6 Mart 2012 Salı
Hele bir sor niye yaptım?
Sinema enteresan bir sanat. ‘Timeline’ dediğimiz tarih hattındaki hareketi sabit ve ‘stabil’ değil. Şöyle açayım: Sinema doğası gereği insanlık tarihine, hatta daha öncesine kadar uzanabildiği gibi, yakın/uzak geleceğe de çevirebiliyor vizörünü. Ve elbette günümüzde de derinleşip gündelik medyanın, sanatın ıskaladığı katmanlara inebiliyor. İşte bu yüzden çok etkili bir sanat dalı. Yaşanmış geçmişi çarpıtabiliyor, eline aldığı boya ile tarihin rengine dokunuşlarda bulunuyor yahut geleceği bilinçaltımıza istediği gibi kurgulatabiliyor.
Pek hazzettiğim bir şey değildir ‘son dönemde’ girişi. Sinemayla seyirci olarak ilişki kuran bir mantık, önüne sunulana razı olacağı için sıklıkla şöyle bir cümle kurabilir: ‘Son dönemde Hollywood sineması şöyle yaptı böyle yaptı.’ Mesela, ‘dinî konulara el attı’ ya da ‘tarihî filmler çekmeye başladı’ türünden çıkarımlara pek yüz vermemek lazım. Zira bu yaklaşım mantığı Amerikan sinemasını tanımamak anlamına gelir. Hollywood, Yeşilçam gibi değildir. Kolay kolay furyaya kapılmaz. Yani biri tarihî film çekince, diğeri de körü körüne atlamaz, tersine bir durum söz konusudur.
Bu bağlamda Clint Eastwood’un son filmi J. Edgar’ı Amerikan film sektörünün tarihe olan merakı ya da çıkışsızlığının sonucu ortaya çıkmış bir film olarak değerlendirmek doğru değil. Büyük resme değil, ağaca odaklanmak gerekiyor, yani Eastwood’un filmografi tercihine.
Kamerayla olan ilişkisinde nicedir bir efsunlu durum vardı yaşlı Hollywood yıldızının. Öyle böyle değil, düpedüz bir bilge edasıyla nasihat veriyordu perdeden. Üstelik şaşırtıcı şekilde başarıyordu da bunu. Hatta pek çok sinema aşinası bu deneyimli ismin koca mesleki ömrünü heba etmiş olduğu noktasına bile gelmişti.
Eastwood’un perdeyi kullanma tercihleri onu –neredeyse- bir derviş noktasına götürüyordu ki, son filmiyle yaptığı şeyin çok da farkında olmadığı izlenimi uyandırdı bende. Deneyimli bir sinemacının kendi zihninde oluşturduğu şablon ve kurallar silsilesini istisnasız her olaya ve kahramana uygulaması eşyanın tabiatına aykırı olacaktı elbette.
Bu nedenle J. Edgar, usta sinemacının kendi tarzının –biçimsel anlamda– dışına çıktığı bir film gibi görülse de, esasen türün kurallarına riayet ettiğinin de bir göstergesi.
Öykü şöyle: J. Edgar Hoover, yaşadığı dönemde Amerika’nın en güçlü adamıydı. Federal Soruşturma Bürosu’nun başı olarak geçirdiği neredeyse 50 yıl boyunca ülkesini korumak için hiçbir şeyin önüne çıkmasına izin vermedi. 8 başkan ve 3 savaş gören Hoover, görünen ya da görünmeyip kendini hissettirdiği için devlet yönetimini paranoyaklaştıran tehlikelere karşı savaş açarken, vatandaşlarının güvenliği için kuralları esnetmekten çekinmedi. Her ‘devlet adamı’ gibi ‘yaptıysam milletim için yaptım’ şemsiyesine sığınan bu tuhaf adam, hayatı boyunca bir şeyin eksikliğini hep hissetti: Takdir edilmenin...
Hoover, sırlara büyük değer atfeden ve bu bilgiyi ulusun önde gelen liderleri üzerinde otorite sağlamak için kullanmaktan korkmayan biriydi. Bilginin güç olduğunu ve korkunun fırsat oluşturduğunu anladığından, ikisini de kullanarak benzeri görülmemiş bir nüfuza sahip oldu.
Başkasının sırlarına bu kadar meraklı bir insan, kendi sırları hakkında aşırı katılıkta ketumdu. Bu nedenle, Amerikan halkının hayatını bu kadar etkileyen bir insan hakkında sahip olduğumuz bilgi çok sınırlıdır. Bildiğimiz tek şey, annesi ile olan ilişkisi. O kadar düşkünler ki birbirlerine, Edgar, annesinin ölümünden sonra onun eşyalarını kuşanarak, nasihat almaya devam etmek istiyor! Esasen zaten problemli bir ruh yapısına sahip olan J. Edgar, annesinin ölümüyle tespihin (pardon haçın) ipini koparıyor ve darmadağın oluyor.
Eastwood olaylara bizzat Hoover’ın gözünden bakarak seyirciyi, ömrünü adadığı kendine has adalet anlayışı uğruna doğruyu sonuna kadar savunan ve gerçeği kolayca çarpıtabilen, gücün karanlık tarafının cazibesine kapılan bir adamın yaşamını algılamaya ve ona hak vermeye zorluyor.
Clint Eastwood’un filmlerinin ortak bir özelliği vardır; hiçbirinde büyük bir ayrıksılık ya da şaşırtıcı kontra vuruşlar ile puan alınmak istenmez. Tersine son derece bildik yöntem yerli yerinde kullanılır. Nedir peki yaşlılık dönemindeki filmlerinin sırrı?
İnsana inebilmesidir kanaatimce. İnsana ne kadar yaklaşabiliyorsa, o kadar da insani olan kavramların kıyısında geziniyor. Vicdanı, merhameti, sadakati, ihaneti son derece gerçekçi bir yakınlıkla geçirebiliyor izleyiciye. J. Edgar’da Eastwood tarzının dışına çıkıyor çıkmasına da bir yere gittiği yok, türün kurallarına riayette kusur etmiyor. Film doğası gereği biraz ağır akarken, dönemin ruhuna aykırı hiçbir şey içermemeye azami dikkat gösteriyor.
J. Edgar’ın en ciddi meselesi ‘yaşlanma makyajı’. Hem Leonardo Di Caprio’da berbat duruyor hem de daha gözü, gözbebeğini, bakışı yaşlandıran maske bulunamadığı için izleyici ikna olmuyor bir türlü.
Ezcümle; ‘düşman öteki olmayabilir’ kavramının etrafında geziniyor film. Nihayetinde ‘Hele bir sor niye yaptım?’ türünden bir anlayış gösterse de yönetmen, elbette büsbütün bir ‘temize çıkarma’ filmi değil, sair türdeşleri gibi. Yani yönetmen paçalarını sıyırıp dere kenarında kirli çamaşırları çitilemiyor ama ‘anlamaya çalışalım’ derken bile yeterince taraf olunuyor demek ki?
4 Mart 2012 Pazar
Her canlı ölümü unutacaktır
![]() |
| Pht: Adrian Donoghue |
Ne de itinaylıydı isyanlarımız!
Yolu ebedi mekan zanneden gafillerdendik.
Taze bir dal gibi kırarken diğerimizin kolunu.
Müminler kardeş bellerdik!
Her yağmurda hüzünlenip,
Yağan karda içimize gizlendik.
Bilirdik üstelik;
Eriyecek bir gün bu kar,
Kalkacak örtü.
Ve hakikat orada durduğu kadar.
Acıtmayacaktı canımızı.
Ahhh ne kadar sahtekardı aynalar!
1 Mart 2012 Perşembe
Nihayet
![]() |
| Pht: Jan Vojtek |
İlk gözyaşı anneyedir.
İlk ayrılık anneyledir.
Önce bebek ayrılır anneden.
Sonra anne evlattan.
Sudan gelir ayrılık.
Toprakta biter.
29 Şubat 2012 Çarşamba
Bidayet
![]() |
| Pht: Hüseyin Nikzad Amoli |
Sen ki topraktın.
İlk olduruldun.
Su verildi.
Balçık oldun.
Cennetten kovuldun…
Tuz buz
![]() |
| Pht: Adrian Donoghue |
İncecik belliydi kelimelerim,
Kırılıyordum bu yüzden.
Her taraf kırık dolu,
Aman dikkat et,
Bastığın yere,
Hayalimde gezinirken.
28 Şubat 2012 Salı
Cehennem var cennetten içeri!
Bazı hayatlar vardır, ilk bakışta çok mükemmel görünür. Her şey yerli yerinde, yolunda gitmeyen hiçbir şey yok gibi görünür. Renkler gül rengi, duygular yumuşak, görüntü çok olumludur. Ve bir olay gelip dokununca o hayata, hakikatin hiç de öyle olmadığını görür insan. Mükemmel olan hayat değildir aslında, halısıdır; birçok şeyi altına gizleyebilen halısı.
Alexander Payne, yönetmenliği için çok iddialı konuşulamasa da, kalemi ile çok kısa sürede sinemada önemli bir isme dönüşmüş senarist. Payne’in gerçekçi karakterleri, sağlam matematiği ve etkileyici olay örgüleri ile oluşturduğu film dili, altına imza attığı filmleri, kafadan kaliteliler sınıfına sokmaya yetiyor yaptığı işleri.
2004’te çektiği Sideways bu anlamda çok önemli bir filmdir. Bu hikâye ve anlatım ustasının son filmi ‘The Descendants – Senden Bana Kalan’ bu nedenle her şeyden önce öyküsü ve anlatım dili ile ön plana çıkıyor. Zira Payne demek, iyi bir senaryo demek anlamına geliyor sinemada. Film, seyircilerden farklı tepkiler almış olsa da, 5 dalda aday olduğu Oscar film hakkında ipuçları veriyor.
Siz bu satırları okuduğunuz zaman muhtemelen Oscar ödülleri dağıtılmış ve Akademi Jürisi, kendi bakış açılarıyla birtakım filmleri ödüllendirmiş olacak. Her yıl bu dönemler ısrarla belirttiğimiz bir husus var: Bir filmin Oscar alması o filmi kusursuz ya da mükemmel yapmıyor. Sadece Amerikan halkının hassasiyetlerine ve film algısına göre ‘iyi bir film’ olduğunu gösteriyor. Elbette, ödül alan her film Amerika dışında bir anlam ifade etmez, anlamına gelmiyor bu dediğim. Lakin bir filmin ödüllük film olması ayrı, Oscar’lık film olması çok ayrı anlamlar içeriyor.
Alexander Payne’nin son filmi hikâye olarak son derece sade ve insani. Lakin bilindiği üzere, bu iki kriter bir filmi iyi yapmaya yetmez. Senden Bana Kalan’ın en önemli yönü ise Amerikan tarzı aile hayatı hakkında çok önemli ipuçları ve argümanlar içermesi. Böylesi bir hikâye, güzel oyunculuklarla desteklenince başarı kaçınılmaz olmuş.
Hikâye şöyle: King ailesi, ortalamanın üstünde bir standartta, bolluk içinde, güzel bir yörede yaşayan mutlu bir Amerikan ailesidir. Her şey anne King’in geçirdiği bir deniz kazası sonrası (sürat teknesinden düşüp kafasını vuruyor) girdiği koma nedeniyle değişir. Baba Matt, zorunlu olarak anne Elizabeth’in yanında kalmaya başlar. Anne bitkisel hayattadır. Matt, bu esnada iki kızıyla daha yakından ilişki kurmayı dener. Ve hayatlarının aslında ne kadar sorunlu, sorunların ne kadar fazla ve ciddi olduğunu fark etmeye başlar.
Bir taraftan Elizabeth’in hayati tehlikesiyle ilgili kaygılar taşırken, diğer yandan iki kızının hiç de öyle övünülecek şekilde yetişmediğini anlar. Üstelik bu işte en büyük sorumluluk da kendisine aittir. Üstelik esas can yakıcı ‘sır’ daha sonra ortaya çıkar. Evin annesi, babadan gizli bir aşk yaşamıştır. Üstelik komada olduğu için kendini savunacak bir durumu da yoktur.
Senden Bana Kalan, tek kelimeyle özetlenecek olursa: Amerikan ailesini hicveden bir film. Eleştirileri büyük harflerle yapmadığı gibi, mizahı da kahkahalık değil. Esasen film bu özelliğini yazar ve yönetmeninin tarzından alıyor. Payne’in tarzının özeti bu. Bu nedenle, abartısız bir film olan Senden Bana Kalan, bizin gibi Amerikan tarz-ı hayatına uzak insanlar için son derece sıradan ve hatta sıkıcı olabilecekken, o kültüre aşina olanlar için abartısız, sade ama muazzam bir hiciv olabiliyor. Film, kültürel kodları çok farklı bir toplumun hassasiyetler ve öncelikler sıralamasındaki farklılıklarını ortaya koyarken, evrensel bir gerçeğin yanında kalmayı tercih ediyor; insaniliğin.
Zenginliğin ya da varsıllığın görünür duran şeylerle çok ilgili olmadığını anlatırken, çoğu zaman ‘tam’ olarak görünen hayatların hangi konularda ciddi eksiklikler, gedikler içerdiğini anlatıyor Senden Bana Kalan. Bunu yaparken provokatif bir dil kullanmak yerine, anlamaya çabalamaktan yana yapıyor tercihini. Her ne kadar bu tercih, ‘Ölüm’ gibi ciddi ve sarsıcı bir hakikate yaklaşırken, etkisini yitirmesine de neden oluyorsa da, kendi içinde tutarlı gibi duruyor. Oysa bizim gibi ölümün lezzetleri acılaştırıcı yönü hep ön planda olan toplumlarda, bu manzaranın çok anlamlı olmadığını biliyoruz.
Filmin oyunculukları çok sade ve abartısız. Ki bu durum Senden Bana Kalan’ı sahici yapıyor ve başrol oyuncusu George Clooney’i Oscar’a aday yaptı. Siz bu satırları okurken Clooney ödülü kapmış olursa şaşmayın.
Etkileyici müzikleri, sade ama güzel görüntüleri ile durağan gibi duran ama sıkıcı olmayan bir film çıkmış ortaya. Senden Bana Kalan içerdiği abartısız hiciv bir kenara itildiğinde vasat bir çalışma olarak kalıveriyor.
Hikâyenin yaşandığı coğrafyaya (Hawai) dair sükûnet ve güzelliklerin de perdeye yansıdığı film belki sinema tarihi için çok fazla anlam içermiyor. Bir açıdan bakıldığında vasat bir çalışma bile denebilir bu yüzden.
SENDEN BANA KALAN (THE DESCENDANTS)
Yönetmen: Alexander Payne
Oyuncular: George Clooney, Matthew Lillard, Judy Greer, Robert Forster, Shailene Woodley
Tür: Dram, komedi
Süre: 100 dakika
2011, ABD
Düşen düştü peşime
![]() |
| Pht: Gerard Sexton |
Her gece gelip.
Örtüyorsun düşlerimin üzerini.
Üşümesin diye hayallerim.
Gündüz bana gurbet,
Geceler diyar gibi.
Derindir iç çekişlerim.
Anne kokusunu duyar gibi.
Ağlasam,
Teskin eder misin saçlarımı okşayıp?
Yar gibi…
Ah!
![]() |
| Pht: Vlad Dumitrescu |
Sen gittikçe büyüyor,
Sığmıyorsun artık gündüzlerime.
Ben sustukça gelmiyor,
Girmiyorsun artık gecelerime.
İnanmıyorsun tabi,
Düşte gördüm sanıyorsun bunları.
Nasılmış sevdalık?
Düş de kendin gör.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











