29 Kasım 2010 Pazartesi

Yanalım!

Sanırım cansız şeylerin yalnızlığı, canlıların yalnızlığından daha çok dokunuyor bana. Hemen itiraz etmeyin, elbette eşyaların, mekânların birer 'ruhu' olduğuna inanıyorum ben...

Yıkılmaya yüz tutmuş köhne bir evin, parlatılmaktan incelmiş soluk tırabzanların, bakılmaktan aşınmış aynaların... Hepsinin bir geçmişi var, öyküsü var...


Zaten bu geçmiş sanırım yalnızlıklarını vuruyor belleklerimize.


Size olur mu bilmem ama bir evin hemen önünde çöpçüler alsın diye konmuş, kullanılmış eşyalara denk geliyorum ben. Dehşet bir yalnızlık ve terk edilmişlik hissi ile tuhaf oluyor içim. Her şey olabiliyor bu; eski bir masa lambası, dişleri dökülmüş kocakarılar gibi kalmış paslı bir avize ya da eskiciyi bekleyen şeridi çıkarılmış yaşlı bir daktilo.


Taşrada yalnızlık nedir bilinmez sanırım. Ya da hissedilmez bir şekilde...


Şehirde yalnızlık kapanmaya yüz tutmuş bir yaradan sızan kahverengi kan gibi hissediliyor nedense.


Sokak lambaları mesela...


Gecenin en karanlık saatinde tüm haşmetiyle insanda haşyet duygusunu depreştiren o devasa direkler, gündüz inanılmaz bir yalnızlık ile küçülüyorlar adeta! Gecenin o gölge uzatıp, izbelik kısaltan hakimleri gündüz, terk edilmiş birer yetim çocuk gibi fark edilmiyorlar sanki.


Bu yaştan sonra çok daha iyi anlıyorum ki; şehrin en yalnız mukimleridir sokak lambaları... Hele ki mevsim yağmurlu ise!

Ya da...

Şairin; "seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu/komşuluk mana ve ruh, ne varsa heder oldu" cümleleriyle tanımladığı eski evler...


Terk edilmişliğin acısıyla suskunluk yemini etmiş, yemekten içmekten kesilmiş veremli kızlar gibi gün geçtikçe eriyen o ahşap yapılar... Bir zamanlar cumbalarından sarkan kızıl biberler yerine, hüznün ikamet ettiği yalnız mekânlar.


Kalabalıklaştıkça arsızlaşan insanoğlu, benzersiz bir cüret ile yalnızlaştırdı her şeyi... Yollar yalnız, parklar yalnız, bahçeler yalnız, sokaklar yalnız, lambalar yalnız, evler yalnız büyük şehirlerde. Saçma sapan bir aldanmışlıkla ne kadar tıkış tıkış alışveriş merkezleri çok olursa, o kadar yalnızlığı kaybolur sanıyor insanoğlu.


Büyük bir yanılgı oysa...

Kalabalıklar kadar acınası bir yalnızlık olabilir mi?


Büyüyen binalar değil yalnızlıklarımızdır, eskinin dar sokakları bugünün otobanlarından çok daha genişti emin olunuz.


Ki her yalnızlık bir süre sonra bir şekilde kendi sonunu hazırlıyor ve bazen bir ihmal, bazen bir kasıt, bazen bir aptallık ya da tevafuk... Kıvılcıma dönüştürüyor önce yalnızların hüznünü, sonra dev alevlerin sardığı bir yangın topuna dönüştürüyor şehrin yalnızlarını.


Dün yanmasaydı kaç kişi fark edecekti Haydarpaşa Tren Garı diye bir yalnız değerimizin hâlâ orada olduğunu?

Şimdi aptal bir şuursuzlukla sorumlusunu arıyoruz boş yere. İşte veriyorum cevabı; ben gördüm kimin yaktığını tren garını!

Biz yaktık, ilgisizlik yaktı, geçmişe sırtımızı dönmek yaktı Haydarpaşa'yı...


Mis gibi yeryüzü dururken onuncu kata bahçe yapma müptezelliği yaktı tarihî mekânı...


Biz hızla yüceleştirdiğimiz kendi yalnızlığımıza yanalım!

9 Kasım 2010 Salı

Yalnızlığın kısa tarihi



Ben her sabah yalnızlığımı,
açık unutulmuş sokak lambalarına asarım.
Ve eski bir tekne alır beni,
Haliç’in balçık kıyılarından…
Kız Kulesi şahittir tüm bu olup bitene.
Ama
Şehir hatları vapurunun sirenleri korkutur da onu,
sessizce dalgaları döver etekleri…

(Foto: Tuba Özçelik)

Beri gel Mahsun beri gel!



Geçen asrın adı ‘Etiketleme Asrı’ydı bence. İçinde bulunduğumuz ise bu etiketlerin bedellerinin ödetildiği asır… İnsanoğlunun yeni bir tepeyi keşfedip bayrağı dikmesi gibi, kim önceden etiketlediyse, koşuya çok önde başlamış oldu. Etiketlenenler ise ömrübillah ‘Biz öyle değiliz’in hesabını vermeye mahkûm edildi.


11 Eylül saldırısı Batı’nın Doğu’yu, hassaten İslam’ı etiketleyip kendinden uzaklaştırmaya çalıştığı son küresel trajedi oldu. Soğuk savaş yıllarından sonra, bu olay bahane edilerek haritalar tekrar değiştirilmeye çabalandı.


Hâlâ da devam ediyor bu süreç…


Madalyonun bir de bize yani Doğu/İslam toplumlarına bakan yönü var. Oluşturulmak istenen illüzyona az katkıda bulunmadık aslında. İnsanlık tarihinin en müstekreh suçu olan terörü, din ile beraber kullanmayı vakay-ı adiyeden yaptı Batı toplumu.


Mahsun Kırmızıgül üçüncü filmi ‘New York’ta Beş Minare’ ile bu etiketlemenin ulusal ve küresel manzarasından küçük bir parça sunuyor.


Bitlis kökenli dindar bir esnaf olan Hacı Gümüş’ün şahsında ön yargılar ve günahlar üzerinde gezdiriyor kamerasını.


Hikâye şöyle: Bitlisli Hacı Gümüş, uzun yıllar önce Amerika’ya göç etmiş bir Türk’tür. Orada bir Hıristiyan hanım ile evlenmiş ve kız çocuğu sahibi olmuştur. Görünürde kendi hâlinde yaşayan, yasalara uyan bir göçmendir Hacı Gümüş. Ancak ABD, 11 Eylül sonrası paranoyada sınır tanımadığı için, aksi ispatlanana kadar her Müslümanı potansiyel terörist olarak görme eğilimindedir.


Öte yandan iki polis vardır Türkiye’de. Biri organize suçların ele avuca sığmaz elemanı Acar, diğeri bizzat İslami cemaat/tarikatlara sızmış olan Fırat. Fırat da Bitlisli, Kürt kökenlidir. Emniyet güçleri ‘Hizbullahvari bir örgütü çökertirken, örgütün liderine dair önemli bir ipucu yakalar Fırat. İddiaya göre, Deccal kod adlı lider, yurt dışında yaşayan Hacı Gümüş’ten başkası değildir. Hemen Kırmızı Bülten hazırlanır ve Becker isimli kardeşini 11 Eylül saldırılarında kaybetmiş bir FBI ajanının özel gayretleri ile Hacı Gümüş yakalanır. Onu Türkiye’ye getirmek ise Acar ve Fırat’a düşer.


Hikâyemiz bundan sonra küresel bir mücadeleden bireysel travmalara doğru yol alacak ve şaşırtıcı bir şekilde sona erecektir…


New York’ta Beş Minare filminin genel analizine geçmeden belki biraz da olsa Mahsun Kırmızıgül sinemasından bahsetmek gerekiyor.


İster beğenin, ister burun kıvırın, ister aşağılayın hiç fark etmez, Kırmızıgül iyi bir sinemacı olma yolunda büyük adımlarla yürüyen yürekli ve vicdanlı bir sanatçı. Henüz bir hafta önce Kubilay gibi bir sinema faciasını izlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Kırmızıgül filmlerini birçok açıdan eleştirebilirsiniz. Kimimiz müzikleri abartılı bulur, kimimiz oyunculukları amatör, kimimiz diyalogları kötü… Bütün bunlar Mahmun Kırmızıgül’ün vicdan sahibi ve yenilikçi bir sinemacı olduğu gerçeğini değiştirmez. Eğer, filmler niyetlere göre değerlendirilecek olsa, Kırmızıgül’ün tüm filmleri tam puan alacaktır emin olun.


New York’ta Beş Minare de böyle bir film. Bir kere filmin durduğu nokta son derece doğru ve erdemli. Tiplemeler karikatür değil, hepsi gerçek. Kırmızıgül her ne kadar mekân tasarımlarında kendini tekrar etmeye başlamış olsa da, filmin atmosferi Yeşilçam standartlarının çok çok üzerinde. Aksiyon sahnelerindeki başarıyı ayrıca vurgulamamıza gerek yok. Ancak ben bu kısmı neredeyse hiç önemsemiyorum.


New York’ta Beş Minare, ele aldığı konu itibarıyla başta kendi milletimiz olmak üzere, tüm dünyaya verilen güzel bir cevap bence: Ön yargılarımızı kırmadan kimseye rahat yok bu dünyada! Özellikle Haluk Bilginer’in sanatını konuşturduğu Bitlisli Hacı Gümüş karakteri, usta oyuncunun büyük rol gücüyle öylesine sahicileşiyor ki, Bilginer rol arkadaşlarının elinden tutup onları da yukarılara taşıyor.


Film kolajlı bir anlatım diliyle açılıyor. Klasik Hollywood tarzı olan bu tercih, sinema değil de, televizyon erkanında olsa hemen zaping yapılır sanırım. Ancak, parça parça önümüze konan gelişmeler, bir bütüne dönüşüyor zaman içinde. Yönetmen ve senarist Kırmızıgül her ne kadar bazı karakterleri filmin ortasında unutup kendi kaderleri ile baş başa bıraksa da, ana omurga yol almaya devam ediyor ve büyük küresel bir gerilim, minimal bir drama dönüşüyor.


Danny Glover, Gina Gershon, Robert Patrick gibi usta oyuncular rollerinin hakkını veriyorlar. Üzülerek söylemek isterim ki Mustafa Sandal’ın oyununu hiç beğenmedim. Mahsun Kırmızıgül de, tuhaf bir tutukluk içinde.


Kırmızıgül çok iyi bir müzisyen olabilir ama filmde bir çok yerde gereksiz ve abartılı müzik kullanımı var. En çok da Fly-Cam kullanımı. Tam bu noktada başka bir şeye dikkat çekmek isterim. Filmin ismine bakarak, Mahsun Kırmızıgül’ün minare/gökdelen metaforu üzerine bir şeyler demesini nafile bekledim durdum. Oysa benim aklıma Trevanian’ın 1976 yılında kaleme aldığı ve katıksız bir anti-Amerikan içeriği, sarsıcı üslubuyla, okuyanı inanmayacak kadar hayrete düşüren Shibumi gelmişti. Kitapta mağaracı ile dağcı karşılaştırılır. Yükseklerdeki korkular ile mağaradaki korkuları alt alta koyup soru sorulur: ‘Mağaracı acaba dağcıdan daha mı çılgındır?’ Cevabı da hiç beklemeden yapıştırıveriyor Trevanian: ‘Evet, öyledir…’


Yönetmen ezan, ibadethane, dua gibi olguları sıklıkla kullanmasına rağmen, böylesi bir filmde şahane durabilecek bu kontrastı kullanmayı nedense akıl edememiş.


Ve neredeyse her Mahsun Kırmızıgül filminde olmazsa olmaza dönüşen folklorik unsurlar. Yol, Anadolu, kendi insanımız ve göç… Bunlara -birkaç kez- yönetmenin yaptığı ters açılar ve gereksiz mezopanları eklemek durumundayım.


Son tahlilde, New York’ta Beş Minare çok az Türk sinemacısına nasip olacak bir işçilik, emek ve cesaretle, son derece güncel bir konuyu, son derece nesnel bir perspektif ile ele alıp perdeye aktarıyor.


Eminim kimileri burun kıvıracak, kimileri abartacak. Çok büyük bir film değil belki ama kesinlikle izlenmeyi hak eden bir yapım New York’ta Beş Minare!





New York’ta Beş Minare


Yönetmen: Mahsun Kırmızıgül


Oyuncular: Haluk Bilginer, Mahsun Kırmızıgül, Mustafa Sandal, Gina Gershon, Robert Patrick, Danny Glover


Tür: Aksiyon, Dram,


Politik, Macera


Süre: 110 dakika


2010, Türkiye, ABD

24 Ekim 2010 Pazar

İyiliğin Kalbine Yolculuk

Saatler süren bekleyiş...

Işık yüzünü gösteriyor...

Çıkış noktası...

Mihrap yerinde, derler ya :)

Ürperiyor insan...

Düşünün Harran'da mutlu bir oryantalist :)

Toparlanın gitmiyoruz!...

19 Ekim 2010 Salı

1 Lira...

(*)


Kelimenin tam anlamıyla "gök delinmiş" gibiydi o akşam. Sıcak ve bunaltıcı bir yazdan sonra, hiç nazlanmadan gelmişti kış. İnsansız yağmur manzaraları tarifsiz bir hüzün barındırıyor sanki. Evlerin çatıları, ağaçların tepeleri, arabaların üstleri... Ve elbette cadde ve sokakların zeminleri... 


Pencereleri unuttuğumu sanmayın lütfen... Ruh halinize göre derinlere çeker sizi yağmurda ıslanmış yarı buharlı camlar. 


Mevsimin bu dönemleri tuhaf bir zaman tutmazlık da içeriyor. Sabah ile akşam saatlerini bile karıştırabiliyor insan. Daha ikindi vakti akşamın kasveti basıyor bazen, kimi zaman da gece yarısına vardığınızı bile bilmiyorsunuz dalgınlıktan. 


İşte öyle bir gece...Soğuk, yağmurlu, tenha ve geç saatler... Ana cadde ile çalıştığım mekân arasında bir park var. Çölün içinde vaha gibi bir şey; dört yanı saran biçimsiz binaların orta yerinde bir yeşillik. Duvarın dışından boylu boyunca yürüyüp, yolu uzatmamak için parkın içinden geçmek niyetiyle o tarafa yöneldim. Sarı sokak lambaları günün anlam ve önemine uygun olarak gözlerini kısmışlardı sanki. Tuhaf bir loşluk hakimdi parka. Sabah çocuk cıvıltılarıyla şenlenen plastik salıncaklar birer maket gibi hareketsiz duruyordu. Kaydıraktan, kayan çocuk vızıltıları yerine, akan yağmurun nazik tıkırtıları geliyordu. 


Parkın tam orta yerine gelmiştim ki... Bir öksürük sesi işittim... İrkildim tabii.. Sol taraftaki ağaçların altındaki bankın üzerinde koyu bir kütle belirli belirsiz göründü. Dikkat kesildiğim anda, öksürüğü daha güçlü hissettim. Normalde savuşur yoluma giderim ama nedendir bilmiyorum sese doğru yaklaştım. Yaklaştıkça iki güçlü öksürük arasında onlarca küçük öksürük sesi ayırt etmeye başladım. 


Yaşadığımız yüzyıl iğrenç bir plastik ve beton asrı sanki. Tahterevallisi, salıncağı, kaydırağı plastikten olan çocuk parkında, beton bank üstünde, üzerine pazar poşetlerini yırtarak derme çatma yağmurluk yapmış olan biri uzanmıştı. Her öksürdüğünde, plastiğin buruşan yerlerine biriken yağmur suları yere dökülüyordu. 


Ona doğru gittiğimi görünce, 'evlat' diye inledi. Yaşlı biriydi, '1 liran var mı?' diye ekledi. 


1 lira... Evet, diyerek parayı verip eve yollanmak da vardı ama dediğim gibi nedenini bilmediğim bir ağırlık ayaklarımı hareket ettirmiyordu. 


"Parayı ne yapacaksın?" dedim, "Bu saatte her yer kapalı!" 


"Çöp poşeti alacağım" dedi hırıltıyla. 


Orada öylece yatılamayacağını, çöp poşeti ile filan olmayacağını söyleyerek, yerinden kalkmaya ikna ettim. O yağmur altında sabahı zor edeceği belliydi. 


Bana tutunarak ana caddenin aydınlığına doğru yürüdü. Her yöne bilmem kaç kuruş tarifeli cep telefonu reklamlarının aydınlattığı durağa geldik. En azından yağmurdan korunmuştu. Bildiğimiz anlamda 'evsiz'lerden biri olmadığı her halinden belliydi. Ya yeni düşmüştü sokaklara ya da bir gecelik bir gurbetti onunki. 


İki saate yakın oturdum yanında. Bazen yanından ayrılıp, bir şeyler yaparak geri döndüm. Arabanın bagajındaki bir yıl öncesinden kalma eşantiyon sarı yağmurluklardan birini getirdim mesela. Acayip mutlu oldu. 


Çok şey anlattı... Merkezinden kayan hayat penceremi tekrar yerine oturtmama yardımcı oldu... O bana kelimelerden kurulu tecrübe hediye etti, ben de ona elimden ne gelirse. İlk kez ayrı olduğu evinden çok uzağa gitmek istemiyordu. 


"Yarın akşam görmeyeceğim seni burada!" diye tehditvari konuştum. Aklım sıra ailesiyle arasını yapmak için baskıydı bu. 


Hikâyesini yazmayacağım buraya... Belki başka zaman. Onu bırakıp arabaya bindiğimde, hükümet emekli zamlarını açıklıyordu garip bir tesadüf olarak. Eve vardığımda ise akşamın programlarını tekrar yayına sokmuştu TV kanalları. Birçok güzel konuşan, iyi giyimli bay ve bayanlar; daha ileri demokrasiden, özgürlükten filan bahsediyordu. 


Her yağmur damlası, bir şey söylemek isteyen eylemci gibi, gelip gelip pencerenin camında intihar ediyordu sanki!


(*) Fotograf : Tuba Özçelik

10 Ekim 2010 Pazar

Martıya nakarat

Pht:: Tuba Özçelik


Aynı suçu işleyen birer yabancı gibiydik.
Kalabalık içinde kaçırırdık gözlerimizi.
Sabahı karşılarken sulu sepken hüzün eşliğinde:
Çay bardaklarında ısıtırdık 
                                    ellerimizi...