30 Ocak 2012 Pazartesi

Döngü

Pht: Vlad Dumitrescu



“Üstümüzden su geçer.
Doğunca ve ölünce!”
NFK


Hayat iki arınma, iki yıkanış belki.

Şöyle diyordu filmdeki adam;

Doğduğumuzda kulağımıza okunan ezanın,

namazı öldüğümüzde kılınır!”

Sudur, kaynar buhar olur.

Bir rüzgar alıp yükseltir,

Balya balya bahar olur.

Sonra hasretlikler girer araya,

Her iç çekişte biraz daha kararır yara.


Kış olur..

O simsiyah bulutlardan,

Bu kadar ak nasıl olur?

Diye düşünürüm hep bakarken kara.

Yağar ömrün son deminde.

Kar olur,

Mezar olur!

Ne çizeceksin çocuk?


Ben çocukken, 'Bir ev resmi çiz.' derdi öğretmenim. 

Üçgen bir çatının altına, dikdötgen bir kutu koyar, tepeden aşağı kocaman bir lamba sarkıtır., iki pencere, bir de kapı çizdim mi tamamdı evim. 

Büyüdükçe, perdelerini çizmeyi öğrendim. Bacasını, bir de gökyüzünü. Gülen bir güneş çizmeyi ikinci sınıfta aklettim. Arkadaşlarımın çizdiği, evin içi görünen resimler çok komiğime giderdi. 

Anne baba oturmuş, çocukların oyun oynadığı şeffaf evlerin çizildiği resim defterleri şimdi enkaz altında. 

Balkonlardan kim bilir hangi 'matik' deterjan ile sakız gibi yıkandığı belli olan çocuk çamaşırları sarkıyor, beton enkazlara. Ve yatarken gözlerini kapayan bebekler... Sıvaların, badanaların beyaza boyadığı tozlu biberonlar. 

En çok da enkazda fotoğraf albümü görmeye dayanamıyorum.

Biliyorum içinden mutlaka çocuk resimleri çıkacak... 

Ya küçük bir mahalle stüdyosunda, mavi bir dekor önünde çekilmiş, fotoğrafçının gülümseteceğim diye anasının ağladığı bir enstantane. Ya ortasına bir tek mumun tutuşturulduğu yarı karanlık bir mutluluk anı. 

Ama biliyorum, çocuklar hep gülümserler resimlerde. Çocuk gülümserken muhteşem güzelleşir. Kahkahalar sızar albüm sayfalarından. 

Ve çocuk bilmem kaç tonluk bir enkazın üzerine düştüğü minik gövdesiyle yaşama direnir...

Ağustos öncesi maskeyi 'Zorro'ya benzemek için takardı çocuk. Şimdi mikroba, kokuya karşı takıyor. Betonlar, çizdiği kağıttan evler gibi indiler geleceğinin üstüne...

Öğretmeni sorduğunda ne çizecek çocuk? 

Yıkık bir virane, ağlayan bir anne mi? 

Yoksa solgun bir kırmızı hilalin süslediği yıpranmış bir çadır mı?


(3 Eylül 1999, Cuma günü gazetede yayınlanan yazı) 

29 Ocak 2012 Pazar

Günce



Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım.


Müthiş bir duygu bu.
Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.
……


Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm.
Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya!
Bu bana yetiyor.


Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama,
varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum.


Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.


19 Ekim: Biraz büyüdüm.


Kımıldamam mümkün değil.
Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum.
Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor.


Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum.
Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.


23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı.


Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum.
Bu “el”in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor.


Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde
tebessümler açacak, güleceğim.


Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek.
Herhalde önce “Anne!” diyeceğim.


Anne duyuyor musun beni?


Seninle konuşacağım. Sana güleceğim.
Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim.
Nasıl olur?


Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya.
Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun
yine ekmektir…


Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!


27 Ekim: Bugün pek mutluyum.


İçimde tatlı bir kıpırtı başladı.
Artık bir kalbim var.Kalbim atmaya başladı.
Hayatım boyunca böyle atıp duracak.


Sevgilerle dolduracağım kalbimi.Tıpkı anneminki gibi…
Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi
ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?


2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum.


Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı.
Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim.


Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz.
Belki birlikte okula gideriz.


12 Kasım: Ah evet. Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler.


Aman Allah’ım parmaklarım da çıkmaya başladı.
Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım,
kalem tutacağım.Belki de güzel bir şiir yazacağım.


Anneciğim, orada mısın?


Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum…


20 Kasım: Oh, nihayet..


Annem doktora gitti.Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın!
Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni.
Ultrason diyorlarmış.Resmimi bile çekti.


Sevinmiyor musun anneciğim?


Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım.


25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor.


Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller.
Onlara sürpriz yapacağım..


10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı.


Artık iki güzel gözüm,bir küçük burnum,dudaklarım ve yanağım var.
Anneme benziyorum galiba.


13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum.


Etrafım çok karanlık ama olsun.Yine de mutluyum.
Yaşıyorum ve varım.


Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim,
renkleri ve çiçekleri tanıyacağım.


Rüyamda gördüm.Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış..
Onu çok merak ediyorum..


Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim.
Tanışacağız.. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..


24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık.


Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum.
Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun?


Hatta sesini bile tanıyabiliyorum.
Sesin ne kadar tatlı.Hiç duymadığım bir şey bu.


Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım.
Kollarında uyuyacağım,yüzüne bakacağım,o tatlı sesini dinleyeceğim.
Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim?


Sen de beni özlüyorsundur mutlaka.
Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?


28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor.


Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle…
Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti… Sustun.


Benimle niye konuşmuyorsun anne?


Anne. Anne. Anneciğim.


Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum.


Anne, yüzümü parçalıyorlar…


Anne bir şeyler yap. Anne.


Kolumu çekiyorlar anne.


Canım yanıyor anne… Anne.


Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne…


Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne.


Anne kalbimi parçalıyorlar.


Anneciğim. Anne. Anne. An.


NOT: Yıllar önce bir dergiden (Sızıntı olabilir) not ettiğim bir yazı, nette buldum ama kaynağı yazmıyor maalesef. Anonim olmuş bir nevi. 



Ben ağlarım dağ iç çeker!

Dağ - Polly Panos



Balad



Baktığında aynaya,

gördüğün sadece sen isen,

yalnızsın…

Avucun en çok,

diğer avucunu tanıyorsa,

yalnızsın…

Taradığın saçlar,

Kendi omuzlarına düşüyorsa,

yalnızsın…

Yazdığın mektupların,

adresi yoksa üstünde,

yalnızsın…

Gördüğün rüyaları,

dinleyenin yoksa,

yalnızsın…

Döndüğünde evine,

çalamıyorsan kendi kapını,

yalnızsın…

Yağmur,

sadece senin için yağıyorsa,

yalnızsın…

Tek kişilikse şemsiyen,

anladın,

sen,

yalnızsın…


28 Ocak 2012 Cumartesi

Bir anlamı olmalı


Kasım




Elbet diner bu yağmur.

Ve erir bu kar elbet bir gün.

Halimiz n’olur?

Uygun adın




Gidiyorsun.

İç çekişlerim var ziyadesiyle.

Biraz bakış bırakaydın hiç değilse…


Kar'ib !

Pht: Bünyamin Eren



Uzun yoldan gelirdi kar.

Nazlı bir gelin kadar.

Sıcak yaz öğlenlerinde hayalini kurardım,

beyaz tülbentlerin.

Yağdıkça kar;

çatlaklarını örterdi ruhlar.

Titrerdi;

morarmış dudaklarımla beraber,

üşürdü gözlerim.

Annemin avuçlarında yüreğim.

Hohladıkça o, anne kokardı ellerim!


Kış bakışı


Pht: Remus Tiplea


Düşündüm de;

galiba en çok kar benziyor sana.

Çok bekleniyor mesela.