28 Aralık 2010 Salı

Siz ki kurtlar arasında kuzularsınız!


“Uzak dur o muhitten. Büyüyünce anlayacaksın ne demek istediğimi.” Böyle der kendi halindeki bir New Yorklu şoför olan Robert De Niro oğluna A Bronx Tale filminde... Esasen dönem dönem izlerdik Amerikan sokaklarının gerçek rengini bazı Hollywood yapımlarında. Seven’da örneğin. Gökyüzünün çok da Parliament mavisi olmadığını, fondan gelen köpek ve ambulans siren sesleriyle hatırlatıp dururdu bazı film kareleri bizlere.

Karakollara ‘Ahır’ dendiği The Shield serisi mesela. Bir hapishanede imal edilmiş paslı şiş kadar gerçekçi televizyon dizisi… Bir bölümünde kurban bir zenci kadın şöyle diyordu: "Bugün Amerika ta Irak'a gidip adalet, özgürlük yaymayı vaat ediyor. Uydular, modern silahlar, teknoloji bilmem ne. Ancak neden hâlâ her gün bahçemizde sarı polis şeritleri çekiliyor? Kaldırımlarımız uyuşturucu satıcıları, sokaklarımız tecavüzcüler ile dolu?"

Esasen her ülkenin, belki her şehrin böyle ‘kirli ve tekin olmayan’ bölgeleri, muhitleri vardır. Bronx mesela ya da Harlem… Ya da Brezilya filmi Cidade de Deus’da olduğu gibi Rio De Jenerio’nun bir mahallesi olabilir burası. Ülkemizde de var şüphesiz. Ancak ne yazarsak hemen alınıp, dava açmakla tehdit edenler olacağı için isim vermiyoruz!

Birçok sinemacı için iyi birer malzeme yatağıdır bu bölgeler. Her ne kadar kankası Matt Damon ile yıllar yılı ellerinde bir proje ile kapı aşındıran Ben Affleck için, ilk proje olmasa da, yönetmenliğini yaptığı ilk filmi ‘Gone Baby Gone’ ve nihayet bu hafta vizyona giren ikinci filmi (Bu kez kendisi başrolde de oynuyor) The Town-Hırsızlar Şehri, böylesi bereketli bir tarlanın mahsulü.
Hırsızlar şehri ilk etapta akıllara ünlü Heat filmini getirse de, derinlerde ayrıştığı ve irdelenmesi gereken bir çok özelliğe sahip. Lakin önce öykü: Boston’da her sene 300’ü aşkın banka soygunu gerçekleştiriliyor. Charlestown adında bir mahalle, Amerika’nın en çok banka ve silahlı araba soyguncularını yetiştirmiştir.

Onlardan biri de Doug MacCray (Ben Affleck), ama o hırsız arkadaşlarıyla aynı hamurdan değil. Onların aksine, Doug’ın başarılı olabilme şansı, babasının sabıkalı ayak izlerinden kurtulma şansı vardı. Onun yerine, sorunsuz bir şekilde istediklerini elde etmekle övünen acımasız banka soyguncularının lideri oldu. Doug’ın aile olarak sahip olduğu kişiler çetedeki arkadaşları, özellikle tehlikeli ve asabi olmasına rağmen, kardeş kadar yakın olan Jem (Jeremy Renner ki onu Unusuals’dan hatırlar fanatik izleyiciler).

Ancak her şey, çetenin son işinde, Jem’ın banka yöneticisini Claire Keesey’yi (Rebecca Hall) rehin almasıyla değişir. Onun Charlestown’da oturduğunu öğrendiklerinde, Jem gerilir ve neler gördüğünü kontrol etmek ister. Jem’in neler yapabileceğini bilen Doug, olayı kendi kontrolü altına almaya çalışır. Claire’i arayıp bulur. Ama Claire bu karşılaşmanın tesadüf olmadığını ve bu çekici yabancının, kendisini bir kaç gün önce rehin alan adamlardan biri olduğunu bilmez.

Claire ile ilişkisi tutkulu bir aşka dönüşünce, Doug artık bu hayattan ve kasabadan gitmek ister. Ama federal ajanlar ve onların başı olan Ajan Frawley (Jon Hamm) peşlerindedir. Ayrıca, Jem’in onun sadıklığını sorgulaması, çeteden çıkmanın kolay olmayacağını, hatta bu durumun Claire’i de tehlikeye sokabileceğini farktemesini sağlar. Bir zamanlar seçenekleri vardır ama artık tek bir seçeneği kalır: arkadaşına ihanet etmek ya da sevdiği kadını kaybetmek.

Önce Ben Affleck üzerine birkaç kelam edelim. Affleck, iyi bir oyuncu değil maalesef. İyi bir sinema adamı ve yönettiği ilk filmlere bakılırsa, çok sağlam bir yönetmenlik kumaşına da sahip. Dolayısıyla, insanın aklına ‘Keşke bu projede kendisi rol almasaydı’ düşüncesi gelip duruyor.

Hırsızlar Şehri’nin olay örgüsüne ve anlatım diline baktığımızda tipik ‘soygun’ film formatının neredeyse yüzde yüz uygulandığı bir proje çıkıyor karşımıza. Ancak Affleck’in özellikle Gone Baby Gone’da bizlere gösterdiği kendine has film dili bir adım ilerliyor. Şahsen filmi güzelleştiren unsurun Heat’vari sokak çatışma sahneleri değil, anlatımdaki bu farklılığın olduğunu düşünüyorum.

Daha önemli dertleri de var Hırsızlar Şehri’nin. Suçun ataerkilliği ve insanın kötülükle mücadelesi. Affleck, bir önceki filminde kahramanına şunları söyletmişti: Küçükken bir rahibe, dünyadaki bunca kötülükten kendimizi nasıl koruyup da, cennete gidebileceğimizi sormuştum. Bana, Tanrı'nın çocuklarına şöyle dediğini söyledi: Siz ki, kurtların arasındaki kuzularsınız. Yılan gibi akıllı güvercin gibi masum olun…

Hırsızlar Şehri, kurtların arasında, bir kader kuzusunun, yılan gibi akıllıyken, güvercin gibi masum kalma çabası da diyebiliriz.

Film güçlü oyunculukları, nefes kesen aksiyon sahneleriyle taçlandırıyor. Birçok sahnesinde Michael Mann’in ünlü filminin ayak seslerini duysak da, olumlu finaliyle sıyrılıyor Heat’ten…

Hani benzetmek ne kadar doğrudur bilemiyorum ama tarzı ve mesleki kariyer kaderiyle sanki birazcık Mahsun Kırmızıgül’ü andırıyor Affleck. Keşke oynamak yerine sadece film çekmeyi tercih etseler!

13 Aralık 2010 Pazartesi

Mahkum!



Ben bir dağ idim;
                               küsecek tavşanları olmayan.
Eteklerinde çakalların,
zirvesinde baykuşların cirit attığı...
                             Küssem 
kınamaz beni bağrımda yaşayanlar.
                            Ama yağma yok!
Hangi dağ yaşamış ki böyle bir konforu?

11 Aralık 2010 Cumartesi

Masal söylemek lazım!


“Masal söyleyip uykuya dalmak ne güzel… Masal bulutların resmi, ruhun haritası” diyor Cemil Meriç. Masal tuhaftır, anlatıldıkça halkın malı olur, bireysellikten çıkar. Ve yalan da değildirler. Gerçek olmayan bir şeyin yalan olması şart değildir çünkü. Çünkü hayal ürünü olduğu halde inandırabilir masal kendine. Hangi filmdi şimdi hatırlamıyorum ama "İki tür hikâye vardır," diyordu filmin kahramanı: "Gerçek hikâyeler ve gerçek olması gereken hikâyeler. Bu izlediğiniz ikinci tür hikâyelerdendi."



Formel anlamda tragedyalardan çok farklıdır masal. Biri tanrısallık gibi bir kaynağa yaslar sırtını, diğeri halka. Biri kahraman üzerinden ilerler, diğeri anti-kahraman. Biri batıya aittir, diğeri doğuya. Ve en önemlisi; biri kötü biter genelde, diğeri iyi. Her masal ‘Onlar ermiş muradına’ ile biter zira…


Sinemanın kurguya keşfetmesi, akabinde drama ile birleşmesiyle bu iki edebi form, perdeye de aktarıldı yıllar boyu. Teknolojinin gelişmesiyle en ‘olmaz’ denilen sahneler bile artık filme çekilebiliyor. Kral Oidipus, Truvalı Kadınlar gibi örnekler ile beraber, Kül Kedisi’nden Pamuk Prenses’e kadar yüzlerce masal ve tragedya filme aktarıldı bugüne kadar.


Temelde çocuklar için kaleme alınan, ancak yayınlanmasından sonra büyüklerin daha fazla ilgisini çeken bir başka edebi tür de var esasen. Bilirsiniz, Yüzüklerin Efendisi, Hary Potter gibi eserler. Elbette sinema bu önemli kitaplara kayıtsız kalmadı ve filme aldı. İrlandalı koyu bir Protestan ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen C. S. Lewis’in kaleme aldığı Narnia Günlükleri de bu tür eserlerden biriydi. Dünya çapında 40’tan fazla dile çevrilen ve toplamda 100 milyon adetten fazla satan kitabın, beyaz perdeye uyarlanması da çok uzun sürmedi.


Türün diğer örneklerinin aksine, içeriğinde bol miktarda Hıristiyanlık öğesi ve sembolü bulunan Narnia Günlükleri pek çok kez radyo, televizyon, tiyatro ve sinema gibi farklı alanlara uyarlandı. 7 kitaplık serinin tamamı okunduğunda, karakter tasarımlarının ve buluşların (olay örgüsü) Yunan Mitolojisi ve Roma Mitolojisi'nden ve bir o kadar da klasik İngiliz ve İrlanda peri masallarından esinlendiği rahatlıkla görülebilir.


Yazarın tercihi olarak, içerik sırasına göre yayınlanmayan Narnia Günlükleri sinemaya da, aynı düzensizlikle uyarlanıyor. Sanırım film yapımcıları en ilginç olan kitapları tercih ediyorlar. Serinin ilk filmi: “Aslan, cadı ve dolap” sıkı bir macera ve masal filmiydi. Kurgusu, tekniği, efektleri ve müziği ile izleyicinin epey takdirini kazandı. “Prens Caspian” ilk film kadar olmasa da, yine de belli bir ilgi ve beğeniyi kazandı.


Şimdi usta yönetmen Michael Apted imzalı üçüncü film karşımızda: “Şafak Yıldızı’nın yolculuğu”. Tam ve orijinal ismini yazalım isterseniz: The Chronicles of Narnia: The Voyage of the Dawn Treader.


Türkçe dublaj, altyazı ve (3D) 3 boyut seçenekleri vizyona giren filmin hikayesi ise şöyle: Pevensie kardeşler gizem ve büyü dolu dünyalarına dönüyor; heyecan dolu engeller ve tehlikeli maceralarla dolu bir dünyaya. Fakat bu sefer Narnia’nın içinde değil, denizlerde, eşi benzeri olmayan adalarda bir maceraya çıkıyorlar.


Hikaye, Susan ve Peter Pevensie yerine, onların genç yaştaki kardeşleri Lucy (Georgie Henley) ve Edmund (Skandar Keynes)’ın hayatlarının macerasını omuzlarına almaları üzerine yoğunlaşıyor. Cambridge-İngiltere’de İkinci Dünya Savaşı sırasında Pevensie kardeşler, dayanılmaz ve sinir bozucu kuzenleri Eustace Clarence Scrubb’ın evinde kalmalarıyla başlıyor. Bir gün çocukların üçü de açık denizde duran bir geminin resmedildiği tablonun içine çekiliyorlar. Kendilerini okyanusun altında bulan çocuklar gözleri önündeki görkemli Şafak Yıldızı’nı görmek için su yüzüne çıkarlar. Kral olan arkadaşları Caspian (Ben Barnes) ve cesur savaşçı fare arkadaşları Reepicheep (Az daha Recep diye okuyacaktım) ile beraber oldukları için çok heyecanlıdırlar. Caspian’ın görevi, kötü amcası tarafından sürgün edilen yedi soylu Telmarlı Narnia Lordu’nun akıbetini keşfetmektir ve Pevensie kardeşler, Eustace ve Reepicheep de ona yardım ederler. Büyüleyici bu macerada sihirli Dufflepudlarla, kötü niyetli köle tüccarları, ejderhalar ve büyülü Mer halkıyla baş etmek zorundadırlar. Hasılı; Narnia’nın geleceği tehlikededir.


Narnia Günlükleri, biçim ve içerik itibarıyla ne Yüzüklerin Efendisi gibi karanlık ve karamsar, ne de Hary Potter gibi aşırı büyüye, sihre dayanıyor. Elbette masal formunun kendine has fantastikliğini içeriyor ancak, öykünün içine dalındığı anda, belli bir film dili ve mantığı izleyicinin inandırıcılık direncini kırıyor. Öte yandan, diğer türdeşlerinde olmadığı kadar mistik ve dini göndermeler içeriyor film. Nitekim Şafak Yıldızı’nın Yolculuğu’nda bu göndermeler ve ince vurguların dozu hayli yüksek.


Keza, yine iki türdeşine göre çok daha seyreltik bir hikayesi ve olay örgüsü var Narnia Günlükleri’nin. Bir masalın olması gerektiği düzeyde algı çıtası var. Gelin görün ki, bu kolaylık zaman zaman filmin aleyhine işliyor. Hele ki, son maceranın geçtiği mekanların sıradanlığı ve sadeliği filmin epik yönünü epey aşındırıyor.


Şüphesiz bu türün hayranları için çok da önemli olmayan ayrıntılar bunlar, ancak; şahsen önceki iki filmden belirli bir lezzet alan benim gibi sıradan izleyiciler için filmin notunu epey düşürüyor. Gerisi sizin zevkinize kalıyor tabi…




6 Aralık 2010 Pazartesi

Av Mevsimi: Bir Yavuz Turgul polisiyesi!



Yavuz Turgul Yeşilçam’ın içinde yetişerek, stilize anlamda Yeşilçam dışı filmler çekebilmiş ender yönetmenlerimizdendir. Dönemin sinema endüstrisinin kalbi olan Ses dergisinde yaptığı gazetecilik ile Yeşilçam’ı en iyi bilen sinemacılardan biri olmuştu. Yönetmenliği adım attığında yaşı 40’a yaklaşıyordu. Fahriye Abla sonrasında çektiği Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni ve Gölge Oyunu, şans ve şansızlığı aynı anda yaşamasına neden olmuştu. Şanlısıydı çünkü üslup ve tarz anlamında Turgul Sineması’nın üç muhteşem örneğini vermişti. Şansızdı, zira Yeşilçam can çekişiyor ve neredeyse sadece video sektöründe kendine yaşama şansı buluyordu. Bu nedenle bu üç film izleyiciden o dönem hak ettiği ilgiyi göremedi.

1996 yılında yazıp yönettiği Eşkıya sadece Turgul sineması için değil, Türk sineması için bir kırılma noktasını oluşturdu. Eşkıya gişe, sinematografi ve kalite anlamında çıtayı öyle bir yere koydu ki, sinemamı ister istemez silkinip kendine geldi.

Aradan yaklaşık 10 yıl geçtikten sonra çektiği Gönül Yarası ise beslendiği damarı unutmadığını gösterdi Yavuz Turgul’un. Gönül Yarası hem klasik Yeşilçam melodram kalıplarına uyuyordu, hem de Turgul sinemasında üst yerlere yerleşiyordu.

Bu nedenle son filminin üzerinden geçen 5 yıl sonrasında çekeceğini duyurduğu Av Mevsimi bir çok Türk sinemaseverde heyecan dalgasına neden oldu. Hele bir de, kadrolu başrol oyuncusu Şener Şen’e ilave olarak Cem Yılmaz’ın da kadroda olacağının duyulması beklentileri tümden yükseltti.
Av Mevsimi de diğer Yavuz Turgul filmleri gibi senaryosu da yönetmene ait olan bir çalışma. Polisiye türünden olması açısından bir ilk Turgul için. Çıkış hikayesini ise filmin hemen girişinden öğreniyoruz: Yavuz Tanyeli’nin bir resim çalışmasından ve o çalışmaya aldığı bir nottan esinlenerek yazılmış: Yeni bir şeylerin görüleceği aralıklar mutlaka vardır.

Buraya kadar hiçbir sorun yok ve her şey normal gibi.

Kadro da hiç ama hiç mi fena değil. Şen ve Yılmaz’a ilave olarak büyük oyuncu Çetin Tekindor bile var kadroda. O kadar büyük bir kadro ki, Türk sinemasının önemli isimlerini tek kare gördüğümüz planlar bile var filmde.

Elbette böylesi önemli ve farklı bir yönetmenin çekeceği filmin, -en azından kağıt üzerinde- sıradan polisiyelerden farklı olması lazım. Nitekim Filmin katmanları arasına yerleştirilen sosyal gerçeklikler ve karakterlerine sinen sınıfsal betimlemeler Turgul’un kalemine yakışan ve onu farklı kılan unsurlar.
Fakat gelin görün ki, her şey süt liman ve tozpembe değil Av Mevsimi’nde…
İsterseniz konuya bir bakalım: “Tecrübesi, sezgileri ve takipçiliğiyle tüm teşkilatın “Avcı” olarak bildiği Ferman (Şener Şen) ile yalnızca bakışlarıyla bile lakabının hakkını veren “Deli” İdris (Cem Yılmaz) cinayet masasında görevli, baba-oğul kadar yakın iki polistir. Antropoloji mezunu, sessiz sakin Hasan (Okan Yalabık) ise bu ikiliye yeni katılmış bir “Çömez”...

Öldürülen genç bir kız onları uyuşturucu taciri Asit’le, Türkiye’nin en zengin adamlarından Battal Çolakzade’yle (Çetin Tekindor), kızın ağabeyleri Abbas, Vakkas ve daha birçok farklı insanla karşı karşıya getirecektir.

Hayatını eşine adayan, onun hastalığıyla boğuşan Ferman, boşandığı eşi Asiye’ye (Melisa Sözen) tutkuyla bağlı İdris, yeni mezun ve bu dünyaya yabancı Hasan... Çözmeye çalıştıkları cinayet, bu üç polisin hayatını değiştirecektir.
Yavuz Turgul her filminde olduğu gibi, Av Mevsimi’nde de karakter analizlerini çok iyi yapmış ve neredeyse tüm karakterleri gerçeklik düzlemine ‘cuk’ oturtmuş. Ancak gelin görün ki, ‘İlla de Şener Şen’ ısrarı sanki bundan sonra hem yönetmene, hem usta oyuncuya zarar verecek gibi. Kurt bir polisten ziyade, Muhsin Bey’i çağrıştıran Şener Şen, her ne kadar oyun gücüyle durumu kurtarmaya çabalasa da, çoğu zaman yetmiyor ne yazık ki. Keza Cem Yılmaz da öyle. Organize İşler’deki mafyoz tiplemeyi neredeyse birebir arızalı kanun adamı karakterine oturtuyor yönetmen.

Başrolünü Christian Slater’ın oynadığı bir Amerikan dizisi var: The Forgotten… Amerika’da kimliği belirlenemeyen ölülere verilen isim var: Jane/John Doe… Dizi, her bölümde kimliği bilinemeyen bir cesedi ele alıyor ve onun anlatımıyla çözüme kavuşturuyor. İşte Av Mevsimi de başlarda böylesi bir yöntem izler gibi oluyor ama. Ortalarında unutuyoruz bu anlatımı. Finalde tekrar görüyoruz.
Av Mevsimi’nin hikayesi çok klasik ve basit ama yönetmenin yeteneği ve görsel titizlik bu basitliği nispeten gideriyor. Ancak çok ciddi bir ritim sorunu ile karşı karşıyayız. Oysa hiçbir Yavuz Turgul filminde böylesi bir aksama olmamıştı. Dahası, ‘Burada soruları bon sorarım’ türü klişelerden, suçluya haklarını okumak gibi beylik planlara hiç ama hiç gerek yoktu bence.

Ve merakla başlayıp, aksiyon ile devam eden hikayenin, sonunun neredeyse tam ortalarda belirmesi, filmin en büyük zaafı bence. Öyle ki daha ilk yarısı bitmeden, yanımda oturan arkadaşım filmin finalini söyleyiverdi. Ve yine duyunca üzüldüğüm bir izleyici yorumu: ‘Behzat Ç. dizisinde bile daha çok merak unsuru var!’

Av Mevsimi’ni bir televizyon kanalında, haftada bir yayınlanan polisiyelerden farklı kılan tek şey, görselliği sanırım.

Ve böylesi büyük bir usta için bu kelimeyi yazacağımı asla düşünmezdim ama; ‘maalesef’ iyi olmayan bir film Av Mevsimi.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Yanalım!

Sanırım cansız şeylerin yalnızlığı, canlıların yalnızlığından daha çok dokunuyor bana. Hemen itiraz etmeyin, elbette eşyaların, mekânların birer 'ruhu' olduğuna inanıyorum ben...

Yıkılmaya yüz tutmuş köhne bir evin, parlatılmaktan incelmiş soluk tırabzanların, bakılmaktan aşınmış aynaların... Hepsinin bir geçmişi var, öyküsü var...


Zaten bu geçmiş sanırım yalnızlıklarını vuruyor belleklerimize.


Size olur mu bilmem ama bir evin hemen önünde çöpçüler alsın diye konmuş, kullanılmış eşyalara denk geliyorum ben. Dehşet bir yalnızlık ve terk edilmişlik hissi ile tuhaf oluyor içim. Her şey olabiliyor bu; eski bir masa lambası, dişleri dökülmüş kocakarılar gibi kalmış paslı bir avize ya da eskiciyi bekleyen şeridi çıkarılmış yaşlı bir daktilo.


Taşrada yalnızlık nedir bilinmez sanırım. Ya da hissedilmez bir şekilde...


Şehirde yalnızlık kapanmaya yüz tutmuş bir yaradan sızan kahverengi kan gibi hissediliyor nedense.


Sokak lambaları mesela...


Gecenin en karanlık saatinde tüm haşmetiyle insanda haşyet duygusunu depreştiren o devasa direkler, gündüz inanılmaz bir yalnızlık ile küçülüyorlar adeta! Gecenin o gölge uzatıp, izbelik kısaltan hakimleri gündüz, terk edilmiş birer yetim çocuk gibi fark edilmiyorlar sanki.


Bu yaştan sonra çok daha iyi anlıyorum ki; şehrin en yalnız mukimleridir sokak lambaları... Hele ki mevsim yağmurlu ise!

Ya da...

Şairin; "seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu/komşuluk mana ve ruh, ne varsa heder oldu" cümleleriyle tanımladığı eski evler...


Terk edilmişliğin acısıyla suskunluk yemini etmiş, yemekten içmekten kesilmiş veremli kızlar gibi gün geçtikçe eriyen o ahşap yapılar... Bir zamanlar cumbalarından sarkan kızıl biberler yerine, hüznün ikamet ettiği yalnız mekânlar.


Kalabalıklaştıkça arsızlaşan insanoğlu, benzersiz bir cüret ile yalnızlaştırdı her şeyi... Yollar yalnız, parklar yalnız, bahçeler yalnız, sokaklar yalnız, lambalar yalnız, evler yalnız büyük şehirlerde. Saçma sapan bir aldanmışlıkla ne kadar tıkış tıkış alışveriş merkezleri çok olursa, o kadar yalnızlığı kaybolur sanıyor insanoğlu.


Büyük bir yanılgı oysa...

Kalabalıklar kadar acınası bir yalnızlık olabilir mi?


Büyüyen binalar değil yalnızlıklarımızdır, eskinin dar sokakları bugünün otobanlarından çok daha genişti emin olunuz.


Ki her yalnızlık bir süre sonra bir şekilde kendi sonunu hazırlıyor ve bazen bir ihmal, bazen bir kasıt, bazen bir aptallık ya da tevafuk... Kıvılcıma dönüştürüyor önce yalnızların hüznünü, sonra dev alevlerin sardığı bir yangın topuna dönüştürüyor şehrin yalnızlarını.


Dün yanmasaydı kaç kişi fark edecekti Haydarpaşa Tren Garı diye bir yalnız değerimizin hâlâ orada olduğunu?

Şimdi aptal bir şuursuzlukla sorumlusunu arıyoruz boş yere. İşte veriyorum cevabı; ben gördüm kimin yaktığını tren garını!

Biz yaktık, ilgisizlik yaktı, geçmişe sırtımızı dönmek yaktı Haydarpaşa'yı...


Mis gibi yeryüzü dururken onuncu kata bahçe yapma müptezelliği yaktı tarihî mekânı...


Biz hızla yüceleştirdiğimiz kendi yalnızlığımıza yanalım!