14 Ocak 2012 Cumartesi

Hayat baroneslere zor!


Geçtiğimiz sene ödülden ödüle koşan Zoraki Kral filmini izlerken, kral dahi olsa makamları işgal eden kişilerin birer insan, bizler gibi sıradan faniler olduğunu iliklerimize kadar hissetmiştik. Elbette, gerek oyuncu kadrosu, gerek kahramanın kişiliği, gerekse yönetmenin başarıyla oluşturduğu atmosfer de etkiliydi bu kanaatin oluşmasında.

Daha aradan bir yıl geçmeden bu kez yine aynı coğrafyadan başka bir lider figür; geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğine etki etmiş önemli bir isim Margaret Teacher’i anlatan The Iron Lady – Demir Leydi çıkıverdi karşımıza.

İsminden de anlaşılacağı üzere, film İngiliz Başbakan M. Teacher’ı anlatıyor. Malum; Thatcher 1975-1990 arasında Muhafazakâr Parti başkanlığı, 1979-1990 arasında da başbakanlık yaptı İngiltere’ye. Genel siyasi çizgisi liberal-muhafazakâr doğrultudaydı. 1980'li yıllarda batılı ülkelerinde devletin iktisadi yatırımlardan çekilmesi, serbest pazar ekonomisinin desteklenmesi ve işçi haklarının törpülenmesi ile kendisini gösteren neoliberal siyasetin İngiltere'deki uygulayıcısı oldu. Ortaya koyduğu politikalarla İngiltere'yi değiştirmekle kalmadı, siyaset alanını kendisinden sonra iktidara gelen muhaliflerinin politikalarını dahi etkileyecek şekilde dönüştürdü.



Ülkesi içinde sol muhalefetle, uluslararası alanda ise Soğuk Savaş kapsamında Doğu Bloğu ülkeleriyle mücadele yürüttü. O dönem için radikal sayılabilecek sağ politikaları taviz vermeden uygulaması nedeniyle kendisine takılan Demir Leydi lakabını severek benimsedi.

Bir özelliği daha vardı Teacher’in, tarih boyunca hiçbir siyasi lidere nasip olmayacak derecede muhalifleri vardı. Müzik gruplarından yazarlara, çizerlerden sendikalara kadar neredeyse her kesimden tepki topluyordu, eleştiriliyordu. Bu anlamda en fazla kitlesel muhalefet gören siyasetçi bile denebilir onun için. Diyecek çok şey var ama önce konusuna bir göz atalım:

Günümüz Chester Meydanı… Yaşlı bir kadın süt almak için dışarı çıkar ve eve döndüğünde eşine kahvaltı hazırlamaya başlar, tıpkı evliyken her sabah yaptığı gibi. İçi huzur ve sevgi dolu pamuk nine her zamanki gibi ona haşlanmış yumurtasını servis ederken hayatın tüm zorluklarına rağmen mutlu olduğunu anlarız. Bu sevgi ve feragat insani vaktiyle İngiltere başta olmak üzere, tüm Avrupa’yı inim inim inletmiş, Doğu Bloku’nun başına bela olmuş eski başbakanlardan Margaret Teacher’dan başkası değildir.



Kısa süre içinde hasta olduğunu anlarız bu yaşlı iyi kalpli insanın. Ölmüş eşini hayalinde yaşatabilecek kadar bunamıştır aslında. Ve geçmişe yönelik yolculuklarımız başlar. İkinci Dünya Savaşı Grantham’ında, bakkal olan babasının dükkânında geçen günler, sonra Kimya Mühendisliği okumak için Oxford’a gidişi; yerel politikaya attığı ilk adımlar; kocasıyla evlenmesi vs. Vaktiyle insanların nefret ettiği bir figür olan Demir Leydi’den çok insan Margaret Thatcher gösterilmeye çalışılmaktadır bize. Ve denmek istenmektedir ki, ‘Ey seyirci işte bak, başbakan bile olsa insan insandır, hele ki kadın ise daha bir insandır ve hayat ona çok zordur.’

Demir Leydi, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de konuşulması gereken bir film. Oluşturmak istediği imajinasyonu ustaca yapamadığı gibi, gözden kaçırmak istediği tarihi gerçekleri de çok fazla gizlemeyi başaramıyor.
O sert güçlü kadın pofuduk bir yastık gibi yumuşatılmaya çalışılmış adeta. Yapımcılar gücün, sertliğin arkasındaki insanı yakalamak adına, yapay bir yumuşatıcı etkisiyle sentetik bir karakter çıkarmışlar ortaya.

Başrol oyuncusu Meryl Streep için de birkaç kelam etmek lazım. Malum 13 kez ile Akademi Ödülleri’ne en fazla aday gösterilen bayan sanatçı kendisi. Bir kez En iyi, bir kez yardımcı en iyi ödülünü aldı. İhtimal ki, bu filmdeki rolüyle kariyeri taçlandırılmak isteniyor ama Mamma Mia fecaatinden sonra böylesi bir rol de, tüm ustalığına rağmen eğreti duruyor oyuncunun üzerinde. Elbette tüm bunlar jüri için bir anlam ifade etmeyebilir.

Zoraki Kral ne kadar başarabilmişse, Demir Leydi o kadar başaramamış bir film ne yazık ki! Bilemiyorum belki de kahramanın kişiliğinden kaynaklanan bir durum bu. Fakat kabul etmek lazım ki, bu tutmamış projede Mamma Mia’nın yönetmeni de olan Phyllida Lloyd’un da azımsanmayacak ölçüde payı var. Hele hele Fakland Savaşı’nı kendi bağlamından ve gerçekliğinden koparıp adeta bir özgürlük mücadelesi gibi göstermesi, affedilebilir bir art niyet değil.

Önünden beyaz bir fondöten akan, arkada ise Avrupa’nı kapitalistleşme sürecinden tabloların olduğu, vasat bir biyografi denemesi Demir Leydi.
Politikanın ne kadar gayri insani ve fıtrata ters bir şey olduğunu, özellikle kadın doğasında yaptığı tahribatı fark edebilmek adına bir şeyler alabildim filmden. 



Gitarımla sana bir ses....





Ses değil adeta bir iç huzur şiltesi.

Seriverin ruhunuzun altına serin hayaller altında bir tekne gibi salınsın hayalleriniz.

Pıhtı

Pht: Mea

Kanıyor her şey.

Tek tek ve topyekun.

Nasıl görmüyor insanlar?

Hayret!

8 Ocak 2012 Pazar

Epidemi


Sen gidince böyle zamansız,


yağmurlar susar mı sandın?


Sustukça ben,


büyür bu yangın!



7 Ocak 2012 Cumartesi

Değirmen ve Haç




Bazı kaynakların yaşadığı bile şüpheli olarak bahsettiği, ancak eserleri ile günümüzde bilinen ve en enteresan ressamlardan olarak kabul edilen Flemenk ressam Pieter Brueghel'in meşhur "Çarmıha Gidiş" adlı tablosu üzerine yapılmış bir film.

Hz. İsa'nın çarmıha gerilişi ile İspanyolların o dönem Protestan Flamanlara yaptığı zulümleri paralel anlatıyor.


Aynı ressamın Babil Kulesi adlı tablosu da (1996) filme alınmıştı.

Film dil ve görsellik olarak oldukça enteresan. Uzun tahlilini sonra yapacağımızı umuyorum ama, ses, görsellik ve anlatımı ile epey sıra dışı olan filmin müzikleri de etkileyici.

Çok minik bir ayrıntı olarak ressamdan bahsedelim: Peyzaj çalışmaları ve köy betimlemeleriyle ünlü Hollandalı Rönesans ressamı olan Brueghel, 1559' dan sonra soyadındaki "h" ' yi atmış ve eserlerini Bruegel şeklinde imzalamaya başlamış.



Breda, Hollanda' da doğduğuna ilişkin kayıtlar mevcut olmasına karşın, Hollanda kenti Breda' da mı yoksa Latince' de Breda şeklinde anılan Belçika kenti Bree' de mi doğduğuna ilişkin bir tartışma vardır. Daha sonra kızı Mayken' le evleneceği Pieter Coecke van Aelst' in çıraklık yaptığı biliniyor. Fransa ve İtalya' da bulunduktan sonra 1551' de ressam loncasına "usta" olarak kabul edileceği Antwerp' e geçmiş. 9 Eylül 1569' da Brüksel' de ölmüş. Her ikisi de daha sonra ressam olan iki oğlu var. Ancak babaları öldüğünde çok küçük olduklarından ondan eğitim alamamışlar. Daha sonrasında ise çocuklarını birisi görüp eğitim vermiş.

Sanatçının eserlerinde sıkça rastlanan tema savaşlar, yıkımlar, perişan insanlar ve bu dönemlerdeki dayanışma çabalarıdır. "Ölümün Zaferi"yle insanlığa ve olup bitene tepkisini koyarken, neredeyse hepimizin aynı çocuk oyunlarıyla büyüdüğümüzü anımsatan olgunluk dönemi resimlerinden "Çocuk oyunları" bizi ortak saflığa davet eder.

Neyse en iyisi filmin fragmanı ve müziğine dikkat kesilmek:


5 Ocak 2012 Perşembe

Tarif

Pht: Sorin Onisor

Bana anlattırma artık.

Sadece halimi gör yeter.

Ayak sesleri salıyorum kulağımın orta yerine.

Sen misin gelen diye!

Bu kadar yani… 


Aç/lık

Pht: Istivan Kerekes

Avuçlarımı açtım.

Ölesiye açtım.

Öylesine… 

Bir damla rahmet,

düştü rahminden.

Kaçtım?

Söylesene...


3 Ocak 2012 Salı

Uyanış (2)

Pht: Mark Fleming
Yarım kalmasın diye düşler,

erkenden yatardık.

Ki biz çocuktuk her sabah.

Ezanlar serpilirken üzerimize,

rüyaları sağlam çekmecelere saklar,

öyle kalkardık…