9 Eylül 2011 Cuma
Yağmuru Bile: Zulmün coğrafyası yok
Bazı kavramlar insanlık tarihi kadar kadim. Vicdan, merhamet, zulüm, başkaldırı, adalet, hak ve özgürlük… Yaşanılan tarih ne olursa olsun, küçük form değişiklikleriyle aynı oluyor bazı şeyler.
İspanyol bayan yönetmen İciar Bollain’in sarsıcı filmi También la lluvia -Yağmuru Bile- bütün bu kavramları içine alan bir hikâyeye sahip. Aslında bir hikâye de değil, çok farklı dönemleri içine alan çok farklı zaman dilimlerini işleyen üç ayrı hikâyenin iç içe geçmesi, demek daha doğru olur sanırım.
Merhum Meriç, “Altınlarını cam karşılığı dağıtan kızılderiliyi hiçbir zaman gülünç bulmadım… İsrail peygamberlerinden beri lânetlenmiş bir maden, altın. Adı, tarihin bütün cinayetlerine karışmış. Pıhtılaşmış kan, insan kanı.” diyerek cam güzellemesi yaparken, altının insanoğlu için nasıl bir zülüm aracı olduğunu da anlatıyordu.
Bayan Bollian’ın ana öyküsü de altına yaslanıyor. Şöyle ki: Bir film ekibi Christoph Colomb’un Amerika’nın keşfine dair film çekmek için Bolivya’ya gider. Ancak, ünlü kâşif bu filmde bildik maceracı ruhun epey dışında bir karakterdedir. Amerikan yerlilerini altın yüzünden esir alıp, zulmetmeye başlar. Film ekibinin hikâyesi de, yerli oyuncu seçimiyle başlıyor.
Geçmişin altını ne ise, günümüzün ‘su’yu da aynı gibi gösteriliyor filmde. Ki yeryüzünün birçok yeri için haklı bir benzetme. Zira film çekimi için bulundukları Bolivya, sömürgeci ülkeler tarafından neredeyse kanı emilmektedir. Son sömürü maddesi ise sudur. Her şeyi ellerinden alınan halk, sularına da göz konulduğunu anlayınca ufaktan isyan girişimleri başlıyor. Başkaldırının elebaşlarından biri ise, vaktiyle Amerika’da iki yıl kaçak işçilik yapmış olan ilginç bir kişiliktir ve filmin de önemli karakterlerinden birini kapmayı başarır.
Ne ki hem filmin içindeki filmde, hem Bolivya’da, hem de film setinde işler istenildiği gibi gitmez. Her karakter kendi kişisel serüvenini yaşarken, kimi dönüşür, kimi kahramanlaşır. Finalde ise, artık ülke ne eski Bolivya’dır, ne de film eski filmdir. Dolayısıyla filmin yapımcısı da yönetmeni de gerçeklerden payını almıştır.
Yağmuru Bile, birçok festivalde övgü ve ödül almış başarılı bir yapım. Başarısı sadece usta işi bir senaryoya sahip olmasından gelmiyor. Elbette sıra dışı ve derinlikli diyaloglar, etkileyici görsel planlar var. Ancak özellikle son derece sıradan görünen, lakin her yönetmenin harcı olamayacak olan kurgusu, usta işi oyunculukları ve toplumsal gerçekçi sekansları ile unutulmazlar arasına girmeyi başarıyor Yağmuru Bile…
İspanyol filmi, bir kez daha çok çarpıcı şekilde gösteriyor ki bazı şeyler için zaman ve mekân aşımı diye bir kavram yok. Zulmün coğrafyası olmuyor. Zamanı da… Bazı gerçekleri, acıları, isyanları ve vicdanları görebilmek için geçmişe seyahat yapmaya da gerek yok, uzağa gitmeye de… Dün altın etrafından dönen canilik, sömürü ve vicdansızlık, bugün su etrafında da dönebiliyor. Dün, kimlik, kişilik, insanca yaşam için yapılan başkaldırılar, bugün hava, su ve toprak için yapılabiliyor.
İşin tuhafı, tarihin bize ‘inançlı’ olarak sunduğu kahramanların nasıl birer inanç sömürüsü düzenini tesis ettiğini de bir kez daha hatırlatıyor Yağmuru Bile. Modern insanın kaybettiği değerler için bazı zamanlar, küçümsediği, hor gördüğü kitlelerden de kocaman bir ders alabiliyor.
İspanyol yönetmen aslında zor bir işe girişiyor. Bambaşka bir formda tarihsel kavramlar üzerine eğilirken konuyu dağıtma, anlatamama ve yüzüne gözüne bulaştırma riski çok büyük. Nitekim filmin ortalarında bir ara öyle de oluyor gibi. Film tek öykünün üzerine abanıyor ve neredeyse diğer iki öykü unutulmaya başlıyor. Lakin buna uzun süre izin vermeyip meseleyi toparlamayı başarıyor ustalıkla bayan Bollair.
Sinemanın bile küresel güçlerin elinde muazzam bir sömürü aparatına dönüştüğü günümüzde, bir sinema filminin böylesi sıkıntılı bir alana el atması, karmaşık ve ilgisiz gibi görünen üç ayrı hikâyeyi tek potaya koyup başarıyla eritmesi çok önemli bir meseledir.
Filmde de denildiği gibi, gerçeğin birçok düşmanı var, yalanın ise birçok dostu. Yağmuru Bile, yalanla dostluk kurmadığı gibi, gerçeğin düşmanlarının karşısına da dikilen bir film.
Yer yer klişe sol söylemlere takılan diyaloglar olsa da, özellikle Bolivya halkının haklı ayaklanması sahnelerindeki gerçekçilik ile hafızalardan kolay silinmeyecek tablolara imza atan bu filmi, imkânınız varsa izleyin. Yazılması gerekenin sadece onda birini yazabildiğimizi göreceksiniz.
EVEN THE RAIN
(YAĞMURU BİLE)
Yönetmen: Icíar Bollaín
Oyuncular: Gael García Bernal, Luis Tosar, Najwa Nimri, Emma Suárez, Cassandra Ciangherotti, Karra Elejalde
Tür: Dram, savaş, tarih
Süre: 98 dakika
2011, Fransa,
İspanya, Meksika
Ölümüne Kaçış: Yokluk, sen de yoksun!
İnsanoğlunun dayanma gücüne dair sayısız yaşanmış örnek vardır. Bunların kimi ‘başarı öyküsü’ formunda, kimi ise ‘hayatta kalma’ şeklindedir. Güzeller güzeli Touching The Void filmini izleyenler hatırlayacaklardır (izlemeyenler varsa ilk iş izlesinler) dehşetli bir havada 6000 metre yüksekteki bir buz yarığının içinde bacağı kırık, aç susuz ve yalnız kalan dağcı Joe Simpson gibi bir adamın, acısını unutup uyuma itkisini yenerek yan bilinçli bir halde üç gün boyunca sürüne sürüne üs kampa geri dönmesini sağlayan şeydir dayanma gücü. Robert Winston, ‘İnsan İçgüdüsü’ isimli şaşırtıcı kitabında, dokuları, kemikleri, deriyi, kanı ve sinir sistemini oluşturmak üzere farklı gruplar halinde bir araya gelen hücrelerimizin, DNA’nın olağanüstü derecede karmaşık hayatta kalma makinesinin ayrılmaz bileşenleri olduğunu söyleyip ekler; “İnsan vücudu ve beyni DNA’nın hayatta kalmasını sağlamak için “tasarlanmış” adaptasyonlardır.”
Peki hangi kavram ve değerler yaşamdan ve hayatta kalmaktan daha mühim olabilir?
Hatırlayalım Polanski’nin meşhur Piyanist filmini. Bir fare gibi yaşamayı, salt yaşıyor olmak için tercih eden bir sanatçının hangi erdemi yüceltilmek istenmişti ki?
Özgürlük ya da inanç olabilir mi acaba aradığımız kelimeler?
Polonya’nın yetiştirdiği usta yönetmen Jerzy Skolimowski’nin “en iyi filmim” dediği, Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ve En İyi Erkek Oyuncu Ödülleri ile dönen, Polonya Film Ödülleri’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil olmak üzere toplam 4 ödülü alan “Essential Killing- Ölümüne Kaçış” klişe ifadelere sığmayacak derinlikte bir ‘kaçak’ filmi. Hem de şimdilerde sade suya tirit 3 boyutlu fındıkkıranlarla uğraşan A. Koncholovski’nin yazdığı, nicedir sesi soluğu çıkmayan Kazak usta Eldor Urazbayev’in yönettiği Sibirya Ekspresi kadar soğuk, sert ve sahici.
Vaktiyle dizi olarak yayınlanan, akabinde şatafatlı filmi çekilen (T. Lee Jones’a Oscar ödülü getirmişti) ünlü Kaçak filmiyle karşılaştıranı görürseniz ciddiye almayınız lütfen. Zira Ölümüne Kaçış, sıradan bir kaçak filmi değil, kökeninde insanın DNA’sında gizli olan hayatta kalmayı, özgürlüğe koşmak ile değiştirerek sunuyor film. Hani bu açıdan bakıldığında çok ciddi bir ‘varoluşçu’ duruşu var Ölümüne Kaçış’ın. Üstelik bütün mevzuyu ana karakterine tek cümle ettirmeden anlatmayı başarıyor Polonyalı yönetmen.
Gelelim hikayesine. Ben diyeyim Afganistan, siz deyin Pakistan gibi bir yerde. Kuş uçmaz kervan geçmez dağ başında, Amerikalılar –her zamanki gibi- özgürlük getirmek amacıyla insan avına çıkmıştır. Giyim kuşamı, saç ve sakalından –garanti- terörist olan bir yerli bir grup askerin takibiyle köşeye sıkışır. Silahı filan da yoktur, ancak ölmüş bir başka köylünün elinde sıkı sıkıya tuttuğu roket atarı alıp, peşine düşen Amerikalı askerleri havaya uçurur. Küçük bir kovalamaca sonrasında da yakalanır. Üzerine atılan bomba neticesinde kulak zarlarını yitirdiği için mi, yoksa doğuştan mıdır bilinmez -yönetmen bu konuda ketum zira- tek kelime etmez film boyunca kahramanımız.
Ancak her potansiyel terörist gibi kafasına çuval geçirilip Avrupa mı, Amerika mı tam olarak bilmediğimiz garip bir yere götürülür Müslüman tutsak. İşkence, dayak filan derken bir transfer esnasında içinde bulunduğu nakliye aracı şarampole yuvarlanır ve diğer mahkumların aksine kendisi hayatta kalır. O andan itibaren ise, hayatta kalma mücadelesi verirken, gerektiğinde elini kana bulamaktan da geri durmaz…
Bir çöl insanının, ayakları çıplak bir şekilde metrelerce kanın ve eksi derecedeki hava sıcaklığının hüküm sürdüğü bir coğrafyada, üstelik işitip/konuşmadan hayatta kalabilmesi mümkün mü? Film bu hali son derece gerçekçi ve çarpıcı bir dille anlatıyor.
Bir kere başrol oyuncusu Vincent Gallo döktürüyor. (Arizona Rüyası ve Ferrera’nın Cenaze’sinden hatırlayacaksınız) İki saat boyunca tek kelime etmeden sadece inleyerek izleyici ile işitsel empati oluşturabilmek her artistin harcı olmasa gerek.
Filmin hikayesi de yönetmen Jerzy Skolimowski’ye ait. Polonyalı sinemacı evrensel değerler üzerine son derece dikkatli ve sağlıklı bir dil üzerine oturturken filmini, İslam’a dair gösterdiği epizodik kareler önyargının, peşin algının, küçümsemenin işaretlerini de taşıyor. Müslüman’ın, hayatı sadece cihat ayetlerinden okuyor olması gibi tuhaf bir mantığı vurgular gibi ısrarcı bir şekilde her geri dönüşte cihat ayetlerini duyuyoruz.
Seyri kısmen zor Ölümüne Kaçış’ın. Ancak şiirsel görsellik ve yönetmenin hiç aceleci olmayan tarzı, -şayet tam rezone olabilirsek- kendi içinde bir ritmi ve aksiyonu da var filmin. Fakat elbette Harrison Ford’un Kaçak’ı gibi değil. Öyle bir beklenti ile gitmeyin. Bu kaynar su gibi sıcak günlerde Jack London romanlarından fırlamış gibi kurgulanmış sahneleri görmek istiyor ve üstelik hayatı hangi bedeller karşılığı koruyabileceğimize dair hikmet derlemek istiyorsanız izleyin bu filmi. İyi gelecektir, sıcağa da, hayata da…
Soluduğum hava: Zaaflarımızla insanız!
Yeni görüntünüzün içindeki yine sizsiniz. Herhangi bir ayna ya da yeni görüntünüzü size yansıtacak insan yahut eşya olmazsa değişen ne olacak?
2007 yapımı bir Jieho Lee filmi olan “The Air I Breathe – Soluduğum Hava” şöyle bir replik ile açılıyor: “Hep merak etmişimdir, bir kelebek güvenli kozasından çıktığında ne kadar güzel bir hâle geldiğinin farkında mıdır? Yoksa kendini hâlâ bir tırtıl olarak mı görür?” Bence gösterime girdiği dönem hak ettiği ilgiyi görmemiş bahtsız bir filmdir Soluduğum Hava ve belki yönetmen (ki aynı zamanda senaristtir) kendi tahmininin bile üzerinde değerli bir meseleye odaklanmıştır.
İsterseniz meseleye başka bir filmden bir okuma parçası alarak devam edelim. Bahsini ettiğimiz filmin aksine, gerek sinema çevreleri, gerekse izleyiciden hak ettiği ilgiyi gören bir başka film Crash-Çarpışma şöylesi bir metinle açılıyordu: “Dokunma duygusu bu. Bir şehirde yürürsün, değil mi? İnsanlara sürtünerek geçersin, insanlar sana omuz atar. Los Angeles’ta kimse sana dokunmaz. Her zaman bu metal ve camın (kahramanlar gecenin bir vakti, araba farlarının aydınlatıp durduğu kaza yapmış bir ekip otosundadırlar çünkü) arkasındayız. Herhâlde o dokunuşu o kadar özlüyoruz ki birbirimize çarpıyoruz; sadece bir şey hissedebilelim diye.”
Çok bilinen bir klişedir bu; bilmem nerede minicik bir kelebek kanat çırpar, olayla alakasız görünen (kelebeğe epey uzak da olabilir bu yer) bambaşka bir yerde büyük depremler olur!
Her birey yaşadığı hayat perspektifinden algılar hayatı ve öyle yaşar. Oysa, kalabalık bir caddede yürüyen insanların hepsi birbirinin hayatını etkiler bir şekilde. Biz elimizde ruhani bir mercekle manzaraya pilot açıyla bakmadığımız için, bu karmaşık görüntüdeki etkileşimi görmekten acizizdir. Soluduğum Hava, bambaşka dünyaların bambaşka insanlarının birbirinin hayatını nasıl etkileyebileceğini anlatan muazzam bir sinema filmi. Elbette bunu yaparken, Batılı dünyanın sığ sularındaki öyküleri kullanıyor ama meseleye biraz yoğunlaşıp, biraz kafa patlatınca film açılıyor ve katmanlara ayrışıyor. Ortaya ise muazzam bir ibret tablosu kalıyor.
Antik bir Çin atasözüne sırtını yaslıyor Soluduğum Hava. Bu söze göre, insanoğlunun varlığını kontrol eden dört element var: aşk, keder, zevk ve mutluluk. The Air I Breathe, dört karakterin hayatları üzerine kurulu bir hikâye. Filmdeki her bir karakter de bu duygulardan birini temsil ediyor. Sarah Michella Gellar kederi, Kevin Bacon aşkı, Brendan Fraser zevki, Forest Whitaker ise mutluluğu canlandırıyor.
4 ayrı hikâyenin bazen çetrefilli, bazense son derece basit iç içe geçmişliğini perdeye yansıtan filmde, sıradan bir bankacının hırslarına yenik düşmesiyle başına açtığı işi görüyoruz önce. İş arkadaşlarına kulak misafiri olarak hiç yapmadığı bir şeyi yapıyor ve kumar oynuyor. Ardından başı mafyayla belaya giriyor. Derken bir temas noktası karakter ile mafya mensubu bir karakterin peşine takılıyoruz bu kez. Yaşayacağı olayları bir şekilde önceden hisseden, buz gibi soğuk ve hissiz bir gangster hikâyeyi örmeye başlıyor. Oradan ise, orta hâlli bir şarkıcının hayatına dalıyoruz ve nihayetinde bütün hikâyeleri toplayıp ana hikayeyi oluşturan doktora ulaşıyoruz.
“The Air I Breathe – Soluduğum Hava”nın anlattığı öyküler çok basit ve yalın. Anlatım da öyle. Bu açıdan bakıldığında sıradan bir Amerikan görüntüsü var filmde. Ama neredeyse her karakteri çok başarılı bir oyuncu canlandırmış. Şahsen hep mukallit rollerden tanıdığımız Brendan Fraser’in oyununu izleyince hayranlık duyuyor insan. Whitaker ise bildiğimiz büyük oyuncu. Andy Garcia da döktürüyor âdeta.
Film elbette bir İnnaritu filmi derinliğinde değil, ancak taşıdığı kumaş şahsen beni çok etkiledi. Ve özellikle diyalogları. Her biri felsefi bir metin parçası gibi. Ve bize söylüyor ki, ey insan sahip olduğun bazı zaaflar senin için ödül olabilir ve bazı üstünlükler de lanetin olabilir! İnsan acizliğini hissettiği derecede insandır!
Muhteşem oyunculuklarla taçlandırılmış derinlikli ve son derece başarılı bir dram Soluduğum Hava, keşke gereksiz olan bir iki, çok kısa rahatsız edici sahnesi olmasaymış!
7 Eylül 2011 Çarşamba
Eylül'e mersiye...
Mevsim Eylül dedi mi, ayaklanır hislerim…
Serin bir mağara gölgesinde sabır taşı çatlatacak kadar dingin ve sakin damla damla biriken billur pınarlar gibi parıldar derinlerimdeki duygularım. Ve ben her Eylül ayrılıkları hatırlar, tekrar kanarım.
Gerçi ayrılıklar artık eskisi kadar hasar veremiyor bana. Belki bünye alışkanlık yaptı, belki kabullendi asi ruhum.
Asla şikâyetçi de değilim aslında. Çünkü her giden bir boşluk bırakırken ardından, yeni ve -kalışlar kadar olmasa da- güzel hasletlere gebe bırakabiliyor bellekleri.
Sözgelimi hayaller ile sıkı fıkı oluyor sevdalı insan. Ducasse’nin Moldoror’u, Atay’ın Olric’i gibi kendine musahhar bir hizmetkâra dönüşebiliyor hayaller.
Ve bilir misin; hayalin kadar randevusuna sadık kimse yoktur. Ne zaman gözümü kapasam karşımdasın.
Biliyorum en fazla bir ömürlük uzunluğu olacak bu hasretin. Böylesi bir sevdaya, bir ömür, mesafe mi yani?
Sonra… Sonra teselliler anlamsızlaşıyor mesela… ‘Hayat devam ediyor’ sözü de tam olarak doğru değil, hayat hasrete dönüşüyor, bir noktadan sonra.
Şu doğru olabilir belki; sevdayı hayata dönüştürebilirsen devam eder ancak ve o zaman boyu kısa gelir ömrün, ürkütücülüğü kalmaz ölümün. Bir de zorluğu var tabii ayrılığın.
Gidişin bana başka yeni meziyetler kazandırdı. Sözgelimi yine; hayallerden yeni hayatlar inşa edebiliyorum artık. Umudun harcıyla karıyorum hasreti, içine bol miktarda gözyaşı döküyorum, mermer gibi sağlam yeni hayallerim oluyor. Büsbütün kötü değil hani.
Bir duvarını mutlaka eksik bırakıyorum hayallerimin, bir gün döneceksin umuduyla.
Sonra yorgun düşüyor ve ‘bırak’ diyorum, ‘bırak aramıza yalnızlık girsin!’
Ve sen… Benden uzakta, ola ki gezinirken bir yerlerde…
Yorgun bir düş görürsen, bil ki benden düşmüştür.
Eylül geceleri tuhaf oluyor, Eylül sabahları uzak…
Ezanlarla beraber bekliyorum seni, aynı kararlılıkta ve aynı karanlıkta.
Gece ki, en çok hüzün damlatıyor tavan çatlaklarından…
Bir kalemde siliyorum gözyaşlarımı.
Bir kalem de unutturmuyor seni.
Bir şair geliyor sonra başucuma, yastığımın altına iliştiriyor bilmediğim kelimeleri: “Yaşamak… Ne acayip iştir ki… Bu ne mene gidiştir ki…” Fırlıyorum kalk borusunu duymuş siper süvarisi gibi; “He he hey de Tarantababu He he hey, yaşamak ne güzel şey!”
Bölüyor paslı bir bıçak gibi gecelerimi şair…
Yüzeyinde gölgeler besleyen duvarlarda cansız yatıyor elbiselerim.
Gülüşün geliyor yine, eski bir çaydanlığın eğimli burnundan tüten bir süt buğusu gibi kıvrılarak süzülüyor odama…
Bana ‘nasılsın’ diye sorma, ağlıyorum yine!
Karanlıktan korkmuyorsam, hayalinle olduğum içindir.
Gitmen ‘olmaman’ demek değil, kalırken olmayanlara nasıl anlatayım ki bunu?
Zaman çok zalim; haftalar, aylar, yıllar... Sırayla ısırıyorlar… Ne çok zehir varmış saatin akrebinde?
Ayrılık anlaşılır bir şey, mesafelere de… Mesafeyi merhametsiz yapan sevdanın büyüklüğü..
Ne kadar uzaksan o kadar yakınlaşmam lazım kendime, bunu temrin olarak belledim. Bir dua bırak mermer avlusuna güzergâhının, belki bir garip yolcu susuzluğunu giderir!
Acı büyütmüyorsa ruhumuzu anlamı kalır mı yaralarımızın? Ve gerçeğe yaklaştırmıyorsa bizi günahlarımız, neye yarardı ki gözyaşlarımız!
Sonra soğuk terler dökülüyor duvarlardan…
Bir sela sızıyor rüyalarımdan, avuçlarımda ettiğim duaların sızısıyla uyanıyorum.
Bak şiir yazdırdı bana yokluğun, her nakaratı suskunluk.
Böyle sulu sepken ağlamak için, yağmurlar gibi Eylül’ü mü beklemeliydim!
6 Eylül 2011 Salı
Doğum
Hiç endişe etme rahatsız etmem seni,
gözlerine bir bakıp
döneceğim usulca…
Şehir sessiz…
Şehir sensiz…
Birazdan ıslık çalacak güneş.
Ve bir gemi ikiye bölecek sessizliğimi.
Yine kaybetti cengi sokak lambaları…
Mutlak bir yenilginin utancıyla eğdiler başlarını kaldırımlara…
Ve karanlık,
Penceremde veriyor son nefesini…
İlk ayak sesi dövecek taş duvarları.
Bir karpuzu vurarak anlayacak çiğliğini bir çiftçi.
Gece boyu homurdayan yapraklar,
Yorgun düşecek dalların kollarına…
Rüzgar kendi inine çekilecek,
Kendi zehrini yutkunacak yılanlar.
Rüzgar, ah rüzgar,
Sen olmazsan, yalnızlığı bize hatırlatacak ne var?
Düşler apar topar,
Yastık altlarına süprülecekler.
Eşikte bekleyen ışıklar,
Hayalleri gölgeleyecekler…
Düşe düşman bu şehirde,
Gece, gurbettir her zaman.
Bilmez ki kimse;
Şeytan, aydınlıkta gizlidir!
Gün doğdu ey kalabalıklar;
Acımayın yalnızlara!
20 Ağustos 2011 Cumartesi
Yoktur bugünümüz!
Bana seni soruyorlar Süreyya, ne diyeyim soranlara?
Belki beni de sana!
Bela dedik, kara dedik, sevda dedik Süreyya, hâlâ anlatamadıysak yazık bize ve onlara… Baksalar olanlara, sormayacaklar bunları eminim. Eksiltsem seni kendimden geriye bir şey kalmayacağını söyleyebilirim belki. Ve mevsiminin olmadığını senin, renginin ve deseninin…
Ah Süreyya bilmiyorlar yaz-kış ve tüm baharların sen olduğunu… Güneş kadar yakıp, kar gibi soğuttuğunu ve sonunda serinliğinle yakıp, ateşinle üşüttüğünü…
“Belalıdır Sevdalarımız” dedik gözüm, şimdi de “Yoktur bugünümüz” diyoruz işte. Ki biz dün ile yarın arasında bir nefeslik bir hayaliz ciğerparem… Geçmiş ve gelecek Süreyya, birine sırtımız dayalı diğerine göğüs kafesimiz ve pergel metaforu misali açarız açabildiğimiz kadar kollarımızı. Biliriz ki Süreyya, toprak atlas kumaştandır, bulutlar pamuk balyası… Vuslatı olmaz sevdamızın ama tükenişi de yoktur… Üstelik karıncaları da küçümseriz…
Biliyorum ters gelecek sana; ama unutma, bir keresinde sen söylemiştin, ‘hey ahmak karınca! Madem varamayacaksın ne diye çıkarsın yola?’ Ürpermiştim Süreyya, iliklerim üşümüştü, kar yağmıştı yüreğime… İşte o günden beri, inanırım ki sevdamıza bitmeyecek yol, varılmayacak menzil yoktur…
Ve Süreyya;
Ekmeklerin niçin küçüldüğünü anlarım da, çay bardaklarını küçültenleri hiç anlayamam! Hani koca koca fincanlara çorba misali poşetleri idam ederek sallandırmasalar haşlama otları, paraları büyütmek için her şeyi küçültüyorlar, diyeceğim. Fakat heyhat ki saçma sapan bir açgözlülük ile küçültüyorlar çay bardaklarını. Peki, ben o buz gibi kış ikindilerinde, tuzlu suları yüzüme vuran lodosla dertleşirken avucumu nasıl ısıtacağım?
Biz ki nemin sıcağı binle çarparak ciğerimize körüklediği havalarda senle nefes alırdık, üful üful bir boğaz meltemi sökün ederdi genizlerimize… Sevdaların tıkadığı ciğerler nefes alırdı.
Görüyorsun işte, yangın yeri dünya… Alev yalazı atmosfer yakıyor yeryüzünü, korlarla kaplı yollarımız ve bağlanmaya çalışan kollarımızı her şeye rağmen açarız sinelerimiz gibi. Biz sevdayı en belalı âşıklardan vird edindik. Heyula ruhların sabotajları işler mi bize? Korların koru dökülse bedenimize, derimizi gerip gerip dağlasalar ne gam!
Süreyya; beni soranlara de ki, delidir sevdam…
Geceler Süreyya… Seni bilmeden nezle gibi, grip gibi, balçık gibi gelirdi bana. Pis ve yapışkan… Oysa şimdi sen varken, bu ölümcül nem, bu sıtmalı terler bile cennet ıtırı adeta. Uzuyor sabahlara kadar ve elimden tutuyor beni. Alıp en serin servilerin salındığı buzdan bahçelere, mayhoş derelerin aktığı diyarlara götürüyor ve sabahları düşündürtüyor bana…
Bilirsin sabahları. Seni bilmeden hep üzgün olan sabahlarımı... Şimdi her tan yeri ağarmasında ayrı bir doğuş, ayrı bir uyanış ile fırlıyorum yataktan…
Melekler şehrinin sabah meltemini kumsalda karşılayan sakinleri gibi göğüs kafesimi rüzgara dayıyor ve hayalleri gerçekleştirmek için yapılması gereken ilk şeyin, o hayalden uyanmak olduğunu çok iyi biliyorum artık!
Bana seni soruyorlar Süreyya, ne diyeyim soranlara?
Şimdi varlığını göstersem onlara, yıkılacak bütün billur Kehkeşan.
Göstermesem, gizlesem, tekin biri olmadığımı düşünecekler. Ama yine senin rahlende öğrenmedim mi, başkalarının ne dediğini umursamamayı?
En iyisi öyle yapalım… Sen ve ben, sorulan her soruya karşı susma hakkını kullanalım ve bu sevdanın izlerini gösterelim en fazla. İzlerini ve ufkunu…
Biliyorum ve eminim; bu bile yetecek onlara!
Belalıdır sevdalarımız bizim!
Tehlikelidir biliriz, bu topraklarda sevdalanmak Süreyya! Toprağa sevdalanmayla harmanlanır her harman vakti. Ki 'kara'sı makbuldür vurulmaların...
Süreyya; sen şimdi bebeğine buğu gizlenen bakışlarında, bilirim iç çekişlerle bastırırsın sevdalarını. Sevda bu, bilirsin o geldi mi, gelmez elden bir şey. Kepeneğinden başka korunağı olmayan yağız çobanların sevdasına anlam vermez ruhsuz ağalar.
Bunca zaman kafa patlatırım Süreyya, çözemedim giriftlerden belalı bilmeceyi: Bu toprak mıdır bu sevdaları kutsallaştıran, yoksa sevdalarımız mı yüceltti Anadolu'yu.
Ah Anadolu...
Kim bilir kaç çöl dolusu Mecnun eriyip gitti bağrında? Kaç Yusuf sırt döndü kesik parmaklı Züleyha'lara? Kaç yürek yanığını Kerem'den aldı? Ve dağ başında bekleyen kaç Ferhat var?
Ah Süreyya bilirsin; korkutucudur sevdalar! Buutsuz yaşayanlar onu anlayamazlar. Ve anlaşılmayan bilinir olunca kurulur çarmıhlar.
Ya!
Nerden sandın bu kesikler, yarıklar, çarmıhtaki oyuklar? Ki ödüldür Süreyya, bütün bu yapılanlar, etler tırnaklar, kemikleri ayıran taraklar..
.
İnsanlık tarihi öğretti bize alacanım, kahkahayı kovan gözyaşı erdemini. Duramayız Süreyya, koşmak bizim ruhumuz, hareket enerjimiz. Biz yorulmayız gözüm, çatlayınca büyür sevdamız. Bir fidan gibi dikilir önce ruhumuz, sonra hemen yürürüz ağaç gibi hareketsiz kalamayız. Rüzgârdır bineğimiz, hangi yöne savurursa savursun bizi, polen devşirilecek çiçekler vardır biliriz...
Her gün birer birer yitirirken renklerini yeryüzü, biz elimizde rengârenk fırçalarla renk çalarız toprağa, göğe... Renk bizimdir Süreyya, biliriz ahenk bizim. Her heyula başında set olan yürek bizim. Lügatimiz küçüktür ve büyüktür anlamlar.
Yoktur bazı kelimeler, bizde karşılık bulamazlar. Misal olarak Süreyya, yılgınlık yoktur bizde. Her durak bir başlangıç, her menzil bir dinlence... Ummandır tüm sineler, kanat misali açılan... Saflıkla safdilliği ayırırız her zaman ve biliriz küçümser sevdaları ayılar. O ayılar ormanda her köşeyi tutarlar.
Süreyya; biz sevdayı miras olarak aldık, odundan korkar olsak, bu ormana dalmazdık! İnanmazsan sen bana, sor onlara söylerler. Canlı/cansız cemadat bu türküyü söylerler: Ah yalan dünyada yalan dünyada/Yalandan yüzüme gülen dünyada! Ne ki yalanın gerçekleri ile gerçeğin yanları arasına sıkışmaz bu sevdalar.
Ah Süreyya!
Sanır mısın ki bilmeyiz küçük yürekleri. Gölgelerden kurulan devlerin panayırında cüce ruhları? İzbeliklerde yapılan hesapları, kitapları. Bu sevdaya olan düşmanlıkları... Biliriz bilmesine; ama öylesine büyüktür ki sevdamız kucaklar tüm nefretleri ve her sabah haykırır içimizdeki Yusuf; müjde, sevgi nefreti yendi!
Azlık-çokluk Süreyya, görecelidir derler, lakin belalı sevdaların azı olmaz bilmezler. Bilmezler ki Süreyya, en büyük rakam birdir, tüm ahengin merkezi, tüm sevdalar birdir bir! Saraylardan zindana uçurulan haberleri bildiğimizi bilmezler iki gözüm. Bilmediğimizden değil, sevmediğimizden nefreti susarız sonsuz bir sabırla. Bunu bile bilmezler Süreyya, hiç bilmezler.
Gel boş verelim Süreyya, gel biz kendi türkümüzü seslendirelim. Belalı da olsa, kara da olsa kendi sevdamıza sevdalanalım el ele vererek. Her mevsimi bahar gibi karşılayalım bu bahardan sonra. Bilirsin sonlar ilktir bize göre, her ilki son gibi bilerek devrederiz sevdalarımızı ilkbahara.
Gel bildiğimiz tüm dilleri tekrar vird edinelim ve yeni diller öğrenelim konuşan dilsizlere inat. Gel artık ayaklarımızı bile kullanmadan gitmenin yollarını arayalım beraber Süreyya. Kanat bulalım her şeye ve herkese inat. Ve çırpalım hayata, mayata inat vatana ve matana doğru.
Göreceksin Süreyya, ne çok varmış sevdalı ve ne çokmuş sevdalar.
Anlayacaksın benim bu tutarsız sayıklamalarımı.
Ah Süreyya ah... Belalıdır sevdalarımız bizim...
İman, aklın sığ sularında yüzmez!
Amerika’nın meşhur Berkeley Üniversitesi 40 yıldan fazla bir zamandan beri kulağını uzay boşluğuna dayamış, kainatın sesini dinliyor. Elbette bunu bilimsel bir çalışma adına yapıyor. SETI Projesi denen bu çalışma çok basit bir mantığa oturtulmuş: Eğer uzayda başka gezegenlerde bir uygarlık varsa, bu uygarlık iletişime de sahip olmalı. Eğer bu uygarlık iletişimini radyo dalgalarıyla yapıyorsa, bu iletişimin izleri uzayda kalır, sonsuza kadar yolculuk yapar. İşte Berkeley'in dünyanın dört bir yanına yayılmış devasa radyoteleskopları uzayda bu radyasyon izlerini takip ediyor…
Gelişme ve keşiflerin temelinde aynı kelime saklıdır: Merak. Bilinmeyene olan merak… Sanatta bilim kurgu türü de böylesi bir merakı estetik açıdan gidermek için hep cazip bir alan olmuştur. Ünlü bilim-kurgu yazarı Carl Sagan’ın (Onu meşhur Cosmos belgeselinden de hatırlayanınız çıkacaktır) dillere destan romanı Contact, 1997 yılında aynı derecede ünlü Robert Zemeckis (Forest Gump ve Geleceğe Dönüş filmlerinden hatırlayalım) tarafından filme çekilme kararı aldığı zaman Sagan hayatının son demlerini yaşıyordu. Zaten filmin son halini izlemek nasip olmadı ünlü bilim kurgu yazarına.
Contact, yani Türkçeye çevrilmiş adıyla Mesaj, yukarıda bahsini ettiğin projeye dayanan bir hikayeye sahip:
Annesini çok küçük yaşta kaybeden Ellie, astım hastası babasıyla beraber yaşarken, o dönem çok moda olan telsiz ile uğraşmakta, boş vakitlerinde uzay boşluğuna sesini yollamaktadır. Aslında anne özlemi onu bu yola sevketmiştir ve bir akşam babasına şöyle sorar: “Baba, annemle konuşabilir miyiz?” Cevap, hayata karşı kırılganlığı had safhada olan küçük kızı tamamen yıkar: “En büyük radyonun bile o kadar uzağı alacağını sanmam!”
Ve bir gün, kötü bir gün babası astım krizine girer, küçük kız ilaçlarını yetiştiremediği için hayatı boyu kendisini suçlu hisseder. Anne özlemine, baba hasreti de eklenir. Üstüne bir de skolastik bir rahibin pedagoji filan umursamadan bir kasap umarsızlığıyla ruhuna girip dağıtması eklenince küçük Ellie Arroway büyüdüğü zaman, on numara inançsız bir bilim adamı olur.
Ne ki bilinmeyene, uzaklara olan ilgisi hep vardır, çünkü küçükken babasıyla aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir: “Baba, sence başka gezegenlerde hayat var mı?” Babası bilmese de mantıklı cevap vermiştir: “Bilmiyorum, ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak, korkunç bir yer israfı var demektir.”
Bu arada tam yeri gelmişken Bediüzzaman’ın konuyla ilgili fikirlerini aktarmak gerekiyor. Şöyle diyor: “Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi, semâvâtın da (gökyüzü) kendine münâsip sekeneleri (sakinleri, oturanları) bulunsun. Lisân-ı şer'îde (dinî literatür) o ecnâs-ı muhtelifeye (çeşitli cinsler, türler) "melâike ve ruhâniyât" tesmiye edilir (isimlendirilir). Evet, hakikat öyle iktizâ eder. Zîrâ, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle (küçüklük) beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan (hayat ve şuur sahibi) doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih (belirtmek) eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar (süslü köşkler) hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi'l-idrâk (idrak sahibi) mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitâbının mütâlâacıları ve şu saltanat-ı Rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesâba gelmeyen tezyinât (süslemeler) ve mehâsin (güzellikler) ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe (apaçık), mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir (hayrete düşen) takdir edicilerin enzârını (bakış) ister. Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs'atli (geniş) ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi (çeşitli) vezâife ve ibâdâta nihayetsiz melâike envâı ve ruhâniyet ecnâsı (cinsler) lâzımdır.” (15. Söz)
Küçükken anne özlemiyle yaptığı uzay boşluğunu dinleme işini büyüyünce profesyonel olarak SETI projesi için yapmaya başlar Ellie. (bu arada büyüyüp Jodie Foster’a dönüşmüştür karakterimiz) Ve bir gün, hiç beklenmedik anda, uzay boşluğundan bir mesaj gelir. Kolay olmaz çözmek ama çözülür sonunda. Uzaydan bilinmeyen birileri bir uzay aracı çizimi yollamışlardır. Dünyalılara ‘bunu inşa edip, içine binerek bize ulaşabilirsiniz’ demek istiyorlardır kesinlikle.
Katıksız bir ateist olan Ellie her ne kadar kendisi yapmak istese de bu yolculuğu formaliteler ve derin kulisler onu bu projede kenara iter. Sapık bir tarikatın suikastı her şeyi alt üst eder ve bu gizemli yolculuk genç
akademisyenimize kalır. Uzaya çıkınca, kâinatın büyüklüğü ve güzelliği karşısında adeta büyülenir ve aynen şöyle der: “Bu semavi bir olay... Hayır, hiç bir kelime bunu tarif edemez. Şiir! Bir şair göndermeliydiler. Kadar güzel ki!”
Bireysel olarak son derece pahalı ve meşakkatli bir yol ile hidayeti bulur Dr. Ellie. Herkes onun kadar şanslı değildir şüphesiz. Ve bir sır ve imtihan dünyasıdır bu dünya. Hakikat öyle herkesin kolaylıkla görüp alabileceği bir yerde durmayacaktır muhakkak.
Aslında yazacak bir bu kadar şey daha var ama ne yazık ki yerimiz kısıtlı. Contact-Mesaj, bilim ile aklın hakikat karşısında teraziye çıkabilecek denk şeyler olmadığını, inanmanın sadece akıl ile izah edilemeyeceğini, inanç ile dinsel kurumların farklı şeyler olduğunu, bilimin din ile çatışmayacağını, Cenab-ı Hakk’ın çok nadir de olsa, nokta atışı yapabileceğini ifade etmeye çalışan görsel açıdan muazzam bir film.
Bir yerlerden edinip mutlaka izleyin…
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Boşluğu çekilir yapan şey beraberliktir!
Küçük Ellie: Baba, annemle konuşabilir miyiz? (Anne ölmüştür)
Baba Arroway: En büyük radyonun bile o kadar uzağı alacağını sanmam.
Küçük Ellie: Baba, sence başka gezegenlerde hayat var mı?
Baba Arroway: Bilmiyorum, ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak, korkunç bir yer israfı var demektir.
Ellie Arroway: Sadece bizim galaksimizde dört yüz milyar yıldız var. Eğer bunların milyonda birinin gezegenleri olsa ve eğer bunların milyonda birinde hayat olsa ve bunların milyonda birinde şuurlu hayat olsa, orada milyonlarca uygarlık vardır...
Rahip Joss: Eğer yoksa, korkunç bir yer israfı demektir.
Contact (1997)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












