12 Nisan 2012 Perşembe

Ülkücüler: Yitik kuşağın hikâyesi




Şu son mektubu okuyalım önce: “Sevgili anneciğim ve babacığım, sizler beni bu yaşa kadar büyüttünüz ve yetiştirdiniz. Benim sizlere karşı islemiş olduğum hataları ve suçlarımı affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakkın ve Onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alınyazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz. Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Allah’ın huzuruna çıkacağım. Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah’ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah’tan bulsunlar… Oğlunuz Mustafa / 7 Ekim 1980”


22 yaşındaydı Mustafa. Ülkücüydü… Balgat katliamındaki kahvehane taramalarında 5 kişinin ölümüne sebep olmakla suçlanıp 12 Eylül 1980 askerî darbesinden önce yapılan yargılama sonunda idam cezasına çarptırılmıştı.


Yatmakta olduğu ve çok sıkı korunan Mamak Askerî Cezaevi’nden kaçtı, ancak 18 Ağustos 1980’de Kütahya’da yakalandı. 7 Ekim 1980’de, solcu genç Necdet Adalı’dan birkaç saat sonra 22 yaşındayken Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde idam hükmü infaz edildi. Pehlivanoğlu, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na gömüldü.


Mustafa Pehlivanoğlu mahkeme süresi boyunca polis ifadesinin işkence zoruyla alındığını ve kendisinin masum olduğunu iddia etti.






İdam kararını veren Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan, daha sonra anlattığı anılarında, Mustafa Pehlivanoğlu’nun asılan solcu Necdet Adalı’ya denge olsun diye idam edildiğini belirtti. Ailesi idamı ancak infazdan 3 gün sonra çocuklarını ziyarete geldiklerinde öğrenebildi.


12 Eylül’ün yok ettiği hayatlardan sadece biriydi Mustafa’nınki. Kapkaranlık bir dönemin, bulanık bir suyun yuttuğu bir jenerasyonun kurbanıydı.


Halil Sarı ile Bilal Kalyoncu-’nun yönettiği belgesel film Ülkücüler, Mustafa’nın dramatize edilmiş görüntüleri, mektubu ile beraber hikâyesini anlatıyor. Sadece Mustafa’nın değil, bir dönemin öyküsü var belgeselde. Dönemin canlı tanığı 80’i aşkın insanla yapılan görüşmeler, anlatımlar, betimlemeler ve bol bol yürek burkuntusu...


Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanmaya başlandığı günlere denk gelmesi çok iyi oldu bu belgeselin. İlk kez sinema perdesinde bu perspektiften hazırlanmış bir çalışma var. Bu köşeyi sürekli okuyanların çok iyi hatırlayacağı gibi, sinema, kendisini kullananların bakış açısıyla anlatıyor tarihi. Bu sebeple, TV dizilerinde, sinema perdelerinde bugüne kadar pek rastlamak mümkün değildi ülkücülerin bakış açısıyla olan biteni görmek.


Belgeselin ‘tarafsız’ olmak gibi bir derdi yok, zaten yapımcı ve yönetmenler bunu açık yüreklilikle ifade ediyorlar. Elbette ‘Neden bir özeleştiri de yapılmıyor?’ türünden eleştiri getirilebilir. Lakin belgeselin bütünü, bu eleştiriyi aşabilecek boyutta önemli bir şey kanaatimce.


Sinematografik değerleri yüksek bir belgesel değil. Dramatizasyonları TV programı düzeyinde, anlatımı ve dili propaganda üslubundan kurtulamıyor maalesef birçok yerde. Ülkücüler, yapımcılarının samimiyetinin her karesinde belirgin olduğu, geçmişe ‘sağ’ açıdan bakan bir çalışma. Ancak bu taraflı bakış açısı, yaşananları görmemize engel olmuyor. Dileğimiz, daha dengeli üslupla, daha objektif olarak o döneme bakan drama ve belgesellerin sayısının artması.





Film: Oooooov sert, çok sert!







New York Times’in en kıdemli gazetecilerinden biri olan Stephen Kinzer, yaklaşık 5 yıl boyunca gazetesinin İstanbul ofisinde çalıştı. Ülkesine döndükten sonra, ülkemizi tahlil eden en şahane kitaplardan birini kaleme aldı: Crescent and Star… Yani; Hilal ve Yıldız. Alt başlığı da ilginçtir kitabın: İki Dünya Arasında Türkiye.

Kinzer, bize ait bir çok şeyi şaşırtıcı bir nesnellikle kaleme alırken, beni en çok vuran kısımlardan biri de, İstiklal caddesi ile ilgili yazdıklarıydı. Yazar, İstiklal’in kelime manasından yola çıkarak, öylesi şahane bir cadde analizi yapmış ki, kıskandıracak türden. Şöyle diyor mesela; “Türkiye altındaki şüphelerin altında ezildiğim zamanlarda buraya giderim. İstiklal Caddesi’nin yüzler ve kıyafetler geçidinde birkaç dakikalığına kendimi kaybetmek, küçük konuşma parçalarını duymak ve 2 km boyunca kendini duyuran enerjiyi içime çekmek Türkiye’nin geleceğine olan inancımı yenilemeye her zaman yeter, İstanbul ülkenin diğer bölgelerinden gelen milyonlarca göçmeni kendisine çektiğinden –her gün birkaç yüz tanesi gelmektedir- bu cadde nihai erime potasını oluşturur. Eğer buradan insanlar rastgele seçilip Ankara’ya milletvekillerinin yerine gönderilebilseydi, ülke kesinlikle ileriye doğru büyük bir adım atardı. İstiklal bu cadde için mükemmel bir isimdir, çünkü panoraması, Türkiye’nin klostrofobi yaratan taşralıktan kurtulma ve insanlarının olağanüstü çeşitliliğini ifade etmesine izin verme dürtüsünü yansıtmaktadır…”

İstiklal caddesi tam da böylesi bir mekandır. Neredeyse 24 saat yaşayan bir güzergahtır. Bu caddeyi dikine bölen sokaklar, caddeden uzaklaştıkça tekinsizleşir ve bambaşka alemlere açılır. Yeşilçam’ın da dönem dönem ilgi duyduğu Beyoğlu’nun arka sokakları özellikle yitik yaşamlar hakkında sayısız hikaye barındırır.



Öğrencilik yıllarımda Mis Sokak’ın içinde bir süre ikamet etmiş ve hava karardıktan sonra hayatın değişen rengini ve acımasızlığını bizzat müşahede etme imkanı bulmuştum.

Senaryo ve yönetmenliğini Kerem Topuz’un yaptığı Film isimli film, bu mekanlara ayrıksı ve sert bir bakışta bulunuyor. Film, esasen bir senaryoya sahip değil, tamamen doğaçlama gelişiyor. Filmdeki baş kahramanımız da bir yönetmen ve gerçeklikten kopmama adına, onun öznel kamerasının peşine düşüyoruz. Hikaye olarak Barda, tarz olarak Irreversible’yi andıran filme ‘taklit’ deyip çıkmak kolaycılık ve haksızlık olacaktır. Nitekim Atlanta’da düzenlenen Underground Film Festivali’nden ödülle dönen Film, uluslar arası platformlarda da dikkat çekmeyi başarmış.

Hikayesi şu: Nuri ile Kemal aynı evde yaşayan, karakterleri birbirine tamamen zıt iki bekar gençtir. Kemal yönetmenliğe meraklı ve tam bir bohem hayatı yaşamaktadır. Nuri ise bir sinema salonunun büfesinde çalışmakta olan içine kapanık bir gençtir. Bir akşam Nuri’nin yetimhaneden arkadaşı olan İzzet çıkagelir. İzzet, tarz ve kişilik olarak Kemal’den bile ileridedir. Esasen yaşadığı hayatın kurbanı olan İzzet kısa sürede Kemal ile yakınlık kurar ve filminde rol almayı kabul eder. Beraber sokağa çıkıp maceraya atılırlar.



Dışlanmayı ve aşağılanmışlığı tüm benliğiyle hisseden İzzet, uyuşturucunun da etkisiyle tamamen kontrolden çıkar ve olaylar bir tür Funny Games’e dönüşür.
Son derece mütevazı bir fotoğraf makinesiyle çekilen film, belli bir noktaya kadar ilgiyi hep yukarıda tutuyor ve küçümsenmeyecek bir gerilim içeriyor. İzzet’in dayak yemesinden sonra, giderek ağırlaşan şiddet ve sokak dili, bar baskını ve akabindeki kızı kaçırma zirveye ulaşıyor.

İzzet rolündeki Özgür Emre Yıldırım’ın adeta tek başına sırtlayıp götürdüğü Film, yer yere çiğ oyunculuklara ve diyaloglara sahip. Yazılı bir metin olmadığı için bir nebze mazur görülebilecek bir zaaf bu.

Ancak, şiddetin ve argonun sınırını da çok zekice belirlediğini düşündüğüm Kerem Topuz’un, süre bağlamında çok da uzun olmayan bir filmi nasıl edip de, sarkıttığına hayret ediyor insan.

Evet, çatışmaları, gerilimi adeta bir saatin zembereği gibi özenle kurup, boşaltan yönetmen, nedense bir Katarsis uğruna heba ediyor adeta. Banyo sahnesinde patlayan silahtan sonraki her dakika filmden adeta bir rende gibi değer törpülüyor.

Hele hele Nuri karakterinin tüm iyi niyetine rağmen Yeşilçam melodramlarına denk düşen ağlak anıları, bu sert yer altı filmini pamuk gibi yumuşatıyor ve kulak memesi kıvamına getiriyor. Yönetmenin son hamlesi de, kanaatimce işe yaramıyor, kurtarmaya yetmiyor.



Ancak, doğruyu söylemek gerekirse, hiç de iddialı görünmemesine rağmen, verdiği intibadan çok daha sıkı bir iş Film. Oyuncu olarak Özgür Emre Yıldırım’da ve yönetmen Kerem Topuz’da sağlam bir sinema damarı olduğu kanaati pekişiyor.

Kendi türdeşi filmler ele alındığında son derece dengeli ve ölçülü bir film Film. Ancak, benim gibi kraker gevrekliğinde seyirciler için sert, hatta fazlaca sert bir film.

Meraklısını tatmin edebilecek bir çalışma. Çıktığı kopya sayısı da, tıpkı bütçesi ve kadrosu gibi mütevazı. Ancak, çok iyi bir çıkış, takdir edilecek bir başlangıç kanaatimce. 




11 Nisan 2012 Çarşamba

Çember yuvarlak değil!

“Gökyüzü kararınca, kuşların kanat sesleri duyulmaz oldu. 
Herkes suskun. 
Kanım yağmurda sulanmayı bekliyordu” 


4 Nisan 2012 Çarşamba

Gelemem aynalar yolumu kesti!



Nereye gidiyorsunuz?

(Tekvir -26)


Merhum Necip Fazıl’ın Destan isimli şiiri kusursuz bir anti-ütopyadır. Şair, sadece gelecek adına kaygıları dile getirmez bu şiirde, geçmişe dair ciddi özlemleri de belagatla ifade eder. Şüphesiz, şiirin kendi lirizmi içindeki bir retorik değildir bu. Yer yer ürkütücü boyuta ulaşan bir uyarıcılık da vardır:

“Durun kalabalıklar! Bu cadde çıkmaz sokak.
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden.
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden…”

Gidişatı iyi görmeyen, bozulmanın, yozlaşmanın önsezisidir şaire bu satırları yazdıran. Ki sonraki mısralarda örnekleriyle (her ne kadar masum misallerle başlasa da) verir Necip Fazıl.

Karanlık Kubbe

Gökyüzünü geleceğe dönük bir ayna olarak görür birçok edebi metin. Gökyüzü yarındır. Yüzümüzü döndüğümüz yöndür. Geçmiş ise topraktadır, köklerdedir. Ensemiz dönüktür düne. Geçmiş ve gelecek metaforu mebzul miktarda güzellik barındırır ama bugünkü konumuz değil.

İngilizlerin yaptığı üç bölümlük mini dizi, ‘Black Mirror – Siyah Ayna’yı izlerken (Kara Ayna da deseniz olur, hatta belki daha iyi olur) şairin Destan’ındakine benzer bir uyarı düştü hisseme ve kollarımı açarak ayetteki gibi haykırasım geldi: Nereye gidiyorsunuz?

Her bölümünü farklı yönetmen ve oyuncularla çekilen Siyah Ayna işlediği konuları anlatış biçimi açısından uzun metraj ile kısa film arasında bir yerde dururken, eser sahiplerinin içinde bulunduğumuz topluma getirdiği sert eleştiri nedeniyle bir tür docu-drama yapısallığı da taşıyor. Aslında mesele sizin paşa gönlünüzle de ilgili, bir açıdan bakıldığında alabildiğince muhafazakar bir propaganda draması bile diyebilirsiniz!

Her üç film de en genel ifadeyle yeni medyayı düzlemlerini ve teknolojinin modern insanın hayatına biçimini eleştiriyor. Açıkçası çok sarsıcı bir eleştiri bu! The National Anthem (Milli Marş), Fifteen Million Merits (On Beş Milyon Yetenek) ve The Entire History of You (Senin Tüm Geçmişin) başlıklarını taşıyan üç bölümden ibaret bir dizi Black Mirror.

Aslında Siyah Ayna’ya dizi demek haksızlık olur. Hem içerik hem de teknik anlamda. Biçimsel anlamda da ‘seri’ bir durum yok, her ne kadar yapımcılar sadece bölüm separatörlerini aynı yaparak, bir üslup birliği oluşturmayı amaçlamış olsalar da, yeterli değil. Atmosfer, anlatım dili, tekniği ve sinematografisi farklı üç ‘episod’ var karşımızda. Çok genel bir bakışta bu üç farklı filmde farklı temalar varmış gibi görünse de, değil elbette.


Ayna ayna, söyle bana!

Her üç bölümün de ana ekseninde ‘ekran’ var. Fişi çekildiğinde anlamsız bir siyahlığa bürünecek dijital ekranlar. Çalışmaya başladığında ise, geldiği durum itibarıyla, faydalı mı faydasız mı artık tam emin olamadığımız ekranlar. Yalanlarımızı parlatan, geleceğimizi karartan, bizi yakınlaştıracak sanırken uzaklaştıran ve giderek bizi kendisine ‘Râm’ eden ekranlar!
The Guardian’da yayınlanan bir yazı ‘cuk’ oturuyor anlatmak istediklerimize başlık olarak: Cihaz bağımlılığının karanlık yüzü!

Muhteşem bir retoriğin üzerine oturtulmuş üç farklı öykü, bambaşka zaman dilimleri ve hayatlar. Mesaj tek; Aynalarla kuşatılmışız!

Üç farklı bölüm, üç farklı atmosfer ve üç farklı tema var, dedik.

Belki üç ayrı filmi ‘anti-ütopya’ (Distopya) şemsiyesi altında toplamak mantıklı olabilir. Yoksa, süreleri, estetik değerleri, anlatımı ve içerikleri ile pek fazla yan yana duramayacak üç farklı sinema var önümüzde. Bu tür temaların piri sayılabilecek bir ismin, Charlie Brooker’ın önderliğinde yazılmış senaryolar. Ve bir ruh bu üç farklı hikayeyi muazzam mezcediyor.

 44 dakikalık ilk bölümde tam bir sanal alem, medya aforizması var. Buna bir de gelişen iletişim teknolojisi eklenmiş. Muazzam bir kara mizah olan bu bölümde, Kraliyet ailesinin en sempatik kızının kaçırıldığını görüyoruz.

Kaçıranların hazırladığı bir filmde isteklerini, kurban Susannah bir ekrandan okuyor. Bildik bir fidye talebi değil bu, ‘çok da basit bir şey’ diyor fidyeciler; ‘Başbakan canlı yayında bir domuz ile cinsel ilişkiye girecek!’


Reytingin kadar varsın, tıklandığın kadar itibarlısın!

Bölüm, baştan sonra Youtube, Twitter, Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerine sağlı sollu girişmekle kalmıyor, medyanın kendisini hedef tahtasına oturtuyor. Ve gidişatın pek de iyi olmadığını muazzam bir kara mizah ile gösteriyor bizlere.

İtibarın, övgünün, yerginin sanal aleme yıkıldığı yarın, aslında uzak olmayan bir gelecek, ödül ve ceza sistemi bile aynı şekilde oturtulmuş ilk bölümde. Gazeteci, bürokrata rüşveti IPhone aracılığıyla veriyor! Medyanın nasıl iğrenç bir iştahla modernizmin başına oburca çöküp, sömürdükçe daha fazlasını istediğini anlatıyor ilk bölüm.

Bu bölüm, üstün körü bakışta, sığ, zevksiz ve özensiz gibi görünse de asla öyle değil. Zaten final tokadı ile bunu en düşük algıya bile hissettirmeyi başarıyor sanırım. En ironik kısmı ise bölümün ismi; The National Anthem… Yani; Milli Marş… Sizi yanıltmasın elbette, bir gönderme bu, Anthem aynı zamanda distopyada ‘Ben, benlik’ anlamına gelir. Hatta Zamyatin meşhur kitabında ‘MIY’ yani ‘BİZ’ der buna. Ayn Rand 38 yılında yayınladığı romanına bu ismi verir ve ‘Ego’ olarak kullanır terimi. Şimdi taşlar biraz yerine oturmuştur herhalde, bölümün ismini ‘Ulusal Ego, benlik’ olarak çevirmek mümkün. Ya da ‘Milli Namus’ diyelim.

Sadece medyaya değil atılan tokatlar, mebzul miktarda topluma da yapıştırılıyor ardı ardına şaplaklar! Zira bahsini ettiğimiz mecralar, takip edildikleri nispette varlıklarını sürdürebilen mekanizmalar.


“Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya.
Ne güzel şeymiş meğer insanlık.

Böyle dünyalıları olan,

Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya…”


(W. Shakespeare / Fırtına/ Perde V/ Sahne I)



Hepiniz ‘Pil’siniz!

Birinci bölüm bitince, ikinciye başlamadan, dizinin sizi belli bir kıvama getirdiğini ve benzer tarzda devam edeceğini zannediyorsanız, şüphesiz yanılıyorsunuz. İlk bölümü en kısa sürede unutmaya çalışın ve yepyeni bir üslup ve zaman diliminde bambaşka bir hikayeye hazır olun. Fritz Lang’ın Metropolis’ini izlediyseniz intibak sürecisiniz ihtimal ki çok daha kısalır. Bir tür güncellenmiş Metropolis zira.

Zira, birinci episod ne kadar günümüz ve sıradan ise ikincisi o kadar fantastik ve anti-ütopik. Zamyatin ve Orwell’in kurgusal zekasına rahmet okutacak bir uçuklukta üstelik.

Sıkı bir ‘Opus Magnum’ olan Cesur yeni Dünya’yı daha önce blogda ele almıştık. Ne anlatıyordu büyük yazar Aldous Huxley; Londra'da 26. Yüzyıldayız… On numara distopik bir atmosfer mevcut. Üreme teknolojisi, öjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) sayesinde toplum değiştirilmiştir. Aslında tanımlanan dünya bir ütopya olarak da gözükebilir, fakat ironik bir ütopyadır bu; zira insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir; tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlak olarak mutlu olduğu bir dünya vardır. Fakat, ironik biçimde, tüm bu gelişmeler birey için çok önemli olan birçok değerin yok edilmesi, kaldırılması ile başarılmıştır; aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, din ve felsefe artık yoktur. Ayrıca salt zevki önüne gelenle seks yapmada ve uyuşturucu kullanımında bulan toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüşmüştür.

Kitap şaşırtıcı bir şekilde rumuzlar ve kelime oyunları ile son dönemin bütün ‘ulu’larını bir araya toplamayı başarmıştır. Söz gelimi, ‘Bernard Marx’ der ve George Bernard Shaw ile Karl Marx’ı birleştirir, Lenina Crowne; Vladimir Lenin’dir misal. Darwin Bonaparte ise malum;  Napoleon Bonaparte ile Charles Darwin’i birleştirir. Mustapha Mond ise; Mustafa Kemal Atatürk ve Sir Alfred Mond’dur vs…


15 Milyon Yetenek yarattık her yaştan!

Yaklaşık 61 dakikalık bu ikinci bölümde, yakın ya da uzak olduğunu tam anlamadığımız (zaten çok fazla önemi de yok) bir gelecekteyiz. Gelecek ama geçmişten pek çok şey taşıyor; yetenek yarışmaları gibi. Hatta bu tür yarışmalar kariyer planlarının ilk maddesi…

Daha da önemlisi, insanlar enerji üretebildiği düzeyde rahat bir hayat sürüyorlar ve toplum katmanında kendilerine yer buluyorlar. Hayatları, dört tarafı tabandan tavana ekranlarla çevrili küçücük bir odada uyumak ve bildik spor salonlarına benzer bir yerde pedal çevirmekten ibaret. Bütün kazançlarını sanal gerçekliğe yatırıyorlar. Avatar satın alıyorlar, sanal maceralara girişiyorlar, son derece sağlıklı besleniyorlar vs. Tatsız, tuzsuz, ruh gibi bir hayat sürüyorlar.

Bir doktriner yanı ne kadar vardır bilemeyiz ama bizim meşhur ’10 Yıl Marşı’ farklı algılanmış ve uygulanmıştır. 15 milyon genç yaratılmıştır her yaştan ama her taraf ‘demir ağlar’ ile değil ‘cam ekranlar’ ile örülmüştür.

Tabii insan yine insan, anti-ütopya da olsa duyguları var. Seviyor, hırs yapıyor, umutlanıyor. Sadakat bekliyor, feragat gösteriyor vs. Sınıf atlamak içinse bahsini ettiğimiz yetenek yarışmasına katılmaya uğraşıyorlar. Esas cümbüş de orada kopuyor. Şöhretin, medya maymunluğunun İnsanlığı ne hale getirdiğini kara mizahın en keskin ucuyla retinamıza sokuyor ikinci bölüm.

Özellikle kahramanımızın yaptığı etkileyici konuşma esnasında (Kendi boynuna ucu sivri kırık bir cam parçası dayamıştır) Sezai Karakoç’un Masal’ındaki Doğulu babanın yedinci oğlunu düşündüm şahsen.

Bu bölüme son vurgu olarak, sisteme baş kaldıran karakterin ten rengine dikkatinizi çekeyim. Ve elbette itaat etmek için içirilen şeye de ayrıca vurgu yapayım.

(İzlemeyenler için seyir zevkini batırmayayım diye kendimi zorladığımın farkındasınızdır umarım!!!)



Anlattığım senin öykün!

Üçüncü bölüme geçmeden önce, dizideki her bölümün kendi içindeki ‘part’larının bitişi ve başlangıcının da gayet orijinal olduğunu ifade edeyim.
Son bölümde ise bir evlilik var odakta. ‘Serial Monogamist’ diyor uzmanlar bu tipolojiye, yani; Bağlılık sorunu olup da ilişki yaşayan kimse… Yine gelecekteyiz.. Aslında tablonun görünen kısmının günümüzden neredeyse hiç farkı yok. Tek fark hafızalar artık kayıt altına alınabiliyor ve ‘Akbil’ gibi bir cihaz ile geçmişi ufak bir parmak sürtünmesi ile hem kendimiz hatırlayabiliyoruz hem de kablosuz bağlantı ile herhangi bir ekranda istediğimize izletebiliyoruz.

Kaydediliyoruz anlayacağınız. Her anımız, saniyemiz. Mahremiyet var bittabi ama her an bozulabilecek kadar korumasız olunca ürkütüyor elbette. Zira kabahatlerimiz, günahlarımız, hatalarımız, suçlarımız her an önümüze dökülebilir! Son tahlilde mahremin kalmadığı, mahremiyette ısrarcılığın belli bir suçluluk psikozunu beraberinde getirdiği bir çağ!

Uzaktan mutlu gibi görünen çiftin, usul usul birbiriyle yüzleşmesi ve ihanet…
Tahminlerin aksine, ihaneti yapan erkek değil bu sefer…

Esasen, anlatılan üç hikaye içinde, bize en yakın olan öykü üçüncü gibi duruyor. Kadim bir mesele, klasik bir yöntem ile açığa çıkarılıyor ama aparatlar farklı tabii.

Rahatsız edici bir dizi Black Mirror, hem de epey rahatsız edici.

Huzursuzlandırıyor, can sıkıyor ve karamsarlığa itiyor. Ama iyi ediyor kesinlikle. Bir ayna tutuyor bize, rotamız ve güzergahımızla ilgili. Ey insanlık, gidişatın gidişat değil benden söylemesi, diyor adeta.

Peki çözüm?

Doğal olarak net bir şey söylemiyor dizi, aynayı tutuyor, can sıkıyor, rahatsız ediyor ve bitiyor.

Ekrana kafa atıp, jenerikteki gibi çatlatası geliyor insanın. İptidai belki ama çözüm nihayetinde!

3 Nisan 2012 Salı

Öleceğiz, müjdeler olsun!


Rahmetli babam ömrünün son döneminde yatağa bağımlı yaşadığı için, sohbet ettiği konular da enteresan olurdu. Bir keresinde, kendi yaşlarında bir misafiri vardı evde.

Misafirle mezar yeri ve ölüm hakkında o kadar rahat konuşuyorlardı ki, rahatsız olduğumu hissedip, haddimi de aşarak bahsi kapatmalarını söylemiştim sert şekilde. Babam bana dönüp, her Anadolu yaşlı insanının söyleyebileceği şu cümleyi söylemişti: ‘Evladım ölüm de hayat kadar tabii, bunda gücenecek bir şey yok ki!’

Doğru aslında, ölüm belki de en bilinen ve en sıradan gerçekliği insanoğlunun. Ancak buna rağmen ölüden, ölümden bahsetmeyi pek sevmiyoruz. Özellikle de ahir zaman insanları olarak. Hatırlayalım o muhteşem Bab’aziz filminin final sekansını, dervişimizin genç Hasan’a nasihatini: ‘Hasan ölümden korkma, anne karnındaki bebek de dünyanın nasıl bir şey olduğunu bilmediği için ağlar…’




“Niye öldürüyorsunuz, zaten ölecek” der bir Çin sözü. Kimsenin bu gerçeği reddedeceği yoktur sanırım. Mesele ölüme hazırlıklı olmakla ilgili sanırım. Bir insanın yakın zamanda öleceğini öğrenmesi ruhunda ne tür kırılmalara sebep olabilir acaba? İnternette bununla ilgili siteler bile var; ‘24 saat sonra öleceğinizi bilseniz ne yapardınız?’ diye soruyorlar üyelerine.

Tepkiler de cevaplar da çeşit çeşit ve elbette insanın başına gelmeden bilebilmesi imkânsız bunun cevabını.

Bu hafta vizyona giren, Will Reiser’in senaryosunu yazdığı, Jonathan Levine’in yönettiği “Şansa Bak/ 50-50” böylesi bir konuyu ele alıyor.

Adam; bir yerel radyoda programcılık yapan, dünyası, son derece geveze ve vurdumduymaz bir iş arkadaşı, kendisini çok sever gibi görünen kız arkadaşı ve uzaktaki anne babasından ibaret 27 yaşındaki biridir. Son derece mazbut bir hayatı vardır. Hiçbir kötü alışkanlığı bulunmadığı gibi, ölüm sebebi sıralamasında trafik kazaları 5. diye ehliyet bile almamıştır. Ve bir gün sırt ağrılarından şikayetle gittiği doktordan acı gerçeği öğrenir; kanserdir. Üstelik kötü huylu bir tümöre sahiptir.




Hastalığını duyduğunda ilk tepkisi sıradan olur, ailesine durumu izah ederken de gayet metanetlidir. Ve hastalıkla mücadeleye başladığında her şey gayet romantik görünür. Kız arkadaşı ona bakmakta, annesinin aşırı ilgisine bile sırtını dönmektedir Adam. Hoppa iş arkadaşı çok sağlam durmayacak gibi olurken, gelişmeler çok farklı noktaya götürür genç kanserliyi. Hastalık, çevresindeki gerçek dostları diğerlerinden ayırmasına vesile olur. Ve yaşadığı travmayı atlatabilmek için genç bir terapiste gider. Acemi hasta, acemi terapist ile uyumlu bir ikili oluştururlar. Ne ki, ölüm gerçeği usul usul genç adamı sarmaya başlar. Sardıkça hayatın parıltılı makyajı akar ve hakikatin can yakıcı yüzüyle karşılaşır.

Açık söyleyeyim, sinema sitelerinde kategori olarak ‘Romantik-komedi’ türünü görünce izlemek geçmemişti içimden. Ancak, son derece sağlam senaryosu, gerçekçi anlatımı ve abartısız doğal mizahı ile sarsıcı bir film çıkarmış yönetmen Levine…

Bir kere, hastayı filmin odağına oturturken onun perspektifinden aşırı provokatif duygusal yüklenmelere girişmiyor senaryo. Hastadan ziyade çevresinin tepkileriyle gelişiyor film. Ve bu kadar önemli bir meselede asla abartıya kaçmıyor yönetmen.

Elbette tüm bu olup bitenlerin sağlık sistemi oturmuş bir memlekette olması, bizi farklı noktalara odaklıyor. Bizde olsa, sigorta, imkânsızlık, yetersizlik gibi konuyu daha da ağdalı hâle getirebilecek yan katmanlar mümkünken, bunlarla hiç ilgilenmiyor film. Sadece bir noktada, hassas anne, ‘Sana bakan doktor devlet üniversitesi mezunuymuş’ diye tepki gösteriyor.




Çaresizliğin insan psikolojisi üzerinde oluşturduğu çıkışsızlık ve nihayetinde teslim olma hâlini o kadar şahane ele alıyor ki, etkilenmemek mümkün değil Şansa Bak’tan. Özellikle Joseph Gordon-Levitt, Seth Rogen ve Anjelica Houston muazzam iş çıkarmışlar.

Kendine ait diliyle başlarda sükûnetle ilerleyen film, tam da sıkıcılık tuzağına düşecekken, ani gelişmeler yaşanıyor ve müzikle desteklenen duygusal ritim izleyiciyi perdeye daha da bağlıyor. Bu arada filmin özellikle şarkı seçimini tebrik etmek gerekiyor.

Şansa Bak, son tahlilde samimi ve sıcak bir film. Öyle sular seller gibi gözyaşı dökülsün diye çaba harcamıyor ama bol bol yutkunduruyor. Hele hele finale doğru, ameliyat öncesi sahnesi var ki, unutulmayacak türden.

Kahramanlarının sıradanlığını gösterme adına, malayani geyikler ve argosu filmin tek olumsuz yanı bence.



ŞANSA BAK ( 50/50 FIFTY / FIFTY)

Yönetmen:

Jonathan Levine

Oyuncular: Anna Kendrick, Joseph Gordon-levitt Bryce, Dallas Howard, Seth Rogen, Anjelica Huston, Jessica

Parker, Kennedy Matt Frewer

Tür: Dram, komedi, romantik

Süre: 99 dakika

2011, ABD

30 Mart 2012 Cuma

Bana ihtiyacın varsa...

Bu hafta vizyona giren 50/50'nin albümünden bir parça. Duygular zirve yapıyor. Filmi de izleyin bence. 






25 Mart 2012 Pazar

Trapez

Pht: Tomaz Bovha



Farklı bir hançer ile 

                       kanadım 

                                    bu akşam.

ihanetini yaşadım 
                             kelimelerin.


uzattım ellerimi, 
                           yoktular!



21 Mart 2012 Çarşamba

Giderken / 2

Pht: Latoday


İklim gibiydin;
Yazları yanık ve kurak,
Kışları soğuk ve uzak...