Ben çocukken, 'Bir ev resmi çiz.' derdi öğretmenim.
Üçgen bir çatının altına, dikdötgen bir kutu koyar, tepeden aşağı kocaman bir lamba sarkıtır., iki pencere, bir de kapı çizdim mi tamamdı evim.
Büyüdükçe, perdelerini çizmeyi öğrendim. Bacasını, bir de gökyüzünü. Gülen bir güneş çizmeyi ikinci sınıfta aklettim. Arkadaşlarımın çizdiği, evin içi görünen resimler çok komiğime giderdi.
Anne baba oturmuş, çocukların oyun oynadığı şeffaf evlerin çizildiği resim defterleri şimdi enkaz altında.
Balkonlardan kim bilir hangi 'matik' deterjan ile sakız gibi yıkandığı belli olan çocuk çamaşırları sarkıyor, beton enkazlara. Ve yatarken gözlerini kapayan bebekler... Sıvaların, badanaların beyaza boyadığı tozlu biberonlar.
En çok da enkazda fotoğraf albümü görmeye dayanamıyorum.
Biliyorum içinden mutlaka çocuk resimleri çıkacak...
Ya küçük bir mahalle stüdyosunda, mavi bir dekor önünde çekilmiş, fotoğrafçının gülümseteceğim diye anasının ağladığı bir enstantane. Ya ortasına bir tek mumun tutuşturulduğu yarı karanlık bir mutluluk anı.
Ama biliyorum, çocuklar hep gülümserler resimlerde. Çocuk gülümserken muhteşem güzelleşir. Kahkahalar sızar albüm sayfalarından.
Ve çocuk bilmem kaç tonluk bir enkazın üzerine düştüğü minik gövdesiyle yaşama direnir...
Ağustos öncesi maskeyi 'Zorro'ya benzemek için takardı çocuk. Şimdi mikroba, kokuya karşı takıyor. Betonlar, çizdiği kağıttan evler gibi indiler geleceğinin üstüne...
Öğretmeni sorduğunda ne çizecek çocuk?
Yıkık bir virane, ağlayan bir anne mi?
Yoksa solgun bir kırmızı hilalin süslediği yıpranmış bir çadır mı?
(3 Eylül 1999, Cuma günü gazetede yayınlanan yazı)