13 Kasım 2010 Cumartesi

9 Kasım 2010 Salı

Yalnızlığın kısa tarihi



Ben her sabah yalnızlığımı,
açık unutulmuş sokak lambalarına asarım.
Ve eski bir tekne alır beni,
Haliç’in balçık kıyılarından…
Kız Kulesi şahittir tüm bu olup bitene.
Ama
Şehir hatları vapurunun sirenleri korkutur da onu,
sessizce dalgaları döver etekleri…

(Foto: Tuba Özçelik)

Beri gel Mahsun beri gel!



Geçen asrın adı ‘Etiketleme Asrı’ydı bence. İçinde bulunduğumuz ise bu etiketlerin bedellerinin ödetildiği asır… İnsanoğlunun yeni bir tepeyi keşfedip bayrağı dikmesi gibi, kim önceden etiketlediyse, koşuya çok önde başlamış oldu. Etiketlenenler ise ömrübillah ‘Biz öyle değiliz’in hesabını vermeye mahkûm edildi.


11 Eylül saldırısı Batı’nın Doğu’yu, hassaten İslam’ı etiketleyip kendinden uzaklaştırmaya çalıştığı son küresel trajedi oldu. Soğuk savaş yıllarından sonra, bu olay bahane edilerek haritalar tekrar değiştirilmeye çabalandı.


Hâlâ da devam ediyor bu süreç…


Madalyonun bir de bize yani Doğu/İslam toplumlarına bakan yönü var. Oluşturulmak istenen illüzyona az katkıda bulunmadık aslında. İnsanlık tarihinin en müstekreh suçu olan terörü, din ile beraber kullanmayı vakay-ı adiyeden yaptı Batı toplumu.


Mahsun Kırmızıgül üçüncü filmi ‘New York’ta Beş Minare’ ile bu etiketlemenin ulusal ve küresel manzarasından küçük bir parça sunuyor.


Bitlis kökenli dindar bir esnaf olan Hacı Gümüş’ün şahsında ön yargılar ve günahlar üzerinde gezdiriyor kamerasını.


Hikâye şöyle: Bitlisli Hacı Gümüş, uzun yıllar önce Amerika’ya göç etmiş bir Türk’tür. Orada bir Hıristiyan hanım ile evlenmiş ve kız çocuğu sahibi olmuştur. Görünürde kendi hâlinde yaşayan, yasalara uyan bir göçmendir Hacı Gümüş. Ancak ABD, 11 Eylül sonrası paranoyada sınır tanımadığı için, aksi ispatlanana kadar her Müslümanı potansiyel terörist olarak görme eğilimindedir.


Öte yandan iki polis vardır Türkiye’de. Biri organize suçların ele avuca sığmaz elemanı Acar, diğeri bizzat İslami cemaat/tarikatlara sızmış olan Fırat. Fırat da Bitlisli, Kürt kökenlidir. Emniyet güçleri ‘Hizbullahvari bir örgütü çökertirken, örgütün liderine dair önemli bir ipucu yakalar Fırat. İddiaya göre, Deccal kod adlı lider, yurt dışında yaşayan Hacı Gümüş’ten başkası değildir. Hemen Kırmızı Bülten hazırlanır ve Becker isimli kardeşini 11 Eylül saldırılarında kaybetmiş bir FBI ajanının özel gayretleri ile Hacı Gümüş yakalanır. Onu Türkiye’ye getirmek ise Acar ve Fırat’a düşer.


Hikâyemiz bundan sonra küresel bir mücadeleden bireysel travmalara doğru yol alacak ve şaşırtıcı bir şekilde sona erecektir…


New York’ta Beş Minare filminin genel analizine geçmeden belki biraz da olsa Mahsun Kırmızıgül sinemasından bahsetmek gerekiyor.


İster beğenin, ister burun kıvırın, ister aşağılayın hiç fark etmez, Kırmızıgül iyi bir sinemacı olma yolunda büyük adımlarla yürüyen yürekli ve vicdanlı bir sanatçı. Henüz bir hafta önce Kubilay gibi bir sinema faciasını izlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Kırmızıgül filmlerini birçok açıdan eleştirebilirsiniz. Kimimiz müzikleri abartılı bulur, kimimiz oyunculukları amatör, kimimiz diyalogları kötü… Bütün bunlar Mahmun Kırmızıgül’ün vicdan sahibi ve yenilikçi bir sinemacı olduğu gerçeğini değiştirmez. Eğer, filmler niyetlere göre değerlendirilecek olsa, Kırmızıgül’ün tüm filmleri tam puan alacaktır emin olun.


New York’ta Beş Minare de böyle bir film. Bir kere filmin durduğu nokta son derece doğru ve erdemli. Tiplemeler karikatür değil, hepsi gerçek. Kırmızıgül her ne kadar mekân tasarımlarında kendini tekrar etmeye başlamış olsa da, filmin atmosferi Yeşilçam standartlarının çok çok üzerinde. Aksiyon sahnelerindeki başarıyı ayrıca vurgulamamıza gerek yok. Ancak ben bu kısmı neredeyse hiç önemsemiyorum.


New York’ta Beş Minare, ele aldığı konu itibarıyla başta kendi milletimiz olmak üzere, tüm dünyaya verilen güzel bir cevap bence: Ön yargılarımızı kırmadan kimseye rahat yok bu dünyada! Özellikle Haluk Bilginer’in sanatını konuşturduğu Bitlisli Hacı Gümüş karakteri, usta oyuncunun büyük rol gücüyle öylesine sahicileşiyor ki, Bilginer rol arkadaşlarının elinden tutup onları da yukarılara taşıyor.


Film kolajlı bir anlatım diliyle açılıyor. Klasik Hollywood tarzı olan bu tercih, sinema değil de, televizyon erkanında olsa hemen zaping yapılır sanırım. Ancak, parça parça önümüze konan gelişmeler, bir bütüne dönüşüyor zaman içinde. Yönetmen ve senarist Kırmızıgül her ne kadar bazı karakterleri filmin ortasında unutup kendi kaderleri ile baş başa bıraksa da, ana omurga yol almaya devam ediyor ve büyük küresel bir gerilim, minimal bir drama dönüşüyor.


Danny Glover, Gina Gershon, Robert Patrick gibi usta oyuncular rollerinin hakkını veriyorlar. Üzülerek söylemek isterim ki Mustafa Sandal’ın oyununu hiç beğenmedim. Mahsun Kırmızıgül de, tuhaf bir tutukluk içinde.


Kırmızıgül çok iyi bir müzisyen olabilir ama filmde bir çok yerde gereksiz ve abartılı müzik kullanımı var. En çok da Fly-Cam kullanımı. Tam bu noktada başka bir şeye dikkat çekmek isterim. Filmin ismine bakarak, Mahsun Kırmızıgül’ün minare/gökdelen metaforu üzerine bir şeyler demesini nafile bekledim durdum. Oysa benim aklıma Trevanian’ın 1976 yılında kaleme aldığı ve katıksız bir anti-Amerikan içeriği, sarsıcı üslubuyla, okuyanı inanmayacak kadar hayrete düşüren Shibumi gelmişti. Kitapta mağaracı ile dağcı karşılaştırılır. Yükseklerdeki korkular ile mağaradaki korkuları alt alta koyup soru sorulur: ‘Mağaracı acaba dağcıdan daha mı çılgındır?’ Cevabı da hiç beklemeden yapıştırıveriyor Trevanian: ‘Evet, öyledir…’


Yönetmen ezan, ibadethane, dua gibi olguları sıklıkla kullanmasına rağmen, böylesi bir filmde şahane durabilecek bu kontrastı kullanmayı nedense akıl edememiş.


Ve neredeyse her Mahsun Kırmızıgül filminde olmazsa olmaza dönüşen folklorik unsurlar. Yol, Anadolu, kendi insanımız ve göç… Bunlara -birkaç kez- yönetmenin yaptığı ters açılar ve gereksiz mezopanları eklemek durumundayım.


Son tahlilde, New York’ta Beş Minare çok az Türk sinemacısına nasip olacak bir işçilik, emek ve cesaretle, son derece güncel bir konuyu, son derece nesnel bir perspektif ile ele alıp perdeye aktarıyor.


Eminim kimileri burun kıvıracak, kimileri abartacak. Çok büyük bir film değil belki ama kesinlikle izlenmeyi hak eden bir yapım New York’ta Beş Minare!





New York’ta Beş Minare


Yönetmen: Mahsun Kırmızıgül


Oyuncular: Haluk Bilginer, Mahsun Kırmızıgül, Mustafa Sandal, Gina Gershon, Robert Patrick, Danny Glover


Tür: Aksiyon, Dram,


Politik, Macera


Süre: 110 dakika


2010, Türkiye, ABD

24 Ekim 2010 Pazar

İyiliğin Kalbine Yolculuk

Saatler süren bekleyiş...

Işık yüzünü gösteriyor...

Çıkış noktası...

Mihrap yerinde, derler ya :)

Ürperiyor insan...

Düşünün Harran'da mutlu bir oryantalist :)

Toparlanın gitmiyoruz!...

19 Ekim 2010 Salı

1 Lira...

(*)


Kelimenin tam anlamıyla "gök delinmiş" gibiydi o akşam. Sıcak ve bunaltıcı bir yazdan sonra, hiç nazlanmadan gelmişti kış. İnsansız yağmur manzaraları tarifsiz bir hüzün barındırıyor sanki. Evlerin çatıları, ağaçların tepeleri, arabaların üstleri... Ve elbette cadde ve sokakların zeminleri... 


Pencereleri unuttuğumu sanmayın lütfen... Ruh halinize göre derinlere çeker sizi yağmurda ıslanmış yarı buharlı camlar. 


Mevsimin bu dönemleri tuhaf bir zaman tutmazlık da içeriyor. Sabah ile akşam saatlerini bile karıştırabiliyor insan. Daha ikindi vakti akşamın kasveti basıyor bazen, kimi zaman da gece yarısına vardığınızı bile bilmiyorsunuz dalgınlıktan. 


İşte öyle bir gece...Soğuk, yağmurlu, tenha ve geç saatler... Ana cadde ile çalıştığım mekân arasında bir park var. Çölün içinde vaha gibi bir şey; dört yanı saran biçimsiz binaların orta yerinde bir yeşillik. Duvarın dışından boylu boyunca yürüyüp, yolu uzatmamak için parkın içinden geçmek niyetiyle o tarafa yöneldim. Sarı sokak lambaları günün anlam ve önemine uygun olarak gözlerini kısmışlardı sanki. Tuhaf bir loşluk hakimdi parka. Sabah çocuk cıvıltılarıyla şenlenen plastik salıncaklar birer maket gibi hareketsiz duruyordu. Kaydıraktan, kayan çocuk vızıltıları yerine, akan yağmurun nazik tıkırtıları geliyordu. 


Parkın tam orta yerine gelmiştim ki... Bir öksürük sesi işittim... İrkildim tabii.. Sol taraftaki ağaçların altındaki bankın üzerinde koyu bir kütle belirli belirsiz göründü. Dikkat kesildiğim anda, öksürüğü daha güçlü hissettim. Normalde savuşur yoluma giderim ama nedendir bilmiyorum sese doğru yaklaştım. Yaklaştıkça iki güçlü öksürük arasında onlarca küçük öksürük sesi ayırt etmeye başladım. 


Yaşadığımız yüzyıl iğrenç bir plastik ve beton asrı sanki. Tahterevallisi, salıncağı, kaydırağı plastikten olan çocuk parkında, beton bank üstünde, üzerine pazar poşetlerini yırtarak derme çatma yağmurluk yapmış olan biri uzanmıştı. Her öksürdüğünde, plastiğin buruşan yerlerine biriken yağmur suları yere dökülüyordu. 


Ona doğru gittiğimi görünce, 'evlat' diye inledi. Yaşlı biriydi, '1 liran var mı?' diye ekledi. 


1 lira... Evet, diyerek parayı verip eve yollanmak da vardı ama dediğim gibi nedenini bilmediğim bir ağırlık ayaklarımı hareket ettirmiyordu. 


"Parayı ne yapacaksın?" dedim, "Bu saatte her yer kapalı!" 


"Çöp poşeti alacağım" dedi hırıltıyla. 


Orada öylece yatılamayacağını, çöp poşeti ile filan olmayacağını söyleyerek, yerinden kalkmaya ikna ettim. O yağmur altında sabahı zor edeceği belliydi. 


Bana tutunarak ana caddenin aydınlığına doğru yürüdü. Her yöne bilmem kaç kuruş tarifeli cep telefonu reklamlarının aydınlattığı durağa geldik. En azından yağmurdan korunmuştu. Bildiğimiz anlamda 'evsiz'lerden biri olmadığı her halinden belliydi. Ya yeni düşmüştü sokaklara ya da bir gecelik bir gurbetti onunki. 


İki saate yakın oturdum yanında. Bazen yanından ayrılıp, bir şeyler yaparak geri döndüm. Arabanın bagajındaki bir yıl öncesinden kalma eşantiyon sarı yağmurluklardan birini getirdim mesela. Acayip mutlu oldu. 


Çok şey anlattı... Merkezinden kayan hayat penceremi tekrar yerine oturtmama yardımcı oldu... O bana kelimelerden kurulu tecrübe hediye etti, ben de ona elimden ne gelirse. İlk kez ayrı olduğu evinden çok uzağa gitmek istemiyordu. 


"Yarın akşam görmeyeceğim seni burada!" diye tehditvari konuştum. Aklım sıra ailesiyle arasını yapmak için baskıydı bu. 


Hikâyesini yazmayacağım buraya... Belki başka zaman. Onu bırakıp arabaya bindiğimde, hükümet emekli zamlarını açıklıyordu garip bir tesadüf olarak. Eve vardığımda ise akşamın programlarını tekrar yayına sokmuştu TV kanalları. Birçok güzel konuşan, iyi giyimli bay ve bayanlar; daha ileri demokrasiden, özgürlükten filan bahsediyordu. 


Her yağmur damlası, bir şey söylemek isteyen eylemci gibi, gelip gelip pencerenin camında intihar ediyordu sanki!


(*) Fotograf : Tuba Özçelik

10 Ekim 2010 Pazar

Martıya nakarat

Pht:: Tuba Özçelik


Aynı suçu işleyen birer yabancı gibiydik.
Kalabalık içinde kaçırırdık gözlerimizi.
Sabahı karşılarken sulu sepken hüzün eşliğinde:
Çay bardaklarında ısıtırdık 
                                    ellerimizi...



8 Ekim 2010 Cuma

Bu toprağın suretleri ekrana geliyor

Yeni belgesel 'Meşhurlarımız- Nâvderâne Me' ilk bölümüyle 7 Ekim 2010 tarihinde TRT 6'da yayına girdi. Programın tekrarı 9 Ekim Cumartesi akşamı saat 19:10'da olacak. İlk bölümde 19. Yüzyıl'ın büyük beyin yapıcısı ve dönemin 'Bediüzzaman'ı Mevlana Halid-i Bagdadi anlatılıyor.

Portakalı soydum, katliama doydum!




Beni yakından takip eden okurlarım bilirler. Epey zamandır Antalya Altın Portakal Film Festivali ile gönül ilişkimi bitirmiş durumdayım. Kişisel bir kopuş değil bu üstelik. Festival yönetiminin bazı medya organlarına öz, bazılarına üvey evlat muamelesi yaptığı gün bitirdim bu hastalıklı ilişkiyi. Ki belediye Ak Partiliydi o dönem. Bir dolu ‘Demir perde’ ülkesine has tuhaf yetkilinin organize ettiği ‘Ahbap/yaren’ şenliğine dönüştürülmüştü.

Hala da öyle ne yazık ki…

İstanbul’dan şöyle görünür Antalya Festivali… Bir grup şanslı sinemacı (ya da yakınları) doluştukları uçakla Antalya’ya inerler. Dönemin popüler oyuncuları/isimleri geçit yaparak halkı selamlar ve ondan sonrası tatildir.
Lobide takılmaca, havuza dalmaca, barda kafa çekmece filan. Fena da değildir hani… Yeşilçam emekçileri hiç olmazsa belediye ve sponsor kesesinden adam gibi tatil yaparlar bir hafta. Medya ve elit kesimi hiç söylemiyorum zaten. Birbirimize bakacak yüzümüz kalsın en azından…

Yıllarca takip ettim Antalya Film Festivali’ni… Neredeyse bütün partilerin idaresindeyken gitmişimdir ayrı ayrı… Bilirim festivale katılımı. İçeride yerli sinemanın sorunlarına dair tartışmalar boş salona yapılırken, aynı esnada barda kafa çekip, garson kız kesen büyük sinemacıları da bilirim.
Zaten üç beş izleyicinin izlediği açık hava sinemasında, yağmur yağarken kala kala rahmetli Bülent Oran ile ikimizin kaldığını hatırlatırım. Sonra salon işletmecisinin gelip, ikimizi de nazikçe kovmasını mesela.

Garip bir şey. Festivalde yönetimler değişse de değişen bir şey olmuyor nedense. Zihniyet aynı, mantık aynı, uygulamalar aynı neredeyse. Görünürde sinema ile ilgili bir organizasyon gibi duruyor bu yakışıklı festival. Ama içi bambaşka bir ‘geç dönem tatili piyangosu’ durumu.

Her neyse. Derdim bu değil zaten. Nicedir yazmam bu festivali. Ciddiye de almam. Ancak bu sene CHP’li belediye çok ilginç bir şey yaptı…

Emir Kusturica’yı bilirsiniz. Her yerde Boşnak olduğunu söyleyen yönetmen (ki neredeyse 20 yıl önce Bogomillik çerçevesinde, Kusturica’nın Boşnak ya da Müslüman olmadığını yazmıştım) bütün dünyanın lanetlediği Sırp Katliamlarını küçümseyerek, ‘Ne olmuş abartmayalım yani’ türünden zırvalar dile getirmişti. Kadınları tecavüze uğrayıp, çocukları dilim dilim doğranırken. Erkekleri kamplarda çürütülüp, toplu olarak katledilirken, ‘cıstak cıstak’lar içinde ‘Yeraltı’ filmini yaptığında kan beynime sıçramıştı ilk kez. Bir yönetmen böyle olamazdı, bir sanatçı bu kadar ruhsuz ve vurdumduymaz olamazdı asla!

2005 yılında ise Karadağ'da vaftiz olup Sırp-Ortodoks'luğa geçti. Nemanja adını aldı. Boşnak kökenine bu ihaneti, Boşnak'ların 250 yıl önce can korkusuyla İslamiyet'e geçtiği ve zaten bütün Boşnak'ların eskiden Sırp ve Ortodoks olduğu şeklinde savundu.

Ki olabilir, kendini ne hissediyorsa odur insan…

İşte CHP’li Antalya Belediyesi ‘bira’ şenliğinden sonra bu yönetmeni juri üyesi olarak ülkemize davet etti…

Bira festivali yapıp, lingo lingo şişeler havasında şenlikler ile vur patlasın çal oynasın yapmayı da, bir nebze eleştirebilirsiniz. Ancak nihayetinde ‘hayat tarzı’dır deyip saygı duymak zorundasınız.

Ve fakat…

Mesele insanlık suçu ise… Mesele katliama hoşgörü ise.. Hele ki mesele Bosna gibi Türklerin aşırı hassas olduğu bir konu ise, Nemanja Kusturica’yı (Emir) ismiyle çağıramazsınız. Çağırıyorsanız, bu ülkenin hassasiyetleriyle derdiniz var demektir. İnsanlık ile sorununuz var demektir. Hele hele oturup ‘Çağırdık çünkü sanat her şeyden üstündür’ şeklinde saçmalıklar yayınlarsanız, alerjinizi tüyle makyajlamaya kalkmış olursunuz.

Bütün dünya Sırpları kınarken, Sırp savaş suçluları mahkemede yargılanırken, Boşnak kadınların, yetimlerin göz yaşı hala toplu katliamların yapıldığı toprakları nemlendirirken…

Kimse kusura bakmasın, derisi bu kadar kalın, alerjisi bu kadar kocaman, göz dönmüşlüğü bu kadar olamaz. Olmamalı…

Yeri gelmişken Bal filminin yönetmeni Semih Kaplanoğlu başta olmak üzere, tüm hassas sanatçıları tebrik ettiğimi söylemeliyim. Gözümde bir kez daha büyüdü Bal filmi ekibi. Nemanja Kusturica’nın jüri üyesi olduğu bir yarışmada alınacak ödülden ancak utanç duyulur bence.

Hazır CHP Kızılcahamam’da kampa girmişken ‘bu konuyu da bir görüşsünler’ derim. Milletin hislerinin aksine, duygularının inadına, rencide edici faaliyetler hala CHP’nin kurumsal icraatları ise tebrik ederiz elbette.

Bira Festivali biraz erkene denk geldi. Altın portakal’dan sonra olsaydı, kadehleri hep beraber Sırpların şahsında tüm faşizm için kaldırırdık! Son söz olarak bir nazire yapalım şaire:

Ey sanat, habis ruhları faşiste dönüştüren!

Aynalar zindan!


-Daha ne kadar ıskalayacağız hayatı Olric?
-Oklarımız bitene kadar Efendim!
(Tutunamayanlar'dan)

Sivil sivil sivil!


Hani Kenan Paşa demişti ya, ‘Dengeli olsun diye bir sağdan asıyorduk, bir soldan’ diye. Sanki gizli bir el, cinayetleri bu denge üzerinden yürütüyordu. Sabah solcu vurulursa, akşama mutlaka bir sağcı katlediliyordu. Gece yarısı duvara yazı yazarken kurşunlanan gencecik solcu çocuğun intikamı sabah başka bir gencin kanı ile yıkanıyordu…

Ve biz, yaşı henüz tutmaya yeni yeni başlayanlar, aklı bu tür işlere yeni basanlar korku ve merakla izliyorduk tüm bu olup biteni. Hele 79 kışı… Doğuda kışın sabah hiç olmaz sanki sert kışlarda. Öğlene doğru açılır gibi olur. Havada geniş yakan taşkömürü kokusu ve kurumu, sabahın altısında yola düşerdi sabah öğrencileri. Öğlencilerin geri dönüş saatleri fena. Hava 4’te kararır neredeyse. Saat 6’da zifiri karanlık ve derinlerden gelen polis sirenleri, silah sesleri, köpek havlamaları…

Servis geleneği filan yok o zamanlar. Pardon… Var, var ama bizim gibiler için değil.

Sınıfta bir Mustafa var. Tankçı bir binbaşının oğlu. Samimiyiz samimi olmasına. O da bizim gibi insan işte. Bizim şivemiz ona komik, onun konuşması bize puding gibi geliyor. Her akşam okul çıkışı, bir iki-üç arkadaş sokularak birbirimize, aceleci adımlarla eve doğru yol alırken, okulun kapısına büyük haki renk askeri otobüsler yanaşıyor. Asker çocuklarını alıp, lojmanlara götürüyor…
Şimdi konuşuluyor la, askerlik, süre, lojman hizmeti filan…

Hatırladığım ilk askerlerden biri, soğuk bir kış gecesi, otobüsün içine avanak avanak bakarken, göz işaretiyle ‘atla’ diyen esmer onbaşı mesela.
Yoksa kolay değil askeri bir tesise girmek, askeri araca binmek. Hatırlayın daha ne kadar oldu Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazası esnasında üst rütbeli subayın gazeteciyi helikoptere almaması…

Kuyruklar olurdu mesela. Erkek çocuklar erkenden gidip kuyrukta yer tutarlardı aileleri adına. Et kuyrukla, gaz kuyrukla, tüp kuyrukla…

Mustafa kuyruk nedir bilmezdi mesela. Her sorduğumda ‘kantinden alıyoruz biz’ derdi. Kantin… Askeri kantin… Hastanenin dik yokuşundan inince, sağda Karakoyun deresi üzerinde kurulu garnizonun hemen kenarında. Et de var, süt de, peynir de… Hem de neredeyse toptan fiyatına… karaborsa işlemez kantine!
O kış akşamı Mustafa utanarak ayrıldı bizden ve askeri servis aracına bindi. Biz bakarken arkasından, onbaşı şoför ‘atlayın’ işareti yaptı. Tereddüt bile etmedik, atladık arkadaşla ve Mustafa’nın yanına iliştik. Mustafa çok mutlu olmuştu. Biz ise uzay gemisine binmiş AROG’lu yerliler! Bugün düşündüğümde ‘köhne’ bile sayılabilecek o otobüs, bize uzay üssü gibi gelmişti. Çok geçmedi mutluluğumuzun üzerinden. Arka beşli koltukta oturan silahlı jandarma çavuş gelip, herkesi teker teker inceledi. Yanımızdan tam savuşup gitmişti ki, hemen önümüzdeki kız ve oğlan aynı anda dönüp işaret parmaklarını bize uzattılar, Öyle böyle değil, basbayağı kızıl kıyamet kopartarak bağırıyorlardı:
Sivil, sivil sivil!!!

Çavuş döndü ve yanımıza geldi. Durumu anlayan onbaşı otobüsü durdurdu. Hiç konuşmadan yerimizden kalktık biz. Mustafa kahrolmuştu ama önümüzdeki subay çocukları çok mutluydu. Zemheri gibi bir soğuk yüzümüze çarpıyordu ama esas içimiz kıymık olmuştu. Nerede indiğimizi bile çözemedik uzun süre…

Buz gibi ayaz iliklerimize kadar geçmiş, dizlerimize kadar ıslanarak bir saatten fazla yürüyerek eve ulaşmıştık. İki genç öldürülmüştü o akşam Urfa’da. İki çocuk ise ağır yaralanmıştı askeri servisin içinde.

Şimdi ne zaman askerlikle ilgili tartışmalara denk gelsem, o iki subay çocuğunun çığlıkları kulağımda:

Sivil, sivil, sivil!!!