinir. Dolayısıyla bilerek ve isteyerek oruç kırmak çok büyük
bir travmadır. Adem’in ilk orucunda bu travmayı yaşamasını hakkıyla işleyemiyor.
Sadece bedenindeki artan terden bunu seyirciye geçirmek pek mümkün olmuyor.
Belki bu sahnelerde öznel açı tercih edilse, seyirci de Adem ile beraber
yutkunacaktı kim bilir? Öte yandan, bu eksikliğin bilinmesinden mi
kaynaklanıyor emin değilim ama, Adem’in iç dünyasındaki çatışmayı
fantastik/rüya sahneleriyle çözmeyi deniyor Aksu. Benzer bir çabayı da Çağan
Irmak’ın Babam ve Oğlum’unda görmüştük. Fakat Irmak, çocuk kahramanın girdiği
hayal alemini bir yere bağlamaktansa fantastik bir deneme olarak öksüz bırakıp
hikayesinin melodram şehvetine kapılıp gitmişti. Yüksel Aksu, böylesi bir
unutkanlık ya da duygu izciliği yapmıyor yapmasına ama film dilinin bütünlüğüne
baktığımızda, ‘Ağustos Böceği ve Karınca’ hikayesi, buluş olarak hoş bir çözüm
gibi görünse de, eklektik duruyor, sırıtıyor. Öte yandan gürül gürül ve buz
gibi akan bir çeşmenin yanında orucu gazozla bozdurmak pekiyi bir buluş değil
açıkçası!
İftarlık Gazoz’un iki önemli sorunu var: Birisi
hikayesizliği, diğeri ise bizatihi Cem Yılmaz. Ne ki bu ikinci mesele ne Cem Yılmaz’ın
kabahati, ne yönetmenin yetkinsizliği. Belki ‘cast’ sorunu diyebiliriz. Zira,
inşa edilirken dengede tutulmaya çalışılan Cibar Kemal karakteri, Cem Yılmaz’ın
bu role bürünmesiyle büyümüş, fakat filmin dengelerini bozmuş maalesef bu
tercih. Yılmaz, elinden geldiğince rolün içine girmeye çalışmış lakin bir
yerden sonra rol ona ayak uydurmayı tercih ediyor maalesef. Filmin bütününe
bakıldığında bu kadar büyük bir karakterin ailesi, eşi, ev hayatıyla ilgili en
ufak bir malumatın olmaması senaryonun ciddi boşluğu olarak kalıyor. İki çok
önemli rol var filmde. Birisi anne Gülizar karakteri. Ümmü Putgül’ü ilk kez bir
filmde izledim. Bulunduğu sahnelerdeki sahicilik eşiğini yukarılara tırmandıran
muazzam bir başarı söz konusu. Diğeri ise, Hoca tiplemesiyle usta oyuncu Macit
Koper. Gerçi bu karakterin etkisinde senaryonun
hakkını vermek lazım. Zira bu tür tiplemelerin karikatür seviyesine düşmesi en
olağan tuzaklardanken (Bkz: Vizontele’deki kekeme hoca) Aksu, özellikle dine
dair söylediklerinde olabildiğince dengeli ve gerçekçi. Oryantalist ucuzluklar
peşinde koşmuyor asla. Filmi değerli kılan unsurlardan biri de bu zaten;
inancın insan hayatına etkileri ve neticeleri… Adem’in ilk oruç macerası
milyonlarca Anadolu çocuğunun yaşadıklarına çok benzer. İftarlık Gazoz’un
mesajlarını yerellikten yukarılara taşıyan da bu yönü.
Yer yer eşsiz ve şiirsel bir görselliğe tırmanıyor İftarlık
Gözoz’daki bazı resimler. İmsak vakti tütün tarlası sahnesi insanı mest edecek
bir epiklikte. Keza, Adem ile Hasan’ın motosikletle ilerlediği o yol da neyin
nesiydi öyle? Kaldı mı böyle büyüleyici mekânlar Anadolu’da?
Final problemi
Tüm güçlü ve zayıf yönlerine rağmen, belli bir anlatım ritmi
tutturup mecrasında akan bir yapıya sahip İftarlık Gazoz. Ancak nedendir
bilinmez, finalinde nasıl oluyorsa Babam ve Oğlum’un güzergahına giriyor
(Hayır, annenin üstünü başını yırttığı sahnenin çağrıştırmasından dolayı
söylemiyorum) nedense üç kırımlı bir final izlettiriyor bize. Belki her biri
kendi içinde güçlü pay-offlar içerdiği için Aksu kıyamıyor bu sahenelre ama
birinden birini tercih etmesi daha isabetli olacaktı şüphesiz. Ve başka bir
mesele daha. Mezara gazoz kapağı ve gazoz dökülmesi… Böyle pagan bir anlayış
İslam dininde yok, filan türünden bir mantık ile değil, filmin omurgasına ters
–en azından eksik kalan- bir durum var. Cibar Kemal’in mezarı olsa, belki bir
nebze anlaşılabilir bir durum ancak, bir yaz gazozculuk yaptığını bildiğimiz
bir karakteri gazoz ile bütünleştirmek zayıf bir tercih. Enteresandır, Çağan
Irmak’ın filmindeki final problemine denk bir sıkıntı var İftarlık Gazoz’da. Üç
defa final yapıyor neredeyse. Zirve yapan hüznü böylelikte büküp sarkıtıyor ne
yazık ki.
Aksu’nun oyuncu olmayan yerel halkı başarıyla kullandığı
önceki filmden de malumumuz. Bu tercihin en önemli sıkıntııs kontrolü zor
kalabalık sahneler. Böyle bir defo İftarlık Gazoz’da da var maalesef. Tabut
taşıyan çizgili tişörtlü esnaf, kameraya bakıp dururken rejinin gözünden
kaçabiliyor mesela.
Şarkıları ve müziğiyle de vasatı aşabilen bir film İftarlık
Gazoz. Filmin müziklerini son dönemin önemli müzisyenlerinden Yunan sanatçı
Evanthia Reboutsika yapmış. Filmin ruhuna bir tınının görselliği yükselten bir
yönü olduğu muhakkak.
Açılış sekansındaki Müşeref Akay’ın Youtube’dan alındığı her
haliyle belli olan türkiyem şarkısı Tv ekranı aracılığıyla gösterildiği için
belki tolare edilebilir ama Sadri Alışık filminin sinema perdesindeki perişan
fluluktaki görüntüsü İftarlık Gazoz’a yakışmayan teknik kusurlardan biri.
Toparlıyorum; Yüksel Aksu, üçüncü filminde de, yine ayak
bastığı, beslendiğ ikültüre uzak durmamayı tercih ediyor ve usta-çırak
ilişkisinden inanca, ideolojiye, geçmiş güzelliklere dair son derece samimi bir
tabloyu taşıyor perdeye.










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder