28 Aralık 2011 Çarşamba

22 Aralık 2011 Perşembe

His


Kuchinawa: Niye kör taklidi yaptın?


Zatoichi: Çünkü körler kainatı daha iyi hisseder!


Zatôichi (2003)



uyku nehirlerini hiç göremedim gözlerimin altında...

Pht: Thaib Chaidar

(çekilmemiş deneysel filmler /1 )


oturma odası iç/gece anne/çocuk

televizyonun ışığı karanlık odayı büyütüp büyütüp küçültür.
çocuk gözleri faltaşı (hiç gören oldu mu faltaşını nasıl bir şeydir?
ben görmedim, niye dedim peki bunu? bilmem!) kadın çığlık çığlığa...

rooorrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr
(elektrikli testere sesi)

V.O: çığlık
vijkkkkkkkkkkk (testere ete girdi)

kızın baldırının alt kısmını dilimliyor pastaneci sapık adam.
çocuk tırsım tırsım tırsmakta.

anne- evladım gidip uyusana
çocuk- ....
anne- oğlum gözünden uyku akıyor bak! hadi git uyu...
çocuk-???

kırmızı döner ıışık mavi döner ışık kırmızı döner ışık mavi döner ışık.
duvardaki guguklu saat mavi, kırmızı, mavi kırmızı...
polisler geldi, ama kız çoktan öldü, sapık elmalı turta satıyor şerife
tırnağının arasında kurbanın kan pıhtıları
vınnn.. (çocuk yerinden fırladı, istikamet banyo aynası gözlerine bakmakta..)

çocuk- yok be anne ya, akmıyoo bişey!
anne-???
-------o---------


mutfak iç/gün anne/çocuk

kahvaltı masası kalabalık. çay bardakları peynir lekeli,
gidenler gitmiş çocuk anneye esir. yenildiyse yenildi,
içildiyse içildi. tıka basa, ılık sütler lıkır lıkır. ışıl ılık süt iç!

anne-bitirsene evladım şu son lokmanı.
çocuk- ama doydum anne yemiycem.
anne- ama oğlum bi lokmacık kaldı hadi bitir şunu
çocuk- istemiyorum.
anne- ama ekmek ardından ağlar sonra!
çocuk-???

anne oflar puflar çocuk yine mağlup edilmenin
acısıyla ekmeği yutar. ordular ilk hedefiniz mutfak tezgahı ileri.
elde ekmek, gözler meraklı...
afrikadan getirtilmiş iguana yavrusuna bakar gibi.
çocuk- anne gözü yok ki bu ekmeğin, nasıl ağlayacak ki!
anne- ????


-------------o-------------



25 yıl sonra....

hastane odası sabah/iç anne-oğlu '


solgun gün izi yalıyor kirli hastane camlarını.
küçük radyo sabah isteklerini çalmakta.
çocuk annesinin sabah terlemelerini silmekte.
tende kabuslardan kalma ter izleri. annenin
her acıya bir çizik düşen yanaklarında geziniyor
ıslak pamuk, yorgun gözkapaklarından dokunsan
dökülecek kurumuş gül yaprağı gibi duran burun uçlarına doğru.

çocuk- anne bu sabah nasılsın
anne- iyi iyi, hiç olmadığım kadar
çocuk- biliyor musun dikkatimi çekti..
anne- neymiş o dikkatini çeken
çocuk- gözlerinin akı, beyazı
anne- ne olmuş gözlerimin akına
çocuk- hiç bu kadar beyaz bir göz akı görmedim, söylesene
anne- ????
çocuk- fırçalıyor musun yoksa gözlerinin akını her gece gizlice?
anne- ????



...fade out...


19 Aralık 2011 Pazartesi

Umutsuz ve bisikletli ülkem!



Maddi durumu ne olursa olsun, şehirli her çocuğun (elbette önceki asrın ikinci yarısı için geçerli) geçmişinde bisikletli anıları vardır. Bisiklet çocukluk demektir birçoğumuz için. İlla sizin olmasına da gerek yoktur bisikletin. Bir arkadaşınızındır, bir tur atımlık binmişsinizdir yahut başınızı belaya sokan bir maceraya girmişsinizdir beraber. Ama ekseriyetle vardır her çocuğun belleğinde bisikletli zamanları.



Hayatın önünüze açtığı yollara belki girişi bu bisiklet ve onunla olan anılarınızla yaparsınız. Büyüyünce ne olacağınıza dair hiçbir fikriniz yokken vardır bisikletiniz. Pahalı ya da ucuz fark etmez. Gıcır gıcır yeni ya da kullanılmış, ikinci el. Yahut, hep hayal olmuştur sizin için. Ne bileyim, karne hediyesi olarak bir büyüğünüz almayı vadetmiştir belki.


Le gamin au vélo – Bisikletli Çocuk böyle bir film. Bir çocuk dünyasındaki küçük bir ayrıntı gibi görünen bisikletin hayatın savurduğu insanın geçmişindeki anıları olarak çıkıyor karşımıza. Film her ne kadar mebzul miktar iyimserlik lensiyle hayata ve geçmişe baksa da, gerçekçilikten mümkün mertebe kopmamaya çalışıyor. Köken olarak çok sıkı birer belgeselci olan Belçikalı Dardenne Kardeşler’in filminin öyküsü şöyle:


“11 yaşındaki Cyril, babası tarafından istenmeyince konulduğu bakım yurdunda bir başına kalmıştır. Hayat karşı öfkeli ve kötümserdir. Bu durum o kadar ilerler ki artık o yaşta umutsuzluğa düşmeye başlamıştır. Tam bu esnada karşısına mahalle kuaförü Samantha çıkar. Tutunacak dalı olmayan bu çocuk sıradan bir kadın olan kuaföre sıkı sıkıya yapışır. Ancak hayat, oyunlarını daha yeni sahnelemeye başlamıştır ve problemli çocuğun ilk imtihanı bir torbacıdır. Başı belaya girer. Hayatın sonraki merhalelerini etkileyecek domino etkisi başlamıştır artık.”






Bisikletli Çocuk, drama alanında belirli bir tarz, sinematografi oluşturmaya çalışan Belçikalı kardeşlerin (kardeşler dediysek dünkü çocuk değiller; biri 60, diğeri 57 yaşında) en iyi filmi belki de. Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödülü Nuri Bilge Ceylan’ın filmi Bir Zamanlar Anadolu’da ile paylaşması da bunun göstergesi olsa gerek.


Şahsen filmin en önemli özelliği, bu tür filmlerin sıklıkla düştüğü abartma ya da sıkıcılık tuzağına düşmemesi oldu. Malum, insanoğlu geçmişi hatırlarken iki şeyi yapar; ya abartıp çok duygulanır ya da gerçekçi olacağım derken, bir sanat eseriyle yan yana duramayacak kadar gerçek olur. Her ikisi de yok Bisikletli Çocuk’ta. Duygu dozu çok iyi ayarlanmış. Gözyaşına boğmak gibi bir ucuzluğa sapmıyor, öte yandan seyirciyi sıkıp boğmuyor da… Orta karar ilerleyip pek de parıltılı olmayan bir final ile söyleyeceğini söylüyor.






Film, karakterimizin oluşma sürecinde bize yön veren etkenler hakkında hiç bağırıp çağırmaya ihtiyaç duymadan önemli şeyler söylüyor. Ve en önemlisi ‘baba’ kavramının öneminin en iyi ‘yokluk’ zamanında anlaşılabileceğini…


Aslında bizim Yeşilçam tarihimize baktığımızda benzer temalı birçok filme rastlamak mümkün. Ömercik, Sezercik, Yumurcak gibi filmlerin anlatmak istediğini melodram kalıplarının dar dünyasına sıkışmadan anlatıyor Bisikletli Çocuk. Yoksa ortaya ‘Cyrilcik’ gibi bir karakter çıkarmış ki film değeri olarak hiçbir kıymet-i harbiyesi olmazmış!


Ezcümle: Son derece sade; ama asla basit olmayan bir film Bisikletli Çocuk…





BİSİKLETLİ ÇOCUK (LE GAMIN AU VÉLO)


Yönetmen: Luc Dardenne,  Jean-pierre Dardenne 


Oyuncular: Cécile De France, Jérémie Renier,  Olivier Gourmet, Samuel De Rijk, Thomas Doret, Batiste Sornin...


Tür: Dram


Süre: 87dakika


2011, Fransa



17 Aralık 2011 Cumartesi

Vaziyet

Pht: Wolfram Schbert

Dün;

dün ile gitti

cancağızım,

artık
susmak lazım…



Yalaz

Pht: Latoday

Sustukça büyüdü bu yangın.

Uzaklara gittikçe sen,

Derinleri sardı alev.

Yayıldı gittikçe, her köşesine içimin.

İyi bak,

Tutuşmuş eski bir konak penceresi gibi,

Yangının alevleri vuruyor gözbebeklerime.

Şimdi hasret gözlerimde birikti.

Damla damla tükeniyorum.

Sönmüyor yangın.

Külü bile yakıyor geride kalanların...

Lâl

Pht: Magda Berny

Puslu bir hava.

Pusu atmış mesafeler.

Göz gözü görmediğinde.

Kokun oluyor pusulam.

Ve farkında mısın?

Kısalıyor boyu kelimelerin,

Uzayınca hasretin.

Ne güzel.

Artık bana ‘sus’ diyemeyeceksin.

Çünkü,

Zaten,

Konuşamıyorum…

Elâ denmiş ne âlâ


Rumca’da ‘gel’ demekmiş, öğrendim

Gel yeter ki,

İstersen görmezden gel.

Benim cennetim kahverengi.

Ilıman bir süt fokurduyor inceden.

Ve beyaz kadifeleştiriyor sertliğini kahvenin.

Nem var üstelik..

Çok sarp uçurumların kıyısı.


Sensizlik cehennem.

Gözlerin.

Cennet

cennetim...

14 Aralık 2011 Çarşamba

Yolcu

Pht: Ria De Heij


Adın geçiyor.

Sevdan hep yatıda.

Geçmiyor hasretin…


12 Aralık 2011 Pazartesi

Atlantis'in Yetimleri

Pht: Ribella

-Saraybosna'daki ve tüm dünyadaki gariplere-


Esiriyiz hepimiz; maddenin dar hendesesinin... Derilerimiz, bedenlerimiz ruhu hapseden parmaklıklarımız... Halka halka genişleyen bir kuşatılmışlık var bir adım ötesinde. Ana, baba, evlat, iyal... Sahip olduğumuz her şeyin kölesine dönüşüyoruz mana perspektifini yitirince. Bir külçe gibi ayak bileğimize yapışıp tutsaklaştırıyor bizi mallarımız, mekânlarımız, makamlarımız; efendilerimiz...


Özgürleşmek; tüm bu dikenli telleri kesip atmak demek, hürriyet; bu şeffaf prangalardan kurtulmak.


Bu nedenle gidişler önemli, gitmek; sahib-i aslisine doğru bir adım atmak. Soyunmak tüm kabuklardan, arınmak tüm fazlalıklardan.


İş bu nedenledir ki, gidenlere değil kalanlara acımak lazım her zaman.


Ne ki; bekleyen olmak da güzel, o ayrı bir fasıl.


Gurbet genişlemek demek. Zamanı ve mekânı genişletmek. Vatanı ve sevdayı. Ufku halka halka büyütüp, derinliği fersah fersah kulaçlamak.


Böyle, bir ayağı tutuklu benim gibiler için belki söylemek kolay tabii, ama her babayiğidin harcı değil elbette gariplik.


Sevda işi, aşk işi. Ki biz, bir yetime vurgun öksüzleriyiz Atlantis'in...


Gurbeti dönmek için değil, sıla etmek için arşınlayanların nesliyiz. Sevdamız garip, yolumuz gariplerin yolu.


Gördüğümüz her ufuk bizim rengimize dönene, bilmediğimiz her dil bilinene, yetişemediğimiz her yürek avuçlanana kadardır süresi gurbetimizin. Biliriz ki, dünya gurbetimizdir esasında. Biz gerçek vatanı buralarda arayanlardan değiliz! Başka bahçelere açılır ruhlarımızın kapısı, baharlarımız buranın fani mevsimlerinden sonra gelmez. Sahici baharların meftunuyuz.


Mıhlandığımız sahil ferahfeza ummanlara açılır.


Sırtımızdaki küngün ağırlığını biliriz ve yine biliriz ki, esasen haddimiz değildir taşıdığımız sıklet. Ufkumuzda dörtnala giden başları bulutlara değen atlılardadır hayallerimiz. Biz dursak bile atlarımız durmaz, çok iyi bilenlerdeniz.


Kabul, kimsesizken, yalnızken, uzaklardayken ara ara kolaçan eder bizi ruhumuz. Derin bir yalnızlığın verdiği ürpertiyle titreriz. Bir damla yaş belirir gözlerimizde. Hayallerimizin ucundan sızan ana olur, yâr olur, geçici vatan olur... Hüzünbazlık reddettiğimiz bir şey değildir, ki hüzün yakışır en çok gurbet ehline.


Atlarımızın ayakları hep ıslaktır gözlerimiz gibi. Biz yangınları gemilerde çıkarmaya alışmışızdır artık. Değince hüznümüze başka bir garibin hüznü, gözbebeklerimiz bayram musafahası eder usulca. 'Sen de' deriz, 'Sen de yakmışsın mesafeleri...'


Kimseden ödül beklemeyiz, ensemizi kimse okşamasa da olur, varsın takdirleri, aferinleri başkası alsın. Varsın başkası caka satsın üzerine kirli duman çökmüş Atlantis'te. Ve hatta, hırpalasınlar; gönülleri sağ olsun. İncitsinler hatta, ağlatsınlar ne olacak?


Biz, 'Yetimler Yetimi'nin saçlarımızı okşamasına bin gurbet daha feda ederiz. Milyon hasret daha çekeriz, yeter ki, gariplerle uyanalım, diye. İlki değiliz ki bu sevda murabitlerinin, sonuncusu olalım!


Kolay sanmayın sakın, yolların çilesini, gurbetin ızdırabını bilen bilir. Ve hasret demek neymiş, bildiğinizden de çok emin olmayın bir garibin halini görmeden. Belki çok anlamlı gelmez bu hüzünlü mırıltılarım, çok mana ifade etmez kelimelerim. Ama bilen bilir, bunun idrakindeyiz. Tanıyan da vardır şüphesiz: 'Sen onları simalarından tanırsın...'


Hasılı;


Yetimiz, garibiz, gurbetteyiz...