17 Şubat 2012 Cuma

Kuşanın efektleri fethe çıkıyoruz!


İnsanlığın ortak kurbanıdır tarih. Alır onu istediğimiz şekle sokarız. Bazen iyi bir şey yaptığımızı düşünür, kimi zamansa bir art niyet ile bilinçli olarak deforme ederiz. Tarihi film çekmeye soyunmak ise iddialı ve zor bir iştir. Sanırım bugünlerde bunu en iyi yapımcı/yönetmen Faruk Aksoy biliyordur.

Yıllardan beri, süren bir maceraydı Fetih 1453 filmi. Kendisini göremiyorduk ama haberlerini okuyorduk: Yarım kaldı, dendi mesela, oyuncular parasını alamayınca problem yaşandı, çekimlere başlayan yönetmen ile mahkemelik oldular ya da para bulmak için uğraşıyor yapımcı gibi…

Filmin savaş sahnelerinin genel planları etkileyici, en azından sırıtmıyor. Ancak aynı şeyi yakın plan kılıçlı kavga sahneleri için söylemek ne yazık ki mümkün değil.
Açıkçası öylesi bir bilinçaltı oluşmuştu ki bende, bir türlü bitemeyen filmler rafına koymama ramak kalmıştı.

Büyük ihtimal çok büyük fedakarlıklar yaparak filmini bitirdi ve vizyona soktu Aksoy. Aslında hikaye herkesin malumu ama filmde nasıl işlenmiş ona bakalım:

Risalet günleriyle açılıyor film. Efendimiz (ASM) İstanbul ile ilgili hadisini buyuruyor. Format her ne kadar fena halde Çağrı’yı hatırlatsa da, kanaatimce başarılı bir giriş sekansı var. Sonra anlatıcının eşliğinde kısa bir ‘öncesi’ görüyoruz. 12 yaşında tahta getirilişi, alınışı ve babasının vefatı üzerine tekrar tahta oturmasını izliyoruz Fatih Sultan Mehmed’in. Bu arada, boş durmuyor hünkar, Saruhan’da arkadaşı Hasan ile (Ulubatlı olduğunu sonradan öğreneceğiz) kılıç antrenmanı filan yapıyor. Hani biraz Cennet Krallığı filminden esintiler var ama savaş sahnelerini görmeden bu kadar zorlama benzetme yapmak doğru değil tabi.

Tahta oturduktan sonra önce sarayda, sonra uluslar arası alanda ilişkilerini rayına oturtan Sultan Fatih, babasının yarım bıraktığı fethi tamamlamak üzere harekete geçer. Ne var ki, Bizans kolay elde edilebilecek bir yer değildir!

Film hakkındaki en üst kanaatimi söyleyeyim de, bundan sonrakiler okurun kafasını karıştırmasın isterim: Fetih 1453 kanaatimce iyi niyetli bir yapım. Tarihi tahrif ederken bile bir art niyet sezmedim açıkçası. Ancak bu durum, filmi masum kılar mı, emin değilim!

Başrol oyuncusunun Fatih'e çok benzememesi eleştirilerine katılmıyorum, şart değil bence, sıkıntı karakterin derinlemesine ele alınamayışı. 
Filmin senaryosunun ciddi problemleri olduğunu düşünüyorum. Kopuk ve parçalı anlatım kendi ülkemizdeki kendi izleyicimizde bile bir takım anlam bozukluğu oluşturduğuna göre, yabancıların bu filmi izlerken arzu edilen etkiyi oluşturabileceğini sanmıyorum.


Senaryodan daha problemli olan husus ise, diyaloglar. Jeneriğine bakınca epey tarihçi ve bilim adamı danışman listesi görüyoruz, hiç kimse senaristlere, dönemin dili olmasa da üslubu konusunda tahşidat yapmamış sanırım. Filme, sonradan alıntı yapılacak cümleler koyma çabasını anlıyoruz elbette, ancak, ‘sert rüzgarlar yüksek dağlarda eser’ türü cümleler pek uygun durmamış.

Karakterlerin, iyi/kötü dengelemesinin de bozuk olduğu bir film izlenimi veriyor ne yazık ki. Bir dönem Yeşilçam tarihi filmlerindeki karikatür karakterler daha düzgün ışık, dekor ve kostümle yerleştirilmiş filme. Hiç biri seyirciye yakınlaştırılacak kadar tanıtılmıyor.

Fetih 1453, bir noktadan sonra Fatih'in değil Ulubatlı Hasan'ın filmine dönüşüyor. Yönetmen bu karakterin sahnelerine daha ağırlık vererek adeta rol çalınmasına izin veriyor.  
‘Olmamış’lar ile başladık, oyuncu yönetimini de eklemek lazım. Şüphesiz bunun nedeni oyuncuların tanınmadık isimler olması değil, teker teker ele alındığında çok önemli oyuncuları var filmin. Ancak, yönetmen nedense bir türlü oturtmak istediği film dilinde belli bir kıvamı tutturamamış. Kaldı ki, böylesi bir filmin başkahramanı şüphesiz Fatih olmalı, filmin ortalarına kadar böyle giderken, ortalardan sonra birden bire film Ulubatlı Hasan filmi olmaya başlıyor. Fatih ise, fethi tribünden seyreden teknik direktör tadında kalıyor.
Her ne kadar Malkoçoğlu filmlerindeki gibi, Bizansı fethetmek için içerden yöntemler kullanmıyorsa da, yine bir aşk üzerine kurulmaya çalışılıyor film. Malum, Yeşilçam tarihi filmlerinde Bizans kralının kardeşi ya da kızını elde ederek başlardı fetih!

Türk sineması baz alındığında, görsel efekt olarak bugüne kadar yapılmış en iyi çalışma Fetih 1453. Şüphesiz, yabancı muadilleriyle karşılaştırmamak lazım ama, akşam televizyonda Cennetin Krallığı ya da Yüzüklerin Efendisi’ni izleyen bir seyirci çok etkilenmeyebilir bu efektlerden. Buna rağmen kendi türündeki bütün filmlerden çok daha başarılı görsel efektlere sahip.

Ulubatlı-Justinyani dengelemesi güzel bir buluş, lakin böyle Rockstar prototipinde mi olmalıydılar emin değilim. Hani oyuncuların biri gitara, diğeri bateriye geçse yadırgamayacağız gibi duruyor!
Bu nedenle özellikle plonje açılar ve fly-cam kullanılan planlar bence çok başarılı. Keşke, ordu surlara doğru yürürken eldeki ‘default’ Himalaya dağları görüntüsü değil de, daha düzgün bir manzara konsaymış fona.

Şahsen görsel efektlerde en çok fona konulan mekan görüntülerine oturtulan oyuncuların ‘key’lenmesi sorunundan başka ciddi eleştiri getirebilecek bir şey söyleyemem bu konuda. Neden buna dikkat edilmeyip, bazı planlarda oyuncuların etrafında ‘ince hare’ler belirmesine engel olunmadı anlamak zor.

Kostüm, aksesuar ve mekan tasarımları (tarih uzmanı değilim belirteyim) bence güzeldi. Bu tür yerli filmlerdeki en büyük sıkıntı, yediden yetmişe herkesin gıcır gıcır elbise giymesidir, ki Fetih 1453’de böyle bir şey yoktu.

Müzik için de öyle diyebiliriz. Şahsen bazı sahnelerde gereksiz bulsam da, filmin temposunu diri tutan bir müziği var. Keşke, şehitlerin toplanması ve defin esnasında o kadar kolaycılığa kaçılmasaymış.

Fethin ön önemli ayaklarından olan kadırgaların karadan taşınması kısmı buluş ve uygulanış olarak 'es' geçilmiş ve yasak savma kabilinden ekleştirilmiş gibi duruyor. 
Oyuncu seçiminin doğruluğu hakkında çok net bir kanaate sahip olamıyoruz ne yazık ki, zira dediğim gibi oyuncu yönetimi başarılı değil. Başroldeki Devrim Evin’in abartısız oyunu, bilinçli bir tercih mi, yoksa yönetim eksikliğinden mi kaynaklanıyor bilemiyorum. Lakin, ‘Fatih’e hiç benzemiyor’ eleştirilerine katılmıyorum. İlla ki, birebir benzeyecek diye bir şart yok elbette. Keza Ulubatlı Hasan karakteri… Bu karakterin bir süre sonra kabına sığmayarak şuurlu/şuursuz rol çalması ayrı bir zaaf, fizyonomisi ile bir rock müzik gitaristi gibi durması zaaf bence. Benzeri bir zaaf da Justiniyani karakteri için geçerli. Birer savaşçı/şövalyeden çok baterist/gitarist ikilisi gibi duruyorlar.

Savaş sahnelerinin genel planları oldukça başarılı bence, en azından şahsen daha kötü olmasını bekliyordum. Ancak ikili vuruşma sahnelerinin çoğu iyi dekupaj yapılmamış. Yönetmen bunun acısını Ulubatlı-Justinyani düellosunda çıkarıyor. Bizans sahnelerinde Spartacus esinlemesi yapılıyor madem, kılıçlı çarpışma sahnelerinde de bu yapılsaydı hiç olmazsa!

Yönetmen, 'Köse' olan Akşemsettin'i nedense Nasrettin Hoca tadında ele almış. Ve filmde varla yok arasında bir şey bu karakter. 
Tarihi gerçeklere ne kadar uygun tam olarak bilemiyorum, bir izleyici ve sıradan vatandaş olarak sahip olduğum sınırlı bilgilerle, bir takım ayrıntıları yanlış bulduğumu söyleyebilirim. Akşemseddin (Ki böylesi bir fetihdeki rolü neredeyse hiç görülmemiş) karakteri mesela çok tuhaf olmuş. ‘Köse’ olduğu bilinen büyük mutasavvıfın –tabiri caizse-Nasrettin Hoca gibi ortaya çıkması garipti. Hele hele bir din aliminin ‘yarattı’ filan türü elfaz-ı küfür içeren lakırdı etmesi akla ziyandır.

Lağımcıların ortaya ani çıkışı, hiçbir bilgi içermeden, ne yaptıkları bilinmeden tünelde belirmeleri, Ulubatlı gibi gerçekte varlığı dahi kesin olmayan bir karaktere bu kadar yüklenilmesi, top dökümleri sonra. Tamam, Osmanlı devrinin teknolojisini iyi kullanıyordu ama ‘harca yumurta katmak’ ile 'omlete yumurta kırmak' arasında fark olmalıydı sanki.

İstanbul’un Fethi basit bir savaş ya da kale fethi değil şüphesiz. Arkasında çok büyük bir askeri deha, siyasi manevra zekası ve strateji var. Film, bunların çoğunu ‘es’ geçip, ‘Haydi Ya Allah’ diyerek dalıyor surlara. Ve en önemli ayağı olan Deniz Savaşı’nı neredeyse tek planla geçiştiriyor.

Fetih’in kaderini değiştiren iki önemli unsur vardır diye bilmekteyim ben. İlki gemilerin karadan yürütülmesi, ikincisi ise döneme göre olağanüstü olan topların dökümü. Gemilerin yürütülmesi olayı baştan savma olmuş gibi, hani ‘koyalım eksik olmasın’ gibi durmuş.

Macar top ustası Urban filmde işlenmiş lakin doğru bağlamda mı, orası tartışılır. Topların döküm  sahneleri de tarihi gerçekliğe uymadığı gibi yetersiz kalmış. 
Bir diğer üzüntü kaynağım ise Macar Urban (Ya da Urbain) ve topların dökümü oldu. Başlı başına bir ya da birkaç film konusu olabilecek olan bu müthiş hikaye hem tarihsel gerçekliğinden kopuk hem de yüzeysel geçilmiş gibi. O görkemli ‘Şahî’ topunun hakkı verilmeye çalışılmış ama Urbain’in akibeti nedense muğlak bırakılmış. Ve acı olan bir anekdot aktarayım, dönemin en büyük ve modern silahı olan bu top, bugün İngiltere’dedir.

Bir diğer mevzu da Eba Eyyub El Ensari’nin kabrinin keşfidir. Filmin kahramanları bir ara Hz. Eyup filan demeye başladılar, Halid Bin Zeyd ile karıştırıldığını düşündüm açıkçası. Malum, kabrin keşfi fetihten sonradır.

Toparlıyorum; tüm eksik yönleri, zaafları ve sıkıntılı kısımlarına rağmen Fetih 1453 kanaatimce izlenilmesi gereken bir yapım. Başta dediğim gibi, ‘art niyetli’ değil bir kere. Ayrıca, o görkemli savaş sahnelerini aşina olduğumuz mekanlarda görmek bile büyük şans.

Bir başyapıt ya da çığır açacak film değil Fetih 1453 ama dosta düşmana gösteremeyecek kadar ‘utanılacak’ bir acemilik örneği de değil. Büyük beklentiyle izlemeye başlamazsanız, çok da fazla gayr-ı memnun olmazsınız gibime geliyor.

Elbette gönül çok daha derinlikli bir senaryo, karakterlerin iyi işlendiği sağlam bir hikaye görmek istiyor ama bu yapılan iş de küçümsenecek bir şey değil.

Şöyle bir tavsiyede bulunabilirim; Fetih 1453’ü izleyin ama sonrasında mutlaka Panorama 1453 Müzesi’ne gidin. Daha önce gördüyseniz bile tekrar gidin.


kar/alama

15 Şubat 2012 Çarşamba

Pandül

Pht: Paolo Ordigoni


Bir sarkaç gibi her şey;

Zıddıyla kaim.

Gece örtüyor üstünü günün.

Beyaz, siyahın esiri.

Sensizlik ile sessizlik kadim iki galip

Vuslat ve tebessüm sürgün.

Yarı yarıya ihtimallere dahi

tahammülsüzüm.

Aldığım nefesi bile,

vermek istemiyorum,

korkarım ki;

senden uzaklaşırım…

Bir veda belgeseli: Son Darbe



Şunu belirteyim evvelen; bana gazeteciliği serviden ilk kitap M. Ali Birand’ın 12 Eylül Saat 04 isimli çalışmasıdır. Birand, su gibi akıcı üslubu ve karmaşık olayları ustalıkla bir araya getirdiği kurgusuyla bende çok büyük bir hayranlık uyandırmıştı. Ustanın diğer kitaplarını da büyük bir iştahla okumama vesilen olan bir öncü kitaptı açıkçası.

Mesleğe girdikten sonra Birand’ın gazeteciliğine hep hayranlık duydum. Kendine duyduğu öz güven, üslubundaki rahatlık ve yaşı kaç olursa olsun hep çağdaş iletişimci olması önemli bir rol model yapıyordu onu.

Ve elbette, bir okul olması, sayısız öğrenci yetiştirmesi…

Haber belgeselciliği için de –bence- çok önemli bir isimdir Birand. Demirkırat Belgeseli bu anlamda önemli bir örnektir ve yoldur.



Mesleğe başlayıp, emeklilik yaşımın yaklaştığı şu günlerde bile Birand’a aynı aşkı ve meslek heyecanını görmek insanda gıpta damarını uyandırıyor. Ünlü gazeteci ilerlemiş yaşına rağmen heyecanından hiçbir şey yitirmemiş, hala en önemli toplantılarda adeta bir muhabir gibi çalışıyor, elindeki kamerayı kullanarak bunu bize gösteriyor.

Du…

M. Ali Birand’ın içindeki büyük gazetecilik aşkına rağmen artık fiziksel yıpranmışlığın verdiği yorgunluktan olsa gerek, son yaptığı 32. Gün programlarında kaçak güreştiğini, tartıştığı konulara çok fazla hakim olamamaya başladığını üzülerek müşahede ettim. Belki de bu nedenle artık programı tek başına yapmıyordu.

Açık söyleyeyim bu duayen habercinin son belgeseli olan Son Darbe. 28 Şubat’ı ilk duyduğumda heyecanlandım. İki nedenleydi bu heyecanım. İlki, Birand için çok iyi bir mesleğe veda belgeseli olacağını düşünüyordum. İkincisi ise, bizzat bu sürecin mağdurlarından biriydi Birand, kim bilir belki de bu vesile ile süreçle bir demokrat olarak hesaplaşma imkanı da bulmuş olacaktı!

Belgeselin henüz ilk bölümü yayınlandığı için, son bahsini ettiğim iki konuda neler olacağını henüz bilmiyoruz. Ama ilk bölümü yayınlanan belgesel, teknik ve içerik açısından küçük de olsa, bir analiz yapmamız için yeterli bence.



Ben tam bu satırları yazmaya başlamışken bir internet sitesinde Rıdvan Akar’ın yazısını hayretler içinde okudum. Eminim M. Ali Biirand’ın da bu konuda söyleyeceği şeyler vardır ama Akar’ın da söyledikleri öyle görmezden gelinecek, basit iddialar değil şüphesiz. İddiaları şuradan okuyabilirsiniz.

Gelelim belgesele. Bir kere tüm Ali Birand çalışmalarında olduğu gibi müthiş bir enerjisi var Son Darbe: 28 Şubat’ın. Bu enerji tempo olarak yansıyor. Hatta bir ‘tık’ abartılmış bir ritim bu, diyebiliriz. Bu tür belgesellerde aşırı tempo bir süre sonra izleyiciyi yorabilir ve biçim içeriği ezebilir. Son Darbe: 28 Şubat’a tam sınırlarda geziniyor bu ince çizgi.

Açıkçası ilk hayal kırıklığını da ilk sunumda yaşıyor insan, son derece özensiz bir sunum konuşmasıyla başlıyor duayen haberci. Oysa etkileyici bir sanal duvar var ve teknik olarak iyi ‘key’lenmiş görüntü. Böylesi bir belgesel de, niye ayakta sunum yapılır, niye onca curcunalı hızlandırılmış kurgunun önüne bir yem olarak atılır sunucu anlamadım hiçbir zaman.

Ritim demişken, belgesele tempo kazandıran en önemli unsur, şüphesiz müzikler. Yapımcılar Livaneli, Kızılok, Berkay, Su sanatçıların hazır ve bilinen müziklerinin yanı sıra, heyecan dozu yüksek özgün müzik de kullanmışlar.
Mini epizotlar ile kurguyu rahatlatmak epeyden beri kullanılıyor, dolayısıyla hem araya sunucu koymak zor olmuyor hem de, izleyici bir kısmı kaçırsa bile diğerine konsantre olabiliyor. Geçiş separatorleri de bu anlamda başarılı bence. 

Aynı şeyi vinyet/logo ve KJ’ler için söylemek ne yazık ki mümkün değil.



Röportajlar sanırım en sorunlu kısım. İlk bölümden anlaşılıyor ki, görüş almak için epey renkli ve fazla kişilerle konuşulmuş. Bu iyi elbette. Estetik olması açısından parçalı ışık kullanılması da iyi bir şey ama. Arkada kullanılan fon bezi tam bir fecaat. Üstelik kullanılan JIX denilen akordeon mini crane bu tür işler için pek uygun değil. Muhatabınız konuşurken aşağı yukarı oynamak iyi fikir değil. Hele bir de bu aparatı şaryoya oturtursanız sonuç tam felaket olur. Işık parçalı kullanıldığı için, ikinci (yakın plan) kamerası kullanma ihtimali de pek mümkün değil, zira ışığı tek kamera için kurarsınız.


Parçalı ışık, sorunlu fon, hareketli kamera birlikteliği, düzgün olmayan bir color correction ile birleşince ortaya pek de parlak olmayan bir görüntü kalitesi çıkmış ne yazık ki! Bu kadar emek dökülen bir yapımın post prodüksiyon aşamasının çok daha ciddiye alınması gerekirdi sanırım. 

İçerik kısmına gelecek olursak… Ne yazık ki belgesel ciddi bir önyargı ile başlıyor. Bugün bile üzerinde ciddi soru işaretleri bulunan (Gerçi Ergenekon davası soncu bu cinayetlerin kahir ekseriyetini kimin işlediğini herkes biliyor ama) faili meçhulleri sıralanıyor ve şöyle deniliyor: “Bunların hiç birinin failleri bulunamadı.” Hemen sonra ise şu cümle geliyor: Peki nereden çıktı bu İslami Terör belası?

Yapılan arşiv taraması çok iyi, görüntüler zengin ve kaliteli. Yalnız sorulan sorular doğru mu ondan emin değilim.

Örneğin Uğur Mumcu Cinayeti. Cinayet özetlendikten sonra kızıyla röportaj yapılıyor ve Bayan Mumcu diyor ki; ‘, Demirel, İnönü, Sezgin hepsi namus sözü verdi ve tutamadı.’


Bu durumda iyi bir gazeteci hemen arkasından Demirel ve Sezgin’e bu soruyu sorup, cevabını almaz mı?

Şahsen, İsmet sezgin’e Mumcu Suikasti sorulmayınca, ‘Herhalde röportaj vermedi’ diye düşündüm ama sonlara doğru başka yerde çıktı Sezgin; DYP Kongresi’nde…

 Darbe ile ilgili bir belgeselde, 48 dakikalık birinci bölümün yarısından fazlası siyaset… Seçimler, partiler, liderler vs… 28 Şubat’a ülkeyi götüren sosyolojik faktör ve gelişmeler üstün körü geçilmiş. Dahası, olayın baş aktörü ve tarafı askerler ile ilgili neredeyse hiçbir şey yok! Tamam, belki röportaj vermeyi reddettiler, belli ki yardım da etmediler ama bunlar darbenin kahramanı olan askerleri görmezden gelmek için yeterli sebep midir?

Öte yandan, bu kadar derinlemesine araştırma yapıp, bazı şeylerin bu kadar farkında olamamak şaşırtıcı. Ya da öyle davranmaları. Örneğin Demirel’in Cindoruk’u ekarte edişindeki Dalan ve Sezgin faktörünü neredeyse tamamen gözden kaçıracaklarmış.



Keza Sivas Katliamı bölümü… Madımak Oteli’nin yakılması neredeyse adım adım, dakika dakika anlatılırken, bir anda otelin alevler içinde kalışını görüyoruz, oysa bir ara birkaç saliseliğine çakmağı ilk yakanı görüyoruz. Demek ki elde var ateşin ilk yakılışı, bu niye atlanmış anlamak mümkün değil.
Elbette tek bölüme bakarak, verilen onca emeği yok saymak, küçük görmek mümkün değil. Ama nedense, Birand’ın koyduğu kalite çıtasının epey altında bir ilk bölümle karşılaştığımı, ben kendi hesabıma söylemeliyim. Artık önümüzdeki bölümlere bakacağız…

14 Şubat 2012 Salı

Bozuk





Durmuş bir saat gibi yüreğim.


Değil günde iki kez,


sonsuza kadar sendeyim. 

12 Şubat 2012 Pazar

Sakin ve öfkeli!




Sinemada önyargının ne kadar fena bir şey olduğunu gösteren bir film daha. Boş bir Hollywood filmi izleyeceğim diye düşünürken şoke eden bir sinema eseri oldu Drive. En kısa sürede geniş bir analiz yapabilmeyi umut ediyorum. İzleyin, izletin... Şiddetten haz etmiyorsanız uzak durun... 

Kimse İran kedilerinden bahsetmiyor

Veda

Pht: Monique


Galiba yoruldum.

Eskiden olsa,

İlgili ilgisiz her şeyi sana yorardım.

Oysa şimdi?

Halim mi eskidi,

yoksa

sımsıkı tutmaktan hayallerim mi,

bilemiyorum.

Ter içinde uyanıyorum.

Bir yorgunluk var şimdi gözlerimde.

Metalden yapılmış kapaklar gibi açılmıyorlar artık.

Kirpikler kilitli.

Belki de iyi bir şey bu.

Yine bilemiyorum,

Hani yeterince aldım içime belki,

Dışarı çıkman da mümkün değil.

Orada kal.

Hep kal.

Madem gelemiyorum.

Zaten karlar da eridi…

Çürük elmalara ve yalnızlığa dair



Şöyle diyor soğukkanlı ve yaşlı adam: ‘İngiliz İstihbarat Servisi'ne yerleştirdikleri köstebeğin ismi var. Sirkin tam tepesinde! Çürük bir elma var Jim. Kim olduğunu bulmalıyız?’

Sirk’ten kastı bambaşka bir şey tabi…

Yıl 1973. Yirminci yüzyılın ortalarında baş gösteren Soğuk Savaş, uluslararası ilişkilere zarar vermeye devam etmektedir. MI6 olarak da adlandırılan “Sirk” kod adlı İngiliz Gizli İstihbarat Servisi (SIS), bir yandan diğer ülkelerin casusluk girişimlerine ayak uydurmaya, bir yandan da İngiltere’nin güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır. Sirk’in “Kontrol” olarak bilinen başkanı (John Hurt), kendini işine adamış bir ajan olan Jim Prideaux’yu (Mark Strong) Macaristan’a gönderir. Ancak Jim’in görevi esnasında işler ters gidince, Kontrol ve keskin zekâsıyla yükselmeyi hedefleyen sağ kolu George Smiley (Gary Oldman) Sirk’ten ayrılmaya zorlanır.

Smiley, kendisini terk eden karısı Ann’den boşandıktan kısa bir süre sonra, Müsteşar Oliver Lacon (Simon McBurney) tarafından görüşmeye çağırılır. Sirk’in, Sovyetler Birliği için çalışan ve İngiltere’yi tehlikeye atan iki taraflı bir ajan ya da köstebek tarafından açığa çıkarıldığına dair artan şüpheler üzerine, hükümetin emriyle gizlice tekrar göreve getirilir. Smiley, genç ajan Peter Guillam’ın (Benedict Cumberbatch) desteğiyle, Sirk’in geçmiş ve hâlihazırdaki faaliyetlerini incelemeye alır. Köstebeğin izini sürerken, önde gelen Rus casuslarından gizemli Karla ile yıllar önceki karşılaşmaları da aklından çıkmamaktadır.



Köstebeğin izini kaybettiklerine inandıkları bir anda, başına buyruk saha ajanı Ricki Tarr (Tom Hardy) beklenmedik bir şekilde Lacon ile bağlantıya geçer. Türkiye’de gizli ajanlık yapan Ricki, elinde çok önemli bilgiler olduğunu iddia eden ve ihanete uğramış bir kadın olan Irina’ya (Svetlana Khodchenkova) âşık olur. Diğer yandan Smiley Kontrol’ün köstebek şüphelileri listesini beş kişiye indirdiğini öğrenir. Bu beş adam; Tinker kod adlı hırslı Percy Alleline (Toby Jones), Tailor adıyla anılan, rahat ve kendinden emin Bill Haydon (Colin Firth), Soldier olarak bilinen yiğit Roy Bland (Ciarán Hinds), Poor Man olarak tanınan işgüzar Toby Esterhase (David Dencik) ve Smiley’nin kendisidir.

Şaşırtıcı gerçek daha ortaya çıkmadan bile, uluslararası bir casusluk oyununun ölümcül tuzağına düşürülen oyuncuların üzerindeki duygusal ve fiziksel yük artacaktır…

Anlattığım hikaye, casusluk maceralarına aşına olanlar için yabancı gelmeyecektir. Paket yayından çıkıldığı dönemde TRT ekranlarında yayınlanan bir dizinin konusuydu bu. Ve John le Carré’nin en çok satanlar listesinde yer alan klâsik romanı, özünden koparılmamaya aşırı özen göstererek Tomas Alfredson tarafından sinemaya aktarıldı. Ve meşhur, ‘Tinker Tailor Soldier Spy’ romanı Köstebek ismi ile karşımıza çıktı. Filmin senaryosunda da güç isimler var; Bridget O’Connor ve Peter Straughan.




BBC, 2006 yılında çok enteresan bir polisiye dizi yayınladı. Life On Mars isimli dizide, günümüz polislerinden biri, girdiği çatışmada ağır yaralanınca gözünün 30 yıl öncesinde açıyor. Bugünün bilgi birikimi ve donanımıyla, 30 yıl öncesinin imkansızlığında mücadele etmeye başlıyor. Başarılı dizi, daha sonra Amerikan şirketlerince tekrar çekilmişti. O dizide, kahramanın yaptığı mesleğin, şartlara çok da fazla bağlı olmadığın şaşırarak görmüştük.

Köstebek’i izlerken, 68 Kuşağı sonrasında, soğuk savaşın zirve yaptığı yıllarda yaşanan casusluk oyunlarına şahit oluyor ve ister istemez, günümüz benzer oyunlarıyla karşılaştırma yapıyoruz.

Nükleer savaş başlıklarına milyonların harcandığı bir dönem: 1970’li yılların başı, komünizmin zehirlediği toplumlara karşı, kapitalizmin anti-zehriyle tam bir marazi karakterler dünyasına dönen casusluk alemi. Teknolojinin gelişmediği, dijital değil analog ajanlığın, bir tür delikanlılığın hüküm sürdüğü günler. Açıkçası, bize gösterilene bakacak olursak; takibatın, dinlemenin, fişlemenin gırla gittiği zamanımıza göre, eskinin ajanları çok daha ahlaklı gibi duruyor.

Filmin giriş atmosferi oldukça başarılı, ancak anlatım dilindeki dinginlik ve müziğin ritimsizliği izleyiciyi bir parça korkutup, uyuşukluğa sevk edebiliyor.
Türkiye’de neden tarihi film çekilemeyeceğini (elbette doğal mekanlarda) bir kez daha –maalesef- görüyoruz. Filmde Londra gibi şehirler rahatlıkla genel planda görülebilirken, İstanbul sahneleri maalesef hep kapalı mekanlara sıkıştırılmış. Şehrin kısa bir silueti dışında, neredeyse hiç görüntüsü yok. Boğaz görüntüleri bile araya kolonlar konularak, seyircinin filmin bütünlüğünden kopması engellenmeye çalışılmış.

Dönem filmi için kusursuz özellikler taşıyan Köstebek, diğer geçer notu da oyuncuları için alıyor. Başta Oldman ve Firth olmak üzere, karakterlerin tamamı büyük iş çıkarıyor. İzleyiciyi bu zor ve ağır filmde kendine inandırmayı başarıyor.

Biraz önce geçiştirir gibi oldu ama sevgili okurlarım için tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum; Köstebek içerdiği atmosfer ve başkarakterinin yapısı gereği (İnanılmaz sakin ve soğukkanlı çünkü) çok ağır akan bir tempoya sahip. 

Günümüz casus filmleri temposu beklentisi içine girecekseniz, bu hafta vizyona giren bir diğer filmi; Düşmanı Korurken’i tavsiye ederim.