9 Kasım 2011 Çarşamba

DEXTER

Eli kanlı Robin Hood
ya da
kalabalığın içindeki yalnız antagonist: 




“Hem bıçağım, hem de yara,
Hem yanağım, hem de tokat,
Hem kurbanım, hem de cellat!”
Charles Baudelaire
(Kötülük Çiçekleri)


Öldürmek çok fena bir şey. En soğukkanlı katiller bile yaptıkları işlerden dolayı memnun değildirler. Seri katilik ise farklı bir ruh hali. Kriminoloji her ne kadar, tarih boyunca belirli bir disiplin içinde izah etmeye çalışsa da, döngüsü olmayan bir kem ruh harmonisidir seri katillik. Bu nedenle, bir seri katil diğerinin ruh halini anlamlandırmaya çabalarken ancak ve ancak kendi parametreleriyle okumaya çabalar. Kuzuların Sessizliği bu anlamda ‘kült’ bir filmdi.

Tüm seri katillerin aynı şekilde düşündüklerini söylemek ne kadar yanlışsa, aralarında hiç benzerlik bulunmadığını iddia etmekte o kadar yanlış olur. Bu benzerlikler psikolojik profil çıkarmalarda büyük fayda sağlar. Şiddet sürecinin başlamasında, bazı dış etken veya etkenlerin olduğunu söylemeliyiz. Bu etkenler hayali veya gerçek hayattan kaynaklanabilir. 


Ama seri katilleri karşılaştırmalı görmek için bir başka çalışma olan, ‘B Movie’ sayılabilecek olan Kevin Kangas’ın yazıp yönettiği 2002 yapımı “Hunting Humans”a bakmak gerekiyor. İki seri katilin yolunun kesişmesiyle sıklıkla yer değiştiren kedi/fare rolü eşliğinde seri katil ruh topografisini çıkarmaya çalışıyordu film. Ve Tim Cahill’in  ''Gömülmüş Rüyalar''ından şu epigraf ile açılıyordu: “Kimse bir cinayeti yüzünüzden okuyamaz. Sizi diğerlerinden ayıracak bir damga, ruhunuzda büyüyen karanlık çiçeği gösteren bir işaret yoktur. Eğer korku ve kargaşayı ve vicdan azabını kanıtlarla beraber gömebilirseniz, insanlar sizi her zaman gördükleri gibi göreceklerdir.”

Kötülük ancak kendisinden daha kötüye yöneldiğinde ulvileşebiliyor sanırım. Esas soru şu: Kötülük, adaleti uygulamak için kullanılabilir mi?
Dexter Morgan modern hayatımıza sızmaya başladığından beri (ki 6. Yılını doldurdu) bu zor soru ile neredeyse her hafta yüzleşiyoruz.

Açıkçası Dexter ile ilgili bir yazı kaleme almak, her ne kadar istenmese de mebzul miktarda felsefenin zorlu ve bulanık sularına dalmak anlamına da geliyor.

Zira öyledir;

İlgi gören her seri sanat eserinin kaderidir; ne kadar uzun sürerse, dümen o kadar felsefe sularına doğru kırılır. Süre uzadıkça derinleşir karakterler, dip koçanları yazılmaya başlanır ve (ne kadar gerçek üstü olursa olsun) daha da sahileşir.  

Dexter da tamı tamına böyle oldu. Belki yeterli ilgiyi görmese, sezonluk bir hoş dizi olarak kalacaktı akıllarımızda. Ama öyle olmadı. Sezonlar ilerledikçe bir yandan dallanıp budaklandı, diğer yandan kökleri en sert kayaları bile delerek daha derinlere indi. 

Baştan sona 'tuhaf bir film: Hunting Humans!
Psikopat köklerdedir!

Gelmiş geçmiş en bela seri katillerden olan Jeffrey Lionel Dahmer’in ölü nesneler ilgisi çocukken başlamıştı, o yaşlarda en büyük zevki, yollarda bulduğu ezilmiş hayvan cesetlerini toplayı kesmekti. Büyüdüğünde, bu marazi tutku kelimelere sığmaz bir sapkınlığa dönüşmüştü.

Senaristler Dexter Morgan’a benzer bir özgeçmiş yazmışlar. Biz elbette bunu çok uzun zamana yayılı olarak okuyabildik. Hatta yetmedi, sezon aralarında yayınlanan, Dexter Early Cuts – Maziden Kalanlar’da animasyon şeklinde izledik.

Girişte de belirttiğim gibi, aslında böylesi bir geçmiş şart değildir seri katillerde. Hatırlayalım; "Maskeni çıkar" der Tom Welles, aylardır peşine düştüğü sapık katili yakalamış ve yere yatırmıştır. Maskeyi çıkarır aşağılık katil. Bir anda karşılaştığı yüze tuhaf tuhaf bakar adam. Lakin yerde yatan katil baskın çıkar. Ve şöyle der: "Ne umuyordun, bir canavar mı? Adım George. Belki biliyorsundur. Kafan almıyor mu, hı? Hiçbir şey söyleyecek değilim. Söyleyebileceğim hiçbir şey gece rahat uyumanı sağlamaz. Dayak yemedim. Taciz edilmedim. Annem beni dövmedi. Babam hiç vurmadı. Ama ben böyleyim. Hepsi bu kadar! Gizemli bir yönüm yok. Bu işi yapıyorum, çünkü hoşuma gidiyor. Yapmak istiyorum." Tüm bunlar Joel Schumacher’in meşhur filmi 8 MM’de geçiyordu.

Dexter’in kurmaca geçmişi şöyle: 3 yaşındayken annesi (ki alkolik bir keştir kendisi) gözlerinin önünde elektrikli testereyle doğramak suretiyle öldürülür. Bir konteynır içinde oturmaktadır. Üvey babası gelip onu bulana kadar (bir ya da daha fazla gün) kandan oluşan minik bir göletin içinde ağlamaktadır. Daha sonraki bölümlerde, üvey babanın da çok masum olmadığını, vaktiyle annesiyle ilişki yaşadığını anlarız. Açıkçası çok zalim bir geçmiştir ona layık görülen. Anne gözlerin önünde doğranır ve ölümünü görmek bir yana, gün(ler) boyu onun kanlı cesediyle karanlık bir ortamda kalmak! Zalimce…

Ve Dexter’ı bu travma farklı yerlere sevk eder, ruhu savrulmuş, vicdanı ölmüş, duyguları iptal edilmiştir. Bir bölümde şöyle der;  "eğer bir kalbim olsaydı, şu anda kırılıyor olabilirdi"

Onun bu karanlık yönün ilk babası keşfetti. Babalar öyledir, oğulların karanlık yönlerini ilk onlar görür. Ve erdem gizleyebilir kendini ama karanlık gizlenemez…

Çok sürmez Dexter’ın kendisine neyin iyi geldiğini fark etmesi; öldürmek! Bir polis memuru olan üvey baba Harry, onda gördüğü bu derin karanlığı disipline etmek ister önce. Tıpkı Jeffrey Lionel Dahmer gibi hayvanlara yönlendirir onu. Ve yine tıpkı Dahmer’a yetmediği gibi Dexter’a da yetmez hayvan katledip, parçalamak.

Bunun üzerine Baba Harry farklı bir çözüm bulur ve onun karanlığını bitiremeyeceğini görür, hiç olmazsa kötülüğü başka kötülüklere yönlendirerek bize şunu söyler; evet, iki yanlış bir doğru etmeyebilir ama bazen ikinci yanlış insanı rahatlatabilir!

Esasen yerleşik ahlak nizamı için bir tür kanlı testtir Dexter ve yaptıkları. Bizi taraf olmaya zorlar, anlamaya, hak vermeye, tavır almaya güdüler. Zira ölçü kesinleşmiştir artık: Katilimiz yalnızca gerçekten suçlu olduğunu ispatlayabildiği diğer kötüleri ve (genelde) seri katilleri öldürmekte ve bunu yaparken “Harry'nin kaideleri” diye adlandırdığı mantığa sadık kalmaktadır. Malum bu kaide üvey baba Harry tarafından kendisine öğretilmiştir.

Şöyledir; madem içindeki öldürme güdüsünü engelleyemiyorsun o halde doğru kanalize et, sadece ve sadece hak edenleri öldür!

Tam da bu noktada her bu tür karakterde olduğu gibi şizoid yanına da değinmek lazım ve ölen babanın zaman zaman, hatta çoğu zaman, yanına gelerek koyduğu kurallara ne derece uyduğunu kontrol ettiğini görürüz.
 Özensiz bir buzdolabı gibi hissiz olan Dexter’ın rol yapabilmesi, yalan söyleyebilmesi ve gerçekleri gizleyebilmesi de yine babasının (üvey tabi) öğrettiği şeylerdir ve bunlar da Harry’in kurallarıdır.
Açıkçası çok da işine yarar bunlar Dexter’in. Kim bilir, belki bu kaideler olmasa, ilk cinayetinde yakayı ele verecektir Dexter. 


Bir anti-kahraman

Dexter Morgan asla kahraman olmak isteyen ya da kahramanlık özelliklerine sahip bir karakter değildir. Hatta kendisi şiddetle kaçarak reddeder kahramanlığı.

Güldüğü ya da ağladığı görülmemiştir. (Görülmüşse de kayda değer bir şey değildir ya da rol yapıyordur) Bir yerde şöyle der hatta: “Sanırım şimdi ağlamam lazım ama…”

Merhameti yoktur, vicdan konusu ise şüphelidir. Zira ilk beş sezon çizdiği ‘vicdansız’ karakter, 6. Sezonda çatlamaya başlamış ve ufaktan vicdan emareleri göstermiştir. Bunda en büyük etken, oğludur belki de. Birazdan teferruatlı bakarız buna.

Korkuyu bilmez mesela, eziklik hissetmez, aşağılanma hissi yoktur.

Zekidir de, çok zeki hem de, tercih edilecek bir düşmanda olmaması gereken zekaya sahiptir!

Ve inanılmaz derecede düzenlidir. Dizi bize hiç göstermez ama muhtemelen spora düzenli vakit ayırmaktadır, zira fittir ve sürekli antrenmanlıdır. Beslenmesine, sağlığına dikkat eder, giyimine o kadar dikkat etmese de, kendine has bir giyim tarzı vardır. Odası sürekli düzgündür, evi hep temiz ve topludur.

Aslında böylesi bir karakter şüphesiz iticidir ama nasıl bir başarıysa bu izleyicinin gözünde Dexter’da bir çocuksuluk da vardır. O kadar cinayet işler ama hala masum bir görüntü ile sempati kazanır hep.

Seri katillerde kurbanlardan topladığı bir koleksiyon vardır, Dexter ise kan koleksiyonu yapar. Klima kapağının hemen ardında saklar günah galerisini. Bu arada ne işimize yarar bilmem ama bir ara kan gurubunu da öğreniriz: AB RH Negatif’tir.

Esasen insan değildir Dexter, canavar ise hiç değildir…

Zoraki bir Raskolnikov durumu vardır. Olay mahalline zorunlu olarak gider, ancak hissizliği ve tepkisizliği ile Dostoyevsky’e bir reddiye gibidir.

Yalanı ve rol kesmeyi babasından öğrenmiştir ama bazen şaşırtıcı derecede dobra olabilir. Sözgelimi, ‘Seni kardeşim gibi seviyorum’ diyen adama, ‘kendi kardeşimi öldürdüm, senin kardeşini de” diyebilir yekten. Ve elbette adamı da öldürür sonunda!

Dexter Morgan’ı en karizmatik yapan unsur ise şüphesiz ‘iç sesi’dir. Tonlaması, her biri müthiş felsefi derinlik içeren cümleleri. Bir retoriği vardır kafa sesinin…

Allah inancı yoktur, ama bunun katillikle değil hissizlikle ilgisi vardır sanırım. Kendisi her ne kadar bunu ‘Babam kiliseye sıcak biri değildi’ ile açıklasa da gerçek elbette öyle değildir. Bu durum 6. Sezonda değişikliğe uğrar gibi olacaktır. 



Nasıl öldürüyor?

“Canavarlarla dolu bir ormandayız” diyor merhum Meriç; “yolumuzu hayaletler kesiyor” Modern dünyaya bir şekilde kötülük edenlerin başına üşüşen kanlı ve keskin bir hayalettir Dexter. En usta bir hırsızdan daha ustaca girer kurbanlarının evlerine, yapar araştırmasını. Olay yeri inceleme uzmanlarına taş çıkaran bir okuması vardır. Evet, kan çok şey anlatır ama Dexter, kanın anlattıklarından çok daha fazlasını söyler her zaman. Ne ki bir Adrian Monk da değildir o. Cinayeti çözümlerken, katili kurban etmenin startını vermiştir çoktan.  

Ara sıra hatalar yapsa da (bu kadar kusur kadı kızında da olur) öldürmeden önce ince eleyip sık dokuyan bir katildir. Kendince kanıtları toplar ve zihninde kurduğu mahkemede ölüme mahkum eder. Kabul etmek lazım, biraz peşin hükümlüdür, başından muhatabın öldürülmeyi hak ettiğini düşünür lakin aksi çıkarsa da geri adım atmaktan çekinmeyecek kadar erdemlidir.

Öte yandan sistemin adaletine de güvenmemektedir. Bu nedenle kanundan delil kaçırabilir, gizleyebilir her zaman. Nitekim, 6x06 da Kardeş Sam’in katilini affetmek için söz verir ona. Ve en fazla yapabileceği, ‘git polise itiraf et’tir. Ancak katil bunu yapmak yerine, ‘aleyhime kanıt yok, tek tanık da öldü yaşasın’ triplerine girince bir anda kendi kimliğine geri döner ve bir karış suda boğar genç katili. 

Oysa Dexter birinin suçlu olduğunu kanıtlamışsa, o kişiyi yasal olarak da suçlamak mümkündür. (Zira katilin evinin duvarından almıştır kanıtı. Bu, daha önce sıkılmış bir mermidir)

Dexter’ı sair seri katillerden ayıran özellik ise teşhirci olmaması, adeta bir sanat eseri gibi üzerinde titiz çalıştığı kurbanlarını teknesinden (bu tekne de ilginçtir) denizin derinliklerine atar.

İlk sezonda öldürdüğü öz ağabeyidir, sonra ruh ikizim diyebilecek kadar sevdiği kadını öldürür ve yakar. Bedel de ödemiştir elbette. Masum, sıradan ve normal eşi Rita yı öldürtmek. Gevezelikten ve sıradan sevmekten başka suçu olmayan Rita, tıpkı annesi gibi kanlı bir şekilde öldürülür. İntikam alacaktır Dexter ama daha da yalnızlaşacaktır son tahlilde. 






Karakterler

Tüm karakterler biraz kirlidir, neredeyse temiz karakter yoktur dizide. Kız kardeş Debra biraz temiz görünür ama onun da dili, küfürleri bayağılaştırır karakteri izleyicinin gözünde. Quinn, Masuka, Batista, LaGuerta ve diğerleri, hepsi defoludur, hepsine ucundan bulaşmıştır biraz kir.

En temiz olduğun düşündüğümüz küçük Harrison bile bazen tuhaf davranır ve ‘hain bebek’ gibi gösterilir seyirciye. Genelde uyumludur ama kimi zaman da huysuzluk ile Dexter’ın planlarını alt üst bile edebilir.

Ancak, Dexter bir dönüşüm yaşayacaksa bunun temel sebebi (ve başlangıç noktası) de küçük oğlu Harrison olacaktır. Burası kesindir.

Senaristler oluşturdukları karakterler ile iyi ile kötünün arasındaki çizgiyi o kadar inceltirler ki, neredeyse kopma noktasına gelir ve kimi zaman Yin Yang gibi birbirinin alanını işgal eder iyi ve kötü.

Bir ara iyi olarak kayın pederi ve validesi sızar gibi olur diziye ama uzaklaştırılmaları uzun sürmez elbette. Üvey evlatlarında bile saf bir iyilik göstermez bize yazarlar.

Bazen bizi şüpheye düşürür senaristler. Onun iyiye doğru evrildiğini düşünmeye başladığımız an bizi hayal kırıklığına uğratırlar. İçimizdeki katili eritmek istemezler zira. Bazen de bunun tersini yaparlar. Seyirci empatisinin dip yaptığı ve Dexter’ı mutlak kötü olarak algılamaya başladığı anlarda öyle bir cinayet işletirler ki, içimizin yağı erir. 3. Sezonda çocuk tecavüzcüsü Nathan’ı doğrarken ‘kimse çocuklarımı incitemez’ diye belağatlı bir laf eder mesela.

Esasen onu tam olarak bir yere sabit şekilde konumlandırmamızı istemez yazarlar. Belki haklıdırlar da, öylesi bir durumda bir süre sonra sıradanlaşacak ve her hareketi önceden tahmin edilmeye başlanacaktır Dexter’ın. 

Oysa Kangans’ın Hunting Humans’ında şöyle bir replik vardır: “Şimdiye dek 107 kişiyi öldürebilmiştim. Sadece bu şehirde 12 kişi! İnsanları öldürmenin bu kadar kolay olmasının sebebi; alışkanlıkları! Evet! Benden başka herkesin var. Alışkanlılarını öğrenene kadar kurbanlarımı takip ettim. Gerisi çok kolaydı.”


Ve 6. Sezon

Esasen daha dikkatli izleyip, daha sıkı bir okuma yapıldığında, eminim bir çok alt metin çıkacaktır Dexter dizisinden. Kim bilir, belki her kurban ile anti-kahraman arasında çok daha farklı katmanlar keşfederiz, bilemiyorum. O kadara gücümüz yok, yazının hacmi şu anda bile kaynayıp taşmaya başladı.

Lakin şu satırları yazdığımız ana kadar dizinin 6. Sezonunun 6. Bölümü yayınlanmıştı. An itibarıyla 6. Sezonun diğerlerinden çok farklı bir yola girdiğini söylemek mümkün. Elbette, senaristler bir anda bu kanaati ters yüz edebilirler ama bahsini ettiğimiz gerçeği de değiştirmeyecektir bu durum.

6. Sezon’da kendi içindeki, o güne kadar hiç fark etmediği bir yönünü; ışığı fark etmesi için zorluyor üvey babası. Dexter, o güne kadar hep karanlık ile muhatap olurken, çok fazla inanmasa da, bir ışığın varlığıyla ilgili şüpheler uyanıyor içinde.

Seri boyunca her ne kadar genellikle bir Katolizm güzellemesi ya da aforizması yapılsa da son sezon farklılaşmaya başlar bu durum.

Çocuğunu yazdırmak istediği (bakınız çocuğun geleceğiyle ilgili endişeler, bir seri katilde olmaması gereken zaaf madde 1) Katolik okulunun sıradan rahibesi ona esaslı bir inanç dersi veriyor. Başlarda önemsemese de, yola geliyor Dexter ve çok inanmasa da rahibeye hak verdiğini itiraf etmek durumunda kalıyor.

Ve elbette bu sezonun iki çok önemli kahramanı:

Kıyamet Katili Gellar

Borther Sam…


Biraz önce dediğimiz gibi, Dexter’da iyi ile kötü arasındaki çizgi o kadar inceliyor ve eriyor ki, son sezonda artık birbirine karışmaya başlıyor. Bu iki birbirine zıt karakter, biri iyiliğin, diğeri kötülüğün temsilcisi, aynı kaynaktan besleniyor.

Esasen Brother Sam de, geçmişi karanlığa dayanan bir karakterdir, lakin içindeki ışığa öyle bir sarılmıştır ki, kendi katilini affedebilecek bir erdem boyutuna geçmiştir. ‘Affet onları Tanrım bilmiyorlar’ cümlesini anımsayalım.

Keza daha önce belirttiğimiz gibi, dizi ara ara izleyiciye, ‘yoksa dönüşüyor mu, iyiye mi gidiyor?’ diye sorular sorduruyor ama sonra ‘oh değişmemiş’, dedirtiyordu. 6. Sezonda sanki bu değişim kalıcı olacak gibiydi. ‘di’ diyoruz zira 6. Sezonun 6. Bölümünde yine tersten vurdu yazarlar!

Gellar, gerçek mi yoksa farazi mi yüzde yüz olarak kanıtlanmamış bir karakter. Eğer diğer katil (nispeten daha masum) Travis’in ürettiği bir sanal kahraman değilse (Dövüş Kulübü’nü hatırlayalım) işlediği tüm cinayetleri kutsal metinlere dayandıran bir sapık seri katil.

Brother Sam ise çok farklı. 





Esasen Dexter’ın kurban portföyüne giren Sam, Dexter’ın yaptığı titiz araştırma ile masumiyetini kanıtlar ve onun kazanılması çok zor olan dostluğunu ve gönlünü kazanır. Adanmış bur ruhtur Sam.. Üstelik bataklığın tam ortasında olmasına rağmen, son derece cesur ve karakterlidir de… Ve maalesef bu yüzden çok yaşayamaz!

Bu arada Sam’i ünlü ve karizmatik sanatçı Mos Def’in canlandırdığını hassaten vurgulamak gerekiyor. Malum, Def bir süre önce Müslüman olup Yasin Bey ismini almıştı. Ki jenerikte bu ismi kullanılıyor.
Şöyle bir bileşik kap durumu vardır 6. Sezonda: Dexter insanileşip, (her ne kadar kendisi pek inanmasa da) içindeki ışığı aramaya başladığında karşısına çıkan katil, en psikopat ve tehlikeli olanıdır. Gellar böyle bir adamdır. Her cinayeti bir mesajdır modern topluma ve bunu din adına yapar. Sam ise aynı din adına insanları iyiliğe çağırır.

Kabul etmek lazım ki, sadece Katolizm ile ifade edilebilecek bir hüner değildir bu. Yasin Bey, bu karaktere İslami yorum da katar şüphesiz.

Ne ki, dizinin sanat yönetiminde karşımıza çıkan bazı ayrıntılar, dizinin İslam inancına çok da uzak olmadığını bize gösterir. Gellar’ın asistanının evindeki raflarında dolanırken Kur’an nüshasını görürüz. Ve başka Arapça kitaplar. Buradaki en önemli kitaplardan biri ise, Crane Brinton’un The Fate Of Man’idir. Modern dünyanın pespayeleşmesi ve tarihin sonuna yaklaşıldığını anlatır yazar bu kitapta ve seri katilimiz buradan da beslenmektedir. 



İzleyici insanileşen Dexter’dan ne kadar hoşlanır bilemiyoruz ama senaristler her sezon yaptıkları oyunu yapar ve sezonun tam ortasında karakteri tekrar fabrika ayarlarına çekerler. Dexter’ın bile neredeyse inanmaya başladığı aydınlık ve ışık bir anda kaybolur. Karanlık olanca kasavetiyle geri gelir.

Ve içindeki son ışığı da kararınca, ağabeyi (hayalet şeklinde tabii ki) karşısına çıkar Dexter’ın, babasının yerini artık insafsız karındaşı ve meslektaşı almıştır. Korkarım ki, iflah olma sınavını yitiren Dex, daha da gaddarlaşacak ve ekrandan odalarımıza daha fazla kan sıçrayacak!

Hani insan bazen yaşasın istiyor böyle karakterler, yaşasın ve gelip şu N.Ç olayına bir el atsın mesela!

Dexter ile ilgili ikinci okumayı buradan bulabilirsiniz. 




8 Kasım 2011 Salı

Aforizma

Photo: Asit

Başkalarının bu kan.

Ve bu kadar günah benim.

                      Sorma nerede ellerim!

Zira,

                       Katil bendim…

Boş yere suçlandı tarih boyu Kabil!

Bendim bakire Meryem’e arsızca iftira eden,

İbrahim’i ateşe atan el, benim ellerim.

Çarmıhtaki çivide benim parmak izlerim.

En aşağılık yalanlar benim yılandilimden döküldü.

                         Ah benim bu çatal dilim!

Ne masum hayatların canına kastettim.

Kaç günahsız çiçeği kuruttum zemheri nefesimle.

Peygamber evinin duvarına atılan taşlarla dolu eteklerim.

Ebu Leheb de kim oluyor benim yanımda?

                         Ah o kuruyasıca ellerim!

Avuçlarımdan dökülen bunca saç teli.

Bunca masum kaderi.

Bunca ayıp..

Ne kayıp!

Kelimelerim zehirli.

Kelimeler keskin.

Kerbela’daki gaddar da bendim.

Kılıcımda Hasan ile Hüseyin’in vebali.

Ömer Efendimiz’i bıçaklayan,

Kalleş,

Ve kıvrımlı,

Ve zehirli hançerin kını benim kuşağımda gizli.

Acımayın bana, lanetleyin!

Merhamete layık görülmemeliyim.

Çekmeliyim her türlü ezayı,

Her türlü cezayı…

Ruhum Yâsin sessizliği özleminde.

İnşirah uzak bir dağ feneri gibi içimin tepelerinde.

Nahl ile teselli,

Ateş ile terbiye edilmeliyim…

Bu kadar günah.

Bu kadar vebal.

Bu kadar kan.

Ve Gözyaşı,

Ne kadar az, döktüğüm.

Nerede pişmanlıklar?

Karanlığı, yalnızlığı, unutulmuşluğu

             Çoktan,

                                Hak ettim!

Titreme

Photo: Aximon Bild




Uçurumdayım...


Düşüyorum,


               ellerim sende kaldı,


                                           tutunamıyorum...


Nerede Kolların ?


                      Hayır! Tutma istemem...


Sarsan yeter...

Üşüyorum...


Keskin

Photo: Psychodaddy




Nerede görülmüş;

                            kendini yakıp bitiren ateş!

Hangi kor, 
                                                                   kendi külünde boğulur?

Züleyha aşkına söyle;

                                              hangi diken kanatır kendi gülünü?

5 Kasım 2011 Cumartesi

Yakarış!




İlahi;


Tüm dünyevi kostümlerimizi çıkardık, bizi kirleten, aşağı çeken, bayağılaştıran tüm sıkletlerimizi atarak huzuruna geldik. Başımız önde, mahcubuz, yüzümüz yok bakmaya… Layık değiliz, biliyoruz ama başka kapıda yok eşiğine başımızı koyacak!


Ey yakınların en yakını;


Bizi yakınına bir nebze de olsa kabul eyle, bir adım daha yakınlaşabilmek için sana bu kutsal günlerin yüzü suyu hürmetine bizi affeyle masivanın, malayaniyatın tüm safralarından halas eyle. 


Anamızın rahminden yeni doğmuş gibi olmayı, sevgilinin makamına yüz sürmeyi, af dilemeyi nasip eyle. 


Suskunluğumuz utancımızdan, gözyaşlarımız mahcubiyetimizden, ürkekliğimiz haddimizi aşmaktan korkmaktan. 


Kalplerimiz senin elinde, ruhlarımızın senin emrinde, günahlarımız, hatalarımız bizim avuçlarımızda. Acziyetimizi, yetersizliğimizi bağışla…


Ey vakti geldiğinde yerle bir edilen saraydakilerin de, çatlak kerpiçler arasında soğuğu iliklerinde hissedenlerin de Rabbi;


Sana muhtacız, Somali’den Van’a, Libya’dan Amerika’ya kadar her bir insan merhametine aç, şefkatine muhtaç… 


Seni unutan bahtsızlara da merhametinle muamele et, kalplerine zatı uluhiyetini düşür, gafletten uyandır..


Seni unutmadığını zanneden, günde beş vakit kapını çalan gaflettekilere de acı, mağfiret eyle. 


Ey merhametliler merhametlisi ve en eşsiz sevdaların tek sahibi;


Bizi birbirimize yakın yarattın…


Yerleri, gökleri ve onun dışındakileri hizmetinize verdin…


Şüphesiz ki nankör olan bizdik, kıymetini bilemedim bu nimetlerin…
Ve uzaklaştık…


Gölgelerimizi birbirlerimizin üzerine düşürdük…


Öfkelerimizi ötekinin böğrüne sapladık acımasızca…


Birbirimizin yüzüne değil sırtına bakmaya başladık. Ve yüzlerimizi sana değil senden çevirdik…


Gafiliz ve aciziz…


Yabancılaştık önce birbirimize, sonra sana…


Bize mesafeleri kapatmayı nasip et, uzaklıklar ruhumuzu üşüttü…


Sırtlarımızı değil yüzlerimizi birbirine çevir ve tüm yüzlerin senin makamına dönebilmesi için bizlere yardım et. 


Sahip oldukça yitirdiğimizin, kazandıkça kaybettiğimizin şuuruna varamadık bir türlü… 


Üç günlük ömrün, üç kuruşluk dünyanın eriyip giden değerlerini senin paha biçilmez ayetlerine tercih eder olduk…


Bir sürgündü bu; ruhumuzdan, bedenimizden, kendimizden, en önemlisi senden sürgün olduk rızamızla.. 


Şimdi; 
Sana yakınlaşabilmek için adanan hediyelerin beraberliğinde.


Şimdi; 
Paslanmış dudakların tekrar sıfatlarını terennüm ettiği şu günde.


Ve şimdi;
Tanıyamazken kendimizi, arınmaya başlamışken tekbirler, tesbihler eşliğinde…


Bir milim de olsa daha yakınına kabul eyle bizi, tüm yakınlaşma çabalarımızı, baş göz yaran hatalarımızı ve pot kırmalarımızı hoş gör…


Hoş gör ki, nefes alsın ruhumuz,


Hoş gör ki, inşirah bulsun ruhumuz…


İlahi;


Aciziz, yetersiz kelimelerimiz, yetersiz yakarışlarımız, yetersiz yalvarışlarımız…
Ama kalbimizdeki samimiyete ve senin sonsuz merhametine olan inancımız tam. Biliyoruz ve eminiz; Senin rahmetinin her şeyin önünde, senin merhametin herkese yeter…


Yoksa halimiz hal değil…


“Allah’ın lütfu ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı ve Allah çok esirgeyici ve çok merhametli olmasaydı, hâliniz nice olurdu?” 
(NUR/20)


Bayramı idrak ettir bize ki, bayram o bayram olsun…


Amin...

4 Kasım 2011 Cuma

Bir nasihat insanı; Allah’ın Sadık Kulu



Ünlü Rus sinemacı Andrei Tarkovsky, ‘Sinema bir fetih değil, nasihat aracıdır’ diyor. Ve Efendimiz (SAV), ‘Din nasihattır’ buyuruyor.

Geçtiğimiz gün, sinemayı ‘iyi’ denebilecek derecede bilen ve bu işle profesyonel olarak uğraşan birkaç arkadaşla, dünya sinemasının en seçkin ve beğenilen örneklerinden olan bir filmi izliyorduk. Gerçekten de muhteşemdi görüntüler, ne ki kumandayı elime alıp bir yerde durdurdum filmi ve şu soruyu sordum: ‘Dostlar, bu görüntüleri şüphesiz her birimiz kendi kalibrasyon ve birikimlerimize göre algılıyoruz, hiçbir metin ile desteklenmeyen bu ucu açık sahneler muhakkak ki etkileyici, ancak bundan daha iyisi olamaz mıydı?’
Şaşkınlık içinde bakıp, itiraz edenler de oldu ve amansız bir ‘görüntü mü, söz mü’ tartışması başlattık. Nihayetinde bir noktaya vardık, birazdan oraya geleceğim.

Ancak batı sinemasının bilinçaltımıza yerleştirdiği çok mühim bir tuzak var ve maalesef ben de yıllar boyu bu tuzağın içinde kıvranıp duranlardanım. O da şu; batıya göre iyi bir sinema filmi, söze ne kadar az yer verirse o kadar iyi sayılıyor, bir film görselliğe ne kadar sırtını yaslıyorsa o kadar başarılı görülüyor ya da gösteriliyor. Ve bizler de, bunu kıstas olarak benimseyip, iyi film eşittir suskun film gibi çok bahtsız bir sonuca ulaşıyoruz.

Oysa öyle midir?

Aslolan kelamdır!

Öyle olmamalı elbette. Bunun için en büyük delil ise, bizzat Cenab-ı Hakk’ın sözleri ve kutsal kitabıdır. Girişte belirttiğimiz gibi şüphesiz ki, din bir nasihatten ibaret ise, bu nasihati sadece görüntünün sığ sularına hapsetmek en azından cimrilik ve nasipsizlik olur. Oysa yine biraz önce bahsini etiğim tartışmada vardığımız nokta gibi, görüntü eğer lafza yardım ediyorsa anlamlıdır. Resim kelamı destekliyorsa yücelir. Yoksa, en hafif ifadesiyle, malayani kalır.

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim bunun sayısız delilleriyle doludur. Bu düzlemden bakıldığında mübarek Kur’an eşsiz bir sinopsis yatağıdır. Sayısız elbise çıkarılabilecek, -neredeyse- hiç kullanılmamış atlas kumaştır. Yazık ki, günümüz Müslüman sineması da, bu kolay düşülen tuzağa düşmüş ve batının bizim bilinç kodlarımızın arasına özenle yerleştirdiği ‘sus-pus’ sinemayı yüceltmiştir. Asla küçümsemiyorum ama Nuri Bilge Ceylan filmleri bunun için güzel örnektir. Ama ulaşılacak son nokta değildir, olmamalıdır. Hal böyleyken, iyi bir sinematografi peşinde kafa yormak yerine Nuri Bilge Ceylan’ı ne kadar benzersen o kadar başarılısın, bilinçaltına takılmak ne acı bir durumdur!

Kur’ân ve onun tefsiri olan Risâle-i Nur varlıklara “mana-i harfi” ile bakmaktadır. Oysa Batı Medeniyeti varlıklara ‘mana-i ismi’ ile bakar. Doğrusu, bu hiç de küçümsenmeyecek bir makas farkıdır. Can yakıcı olan ise, bu farkı bilmesi gerekenlerin, yani cevhere yakın duranların yönlerini başka tarafa çevirmeleri olsa gerek.



Risale-i Nur ve Sinema

Risale-i Nurlar’ı pek çok başlık altında analiz etmek mümkün. Şüphesiz meselenin uzmanları bunu yaptılar ve bundan sonra da yapacaklar. Ancak bu eserlerin müellifi ve sinema arasında bidayetinden beri çok sıkı bir ilişki mevcuttur. Bediüzzaman Hazretleri hayatının belirli bir döneminde sinemayı yakından takip etmiş ve kaleme aldığı eserlerinde, drama tekniğini, bugün incelediğimizde, bizi hayrete düşürecek derecede ustaca kullanmıştır.
Flash Back denilen geçmişe yolculuklar yapmıştır mesela. Keza Flash Forward denilen geleceğe yolculuklara da rastlanır Risaleler’de.

Tüm bunların dışında, Risale-i Nur’un kendine has bir öyküleme ve betimleme tarzı vardır. En derin imanî hakikatleri öyküleyerek, okurların rahat algılayıp, unutamayacağı bir etkiye çevirir Bediüzzaman. Namaz’ı anlatırken de, ömrün kısalığını, insanoğlunun imtihan edilişini aktarırken de, hikayeleme yaparak anlatır bize. Bol bol benzetmeler kullanır, gece ile gündüzü, siyah-beyaz iki fare şeklinde tasvir eder mesela. İki fare; kuyuya düşen bir insanın tutunduğu dalı kemiren… Eceli ‘Cesim bir arslan’ olarak tasvir eder örneğin…

Örnekleri çoğaltmak mümkün….

Bir de, sinematografik yapısı vardır Risaleler’in… Bu, şüphesiz müellifinin sinemayla olan yakınlığından gelir. Efendimiz dönemine ait bir tasviri yaparken de, Kur’an’ı Kerim’den bir mucizeyi aktarırken de epik bir dil kullanır Said Nursi Hazretleri.

Bakınız daha önce de aktardığım şu cümleler nasıl bir flash forwarddır: “İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı Rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nida ediyorum: El-amân el-amân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden hâlas eyle!

İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyî'ciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü Rahmetini intizar ediyorum... Ve bilmüşahede gördüm ki: Senden başka melce' ve mence' yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nida edip diyorum: El-amân, el-amân! Yâ Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân!” (17. Lema / 12. Nota)

Bediüzzaman ve Risale’nin sinematografisi

Şüphesiz sinema alanında yetkin olmadan, böylesi derinlikli metinleri, hak ettiği görsellikle desteklemeden ve metinleri en uygun yere yerleştirmeden Risale-i Nur’a sinematografik olarak yaklaşmak risklidir de. Riskli, zira müellifinin tarzı ve derinliği, drama tekniğinin beylik ve güncel klişelerinde eriyip gidebilir. Kabil etmek lazım ki, bu ciddi bir haksızlık olacaktır.

Zannımca meselenin sırrı şuradadır: Risale’i Nur’dan bir bölümü ya da müellifinin hayatını filme alırken, Efendimiz’in (SAV) yukarıda bahsettiğimiz muhteşem cümlesi ve Tarkovsky’nin bakış açısını önceleyerek yapıldığında mesele daha kolaylaşacaktır. Beyan ve kelama dayalı olmayan bir sinema, asla ama asla bahsini ettiğimiz kahramanı ve kitaplarını tam olarak anlatmak için yeterli gelmeyecektir.

Yüzyıldan fazla bir geçmişi olan sinema, gerek teknik, gerekse estetik açıdan bunları yapabilecek duruma çoktan gelmiştir. O kadar ki, artık film çekmek için oyuncuya bile ihtiyaç duyulmayabiliyor. 2001 yapımı Final Fantasy bu anlamda tam olarak bir kırılma ve nirengi noktasıdır. Film Motion Capture denilen teknik ile perdede gerçek manada oyuncu görmediğimiz bir filmdir. Ama bildik çizgi- anime filmlerden olmadığı gibi, görselliği, efektleri ve müziği ile sıkı bir macera filmidir de…

Ünlü Avatar'ın büyük kısmı da MOCAP teknolojisiyle çekldi. 

Motion Capture nedir?

Bu durumda bahsini ettiğimiz teknikten biraz söz etmek doğru olacaktır. Motion Capture yani MOCAP, Bilinenin aksine; manüel olarak hazırlanan animasyondan çok daha gerçekçi ve doğru olan hareketleri sağlayan bir sistem.
Sistem şöyle çalışıyor: Oyunculara giydirilen GYPSY 5 ile vücut eklemleri üzerine yerleştirilen 37 adet sensor sayesinde karakterlerin yaptığı bütün hareketler kablosuz olarak bilgisayara kaydediliyor. Ardından kaydedilen bu veriler temizlenip, bilgisayarda ayrıntılarıyla işlenerek animasyoncuların kullanabileceği Autodesk Maya ve 3D Max gibi program formatlarına dönüştürülüyor. Daha sonra filmin tamamen gerçek zamanlı MOCAP çekimleri, oyuncu ile daha önceden tasarlanmış olan 3 boyutlu animasyon karakteri etkileşime geçerek tamamlanıyor. Çekimler istenilen her mekânda ve her ışık koşulunda gerçekleştirilebiliyor.

Ve Allah’ın sadık kulu: Barla

İşte daha önce Hollywood’un gişe rekorları kıran Yüzüklerin Efendisi, Kutup Ekspresi ve Neşeli Ayaklar, Avatar gibi filmlerde kullanılan bu teknikle hazırlanan ve Türkiye’de yapılmış ilk uzun metraj 3D animasyon film olma özelliğine sahip Allah'ın Sadık Kulu: “Barla” yukarıda anlatmaya çalıştığımız birçok özelliği içinde barındırıyor.

3,5 yıllık titiz çalışmasının ürünü olan’’ Allah'ın Sadık Kulu: Barla’’ Ser Film tarafından hazırlanmış.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin sıkıntı, çile ve mücadele dolu hayatının en çarpıcı dönemlerinden biri olan ‘Barla Hayatı’nı animasyon türüyle beyazperdeye aktaran Allah’ın Sadık Kulu: Barla, Anadolu’nun ücra bir köşesine tecrit edilmeye çalışılan bir alimin iman hakikatlerine dayanarak, sonradan tüm dünyayı saran bir ‘muhabbet ve adanmışlık’ hikayesini ele alıyor. Film, her ne kadar animasyon tarzında olsa da, gerek kahramanı, gerekse anlatım tekniği ile küçük-büyük herkesin ilgisini çekecek türden.

Yapımcılığını Fatih Gök’ün, yönetmenliğini Esin Orhan’ın yaptığı film, Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri, tamamen orijinal fotoğraflarından faydalanılarak üç boyutlu olarak modellendirilmiş.

Isparta’nın Barla beldesinde 1927-1934 yılları arasında yaşanmış hikayelerden yola çıkan filmin senaryosunu ise Rıdvan Kızıltepe, Zeynep Kayadelen ve Ali Sacit yazmış.

Filmin Orijinal Kopya master hazırlıkları ise Almanya ARRİ stüdyolarında gerçekleştirilmiş.

Müzikleri Budapeşte Senfoni Orkestrası tarafından seslendirilen Allah'ın Sadık Kulu: Barla, yurt çapında 255 kopyayla 303 salonda vizyona girdi.

Birçok açıdan ilkleri barındıran film, adeta görsel bir ‘ders – sohbet’ niteliğinde. İzleyici sadece asrın en büyük alimlerinden birinin serencamını izlemiyor, aynı zamanda bir Kur’an tefsirinin yazılış öyküsünü, bu tefsirden okunulan pasajlar eşliğinde takip ediyor.

Umarız bu titiz çalışma, görülen eksiklikleri giderilerek devam eder ve görsel-estetik olarak daha da yukarılara çıkılarak bir klasiğe dönüştürülür. 


Bir gün şehre bir âlim gelir!

Ser Film yaklaşık 4 yıl önce Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin hayatını animasyon olarak birkaç bölüm şeklinde filme almaya karar vermiş. Henüz işin başında çıtayı epey yukarı koymuş yapımcılar. Türkiye'de yapılmış ilk uzun metraj 3D animasyon filmine başlamışlar. Ve sonuçta ortaya "Allah'ın Sadık Kulu: Barla" çıkmış.


Yaşamak ile inanmak bileşik kaplar gibidir. O nedenle, insanın inandığı gibi yaşamaması durumunda, yaşadığı gibi inanmaya başlayacağını söyler atalarımız.


Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, hayatı inancı gibi olan bir alimdi. Hangi şart altında olursa olsun, ne kadar baskı, zulüm, işkence görürse görsün, asla ama asla zerre kadar taviz vermedi inandıklarından. Çok horlandı, kovuldu, tecrit edildi, hapse atıldı, zulüm gördü...


Bana 'Bediüzzaman ile ilgili bir film çekiyoruz, adı ne olsun?' diye sorsalar, bir saniye bile çekinmeden 'Mağlup edilemeyen' teklifinde bulunurum. Said Nursi, mağlup edilmez bir yapıya sahipti. Gördüğü işkenceler, yaşadığı sıkıntılar, yokluklar, baskılar; bırakınız yenilmesini, moraline en ufak bir fiske dahi vuramadı. Düşünün bir; size en baştan düşman bir mahkeme karşısına geçmişsiniz. Sadece ve sadece kitap yazdığınız ve kitaplarınız okunduğu için suçlanıyorsunuz. Yıllarca hapis cezası alma tehlikesiyle karşı karşıyasınız ve hakim savunmanızı dinlemiyor bile! Nihayetinde yüzünüze bilmem ne kadar yıl hapis, şu kadar yıl sürgün cezası okunuyor. Son sözünüz size sorulduğunda, "Demek ki daha çok okumak lazım Risaleleri" diyorsunuz ve ekliyorsunuz: "Demek ki hapishanede de bu kitaplara ihtiyaç var..." Nasıl yeneceksiniz bu muhteşem bakış açısını?


Bediüzzaman'ın mağlup edil(e)meyen yönü kadar, bir başka yönü daha var çok güçlü. O da dönüştürücü özelliği. Nereye giderse gitsin, bir süre sonra dönüştürmeye başlıyor büyük alim. Yattığı hapishane kısa sürede Medrese-yi Yusufiyye'ye dönüşüyor, sürgün gönderildiği belde bir süre sonra cennetasa bir baharı yaşamaya başlıyor, iman hakikatinin çiçekleri neşv ü nema buluyor. İş bu nedenle asrın en önde gelen dönüştürücüsüdür Bediüzzaman Hazretleri.


Ne ki, kendi kültürümüzün, inancımızın bu önemli şahsiyetlerini sinemaya yeterince aktaramamışız bugüne kadar. Geçmişin Yeşilçam'ı, günümüzün Türk sineması elbette önemli filmler çıkarmış ara ara, ama iş kendi kültürümüze, kendi manevi dinamiklerimize geldiğinde, sınıfta kalmışız maalesef. Belki, sinema ve sinemacılarımız, yaşadığı gibi inandığı için olmamış bahsettiğim şeyler.


Önceki yıl Mevlânâ yılıydı, doğru düzgün Mevlânâ filmi çekebildik mi? Mehmet Akif yılı misal içinde bulunduğumuz sene, birkaç iyi niyetli vasat belgeselin dışında var mı şöyle uluslararası boyutta Akif filmimiz. Sadece biyografik eserlerden bahsetmiyoruz şüphesiz; bu önemli değerlerimizin hayatları, eserleri, etkileri, hayatlarındaki küçücük bir kesitten yola çıkılarak bize dair bir hikâyeyi anlatmaktan bahsediyoruz.


Ser Film bundan yaklaşık 4 yıl önce Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin hayatını animasyon olarak birkaç bölüm şeklinde filme almaya karar vermiş. Henüz işin başında çıtayı epey yukarı koymuşlar, Hollywood'un gişe rekorları kıran Yüzüklerin Efendisi, Kutup Ekspresi ve Neşeli Ayaklar, Avatar gibi filmlerde kullanılan "motion capture - MOCAP" tekniğiyle, Türkiye'de yapılmış ilk uzun metraj 3D animasyon filmine başlamış yapımcılar.


Ve sonuçta ortaya, Üstad Hazretleri'nin Barla'daki hayatını ve Risaleleri yazmaya başlama hikâyesini anlatan Allah'ın Sadık Kulu: Barla çıkmış.


Sinemayı yakından bilenler hemen anlayacaktır Motion Capture tekniği çok zahmetli ve pahalı bir tekniktir. Ülkemizde kısa metrajlı birtakım çalışmalar yapıldı daha önce. Ancak ilk kez bu kadar uzun süreli (yaklaşık 110 dakikalık bir film) bir profesyonel çalışma yapılıyor bu teknikle.





Film, Bediüzzaman'ın Barla'ya sürgün olarak yollanması, buradaki tecridi ve takibat altında olmasını anlatıyor. Yerel halk ile ilişkisini, çevresindeki insanları etkilemesi, manevi dünyasındaki büyük çile ve insanların ebedi hayatı için duyduğu ızdıraplar, bununla beraber Risaleleri kaleme almasını animasyon türüyle izleyiciye aktarıyor. Bunu yaparken, sinemanın görselliğinden taviz vermediği gibi, Risale-i Nur'un o çok farklı tarzını ve muhtevasını da dramanın el verdiği ölçüde seyirciye geçirmeye çalışıyor.
Kabul etmek lazım ki, bu tür önemli şahısların, adeta ezberlenmiş hayat hikâyelerini sinemaya aktarmak çok zordur. İlki, ekonomik şartlardan taviz verdikçe görsel ve estetik kalite aşağılara doğru iniyor ve bir süre sonra muhteva yara almaya başlıyor. İkincisi, dünyanın en çok okunan külliyatından yapacağınız metin tercihleri her daim eleştiriye açık olacaktır. Öyle hassas ve zorlu bir tercih yapmak durumundasınız ki, bir tek cümle dahi kullanıldığı yerde sırıtmamalı, filmin dışına atıf yapmamalıdır.


Mehmet Tanrısever'in yönetmenliğini yaptığı Hür Adam filmini hatırlayalım. Film bütün samimiyet ve fedakarlıklarına rağmen birtakım eleştiriler almaktan kurtulamamıştı.
Allah'ın Sadık Kulu: Barla, sadece anlattığı kahraman ve replikleriyle değil, tercih ettiği film türü olan animasyon ile de profesyonel olmak zorundaydı. Nitekim Ser Film, bu yüzden bu alana epey yatırım yapmış gibi görünüyor.


Yapımcılığını Fatih Gök'ün, yönetmenliğini Esin Orhan'ın yaptığı film, Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri, tamamen orijinal fotoğraflarından faydalanılarak üç boyutlu olarak modellendirilmiş. Şüphesiz çok zorlu bir süreç bu.


Isparta'nın Barla beldesinde 1927-1934 yılları arasında yaşanmış hikâyelerden yola çıkan filmin senaryosunu ise Rıdvan Kızıltepe, Zeynep Kayadelen ve Ali Sacit yazmış. Filmin orijinal kopya master hazırlıkları ise Almanya ARRİ stüdyolarında gerçekleştirilmiş...


Ve müziği... Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Allah'ın Sadık Kulu: Barla filmi için olumlu-olumsuz birçok şey söylenebilir. Lakin müziği... Çok farklı, bambaşka... Müzikleri Budapeşte Senfoni Orkestrası tarafından seslendirilen film, görselliği taçlandıran bir tınıya sahip.


Elbette, eleştirilecek birçok yön bulunacaktır bu tür filmlerde ve elbette, böylesi bir çalışmanın ilk örneğinin kusursuz olması mümkün değil. Ancak, asrın beyin yapıcısının hayatını ve felsefesini animasyon türünden görmek, çok farklı ve etkileyici bir durum. Özellikle genç kuşak için çok farklı bir deneyim olduğunu düşünüyorum.


Tavsiyem; bu bayram tatilinizde bir gününüzü Allah'ın Sadık Kulu'na ayırmanız. Ve bizzat perdede görmeniz lazım, asrın mağlup edilemeyen dönüştürücüsünü...




Allah'ın Sadık Kulu: Barla
Yönetmen: Esin Orhan
Türü: ANİMASYON

24 Ekim 2011 Pazartesi

Naoko, ne güzel insansın sen!



Adı Naoko, 27 yaşında bir Japon. Türkçe de bilmiyor, ülkemizi de pek tanımıyor. Ama başka bir şeyimize yabancı değil; acımıza!


Yakın geçmişte büyük bir depremle sallanan Japonya'da yaşıyor Naoko ve depremin, acılarının, verdiği hasarın canlı şahidi. 


Oturmuş ve dua eden adam figürü yapmış geleneksel sanatıyla. Üzerine de mesaj yazmış. Görünce içimden geçti şu cümle: Ne güzel insansın sen Naoko!



Devlet!


Evet, doğru…

Büyüktün, çok büyük hem de. Gerektiğinden kat be kat büyük.

Hatta hantal belki.

Ama serttin, soğuktun, merhametsizdin.

Sana kim ”Baba” ismini taktı bilmiyorum. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sını biliyorum bir tek.

Açıkça söyleyeyim şarkının dediği gibi ‘adını andıkça titrerim hala’ idi durumum.
Korkardım ve inceden kıl olur, sevmez, hatta nefret ederdim.

Bürokrasi demektin zira, üretimsizlik, hantallık, yavanlık demektin benim için.


Mesafeli bir ilişkimiz oldu hep bundan dolayı.

Haksız da sayılmazdım, sayılmazdık doğrusu.

Çok acı çektirdin, çok zulmettin, çok can yaktın.

Cüssen ne kadar iri idiyse de, hislerin o kadar minnacıktı. Merhametin, anlayışın, iz’anın pek yoktu.

Sen bir deyiş üretmiştin, ‘Her şeyi devletten beklemeyin’ diye, ben hiçbir şeyi senden beklememeye evriltmiştim onu.

Eskiden, Allah selamet versin, Demirel ile özdeşleştirirdim hep seni. Çok konuşup hiçbir şey anlatmayan, laf kalabalığı ile hiçbir yaraya merhem olmayan, yıllar yıllar geçse de değişmeyen.

Hiç kızmaca yok; kollarından bile korkardık geçmişte. Hatta ‘sarmasın bizi kolların’ isterdik, bilirdik ki, öyle bir sarardın ki, kemiklerimizi kırardın! Sevmeyi hiç bilmezdin açıkçası.

Etimizi keser, ‘kestiğim parmak acımaz’ dedirtirdin. İşkence yapar, hak hukuk arayışımızı on yıllara yayardın. Bu kalınlık ve sertliğe rağmen çok zeki de değildin maalesef. Bir takım kurnazın oyuncağı da oluyordun çoğu zaman. Sırtından geçinen parazit sayısı hiç de az değildi. Seni dolandırmayı meslek edinmiş bir zümre vardı hatta.

Ama niye yalan söyleyeyim, son birkaç yıldır ufaktan değiştirmeye başladın bu fikri sanırım.

Eskiden “Devlet” denilince; çok sert, iri yapılı ve hantal bir siluetin belirirdi zihnimde, şimdi kimi zaman acıyarak bakıyor ve bazen hoyrat davrandığımızı düşünüyorum sana.

Kendime itiraf etmekte zorlanıyorum ama adın geçtikçe sinirlerim ayaklanmıyor artık.

Galiba bunda senin kendi, bizim de kendi sınırlarımızı ve haddimizi bilmeye başlamamızın da etkisi var.

Ve en çok da, yeni bakış açısının, kanunların, yönetmeliklerin ve dahi sisteme dair birçok şeyin artık sana değil vatandaşa yakın durmasının onu korumaya almasının da ciddi bir payı var.

Ve hatta kimi zaman ‘her şeyi milletten bekleme’ bile diyesim geliyor bazen sana.

Yaşanan şu son deprem sonrasında aramızdaki mesafeler tamamen kalkmış gibi hissediyorum. Bir afet yaşandı mı eskiden kendi haline bırakırdın milleti. Hatta kendi haline bile değil, destekten ziyade köstek olduğun için yaşanan acıların çoğaldığını biliyorum. Afetin katlandığını.

Önceki gece yüz yıllık (belki daha fazla) bir algıyı tamamen bitirdin sanırım. Yine acı vardı, gözyaşı vardı, çaresizlik vardı. Ama sen elindeki tüm imkanlar ile oradaydın. Çabalıyordun, çırpınıyordun. Köstek değil destek oluyordun yapılan kurtarma çalışmalarına. Bu nedenle enkaz başına bilmem kaç tane kurtarma ekibi düşüyordu.

Eskiden böyle olsan, belki bu kadar çürük yapılmayacaktı o binalar, en ufak bir titremede yerle yeksan olmayacaktı beton mezarlar. Sanki bunu biliyormuşçasına bilgece bir suskunlukla, biz sivillerin afra tafralarına aldırmadan işini yapıyordun afet bölgesinde. Kurtarmaları organize ediyor, yardımları düzenliyor, iletişimi doğru düzgün sağlamaya çalışıyordun.
Farkındayım, elbette birden bire badem gözlü yapmıyorum seni, tamamen değiştin de, diyemem. Bunun biraz da bize yani millete bağlı olduğunun da farkındayım doğrusu.

Ama…

Hani nasıl derler ya ‘ben de sana karşı boş değilim’ artık…

Yanı sanırım, yani galiba…

Ya hamiyyetsiz olaydım! ya da...


Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse.

Kavurucu bir yaz sıcağında sarsıldılar. Yaşamları 45 saniyelik bir 'kırılma' ile tam ortasından ikiye bölündü. Acının miladı oldu 17 ağustos. Yıkımın, gözyaşının miladı. Tevekkül insan yüreğini çok çabuk fethediyor. Binlerce şehit verdik. Ama yaşamın nabzı durmuyor, aynı ritimle atıyordu. Enkaz yerleri mahşer yerleri olmuştu. Gecikmeler, organizasyon bozuklukları, çaresizliklerden sonra 'geliyorum' demişti yağmur. Depremi önceden bilmek imkansızdı; ama soğuk hava kütlesinin bu bölgeye doğru yola çıktığını günlerce bas bas bağırdı meteoroloji uzmanları. Bile bile lades dedi rahmet. Sulu sepken indi yaralı gönüllere. Acılar, mağduriyetler büyüdü. Enkaza ulaşamayanlar, yağmurun ortasına ittiler afetzedeleri. Adapazarlılar daha ölülerini çıkaramadan enkazdan, yağmura teslim oldular.



Yaşamın kendisi gibi katmanlardan oluşuyor çadırkent manzaraları. Kimisi çamurun, balçığın tam göbeğinde. Depremden sonra sel ile tehdit ediliyor yaşamları. Merkezde, Japonların kurduğu sağlık ocağının hemen arkasında, bin küsur çadırın kurulu olduğu bir 'balçıkkent' duruyor. İnsanlar gece yarısı, yağmurun şiddetinden terk etmişler bölgeyi. Kimisi çok daha şanslı. 'Çok yıldızlı' otel gibi duruyor gök tepelerinde. Tertipli, nizamlı. Ahçıları var, yemekleri düzgün çıkıyor, güvenlikleri var. Şaşırtıyor bizi bu manzara. Başımızı çevirip baktığımızda kocaman, 'Sedat Peker Çadır Kampı' yazısını görüyoruz. Ahçıları bile İstanbul'dan gelmiş. Sabah erken saatte megafon eşliğinde çadırkent ahalisi mıntıka temizliğine başlıyor. Tam bir birlik-beraberlik bilinci tezahürü. Gıda yardım kamyonu geldiğinde halk iki dakikada el birliği ile yükü indirip istif ediyor. Kullanılacaklar mutfağa, diğerleri depoya. İstanbul'dan giden 'Sedat abiyi seven gençler' gönüllü olarak çalışıyorlar. Her şey düzenli, intizamlı.


Yağma yağmur!


'Herkes bu kadar şanslı değil.' diyor adamın biri, 'Kaynaşlı'ya gidin.' Gidiyoruz. Yağmur inadına inadına yağıyor afetzedelerin yüzüne. İmtihanın şiddeti, yağmurun şiddeti ile iş birliği yapıyor. Yaşlı bir kadın duruyor yolun ortasında. Aslında durmuyor, yürüyor, ya da yürümeye çabalıyor. Kısacık boyu, yaşlı bedenini çekemiyor. Yağmura inat koltuğunun altına sıkıştırmış iki paket makarnayı. 'Nereye teyze?' diye bağırıyorum. 'Beşinci mahalle, ikinci çadır' diye cevap veriyor. Beş çadır sayıyorum. Aynı hizadan ikinci çadırı gözüme kestiriyorum. Arada hendek var. Yağmur yumuşak toprağı tamamen balçık yapmış. 'Tek başına mı yaşayacaksın bu çadırda?' diye soruyorum: 'Evet. Annem ile babam depremde öldü.' diyor. Yağmur birden tokat etkisi yapmaya başlıyor bende. Makarnayı nede pişirecek, gece sabahı nasıl bekleyecek bilemiyorum. Yüreğim yana yana diğer taraflara yöneliyoruz. Bir başka aile görüyoruz sonra. Gencecik bir kadın baş örtüsüyle beliriyor çadırın aralığından. Yağan yağmura inat kocasına seslenmeye çalışıyor. Genç adam, çadırın etrafında minik bir bent kurmaya çabalıyor. Kadının doğumuna 4 gün kaldığını öğreniyoruz. 'Bu kadar imkansızlığın içinde, nasıl olacak doğum?' diye soramıyoruz bile!


Resmi plakalı kamyonlar mucur taşıyorlar. Felaket gelmeden önlem almamakta üstümüze yok. Yağmur bölgeyi perişan etmeden taşınsa, yerlere serilse bu mucurlar, bu perişanlık yaşanmayacak belki. Çocuklar koşuyorlar yardım kamyonlarının peşinden. Ayakkabı soruyor herkes. Bebelere bez, mama istiyorlar. Kadınlar çadırlarda çaresiz, erkekler enkazların yanında, hırsızlara, namussuzlara karşı pusuda. 'İki dakika ayrıldım televizyonumu çaldılar.' dedi 30'unda bir genç. 'Ah bir yakalarsam!'


Ya hamiyyetsiz olaydım!


Akif merhumun 'Seyfi Baba' şiiri aklıma geliyor: 'Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde/ Gecenin sütre-i yeldasını çekmiş, üryan/ Sokulup bir saçağın altına güya uyuyan/ Hanüman yoksulu binlerce sefilan-ı beşer'


Yağmur yorulmak bilmiyor. Kızılay'cılar çadırlarına çekiliyorlar. Bu sağanakta çalışmak imkansız. Ya yaşamak? Dize kadar balçık içerisinde çadırlarına su taşıyor çocuklar, yiyecek taşıyor. Sakarya sessiz. Sakarya kimsesiz! Şehir stadına sahra hastanesi kurulmuş. Çadırlardan oluşan bir poliklinik hizmet veriyor. Mısır yardım ekibinden doktorlar, sağlık görevlileri var. Fırınlarını bile getirmiş adamlar. Sağlık Bakanı'mızın, 'Damak tadı' uyarısını mı duydular acaba? Çekik gözlü bir Japon doktor, sakallı bir dedenin ciğerlerini dinliyor. Dudakları morarmış minikler, süt paketlerini dizmişler bir portakal kasasının üstüne, satarak para kazanmaya çalışıyorlar. İHH yetkilisi elinde megafon yurt dışına ücretsiz telefon açmak isteyenleri davet ediyor çadırlarına.


Yağmur boşanıyor enkazların üstüne. Ceset kokusunu, beton kokusunu, tozu dumanı bastırıyor toprağa doğru. Bir hafta önce kükreyen toprak sessizce sinesine çekiyor yağmur sularını. Radyolar saat başı ölü sayısını anonsluyor. Hiç kimse inanmıyor rakamlara. Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse. Çamurlu ayakkabılarımıza, iliklerimize kadar işleyen yağmura, sırılsıklam gömleklerimize, perişan psikolojimize bakıyorum. Galiba hepimizi vurdu bu deprem.


(26 Ağustos 1999'da yayınlandı)