9 Eylül 2011 Cuma

Soluduğum hava: Zaaflarımızla insanız!


Güzellik ya da çirkinlik, iç ile ilgili olmayan bir şey sanırım. Bittabi ‘iç ve ruh güzelliğinden’ bahsetmiyoruz burada. Şöyle açıklamaya çalışalım. Diyelim ki, cidden insanların çirkin bulduğu bir fizyonominiz var ve bunu estetik cerrahi ile düzelttiniz. 


Yeni görüntünüzün içindeki yine sizsiniz. Herhangi bir ayna ya da yeni görüntünüzü size yansıtacak insan yahut eşya olmazsa değişen ne olacak?

2007 yapımı bir Jieho Lee filmi olan “The Air I Breathe – Soluduğum Hava” şöyle bir replik ile açılıyor: “Hep merak etmişimdir, bir kelebek güvenli kozasından çıktığında ne kadar güzel bir hâle geldiğinin farkında mıdır? Yoksa kendini hâlâ bir tırtıl olarak mı görür?” Bence gösterime girdiği dönem hak ettiği ilgiyi görmemiş bahtsız bir filmdir Soluduğum Hava ve belki yönetmen (ki aynı zamanda senaristtir) kendi tahmininin bile üzerinde değerli bir meseleye odaklanmıştır.

İsterseniz meseleye başka bir filmden bir okuma parçası alarak devam edelim. Bahsini ettiğimiz filmin aksine, gerek sinema çevreleri, gerekse izleyiciden hak ettiği ilgiyi gören bir başka film Crash-Çarpışma şöylesi bir metinle açılıyordu: “Dokunma duygusu bu. Bir şehirde yürürsün, değil mi? İnsanlara sürtünerek geçersin, insanlar sana omuz atar. Los Angeles’ta kimse sana dokunmaz. Her zaman bu metal ve camın (kahramanlar gecenin bir vakti, araba farlarının aydınlatıp durduğu kaza yapmış bir ekip otosundadırlar çünkü) arkasındayız. Herhâlde o dokunuşu o kadar özlüyoruz ki birbirimize çarpıyoruz; sadece bir şey hissedebilelim diye.”

Çok bilinen bir klişedir bu; bilmem nerede minicik bir kelebek kanat çırpar, olayla alakasız görünen (kelebeğe epey uzak da olabilir bu yer) bambaşka bir yerde büyük depremler olur!

Her birey yaşadığı hayat perspektifinden algılar hayatı ve öyle yaşar. Oysa, kalabalık bir caddede yürüyen insanların hepsi birbirinin hayatını etkiler bir şekilde. Biz elimizde ruhani bir mercekle manzaraya pilot açıyla bakmadığımız için, bu karmaşık görüntüdeki etkileşimi görmekten acizizdir. Soluduğum Hava, bambaşka dünyaların bambaşka insanlarının birbirinin hayatını nasıl etkileyebileceğini anlatan muazzam bir sinema filmi. Elbette bunu yaparken, Batılı dünyanın sığ sularındaki öyküleri kullanıyor ama meseleye biraz yoğunlaşıp, biraz kafa patlatınca film açılıyor ve katmanlara ayrışıyor. Ortaya ise muazzam bir ibret tablosu kalıyor.



Antik bir Çin atasözüne sırtını yaslıyor Soluduğum Hava. Bu söze göre, insanoğlunun varlığını kontrol eden dört element var: aşk, keder, zevk ve mutluluk. The Air I Breathe, dört karakterin hayatları üzerine kurulu bir hikâye. Filmdeki her bir karakter de bu duygulardan birini temsil ediyor. Sarah Michella Gellar kederi, Kevin Bacon aşkı, Brendan Fraser zevki, Forest Whitaker ise mutluluğu canlandırıyor.

4 ayrı hikâyenin bazen çetrefilli, bazense son derece basit iç içe geçmişliğini perdeye yansıtan filmde, sıradan bir bankacının hırslarına yenik düşmesiyle başına açtığı işi görüyoruz önce. İş arkadaşlarına kulak misafiri olarak hiç yapmadığı bir şeyi yapıyor ve kumar oynuyor. Ardından başı mafyayla belaya giriyor. Derken bir temas noktası karakter ile mafya mensubu bir karakterin peşine takılıyoruz bu kez. Yaşayacağı olayları bir şekilde önceden hisseden, buz gibi soğuk ve hissiz bir gangster hikâyeyi örmeye başlıyor. Oradan ise, orta hâlli bir şarkıcının hayatına dalıyoruz ve nihayetinde bütün hikâyeleri toplayıp ana hikayeyi oluşturan doktora ulaşıyoruz.

“The Air I Breathe – Soluduğum Hava”nın anlattığı öyküler çok basit ve yalın. Anlatım da öyle. Bu açıdan bakıldığında sıradan bir Amerikan görüntüsü var filmde. Ama neredeyse her karakteri çok başarılı bir oyuncu canlandırmış. Şahsen hep mukallit rollerden tanıdığımız Brendan Fraser’in oyununu izleyince hayranlık duyuyor insan. Whitaker ise bildiğimiz büyük oyuncu. Andy Garcia da döktürüyor âdeta.

Film elbette bir İnnaritu filmi derinliğinde değil, ancak taşıdığı kumaş şahsen beni çok etkiledi. Ve özellikle diyalogları. Her biri felsefi bir metin parçası gibi. Ve bize söylüyor ki, ey insan sahip olduğun bazı zaaflar senin için ödül olabilir ve bazı üstünlükler de lanetin olabilir! İnsan acizliğini hissettiği derecede insandır!
Muhteşem oyunculuklarla taçlandırılmış derinlikli ve son derece başarılı bir dram Soluduğum Hava, keşke gereksiz olan bir iki, çok kısa rahatsız edici sahnesi olmasaymış!

7 Eylül 2011 Çarşamba

Eylül'e mersiye...



Mevsim Eylül dedi mi, ayaklanır hislerim…
Serin bir mağara gölgesinde sabır taşı çatlatacak kadar dingin ve sakin damla damla biriken billur pınarlar gibi parıldar derinlerimdeki duygularım. Ve ben her Eylül ayrılıkları hatırlar, tekrar kanarım.
Gerçi ayrılıklar artık eskisi kadar hasar veremiyor bana. Belki bünye alışkanlık yaptı, belki kabullendi asi ruhum.
Asla şikâyetçi de değilim aslında. Çünkü her giden bir boşluk bırakırken ardından, yeni ve -kalışlar kadar olmasa da- güzel hasletlere gebe bırakabiliyor bellekleri.
Sözgelimi hayaller ile sıkı fıkı oluyor sevdalı insan. Ducasse’nin Moldoror’u, Atay’ın Olric’i gibi kendine musahhar bir hizmetkâra dönüşebiliyor hayaller.
Ve bilir misin; hayalin kadar randevusuna sadık kimse yoktur. Ne zaman gözümü kapasam karşımdasın.
Biliyorum en fazla bir ömürlük uzunluğu olacak bu hasretin. Böylesi bir sevdaya, bir ömür, mesafe mi yani?
Sonra… Sonra teselliler anlamsızlaşıyor mesela… ‘Hayat devam ediyor’ sözü de tam olarak doğru değil, hayat hasrete dönüşüyor, bir noktadan sonra.
Şu doğru olabilir belki; sevdayı hayata dönüştürebilirsen devam eder ancak ve o zaman boyu kısa gelir ömrün, ürkütücülüğü kalmaz ölümün. Bir de zorluğu var tabii ayrılığın.
Gidişin bana başka yeni meziyetler kazandırdı. Sözgelimi yine; hayallerden yeni hayatlar inşa edebiliyorum artık. Umudun harcıyla karıyorum hasreti, içine bol miktarda gözyaşı döküyorum, mermer gibi sağlam yeni hayallerim oluyor. Büsbütün kötü değil hani.
Bir duvarını mutlaka eksik bırakıyorum hayallerimin, bir gün döneceksin umuduyla.
Sonra yorgun düşüyor ve ‘bırak’ diyorum, ‘bırak aramıza yalnızlık girsin!’
Ve sen… Benden uzakta, ola ki gezinirken bir yerlerde…
Yorgun bir düş görürsen, bil ki benden düşmüştür.
Eylül geceleri tuhaf oluyor, Eylül sabahları uzak…
Ezanlarla beraber bekliyorum seni, aynı kararlılıkta ve aynı karanlıkta.
Gece ki, en çok hüzün damlatıyor tavan çatlaklarından…
Bir kalemde siliyorum gözyaşlarımı.
Bir kalem de unutturmuyor seni.
Bir şair geliyor sonra başucuma, yastığımın altına iliştiriyor bilmediğim kelimeleri: “Yaşamak… Ne acayip iştir ki… Bu ne mene gidiştir ki…” Fırlıyorum kalk borusunu duymuş siper süvarisi gibi; “He he hey de Tarantababu He he hey, yaşamak ne güzel şey!”
Bölüyor paslı bir bıçak gibi gecelerimi şair…
Yüzeyinde gölgeler besleyen duvarlarda cansız yatıyor elbiselerim.
Gülüşün geliyor yine, eski bir çaydanlığın eğimli burnundan tüten bir süt buğusu gibi kıvrılarak süzülüyor odama…
Bana ‘nasılsın’ diye sorma, ağlıyorum yine!
Karanlıktan korkmuyorsam, hayalinle olduğum içindir.
Gitmen ‘olmaman’ demek değil, kalırken olmayanlara nasıl anlatayım ki bunu?
Zaman çok zalim; haftalar, aylar, yıllar... Sırayla ısırıyorlar… Ne çok zehir varmış saatin akrebinde?
Ayrılık anlaşılır bir şey, mesafelere de… Mesafeyi merhametsiz yapan sevdanın büyüklüğü..
Ne kadar uzaksan o kadar yakınlaşmam lazım kendime, bunu temrin olarak belledim. Bir dua bırak mermer avlusuna güzergâhının, belki bir garip yolcu susuzluğunu giderir!
Acı büyütmüyorsa ruhumuzu anlamı kalır mı yaralarımızın? Ve gerçeğe yaklaştırmıyorsa bizi günahlarımız, neye yarardı ki gözyaşlarımız!
Sonra soğuk terler dökülüyor duvarlardan…
Bir sela sızıyor rüyalarımdan, avuçlarımda ettiğim duaların sızısıyla uyanıyorum.
Bak şiir yazdırdı bana yokluğun, her nakaratı suskunluk.
Böyle sulu sepken ağlamak için, yağmurlar gibi Eylül’ü mü beklemeliydim!

6 Eylül 2011 Salı

Doğum





Hiç endişe etme rahatsız etmem seni,

gözlerine bir bakıp

döneceğim usulca…

Şehir sessiz…

Şehir sensiz…

Birazdan ıslık çalacak güneş.

Ve bir gemi ikiye bölecek sessizliğimi.

Yine kaybetti cengi sokak lambaları…

Mutlak bir yenilginin utancıyla eğdiler başlarını kaldırımlara…

Ve karanlık,

Penceremde veriyor son nefesini…

İlk ayak sesi dövecek taş duvarları.

Bir karpuzu vurarak anlayacak çiğliğini bir çiftçi.

Gece boyu homurdayan yapraklar,

Yorgun düşecek dalların kollarına…

Rüzgar kendi inine çekilecek,

Kendi zehrini yutkunacak yılanlar.

Rüzgar, ah rüzgar,

Sen olmazsan, yalnızlığı bize hatırlatacak ne var?

Düşler apar topar,

Yastık altlarına süprülecekler.

Eşikte bekleyen ışıklar,

Hayalleri gölgeleyecekler…

Düşe düşman bu şehirde,

Gece, gurbettir her zaman.

Bilmez ki kimse;

Şeytan, aydınlıkta gizlidir!

Gün doğdu ey kalabalıklar;

Acımayın yalnızlara!

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Kara çocuk



Yoktur bugünümüz!


Bana seni soruyorlar Süreyya, ne diyeyim soranlara?

Belki beni de sana!

Bela dedik, kara dedik, sevda dedik Süreyya, hâlâ anlatamadıysak yazık bize ve onlara… Baksalar olanlara, sormayacaklar bunları eminim. Eksiltsem seni kendimden geriye bir şey kalmayacağını söyleyebilirim belki. Ve mevsiminin olmadığını senin, renginin ve deseninin…

Ah Süreyya bilmiyorlar yaz-kış ve tüm baharların sen olduğunu… Güneş kadar yakıp, kar gibi soğuttuğunu ve sonunda serinliğinle yakıp, ateşinle üşüttüğünü…

“Belalıdır Sevdalarımız” dedik gözüm, şimdi de “Yoktur bugünümüz” diyoruz işte. Ki biz dün ile yarın arasında bir nefeslik bir hayaliz ciğerparem… Geçmiş ve gelecek Süreyya, birine sırtımız dayalı diğerine göğüs kafesimiz ve pergel metaforu misali açarız açabildiğimiz kadar kollarımızı. Biliriz ki Süreyya, toprak atlas kumaştandır, bulutlar pamuk balyası… Vuslatı olmaz sevdamızın ama tükenişi de yoktur… Üstelik karıncaları da küçümseriz…

Biliyorum ters gelecek sana; ama unutma, bir keresinde sen söylemiştin, ‘hey ahmak karınca! Madem varamayacaksın ne diye çıkarsın yola?’ Ürpermiştim Süreyya, iliklerim üşümüştü, kar yağmıştı yüreğime… İşte o günden beri, inanırım ki sevdamıza bitmeyecek yol, varılmayacak menzil yoktur…

Ve Süreyya;

Ekmeklerin niçin küçüldüğünü anlarım da, çay bardaklarını küçültenleri hiç anlayamam! Hani koca koca fincanlara çorba misali poşetleri idam ederek sallandırmasalar haşlama otları, paraları büyütmek için her şeyi küçültüyorlar, diyeceğim. Fakat heyhat ki saçma sapan bir açgözlülük ile küçültüyorlar çay bardaklarını. Peki, ben o buz gibi kış ikindilerinde, tuzlu suları yüzüme vuran lodosla dertleşirken avucumu nasıl ısıtacağım?

Biz ki nemin sıcağı binle çarparak ciğerimize körüklediği havalarda senle nefes alırdık, üful üful bir boğaz meltemi sökün ederdi genizlerimize… Sevdaların tıkadığı ciğerler nefes alırdı.

Görüyorsun işte, yangın yeri dünya… Alev yalazı atmosfer yakıyor yeryüzünü, korlarla kaplı yollarımız ve bağlanmaya çalışan kollarımızı her şeye rağmen açarız sinelerimiz gibi. Biz sevdayı en belalı âşıklardan vird edindik. Heyula ruhların sabotajları işler mi bize? Korların koru dökülse bedenimize, derimizi gerip gerip dağlasalar ne gam!

Süreyya; beni soranlara de ki, delidir sevdam…

Geceler Süreyya… Seni bilmeden nezle gibi, grip gibi, balçık gibi gelirdi bana. Pis ve yapışkan… Oysa şimdi sen varken, bu ölümcül nem, bu sıtmalı terler bile cennet ıtırı adeta. Uzuyor sabahlara kadar ve elimden tutuyor beni. Alıp en serin servilerin salındığı buzdan bahçelere, mayhoş derelerin aktığı diyarlara götürüyor ve sabahları düşündürtüyor bana…

Bilirsin sabahları. Seni bilmeden hep üzgün olan sabahlarımı... Şimdi her tan yeri ağarmasında ayrı bir doğuş, ayrı bir uyanış ile fırlıyorum yataktan… 

Melekler şehrinin sabah meltemini kumsalda karşılayan sakinleri gibi göğüs kafesimi rüzgara dayıyor ve hayalleri gerçekleştirmek için yapılması gereken ilk şeyin, o hayalden uyanmak olduğunu çok iyi biliyorum artık!

Bana seni soruyorlar Süreyya, ne diyeyim soranlara?

Şimdi varlığını göstersem onlara, yıkılacak bütün billur Kehkeşan. 

Göstermesem, gizlesem, tekin biri olmadığımı düşünecekler. Ama yine senin rahlende öğrenmedim mi, başkalarının ne dediğini umursamamayı?

En iyisi öyle yapalım… Sen ve ben, sorulan her soruya karşı susma hakkını kullanalım ve bu sevdanın izlerini gösterelim en fazla. İzlerini ve ufkunu… 

Biliyorum ve eminim; bu bile yetecek onlara! 

Belalıdır sevdalarımız bizim!


Tehlikelidir biliriz, bu topraklarda sevdalanmak Süreyya! Toprağa sevdalanmayla harmanlanır her harman vakti. Ki 'kara'sı makbuldür vurulmaların...

Süreyya; sen şimdi bebeğine buğu gizlenen bakışlarında, bilirim iç çekişlerle bastırırsın sevdalarını. Sevda bu, bilirsin o geldi mi, gelmez elden bir şey. Kepeneğinden başka korunağı olmayan yağız çobanların sevdasına anlam vermez ruhsuz ağalar.

Bunca zaman kafa patlatırım Süreyya, çözemedim giriftlerden belalı bilmeceyi: Bu toprak mıdır bu sevdaları kutsallaştıran, yoksa sevdalarımız mı yüceltti Anadolu'yu.

Ah Anadolu...

Kim bilir kaç çöl dolusu Mecnun eriyip gitti bağrında? Kaç Yusuf sırt döndü kesik parmaklı Züleyha'lara? Kaç yürek yanığını Kerem'den aldı? Ve dağ başında bekleyen kaç Ferhat var?

Ah Süreyya bilirsin; korkutucudur sevdalar! Buutsuz yaşayanlar onu anlayamazlar. Ve anlaşılmayan bilinir olunca kurulur çarmıhlar.

Ya!

Nerden sandın bu kesikler, yarıklar, çarmıhtaki oyuklar? Ki ödüldür Süreyya, bütün bu yapılanlar, etler tırnaklar, kemikleri ayıran taraklar..
.
İnsanlık tarihi öğretti bize alacanım, kahkahayı kovan gözyaşı erdemini. Duramayız Süreyya, koşmak bizim ruhumuz, hareket enerjimiz. Biz yorulmayız gözüm, çatlayınca büyür sevdamız. Bir fidan gibi dikilir önce ruhumuz, sonra hemen yürürüz ağaç gibi hareketsiz kalamayız. Rüzgârdır bineğimiz, hangi yöne savurursa savursun bizi, polen devşirilecek çiçekler vardır biliriz...

Her gün birer birer yitirirken renklerini yeryüzü, biz elimizde rengârenk fırçalarla renk çalarız toprağa, göğe... Renk bizimdir Süreyya, biliriz ahenk bizim. Her heyula başında set olan yürek bizim. Lügatimiz küçüktür ve büyüktür anlamlar. 

Yoktur bazı kelimeler, bizde karşılık bulamazlar. Misal olarak Süreyya, yılgınlık yoktur bizde. Her durak bir başlangıç, her menzil bir dinlence... Ummandır tüm sineler, kanat misali açılan... Saflıkla safdilliği ayırırız her zaman ve biliriz küçümser sevdaları ayılar. O ayılar ormanda her köşeyi tutarlar.

Süreyya; biz sevdayı miras olarak aldık, odundan korkar olsak, bu ormana dalmazdık! İnanmazsan sen bana, sor onlara söylerler. Canlı/cansız cemadat bu türküyü söylerler: Ah yalan dünyada yalan dünyada/Yalandan yüzüme gülen dünyada! Ne ki yalanın gerçekleri ile gerçeğin yanları arasına sıkışmaz bu sevdalar.

Ah Süreyya!

Sanır mısın ki bilmeyiz küçük yürekleri. Gölgelerden kurulan devlerin panayırında cüce ruhları? İzbeliklerde yapılan hesapları, kitapları. Bu sevdaya olan düşmanlıkları... Biliriz bilmesine; ama öylesine büyüktür ki sevdamız kucaklar tüm nefretleri ve her sabah haykırır içimizdeki Yusuf; müjde, sevgi nefreti yendi!

Azlık-çokluk Süreyya, görecelidir derler, lakin belalı sevdaların azı olmaz bilmezler. Bilmezler ki Süreyya, en büyük rakam birdir, tüm ahengin merkezi, tüm sevdalar birdir bir! Saraylardan zindana uçurulan haberleri bildiğimizi bilmezler iki gözüm. Bilmediğimizden değil, sevmediğimizden nefreti susarız sonsuz bir sabırla. Bunu bile bilmezler Süreyya, hiç bilmezler.

Gel boş verelim Süreyya, gel biz kendi türkümüzü seslendirelim. Belalı da olsa, kara da olsa kendi sevdamıza sevdalanalım el ele vererek. Her mevsimi bahar gibi karşılayalım bu bahardan sonra. Bilirsin sonlar ilktir bize göre, her ilki son gibi bilerek devrederiz sevdalarımızı ilkbahara.

Gel bildiğimiz tüm dilleri tekrar vird edinelim ve yeni diller öğrenelim konuşan dilsizlere inat. Gel artık ayaklarımızı bile kullanmadan gitmenin yollarını arayalım beraber Süreyya. Kanat bulalım her şeye ve herkese inat. Ve çırpalım hayata, mayata inat vatana ve matana doğru.

Göreceksin Süreyya, ne çok varmış sevdalı ve ne çokmuş sevdalar. 

Anlayacaksın benim bu tutarsız sayıklamalarımı.

Ah Süreyya ah... Belalıdır sevdalarımız bizim...

İman, aklın sığ sularında yüzmez!


Amerika’nın meşhur Berkeley Üniversitesi 40 yıldan fazla bir zamandan beri kulağını uzay boşluğuna dayamış, kainatın sesini dinliyor. Elbette bunu bilimsel bir çalışma adına yapıyor. SETI Projesi denen bu çalışma çok basit bir mantığa oturtulmuş: Eğer uzayda başka gezegenlerde bir uygarlık varsa, bu uygarlık iletişime de sahip olmalı. Eğer bu uygarlık iletişimini radyo dalgalarıyla yapıyorsa, bu iletişimin izleri uzayda kalır, sonsuza kadar yolculuk yapar. İşte Berkeley'in dünyanın dört bir yanına yayılmış devasa radyoteleskopları uzayda bu radyasyon izlerini takip ediyor…

Gelişme ve keşiflerin temelinde aynı kelime saklıdır: Merak. Bilinmeyene olan merak…  Sanatta bilim kurgu türü de böylesi bir merakı estetik açıdan gidermek için hep cazip bir alan olmuştur. Ünlü bilim-kurgu yazarı Carl Sagan’ın (Onu meşhur Cosmos belgeselinden de hatırlayanınız çıkacaktır) dillere destan romanı Contact, 1997 yılında aynı derecede ünlü Robert Zemeckis (Forest Gump ve Geleceğe Dönüş filmlerinden hatırlayalım) tarafından filme çekilme kararı aldığı zaman Sagan hayatının son demlerini yaşıyordu. Zaten filmin son halini izlemek nasip olmadı ünlü bilim kurgu yazarına.

Contact, yani Türkçeye çevrilmiş adıyla Mesaj, yukarıda bahsini ettiğin projeye dayanan bir hikayeye sahip:

Annesini çok küçük yaşta kaybeden Ellie, astım hastası babasıyla beraber yaşarken, o dönem çok moda olan telsiz ile uğraşmakta, boş vakitlerinde uzay boşluğuna sesini yollamaktadır. Aslında anne özlemi onu bu yola sevketmiştir ve bir akşam babasına şöyle sorar: “Baba, annemle konuşabilir miyiz?” Cevap, hayata karşı kırılganlığı had safhada olan küçük kızı tamamen yıkar: “En büyük radyonun bile o kadar uzağı alacağını sanmam!”

Ve bir gün, kötü bir gün babası astım krizine girer, küçük kız ilaçlarını yetiştiremediği için hayatı boyu kendisini suçlu hisseder. Anne özlemine, baba hasreti de eklenir. Üstüne bir de skolastik bir rahibin pedagoji filan umursamadan bir kasap umarsızlığıyla ruhuna girip dağıtması eklenince küçük Ellie Arroway büyüdüğü zaman, on numara inançsız bir bilim adamı olur.

Ne ki bilinmeyene, uzaklara olan ilgisi hep vardır, çünkü küçükken babasıyla aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir: “Baba, sence başka gezegenlerde hayat var mı?” Babası bilmese de mantıklı cevap vermiştir: “Bilmiyorum, ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak, korkunç bir yer israfı var demektir.”


Bu arada tam yeri gelmişken Bediüzzaman’ın konuyla ilgili fikirlerini aktarmak gerekiyor. Şöyle diyor: “Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi, semâvâtın da (gökyüzü) kendine münâsip sekeneleri (sakinleri, oturanları) bulunsun. Lisân-ı şer'îde (dinî literatür) o ecnâs-ı muhtelifeye (çeşitli cinsler, türler) "melâike ve ruhâniyât" tesmiye edilir (isimlendirilir). Evet, hakikat öyle iktizâ eder. Zîrâ, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle (küçüklük) beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan (hayat ve şuur sahibi) doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih (belirtmek) eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar (süslü köşkler) hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi'l-idrâk (idrak sahibi) mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitâbının mütâlâacıları ve şu saltanat-ı Rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesâba gelmeyen tezyinât (süslemeler) ve mehâsin (güzellikler) ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe (apaçık), mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir (hayrete düşen) takdir edicilerin enzârını (bakış) ister. Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs'atli (geniş) ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi (çeşitli) vezâife ve ibâdâta nihayetsiz melâike envâı ve ruhâniyet ecnâsı (cinsler) lâzımdır.” (15. Söz)

Küçükken anne özlemiyle yaptığı uzay boşluğunu dinleme işini büyüyünce profesyonel olarak SETI projesi için yapmaya başlar Ellie. (bu arada büyüyüp Jodie Foster’a dönüşmüştür karakterimiz) Ve bir gün, hiç beklenmedik anda, uzay boşluğundan bir mesaj gelir. Kolay olmaz çözmek ama çözülür sonunda. Uzaydan bilinmeyen birileri bir uzay aracı çizimi yollamışlardır. Dünyalılara ‘bunu inşa edip, içine binerek bize ulaşabilirsiniz’ demek istiyorlardır kesinlikle.


Katıksız bir ateist olan Ellie her ne kadar kendisi yapmak istese de bu yolculuğu formaliteler ve derin kulisler onu bu projede kenara iter. Sapık bir tarikatın suikastı her şeyi alt üst eder ve bu gizemli yolculuk genç 
akademisyenimize kalır. Uzaya çıkınca, kâinatın büyüklüğü ve güzelliği karşısında adeta büyülenir ve aynen şöyle der: “Bu semavi bir olay... Hayır, hiç bir kelime bunu tarif edemez. Şiir! Bir şair göndermeliydiler. Kadar güzel ki!”


Bireysel olarak son derece pahalı ve meşakkatli bir yol ile hidayeti bulur Dr. Ellie. Herkes onun kadar şanslı değildir şüphesiz. Ve bir sır ve imtihan dünyasıdır bu dünya. Hakikat öyle herkesin kolaylıkla görüp alabileceği bir yerde durmayacaktır muhakkak.

Aslında yazacak bir bu kadar şey daha var ama ne yazık ki yerimiz kısıtlı. Contact-Mesaj, bilim ile aklın hakikat karşısında teraziye çıkabilecek denk şeyler olmadığını, inanmanın sadece akıl ile izah edilemeyeceğini, inanç ile dinsel kurumların farklı şeyler olduğunu, bilimin din ile çatışmayacağını, Cenab-ı Hakk’ın çok nadir de olsa, nokta atışı yapabileceğini ifade etmeye çalışan görsel açıdan muazzam bir film.

Bir yerlerden edinip mutlaka izleyin…

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Boşluğu çekilir yapan şey beraberliktir!


Küçük Ellie: Baba, annemle konuşabilir miyiz? (Anne ölmüştür)

Baba Arroway: En büyük radyonun bile o kadar uzağı alacağını sanmam.

Küçük Ellie: Baba, sence başka gezegenlerde hayat var mı?

Baba Arroway: Bilmiyorum, ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak, korkunç bir yer israfı var demektir.




Ellie Arroway:   Sadece bizim galaksimizde dört yüz milyar yıldız var. Eğer bunların milyonda birinin gezegenleri olsa ve eğer bunların milyonda birinde hayat olsa ve bunların milyonda birinde şuurlu hayat olsa, orada milyonlarca uygarlık vardır...

Rahip Joss: Eğer yoksa, korkunç bir yer israfı demektir.

Contact (1997)

14 Ağustos 2011 Pazar

Yağmur

Oklarının ucunu aleve batırıp, üzerime boca eden cüceler ordusu gördüm düşümde. Yay sesi tınladı kulaklarımda ve gökyüzünde binlerce ucu alevli ok vınladı. Kaçmak ne kelime, koştum aleve doğru ve bağırdım; saplanın!


Öyle bir alevden ıslaklık düşer ki gökyüzünden, hararet söndüren cinsten. Ateş, aşkın gül bahçesi!


Iskalanmak bahtsızlıktır bana göre. Karavana haksızlıktır.


Bazı geceler, gece yarıları hatta… Cinler bile elini ayağını çekmişken duvarlardan, bir sızı sızıyor serin duvardan bedenime. Yazın kavurucu ateşinde, kupkuru toprağa düşen alevden damlalar gibi yağıyorsun geceme.


Ağlıyorsun…


Benim için… Bir başkası için sonra ve bir diğeri için… ‘Bu kadar gözyaşını biriktirmek kolay değil, yürek gerek’ diyorum içimden gece vakti. Dünü anlatırken ağlıyorsun, güzel günlerin anısı taşkın bir sele dönüştürüyor göz pınarlarını. Sonra geleceğe dönüyorsun yine gözlerinde gözyaşı bulutları sinmiş olarak.
Sen geleceğe ağlıyorsun, ben gidişine…


Hani yağmur yağınca dizleri sızlar ya insanın, sen ağlayınca kalbim sızlıyor için için.
Hani, güneş batınca büker ya boynunu çiçekler, gittiğinden beri bükük boynum…


Bir tıkırtı duyar gibi hani, kulak kesiliyorum boşluğa her gece. Bir karaltı görür gibi hani, gözlerimi boşluğa dikiyorum saatlerce. Ne bir ses, ne bir gölge!


Sonra gözlerin geliyor aklıma, yemyeşil çimenlerin altından sessizce akan minicik bir pınar gibi parıldıyor hayallerim. Derken sözlerin geliyor aklıma, imsak vakti uzak bir köyden gelen ezan sesi duyar gibi yüzümü sıvazlıyor ellerim.


Üşüdükçe bakışlarının anılarıma sığınıyorum.


Öyle bir hatıra şehri bıraktın ki ardında, gökyüzünü havai fişek ışıltıları aydınlatıyor. Caddeler, yeni yağmış yağmurun çitilemesiyle mis… Ne kir kalmış, ne kerahet, ne de isli ruhlarda ihanet… Alıp götürmüş yağmur hepsini, kentin mazgallarında günah izleri…


Yağmur yıkamasaydı yeryüzünü, nasıl arınırdık kirlerimizden?


Yağmurun hamurunda hüzün var, sadece değdiği şeyi ıslatmıyor, nemlendiriyor kalpleri.


Ve fısıltıyla konuşuyor yağmur. Neler anlattığını yokluğunda anlayabiliyoruz ancak. Yağmur yüklü bulutları kıskanır sıradan sevdalı bulutlar. Çünkü biri derdini döker üzerimize, diğeri ketum.


Yağmur yalnızların melodisini de saklıyor damlalarında. Pencereye her vuruşunda titriyor sevdalıların hüzün telleri. Çatılara ise kara sevdalıların sulu sepken feryatları boşalıyor bu mevsimde.


Bir de dili var damlaların. Gök kubbenin mırıldanarak söylenenleri nasıl biriktirdiğini geri bildiriyor lisanından anlayanlara. Ve diyor ki; ey insan sen manasızca boşluğa bakıp sesimi dinle, ben kalbine bildiririm geriye kalanları.


Yağmur tek başına merhametin ispatıdır. O kadar yüksekten tüy düşse deler insanın başını. Bir rahmet sağanağı, şefkat panayırı sanki. Her damla ayrı ayrı, ayrı ayrı…


Ve bir merhamet belgesi daha: Zalime de mazluma da, fakire de krala da aynı damla iniyor, aynı rahmet ıslatıyor. Fark şu: Kimi dilini çözüyor bulutların, kimi için anlamsız bir ıslaklık.


Yağmur, her yağışı ayrı bir bestesidir bulutların.


Şüphesiz ki insan nankör. Yoksa tek damlası zayi olmasın diye yağmurun, kendimizi paralardık!
Keşke yağmura dayayabilseydik kulaklarımızı, kim bilir ne hakikatleri fısıldarlardı bizlere!


Yağmur insanlığın gözyaşlarına olan ihtiyacını bilircesine yağıyor dünya kurulalı beri. Korkarım ki ağlamayı unuttuğumuz zaman yağmurlar da bitecek!


Gökyaşı yağmur, gözyaşı gibi…


Yine bir şeyler söylüyor aniden gelmiş misafir gibi, kaynar yaz geceleri…


İçini döküyor bulutlar, ki onları yalnız sevdalılar anlar!

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Mevzubahis ABD ise gerisi teferruattır!


Zenginlik böyle bir şey sanırım. Sofran zengin, karnın tok olunca başkalarının ne yediklerine bakıyorsun bir süre. Sonra onların ne yediğiyle ilgilenip, her şeyi sen düzenlemeye çalışıyorsun. Devletler de ülkeler gibi. Tuzu, rahatı yerinde olanların bir süre sonra kafalarını önlerinden kaldırıp başka devletler ile ilgilenmeleri belki toplumsal tarih açısından farklı anlatılabilir ama reflektif olarak aynı şey.

Söz gelimi başka ülkelerin sosyal hayatlarıyla ilgileniyorsunuz. Özgürlükleriyle, yiyip içtikleriyle vesaire. Daha da müşahhaslaştıralım meseleyi. İsminiz Amerika diyelim. Karnınız tok. O kadar ki, markette gezerken bile motorlu araçlar kullanıyorsunuz. Her kumandaya kumanda eden bir kumanda icat etmişsiniz son olarak. Bankanız bile aracınızdan inmeyin diye, ATM’lerini araçlara göre dizayn etmişler. Yaklaşıyorsunuz, aracınızdan inmeden paranızı çekiyorsunuz… Çağdaş dünya, uygar insanlık filan diyorlar sizin için.

Sonra kalkıp Irak’a gidiyorsunuz söz gelimi. ‘Senin kimyasal, nükleer ve bilumum tehlikeli silahın var’ diyorsunuz yıllarca büyüttüğünüz öcünüze. Kendi Frankeştayn’ınızı yemek için türlü bahane uyduruyor ve ‘özgürlük getiriyorum’ ayağına milyonlarca insanı katledebiliyorsunuz. Adına da ‘ülkeyi özgürleştirmek, demokrasiyi getirmek’ filan diyorsunuz.

Biliyorum girizgah çok uzun oldu. Ve biliyorum geçtiğimiz hafta ramazanın ruhuna uygun filmler yazacağımıza dair sözleşmiştik. Ama itiraf edeyim hesapta bu film, yani “Akılalmaz – Unthinkable” yoktu. Filmin içinde bulunduğumuz kutsal ayın ruhuyla ilgisi yok, hiçbir ayın ya da mevsimin ruhuyla ilgisi yok. Ancak bu konuda kalem oynatıyorsak, tarihe not düşmek de bir vebal kanaatimizce.

‘Akılalmaz’ çok kaba bir bakışla esasen ‘büyük çoğunluğun menfaati için, küçük fireler verilir’ gibi yakışıklı bir temayı içeriyor gibi. Lakin, her bu tür Amerikan propaganda filminde olduğu gibi, dış ambalajı her ne kadar yaldızlı ve şekerli ise de, içi pis ve kokuşmuş. Ne yazık ki böyle…

Konusu şu filmin: Eski Amerikalı, Delta Force askeri, patlayıcı uzmanı Steven Arthur Younger (Michael Sheen), Müslüman olduktan sonra sadece adını ve dinini değiştirmeyip, tüm hayatını değiştirerek Amerikan hükümetine ulusal bir tehdit haline gelmiştir. Üç farklı şehre nükleer bombalar yerleştirdikten sonra kendini yakalatır. Görünen bir amacı ve talepleri var ama asıl önemlisi görünmeyen ve işbirliği yaparak kendisini sorgulayan ordu ile hükümet görevlilerinin kendi kendilerine görmesini istediği siyasi ve insani yüzleşmeler sağlamaktır. Yerleri bilinmeyen bombalara karşı zamanla yarış başlayınca devreye, yöntemleri farklı olan işkence uzmanı Henry Herald ‘H’ Humphries (Samuel L. Jackson) ve FBI ajanı Helen Brody (Carrie-Anne Moss) girer. Biri ürkütecek, diğeri yatıştıracak, böylece Younger’dan bombaların yerini öğrenebileceklerdir. Ama karşılarında bütün planlarını yapmış, başına gelecek her şeyi bilen ve onlara hazırlıklı bir adam vardır.

Kabataslak film böyle bir konuya sahip. Elbette böylesi bir konu akıllara hemen 11 Eylül saldırıları ve sonrasını getiriyor. Hatırlarsınız, G. Bush saldırı sonrasında kendi ajanlarına işkence ile belge, bilgi toplama yetkisi vermişti. Yani, Akılalmaz bu açıdan bakıldığında ‘Hele bir sor niye yapıyoruz!’ filmi… ve hiç de yüksek olmayan bir ahlaki değersizlik manzumesi içeriyor.

Özellikle S. Jackson’un canlandırdığı taşeron işkenceci ile Amerikan halkına, ‘her şey sizin iyiliğiniz ve Amerikan halkının huzuru, mutluluğu için’ mesajı vermek isterken, senarist ve yapımcıların tercih ettiği ‘aptal’ca yol, umulur ki, dönüp kendini vurabilir. Evet Unthinkable bir ekim yapıyor, Amerikan halkının bilinçaltına yapılıyor bu: Bakın boşuna değil tee Afganistanlara, Iraklara gitmemiz. Boşuna değil Afrika’da cirit atamız. Ahan da böyle, biz gidip yuvalarında ezmezsek, onlar gelip yuvamızı yıkarlar.

11 Eylül sonrası oluşturulan bir politik kültür var. Daha çok masumiyet için bir takım paranoyaların zararı yoktur, gibi tuhaf bir mantık bu. Anlamak mümkün değil. Hele bizim gibi, ‘bir gemide 99 cani, bir masum olsa da o gemi batırılmaz’ düsturuna aşina bir kültür için asla kabul edilemez bir mantık bu. Ancak Hollywood bizden kabul etmemizi istiyor bunu. Hem de film formunda ambalajlayarak. Aslında bu mantık, cinayetleri, faili meçhulleri, kontra terörü ve daha bir milyon şeyi meşru gösterebilmek için paranoyaların zararsız olabileceğini de dikte ediyor. Ne ki buna film denmez, sanat hiç denemez. Belki kuru bir propaganda, belki iğrenç bir gizli reklam, o kadar…

Bir yerden sonra iyi oyunculuk, kaliteli görüntü, güzel müzik filan hikaye kalıyor. Niyetler amelleri, ameller sanatı darmadağın ediveriyor.

Öyle berbat bir final koşuyor ki, hakikaten akıl almaz!

İşkenceyi ak pak eden, ne yapalım bazen gerekiyor işte, dedirtmeye çalışan zalim bir film Akılalmaz. Mideniz sağlam ise, izleyebilirsiniz.


AKILALMAZ
(UNTHINKABLE)
Yönetmen: Gregor Jordan
Oyuncular: Samuel L. Jackson, Carrie-
Anne Moss, Michael
Sheen, Brandon
Routh,  Austin Nichols,  Gil Bellows,  Yara Shahidi,
Tür: Dram, aksiyon, gerilim
Süre: 92 dakika
2010, ABD