Yeni görüntünüzün içindeki yine sizsiniz. Herhangi bir ayna ya da yeni görüntünüzü size yansıtacak insan yahut eşya olmazsa değişen ne olacak?
2007 yapımı bir Jieho Lee filmi olan “The Air I Breathe – Soluduğum Hava” şöyle bir replik ile açılıyor: “Hep merak etmişimdir, bir kelebek güvenli kozasından çıktığında ne kadar güzel bir hâle geldiğinin farkında mıdır? Yoksa kendini hâlâ bir tırtıl olarak mı görür?” Bence gösterime girdiği dönem hak ettiği ilgiyi görmemiş bahtsız bir filmdir Soluduğum Hava ve belki yönetmen (ki aynı zamanda senaristtir) kendi tahmininin bile üzerinde değerli bir meseleye odaklanmıştır.
İsterseniz meseleye başka bir filmden bir okuma parçası alarak devam edelim. Bahsini ettiğimiz filmin aksine, gerek sinema çevreleri, gerekse izleyiciden hak ettiği ilgiyi gören bir başka film Crash-Çarpışma şöylesi bir metinle açılıyordu: “Dokunma duygusu bu. Bir şehirde yürürsün, değil mi? İnsanlara sürtünerek geçersin, insanlar sana omuz atar. Los Angeles’ta kimse sana dokunmaz. Her zaman bu metal ve camın (kahramanlar gecenin bir vakti, araba farlarının aydınlatıp durduğu kaza yapmış bir ekip otosundadırlar çünkü) arkasındayız. Herhâlde o dokunuşu o kadar özlüyoruz ki birbirimize çarpıyoruz; sadece bir şey hissedebilelim diye.”
Çok bilinen bir klişedir bu; bilmem nerede minicik bir kelebek kanat çırpar, olayla alakasız görünen (kelebeğe epey uzak da olabilir bu yer) bambaşka bir yerde büyük depremler olur!
Her birey yaşadığı hayat perspektifinden algılar hayatı ve öyle yaşar. Oysa, kalabalık bir caddede yürüyen insanların hepsi birbirinin hayatını etkiler bir şekilde. Biz elimizde ruhani bir mercekle manzaraya pilot açıyla bakmadığımız için, bu karmaşık görüntüdeki etkileşimi görmekten acizizdir. Soluduğum Hava, bambaşka dünyaların bambaşka insanlarının birbirinin hayatını nasıl etkileyebileceğini anlatan muazzam bir sinema filmi. Elbette bunu yaparken, Batılı dünyanın sığ sularındaki öyküleri kullanıyor ama meseleye biraz yoğunlaşıp, biraz kafa patlatınca film açılıyor ve katmanlara ayrışıyor. Ortaya ise muazzam bir ibret tablosu kalıyor.
Antik bir Çin atasözüne sırtını yaslıyor Soluduğum Hava. Bu söze göre, insanoğlunun varlığını kontrol eden dört element var: aşk, keder, zevk ve mutluluk. The Air I Breathe, dört karakterin hayatları üzerine kurulu bir hikâye. Filmdeki her bir karakter de bu duygulardan birini temsil ediyor. Sarah Michella Gellar kederi, Kevin Bacon aşkı, Brendan Fraser zevki, Forest Whitaker ise mutluluğu canlandırıyor.
4 ayrı hikâyenin bazen çetrefilli, bazense son derece basit iç içe geçmişliğini perdeye yansıtan filmde, sıradan bir bankacının hırslarına yenik düşmesiyle başına açtığı işi görüyoruz önce. İş arkadaşlarına kulak misafiri olarak hiç yapmadığı bir şeyi yapıyor ve kumar oynuyor. Ardından başı mafyayla belaya giriyor. Derken bir temas noktası karakter ile mafya mensubu bir karakterin peşine takılıyoruz bu kez. Yaşayacağı olayları bir şekilde önceden hisseden, buz gibi soğuk ve hissiz bir gangster hikâyeyi örmeye başlıyor. Oradan ise, orta hâlli bir şarkıcının hayatına dalıyoruz ve nihayetinde bütün hikâyeleri toplayıp ana hikayeyi oluşturan doktora ulaşıyoruz.
“The Air I Breathe – Soluduğum Hava”nın anlattığı öyküler çok basit ve yalın. Anlatım da öyle. Bu açıdan bakıldığında sıradan bir Amerikan görüntüsü var filmde. Ama neredeyse her karakteri çok başarılı bir oyuncu canlandırmış. Şahsen hep mukallit rollerden tanıdığımız Brendan Fraser’in oyununu izleyince hayranlık duyuyor insan. Whitaker ise bildiğimiz büyük oyuncu. Andy Garcia da döktürüyor âdeta.
Film elbette bir İnnaritu filmi derinliğinde değil, ancak taşıdığı kumaş şahsen beni çok etkiledi. Ve özellikle diyalogları. Her biri felsefi bir metin parçası gibi. Ve bize söylüyor ki, ey insan sahip olduğun bazı zaaflar senin için ödül olabilir ve bazı üstünlükler de lanetin olabilir! İnsan acizliğini hissettiği derecede insandır!
Muhteşem oyunculuklarla taçlandırılmış derinlikli ve son derece başarılı bir dram Soluduğum Hava, keşke gereksiz olan bir iki, çok kısa rahatsız edici sahnesi olmasaymış!











