17 Ocak 2012 Salı

Kefen

Pht: Polydactyle


Hiç acelesi yoktu,

 yağarken kar.

Ki biz yavaş yavaş ölüyorduk


16 Ocak 2012 Pazartesi

Sinemamızın 2011 karnesi

Recep İvedik serisi çekilmeyince gişeyi başka bir komedi filmi topladı. 



Klişe deyimdir ya; acısıyla tatlısıyla… Yerli sinema sektörü açısından da öyle bir yılı geride bıraktık. Başarılar, hayal kırıklıkları, sürprizler ve rutinlerle dolu bir yıl oldu 2011. Her ne kadar geneli itibarıyla çok fazla iç açıcı bir manzaraya sahip olmasa da ülke gerçekleriyle paralel bir sinema endüstrimiz (ne kadar denebilir orası da ayrı) var.


Şöyle bir genel kaide var: Türkleri sinema salonuna çekmek istiyorsan ya güldüreceksin ya ağlatacaksın. Şayet çok iyi ve etkin bir pazarlama yönteminiz yoksa genelde geçerlidir bu kaide. Geçen yıl da öyle oldu. İlk olarak toplam film sayısı itibarıyla (75’e yakın yerli film) son 25 yılın en iyi rakamına ulaşan bir seneyi yaşadık. Her ne kadar genel hasılat olarak 180 milyon lirayla önceki yıllardan çok farklı bir manzara ortaya çıkmasa da sinemayı salonda izleyen 21 milyon kişi, bu sektörün ülkemiz için hâlâ cazip olduğunun göstergesi.


Bu yılın en önemli sürprizi şüphesiz Allah’ın Sadık Kulu-Barla filmiydi. Ön gösteriminde yapımcılarının beklenti olarak söyledikleri 4,5 milyon izleyici sayısı birçok kişi gibi bana da hayalî gelmişti. Lakin, etkileyici bir pazarlama yöntemiyle bu film 2 milyon barajını geçmeyi başardı. Bir Türk animasyon filmi için şüphesiz rekordu bu rakam.


Tanrısever'in epey ses getiren filmi 1 milyon barajında kalırken, aşağı yukarı aynı konuyu işleyen bir animasyon filmi olan; Allah'ın Sadık Kulu: Barla, tüm tahmincileri şaşırtarak 2 milyon seyirci barajını aştı. 
Aşağı yukarı aynı temayı içeren Hür Adam ise 1 milyon sınırına yaklaştı; ancak gerek vizyon esnasındaki talihsiz tartışmalar gerekse filmin (şahsi kanaatime göre) uzunluğu ne yazık ki gişesini etkiledi. Buna rağmen önemli bir başarıyı yakaladı Hür Adam.


Eyvah Eyvah filminin beklenmedik gişe başarısı, yöresel filmler furyasını tetikledi. Ardı ardına benzer filmler çekildi, lakin hepsi aynı başarıyı gösteremedi.


Son üç yılın gişe şampiyonu Recep İvedik serisinin devamı geçen yıl çekilmedi. Bunun yerini başka bir komedi filmi olan Eyvah Eyvah 2 aldı. Bu film 4 milyon sınırına yaklaşan seyirci sayısıyla büyük bir başarıya ulaştı.


Şahsen çok fazla çarpıcı bulmadığım İncir Reçeli Orhan Pamuk romanları gibi oldu. Adından çokça bahsettirdi; ama gişede istediği rakamı bulamadı gibi. Film önce 60 bin civarında izleyici toplamış, sonra tekrar gösterime girerek bu kez 230 bin civarında izleyiciye ulaşmıştı.


Yılın en talihsiz filmlerinden biri.


75’e yakın film içinde teması futbol olan tek film Kaledeki Yalnızlık idi. Şike soruşturmasıyla sarsılan ülkemizde, şike ve kulüp başkanlarının mafya ilişkilerini anlatan film yapımcısı Mazlum Çimen’i borç ve icra batağına sürüklese de 3 Temmuz’daki şike iddianamesi ile aslında ne kadar özel bir film olduğunu kanıtladı; çünkü kısa rolü olan Ümit Karan, tutuklananlar arasında yer aldı.


Bana göre yılın hayal kırıklığı usta sinemacı Şerif Gören’in Ay Büyürken Uyuyamam’ıydı. Film pek kolay olmayan bir şeyi, sinema eleştirmenleri ile izleyiciyi aynı noktada buluşturdu: Keşke hiç çekilmeseydi.


Biraz daha yakınlaşıp aylara göre değerlendirme yaparsak: Ağustos Türk sineması için gerçekten kötü bir ay. Bu ağustosta da hiçbir yerli film vizyona girmedi. Nisan ayından ekim ayı sonuna dek gösterime giren filmlerden 30 tanesinin içinde 150 bin kişiyi bulan bir tek film yoktu. Ta Anadolu Kartalları ve Behzat Ç. gösterime girene dek. Türk sineması kasım–aralık aylarına 40 film sığdırarak yabancı filmleri epey sıkıştırmaya başladı.


2008, 2009 ve 2010 yıllarının şubat ayı gişe şampiyonu Recep İvedik serisi bu yıl çekilmeyince meydan Eyvah Eyvah-2 filmine kaldı.  Böylece son 3 yıldır şubat ayı rekoru ocak ayına gelmiş oldu.


Recep İvedik demişken, 2011 devam filmleri açısından da fena değildi. Eyvah Eyvah, Kurtlar Vadisi, Kutsal Damacana, Kolpaçino ve Musallat serileri yeni filmlerini geçen yıl gösterime soktular.


Öte yandan Türk sineması geçen yıl da ‘bilim-kurgu’ tarzında film çekemedi.


Son olarak, malum; Türk sineması Kültür Bakanlığı’ndan destek gören bir sinema. Ancak en çok iş yapan filmlere bakıldığında, bunların hiçbirinin bakanlık katkısı almadığı görülüyor. Öte yandan 30 film denetimden sınırlama olmadan geçerken  42 film değişik yaş sınırlamalarına tabi tutuldu.



Sessizzzzzz

Gelmez denilen gelince

Pht: Oddmund Ihle



Öyle olur hep.


Biz fanilerin sabırsızlık ve nankörlüğündendir ekseriyetle ama nedense öyle gelmez bize. Sıcaktır hava, güneş bonkörlüğünün en cömert günlerini yaşar. Panik ve bıkkınlıkla serinliği özler, arar ve çarelere bakarız. 'Ah' deriz hep, 'ah şu sonbahar bir geleydi!'


Dünyayı kirleten, bozan, yıkan, dağıtan bizizdir. Haşarılık da yine biz şuur sahibi ölümlülere aittir. Hem dağıtır, toplamaz; hem yıkar, yapmaz; hem kirletir, yıkamayız.


Bazen ilimin, bilimin, fennin açıklayıcılığıyla gelir ikazlar. 'Küresel ısınma' deriz misal olarak, 'bu cehennemi sıcakların sebebi küresel ısınma.' Kuraklık, susuzluk, sıcaklık bunaltır bizi. Klimalı odalarda dünyanın dengesinin bozulduğundan dem vururuz. Dengesini yitiren insanlığı konuşmaz pek kimse. Oysa herkes bilir ki, bir denge vardır kâinatta ve onu bozup duran tek canlı insandır.


Bizzat kendisi söylüyor kutsal kitabında: 'Göğü Allah yükseltti ve dengeyi o koydu.' Ve hemen akabinde ekliyor: "Sakın ola ki dengeyi bozmayınız..." (Rahman 6/7)


Her zaman illa sebep gerekmez, gerekmemiştir de. Kimi zaman, anlamını çözemediğimiz bir hikmet ile gelmez beklenilen. Öyle böyle değil, epey beklettiği zamanlar olmuştur hem de. Sıcaktan şikâyet eder, soğukları özleriz... Bekleriz, bin bir serzeniş ile.


Yağmurları bekleriz olmadık kılıklara bürünerek. Ağıtlar yakar, özlem dolu yakarışlarda bulunuruz yağmura dair. Sabırsızlık insanoğlunun kadim yarası. "O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır." (Şûra 28)


Zannederiz ki, yağarsa yağmur, tüm sıkıntılar hafifleyecek, tüm dertler bitecek, hayat bambaşka olacaktır.


Yanılırız elbette. Değişmez bir şey zira.


Yağmursuzluktan şikâyet ettiğimizden çok daha fazla şikâyet etmeye başlarız yağmurlardan.
Sıcaktan şikâyet ettiğimiz kadar soğuktan da dert yanarız.


Susuzluk kadar sudan da...


Ve nihayet kar...


Nicedir kar yağmadı diye İstanbul'a ne çok dokunmuştu içimize. Bekleyen olduk hep. Şöyle lapa lapa yağsa da, yüreğimizi soğutsa diye bir bekleyişle hem de.


Kar yağınca her şeyin yerli yerine oturacağına inanırız belki de. 'Gelmez' dediğimiz, 'gelmiyor' dediğimiz, ümidimizi kestiğimiz gelecek ve değişecek her şey, zehabına kapılırız anlamsız şekilde. Hayatın hep o eksik olan parçası, yitik olan azası, kaybedilen hulasasını indirecektir sanki kar taneleri.


Biz; zalim olanlar merhamete gark olacak, vicdanlarımızın üzerindeki paslar dökülecek, tozlar uçuşacaktır sanki.


Ve yağacaktır kar...


Dünya kuruldu kurulalı nasıl yağdıysa öyle; rüzgârlar bulutları hareket ettirecek, bulutlar soğuk rahmete gebe kalacak ve Rabbanî rahimden rahmet sökün edecektir.
Biz sevinecek, mutlu olacak ve memnuniyet ifade edeceğiz tabii!


Hayır!


Yeni gelen de bir şeyi değiştirmeyecek. Memnuniyetsizlik sadece makas değiştirecek, şikâyetler, dırdırlar başka formda devam edecektir.


Kar yağdı işte İstanbul'a.


Ve biz sevindik çocuklar gibi. Eksik bir yanımız tamamlanmış gibi mutlu olduk.
Sanki bir eksiğimiz vardı ve kar yağınca tamamlayacaktı onu. Yapamadıklarımızı yapacak, yitirdiklerimizi bulacak, yırtıklarımızı dikecek, kırdıklarımızı onaracaktık sanki.


Gelmişti beklenen ama biz bekleyen gibi beklemiyorduk sanırım onu. Yitirdiğimiz aynaların eksikliğiyle yine şikâyet ediyor, yine memnun olmuyorduk. Ya, 'az yağdı' diyecektik, ya da 'Bu nasıl bir kar, son bilmem kaç yıldır böyle yağmamış' diye mızmızlanacaktık.


Mevsimlerin normali var, bulup adını koymuşuz bir şekilde de, insanın normaline dair kimse bir standart belirlememiş ne yazık ki...


Kâinat bir şekilde fabrika ayarlarına dönebilirdi belki ama ya biz; insanlar?


Bu kadar dengesizliğimize bu kar çok bile!

15 Ocak 2012 Pazar

Kar, kader, keder...

Kar(a)lama!

Pht: Jernej Lasic

Toprağa ulaşamadan eriyen kar taneleri gibiyim.

İnce bir sessizlik kaplıyor sokakları şehre kar yağınca, beyaz bir tül örtülüyor hatıraların üzerine.

Yağmur gevezedir, kar suskun. Küskünlüktür kar, yağmur hüzün.

Gizleyemez duygularını yağmur, vakur bir sessizlik vardır yağan karda.

Bilir misin; iki yağmur arasına girer mutlaka kar.  Kar mesafedir, hasrettir bahardan bahara.

Kar yağarken üşümezsin, erirken titretir iliklerini.

Bilirim; üşümek özlemektir aslında. En çok özleyenler üşür.

Yağmurda gidilir, karda özlenir.

Bu ne nedenle sevdalılar en az kuşlar kadar kızgındır karlara…

Karın kaderi rüzgârın insafındadır, kâh savurup derbeder eder, kâh bir saçağın ucunda tutundurur.

Ve ben, yazgısını rüzgârın merhametine teslim etmiş munis bir kar tanesi gibiyim, duamdan başka pusulam yok!

Rengi beyazdır ama kışı kara eder kar.

Hırsız gibidir üstelik, en çok geceleri sızar hayata. Sesini çıkarmadıkça gece, uzattıkça uzatır indikçe.

Bakmayın beyaz olduğuna, karanlığın kadim dostudur kar. Buldu mu upuzun geceyi, değmeyin keyfine.

Sokaklara yağdıkça şakakları ağartır aslında. Yağmur ise gözlerin sevdalısıdır, ıslatır kirpikleri.

Yağmur düşer, kar uçuşur…

Yağmur anlatıcıdır, kar dinleyici. Bir bilge sessizliğiyle çöker pencerelere.

Biz büyürüz kar erir… Bize umut dolu bir bahar verir… Olgunlaşmışızdır artık.

Yağmur anlayışlıdır, gizler gözyaşlarını. Karda iz bırakır hüzünler.

Toprağa buluttan tohum saçar gibi…

Yağmur ilk özlenilendir, kar ilk gizlenilen…

Yağmur dışa vurur, kar içine atar söylenmesi gerekenleri.

(…)

14 Ocak 2012 Cumartesi

Hayat baroneslere zor!


Geçtiğimiz sene ödülden ödüle koşan Zoraki Kral filmini izlerken, kral dahi olsa makamları işgal eden kişilerin birer insan, bizler gibi sıradan faniler olduğunu iliklerimize kadar hissetmiştik. Elbette, gerek oyuncu kadrosu, gerek kahramanın kişiliği, gerekse yönetmenin başarıyla oluşturduğu atmosfer de etkiliydi bu kanaatin oluşmasında.

Daha aradan bir yıl geçmeden bu kez yine aynı coğrafyadan başka bir lider figür; geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğine etki etmiş önemli bir isim Margaret Teacher’i anlatan The Iron Lady – Demir Leydi çıkıverdi karşımıza.

İsminden de anlaşılacağı üzere, film İngiliz Başbakan M. Teacher’ı anlatıyor. Malum; Thatcher 1975-1990 arasında Muhafazakâr Parti başkanlığı, 1979-1990 arasında da başbakanlık yaptı İngiltere’ye. Genel siyasi çizgisi liberal-muhafazakâr doğrultudaydı. 1980'li yıllarda batılı ülkelerinde devletin iktisadi yatırımlardan çekilmesi, serbest pazar ekonomisinin desteklenmesi ve işçi haklarının törpülenmesi ile kendisini gösteren neoliberal siyasetin İngiltere'deki uygulayıcısı oldu. Ortaya koyduğu politikalarla İngiltere'yi değiştirmekle kalmadı, siyaset alanını kendisinden sonra iktidara gelen muhaliflerinin politikalarını dahi etkileyecek şekilde dönüştürdü.



Ülkesi içinde sol muhalefetle, uluslararası alanda ise Soğuk Savaş kapsamında Doğu Bloğu ülkeleriyle mücadele yürüttü. O dönem için radikal sayılabilecek sağ politikaları taviz vermeden uygulaması nedeniyle kendisine takılan Demir Leydi lakabını severek benimsedi.

Bir özelliği daha vardı Teacher’in, tarih boyunca hiçbir siyasi lidere nasip olmayacak derecede muhalifleri vardı. Müzik gruplarından yazarlara, çizerlerden sendikalara kadar neredeyse her kesimden tepki topluyordu, eleştiriliyordu. Bu anlamda en fazla kitlesel muhalefet gören siyasetçi bile denebilir onun için. Diyecek çok şey var ama önce konusuna bir göz atalım:

Günümüz Chester Meydanı… Yaşlı bir kadın süt almak için dışarı çıkar ve eve döndüğünde eşine kahvaltı hazırlamaya başlar, tıpkı evliyken her sabah yaptığı gibi. İçi huzur ve sevgi dolu pamuk nine her zamanki gibi ona haşlanmış yumurtasını servis ederken hayatın tüm zorluklarına rağmen mutlu olduğunu anlarız. Bu sevgi ve feragat insani vaktiyle İngiltere başta olmak üzere, tüm Avrupa’yı inim inim inletmiş, Doğu Bloku’nun başına bela olmuş eski başbakanlardan Margaret Teacher’dan başkası değildir.



Kısa süre içinde hasta olduğunu anlarız bu yaşlı iyi kalpli insanın. Ölmüş eşini hayalinde yaşatabilecek kadar bunamıştır aslında. Ve geçmişe yönelik yolculuklarımız başlar. İkinci Dünya Savaşı Grantham’ında, bakkal olan babasının dükkânında geçen günler, sonra Kimya Mühendisliği okumak için Oxford’a gidişi; yerel politikaya attığı ilk adımlar; kocasıyla evlenmesi vs. Vaktiyle insanların nefret ettiği bir figür olan Demir Leydi’den çok insan Margaret Thatcher gösterilmeye çalışılmaktadır bize. Ve denmek istenmektedir ki, ‘Ey seyirci işte bak, başbakan bile olsa insan insandır, hele ki kadın ise daha bir insandır ve hayat ona çok zordur.’

Demir Leydi, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de konuşulması gereken bir film. Oluşturmak istediği imajinasyonu ustaca yapamadığı gibi, gözden kaçırmak istediği tarihi gerçekleri de çok fazla gizlemeyi başaramıyor.
O sert güçlü kadın pofuduk bir yastık gibi yumuşatılmaya çalışılmış adeta. Yapımcılar gücün, sertliğin arkasındaki insanı yakalamak adına, yapay bir yumuşatıcı etkisiyle sentetik bir karakter çıkarmışlar ortaya.

Başrol oyuncusu Meryl Streep için de birkaç kelam etmek lazım. Malum 13 kez ile Akademi Ödülleri’ne en fazla aday gösterilen bayan sanatçı kendisi. Bir kez En iyi, bir kez yardımcı en iyi ödülünü aldı. İhtimal ki, bu filmdeki rolüyle kariyeri taçlandırılmak isteniyor ama Mamma Mia fecaatinden sonra böylesi bir rol de, tüm ustalığına rağmen eğreti duruyor oyuncunun üzerinde. Elbette tüm bunlar jüri için bir anlam ifade etmeyebilir.

Zoraki Kral ne kadar başarabilmişse, Demir Leydi o kadar başaramamış bir film ne yazık ki! Bilemiyorum belki de kahramanın kişiliğinden kaynaklanan bir durum bu. Fakat kabul etmek lazım ki, bu tutmamış projede Mamma Mia’nın yönetmeni de olan Phyllida Lloyd’un da azımsanmayacak ölçüde payı var. Hele hele Fakland Savaşı’nı kendi bağlamından ve gerçekliğinden koparıp adeta bir özgürlük mücadelesi gibi göstermesi, affedilebilir bir art niyet değil.

Önünden beyaz bir fondöten akan, arkada ise Avrupa’nı kapitalistleşme sürecinden tabloların olduğu, vasat bir biyografi denemesi Demir Leydi.
Politikanın ne kadar gayri insani ve fıtrata ters bir şey olduğunu, özellikle kadın doğasında yaptığı tahribatı fark edebilmek adına bir şeyler alabildim filmden. 



Gitarımla sana bir ses....





Ses değil adeta bir iç huzur şiltesi.

Seriverin ruhunuzun altına serin hayaller altında bir tekne gibi salınsın hayalleriniz.

Pıhtı

Pht: Mea

Kanıyor her şey.

Tek tek ve topyekun.

Nasıl görmüyor insanlar?

Hayret!