17 Haziran 2012 Pazar

Mahşer Günü: Bomba içimizde


Amerikalıların terör ile ilgili paranoyaları nicedir zıvanadan çıkmış durumda. bir çok aklı başında gibi görünen düşünce kuruluşu dahi, bırakınız Amerika'yı, dünyanın sonunun bir terör saldırısı sonucunda geleceğine ciddi anlamda inanıyor, bu yönde analizler yayınlıyor.

Elbette terör belasını küçümsemiyorum. Ama sistemlerin çarpıklığının, ruh hastalarının menfaatleriyle kesiştiği bir noktada ikamet eden bu belanın bir tür silaha dönüştürülüp, insanları korkuyla yönetmede kullanıldığına inanıyorum.

Samuel Beckett ünlü oyunu Godot'yu Beklerken'i batılı insanın tükenmek bilmeyen bir sabırla, geleni (gelip gelmeyeceği de belli değil) beklerken yaşadıkları varoluş sorgulamasını anlatır. İnsan adına büyük bir bahtsızlığın durumu vardır oyunda. Esasen bu bekleme kalıbı, klasik Hıristiyan algısına da terstir ama konumuz bu değil.


Sinema, çok sayıda örnekle, bir yerde, bir şeyler bekleyen insanların hikayelerini ele almıştır. Dahası, kapana kısılmışlık ve çıkışsızlık psikolojisi insanı nasıl canavara dönüştürdüğünü işleyen çok şahane filmler vardır.
Popüler sinemanın ışık veren yönetmenleri arasında sayılan Xavier Gens, ki kendisi azımsanmayacak ölçüde başarılı video klip çekmiştir, Hitman'dan sonra enteresan bir hikaye ile çıkıyor karşımıza:

Amerika'da korkulan olmuş ve büyük bir patlama neticesinde insanlar sığınaklara girmiştir. dışarıda neler olup bittiğini bilmeden, kapalı bir mekanda yaşamaya başlarlar. bir taraftan dışarıda olanları çözmeye çalışırken, diğer yandan kendi içlerinde çekişme başlar. Kıstırılmışlık hissi gün geçtikçe insanların içindeki canavarı da dışarı çıkarmaya başlar. 


Evet, The Divide - Mahşer Günü isimli filmin konusu kabaca böyle. Eminim bir çok baka filmi hemen hatırlatmıştır size. Bu tür felaket sonrası dönemi anlatan filmlerin ister istemez oturduğu bir felsefi derinlik olur. Ancak Gens, filminde böylesi bir yönü neredeyse hiç umursamıyor. Hele hele 28 Days Later gibi bir başyapıtın yanına bile yaklaşamıyor ne yazık ki.

Mahşer Günü, hemen başında olmasa da, giriş (saldırı) sahnesinden sonra, insan psikolojisi üzerinden yürüyeceğimizi, tacizi, şiddeti zirvede göreceğimizi ve en nihayetinde insanların nasıl hayvanlaşabileceğini hissettiriyor. Öyle de ilerliyor gibi. Ancak...

Evet bir de işin 'ancak' kısmı var. Çünkü Mahşer Günü, çok beylik bir hikayeye neredeyse hiç bir şey katmadan ilerliyor ve ne yazık ki öyle de bitiriyor. Buna ilaveten Sam Peckinpah'ı hatırlatan şiddet sahneleri ve 'Arap, dinci terör' gibi genel Amerikan modern korku klişelerini kullanmayı tercih ediyor.



Aslında bir çok olumlu şeyi ıskalıyor Mahşer Günü. Mesela; baştaki etkileyici patlama sahnesi sonrasında, manzara ile ilgili zihinlerdeki resmi finalde tamamlamayı, aradaki çıkışlarda abuk/sabuk eksik/gedik görüntülerle geçiştirmeyi tercih ederek yapıyor ilk ıskasını. Sonra; sığınağı önceden hazırlayan toplumun alt katmanındaki temsilci ile, burjuvazi arasındaki çatışmayı o kadar bayağılaştırarak veriyor ki, nefis bir sınıf çatışması ıskalanmış oluyor. Bir diğer büyük ıska ise, kısa süre önce ülkemizde de izleme şansı bulduğumuz ve bu köşede değerlendirmeye çalıştığımız Take Shelter-Sığınak isimli güzelim filmin açtığı alana girmemesi. Yani, kıyamet paranoyasının insanoğlunu düşüreceği durumu umursamaması. Ve son ıska; ünlü Rus şair ve denemeci Osip Mandelstam'ın 227'inci şiiri şöyle biter: "Ben kurt değilim, kanım kurt kanı değil. Ancak bir benzerim öldürebilir beni!"Mahşer Günü, nükleer, ekolojik, biyolojik, kozmolojik ya da ne olursa olsun, bir felaketin insanlığa verebileceği zararın, insanın insana vereceğinin yanında pek anlam ifade etmeyeceğinin de altını çizemiyor.

Oyunculukların vasatı aşamadığı, Hollywood klişelerinin dibinin göründüğü filmde, şiddetin yüzeysel sularında kulaç atmamızı istiyor Kanadalı yönetmen. Başardığı en önemli şey, insanın açık toplumdan izolasyonu ile nasıl bir dönüşüme uğrayabileceğinin ip uçları. Maalesef bunu da, en bilinen ve en kolay yöntemle vermeyi tercih ediyor film.

Şüphesiz belli bir düşünce, emek ve çalışmanın ürünü ama bu kadar dikkatsiz ve kaba saba bir dil, böylesi bir senaryoya asla uymuyor.

Son tahlilde; "post-apokaliptik" görünümünde olan, lakin özünde insana dair 'kötülük' merkezli çıkışlar yapmaya çalışan  'olmamış' bir film Mahşer Günü. Çok daha iyilerini izlemiştik. 

15 Haziran 2012 Cuma

Umut ki, en güzel nesildir!

John Woo yine yapmış yapacağını. Neredeyse 4 buçuk saatlik bir başyapıt çıkarmış ortaya. Bu kez yapımcı olarak. Yönetmen ise arızalı bir isim; Te-Sheng Wei. epik filmde zirveyi yakalarken, şiddetin de dibine vurmuşlar. İzlenmesi asla kolay olmayan, sert mi sert bir filmin (ki gerçek hikayeden çekilmiş) müzikleri de (her epik filmin olduğu gibi) muhteşem. Filme bir ara göz atarız. 



Ola ki filmi merak edenler olur. Fragmanını paylaşalım. Eh o kadar uzun süreli filmin fragmanı da biraz uzun oluyor tabi:




Film de, müzikleri de Son Mohikan'a eşdeğer güzellikte. 

3 Haziran 2012 Pazar

Meçhule bir gemi kalkar bu limandan!


Önce biraz mitoloji: Prometheus, tıpkı kardeşleri gibi, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış ne var ki öteki kardeşlerinden farklı olarak sonunda insanoğlunu yaratarak ve onlara ateşi (yaratıcılığı, bilimi, uygarlığı) vererek bu düzeni değiştirmeyi başarmıştır. Olympos tanrılarının kuvvet ve kudretine karşılık, Prometheus'da kurnazlık ve zeka vardır. Titanların isyanları sırasında tarafsızlığını korumuş ve başkaldırmamış bir Titan oğlu olarak Zeus'un gözüne girmeyi başarmıştı. Zeus ise onu kerhen ölümsüzlerin arasına aldı. Oysa o Zeus ve arkadaşlarına karşı kin besliyordu. Sonra akıllı durmadı Prometheus ve tanrılardan ateşi çaldı, insanlara armağan etti. Ceza olarak da Zeus tarafından Kafkas Dağında zincire vuruldu. Bir kartal her gece yeniden oluşan karaciğerini kemirirdi. Herakles olaya el koydu ve onu kurtardı. lakin, Prometheus; "Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur" dedi ve kadim bir özgürlük mücadelesinin yolunu açtı.

Karl Marks'ın fikirlerine getirilen temel eleştirilerden biri de, eserlerinin Prometheusçu yaklaşıma dayandığı şeklindedir. Marks, çoğu eserinde romantik çağ boyunca baskın bir kahraman olan Prometheus’a değinir; ve pek çok Avrupayı düşünür bunu, Marks’ın Prometheus’ta gördüğü insanın doğaya hükmetmesi ve teknoloji hayranlığına bağlar. Bir takım Marksist düşünürler meseleyi  "Prometheus’un yaratıcı bir kişilik olması ve bütün baskıcı sistemlere karşı duran insani özellikleri" bağlamında ele alsa da manzara tam olarak böyle değildir. Hatta romantik Marksistler, Prometheus’un ateşi tanrılardan çalıp insanlara vermesini, insanları baskıcı yönetimlerden kurtarmak ve onları aydınlatmak isteğine bağlarlar. Eh kağıt üstünde fena durmaz bu yaklaşım. Şöyle ya da böyle, işin gerçeği şudur; Yunan mitolojisindeki Prometheus’ta sembolize olan insanın yaratıcılığı düşüncesi, bugün pek çok post-modern eleştirmen tarafından ham bir üretkenlik ve teknolojik hükmetme sembolüne dönüştürülmüş ve günümüz dünya görüşünün düşünce biçimlerini etkilemiştir...



Bilim-kurgu ile felsefe arasında kurduğu sıkı köprüler ile türe ait kült filmler üretebilen bir sinemacıdır Ridley Scott. Alien ve Blade Runner bugün bile tekrar izlendiğinde seyir zevki ve içerdiği felsefeden bir şey yitirmeyen filmler. Usta yönetmen hayatının son deminde yine bilim-kurgu türüyle dalıyor felsefe deryasına. Filmdeki gemisine koyduğu isim, aynı zamanda filminin de adı: Prometheus.

Yalnız, Scott, son dönem düşünürlerinin bakış açısıyla yaklaşmıyor Prometheus mitine. Onunki biraz farklı, burjuvazinin uç beyi görevi ifa ediyor.

önce elinde olanları alt alta topluyor usta yönetmen; Alien gibi serisi çekilmiş bir kült, türe yakınlık ve ufuk açıcı bir görsellik. Ardına, esasen pek iyi olmadığı şeyleri ekliyor; Varoluşçuluk, hakikati kurcalama, Terence Mallick'in Hayat Ağacı'nda yaptığı gibi yatay değil, dikey bir anlam avı. Açıkçası Prometheus için, listenin son kısmı karnesi pek iç açıcı değil.


Film atmosfer, anlatım ve yaratık karakterlerinin yakınlığı ile her ne kadar Ailen'i aşırı çağrıştırsa da özünde başka bir derdi var (gibi).

Hikayesi şu: İçinde bulunduğumuz asrın sonlarına doğru iki bilim adamı, dünyanın değişik yerlerinde yaptığı araştırmalarda, mağara duvarlarında benzer bir piktogram farkederler. Bunun bir mesaj olduğu anlaşılır ve tıpkı Mesaj filminde olduğu gibi hazırlıklar yapılıp yola çıkılır. İşin arkasında zengin bir işadamı vardır ve gidilen yerde beklenmedik sürprizler bekler gemi mürettebatını.

Prometheus'un sair Ridley Scott filmlerinden en temel ayrışma noktası Varoluş felsefesine aşırı yüklenmesi sanırım. Scott bunu yaparken anlam alemine çok fazla kafa yormuyor ne yazık ki. Senaryoya bolca yerleştirilen, 'nereden geliyoruz, biz kimiz, ölünce nereye gidiyoruz?' türü sorular ve '300 yıllık Darvinciliği çöpe mi atacaksın' türü birer parmaklık ballar havada kalıyor maalesef.



Bu bağlamdan bakınca bir Solaris, bir Moon değil Prometheus. Ama büsbütün Avatar sığlığı da yok filmde. Yer yer taşı gediğine koymalar ve nihayetinde yönetmenin yapmak istediği eski kültünden çok kopmadan yeni ve devamı gelebilecek bir alan açma konusunda maksadı hasıl oluyor bir şekilde. Söz gelimi kahramanlarımızdan biri robota, 'Gittikçe biz insanlara benziyorsun' dediğinde, 'umarım fazla benzemem' şekilde bir cevap alıyor ki, şahane oluyor.

Öte yandan Hıristiyan teolojisine dair de fazla bir 'yedirme' yok filmde. Bayan bilim adamının babasının ölümü ve boynundaki haçı, yine, Mesaj filmindeki gibi derinlikli ve sorgulayıcı değil. İnançsızlık/iman muvazenesine dair de çok fazla bir şey bulamıyoruz.



Pekiyi ne var? 

Bir kere çok güçlü bir atmosfer tasarımı olduğu kesin Prometheus'un. Ridley Scott ilk plandan son ana kadar kendine özgü rengi ve dokuyu müthiş işliyor ve bunu büyük bir ustalıkla yapıyor film boyunca.

final doğru bir de 'sezaryen/kürtaj' faslı var ki, ülke gündemimizle örtüşüyor. Anlıyoruz ki, 'ancak bir canavarın doğma ihtimali varsa üst irade izin veriyor. Tabii şartlar elverişli ise.


Oyunculuklar genelde vasatı aşmıyor. Charlize Theron, soğuk ve gizemli gemi kaptanı rolünde dozunda bir oyunculuk sergiliyor. Diğer bazı karakterler yer yer karton bile kalabiliyor ne yazık ki. Bir de mizahlık ayrıntılar var ki evlere şenlik. Uzay gemisinde parmak arası terlik enteresan bir ayrıntı mesela. O kadar gelişmiş canlıların 'üst tekonloji' modeli gemiyi kumanda ederken kaval çalmaları ise çok hoş!

İnsanoğlunun bidayetinden beri sorduğu, 'Biz kimiz?' sorusunun cevabının peşine düşer gibi olan ama aslında, cevapla çok ilgilenmeyip, ölümsüzlüğü maddi mesafede arayan marazi bir ruhun yaşattığı macera, demek doğru olabilir bu film için.

Prometheus, sorulara cevap bulmak üzere yola çıkıyor ama nihayetinde elimizde çok daha fazla soru işareti kalıyor. Kim bilir, belki de bilim-kurgu cevabı yanlış yerde aramakta ısrar ediyor!


Sevdalı bulut

PHT: Diana Bodea 


Yüzün gündüzdü, gözün gece

Denize aşkını söyle.

Denizler aşkına, söyle!

Göster bana bir omuz,

Başımı taşıyacak.

Bunca hasret duası,

Hangi avuca sığacak?

Bütün beyaz suskunluklar

Bırak bana kalsın miras.

Sen bir hasret türküsünü

Göğün tam göbeğine as!

31 Mayıs 2012 Perşembe

Urfa'ya gel! V2

Urfa'ya gel!



Şeytanın Yüzü: Gotik bir distopya


Distopik eserler, aslında en tutucu eserlerdir. Yazılı metinler geçmişi yüceltirken, insanlığın kabahatleri dolayısıyla üç vakte kadar cezalandırılacağını, yazarının kalibrasyonuna göre betimlerler. Filmler de öyle... İçerdikleri mebzul miktarda geleceğe dönük projeksiyon, aşırı miktarda karamsarlık ve kasvet içerir.

Gotik yazar Matthew Gregory Lewis’in 1796 tarihli romanının yeni uyarlaması Şeytanın Yüzü, bu anlattığımız kaideye birebir uyuyor. Mistik öğeler içeren Şeytanın Yüzü, aslında dini değil fanatizmi ele alıp sorgularken, son derece tutucu bir ahlaki noktada duruyor.



Başrolündeki Fransız aktör Vincent Cassel, inancı sorgulanan dindar, çalışkan ve saygıdeğer rahip Ambrosio rolünde. Saygıdeğerliğini dürüstlüğünden alan Ambrosio, halk tarafından korkuyla karışık bir saygınlığa sahip. Ancak onun da kendi iç dünyasında sorunları var. kabusları ve baş ağrıları asla peşini bırakmıyor. Nefsinden emin olduğu anda ise, zayıf düşüp şeytana yeniliyor.

Aslında film 'kilisenin kasvet ve fanatizmi'ne eleştirel bakanlar için adeta şifa olacak düzeyde. Bu anlamda bakıldığında son derece bayat ve yüzlerce kez işlenmiş bir konuya sahip. Fakat gelin görün ki, netice pek olumlu değil. Bu perdeler nice yoldan çıkan rahipler, şeytanın galibiyetiyle sonuçlanan imtihanlar gördü bilen biliyor.



Son olarak şunu söylemek isterim; bu tür filmleri eleştirel gözle izlemek bile insan ruhunu karartabiliyor. her ne kadar perdede yaşanan öykü bize uzak ve belki hoşumuza gitmesi gereken parametreler içerse de, merkezinde inanca 'yamuk' bir açıyla bakan vizör olunca, insanı rahatsız ediyor. 

Kan ve Aşk: Kusturica'ya sevgilerle!


20. Yüzyılın sonlarında üç yıl boyunca tarihin en insanlık dışı soykırımlarından biri yaşandı Bosna'da. kendine medeniyetin beşiği diyen ülkelerin hemen burnunun dibinde üç yıl boyunca işlenmeyen insan suçu kalmadı. Bosna savaşının bilançosu çağdaş Avrupa'nın ayıp karnesidir aslında. 200 binden fazla ölü, bir o kadar yaralı, milyonlarca mülteci. Her iki aileden biri evini terk etmek zorunda kaldı bu insafsız soykırım sürecinde.

Her türlü insanlık suçu son derece normal bir davranışmış gibi sergilendi. Kayıp, o dönem için yukarıdaki gibiydi ama Bosna'da açılan yaralar belki onlarca yıl kapanmayacak derinlikteydi. 50 binden fazla kadın tecavüze uğradı mesela. eşine bir tokat atanı kınayan Avrupalı, hemen yanındaki bu vahşeti görmedi, görmek istemedi, yıllar boyu kılını kıpırdatmadı.

(karşılaştırmak doğru değil biliyorum ama) Bir kaç bin kişinin öldüğü terör saldırısından onlarca film üreten batı sineması, bu insanlık dramını görmeyerek, savaş suçuna bir de sanat suçunu ekledi. Zira, böylesi bir vahşeti görmeyen, ilgilenmeyen sanatın ahlakından, vicdanından bahsetmek mümkün değildir.



Daha fenası da var tabi, bizzat Boşnak sanatçıların boş vermişliği, vurdumduymazlığı. Emir Kusturica'ya olan kızgınlığımız da bu yüzden elbette. Kendi milletiniz, dindaşınız planlı şekilde öldürülür, kırıma uğratılırken, 'lay lay lom' filmler yapıp, kendinize sanatçı demek, en hafif ifadeyle, vicdansızlık olsa gerek!

Angelina Jolie'yi oyuncu olarak çok beğenenlerden biri değilim. Oynadığı popüler filmlerin sanata bir katkısından bahsetmek pek mümkün değil. Olsa olsa 'çerez'lik bir katkısı oluyor Jolie'nin sanata. Ancak ister samimi bulalım, ister bulmayalım sosyal sorumluluk alanındaki Angeline Jolie bambaşka bir kimlik ve hassasiyetle çıkıyor karşımıza. Mazlum ve mağdur ülkelerin yardımına koşuyor, nerede acı varsa elini uzatmaya çalışıyor, hiç bir şey yapamasa dünya kamuoyunun ilgisini o yöne çeviriyor.

İş bu nedenlerle, Jolie'nin Bosna ile ilgili bir film çekeceğini duyduğumda açıkçası çok önemsemedim. Önemsemedim zira, ortaya çıkacak filmin savaşın ve orada yaşananların gerçek ruhunu anlatabileceğine dair ciddi şüphelerim vardı. Nihayet senaryosunu da kendisinin yazdığı "In the land of blood and honey" isimli filmini çekip gösterime koydu güzel oyuncu.



Önce filmin orijinal ismine ve ülkemizdeki gösterime adına dair bir kaç şey vurgulamak isterim. Ecnebilerin "The land of milk and honey" diye bir tabirleri vardır, bizim 'yağlı ballı' deyimine karşılık gelir biraz. Hani 'bereketli, yaşanabilir yer' manasında kullanılır ve genelde Afrika ülkelerini tanımlarken tercih edilir bu deyim. Jolie, zannedersem bu mantıktan yola çıkıp, biraz da 'Balkan' ismine vurgu yapmak üzere bölgeyi hecelere ayırmak istemiş: "Bal-Kan"... Esasen belli bir esprisi ve mantığı da var bu açıyla bakınca. Ancak bizim dağıtım firmalarımız nedense işin içine aşk sokmadan duramadıkları için filmin Türkçe ismini "Kan ve Aşk" koymuşlar. Açıkçası bu filmde aşk sadece afişte var. Dağıtıcı firmanın Türki izleyicisine romantik bir hediyesi olmuş.

Filmin kısaca öyküsü: 1990'ların başındayız. Rusya'nın çöküşüyle ipi kopan komünist ülkeler, tespih tanesi gibi dağılmaya başlamıştır. ne ki bazı yerlerde bu dağılma oldukça kanlı olarak yaşanmaktadır. bunun en kanlı ve insafsızı ise Yugoslavya'da yaşanmaktadır. Kanlı bir etnik çatışmanın ayrı taraflarında olan iki Bosnalı Danijel ve Ajla... Sırp milisi Danijel ve Müslüman bir ressam olan Ajla çatışmalar başlamadan önce beraberlerdir. Ancak şiddet dalgasının ülkeyi yutarak yok etmesiyle ilişkileri değişir. Aylar sonra Danijel babası Nebojsa Vukojevich’in kumandasındaki Sırp milis güçlerinde bir subaydır. Danijel ve Ajla’nın yolları, Danijel’in komutasındaki milislerin Ajla, kız kardeşi Lejla ve Lejla’nın bebeğinin birlikte yaşadıkları daireyi basıp onları esir aldıklarında tekrar kesişir. Çatışmalar hayatlarını ele geçirirken, ilişkileri bambaşka bir yön alır, birbirlerine karşı niyetleri ve bağlılıkları belirsizleşir ve sadakatleri sorgulanmaya başlar.



Savaş filmleri tehlikelidir; insanî şakülü kaydırdığınız an pornografiye varan bir fecaatin ortaya çıkması an meselesidir. Üstelik Bediüzzaman'ın 11. Şua'da dediği gibi, 'Zalime kalben taraf olmak, zulme ortak olmak demek' anlamına geldiği için sanat yapayım derken derin bir vicdanî yara açma tehlikeniz de vardır.

Açıkçası 'Kan ve Aşk' bu tuzağa düşmüyor pek. Ama, bir savaş filminden beklenen derinliğe de sahip olamıyor maalesef. Angelina Jolie, derinlerden mercan toplama sıkıntısına katlanmak yerine, yüzeye vuranlarla yetiniyor. Böyle olunca da elde avuçta sığ sulardan toplanmış buruk tatlar kalıyor.



Bu haliyle bile, yine de Kusturica gibilerinin buraya yönelik ürettiği filmlerin yanında başyapıt sayılır elbette.  Derinliği yok filmin. Jolie, ruhun değil resmin peşinde koşuyor, dünyevi zevk ve hazların, seküler kabahatlerin altında çok daha derinlerde bambaşka hakikatler olduğunu ya bilmiyor ya da filme çekebilecek kadar önemsemiyor ne yazık ki!

Gelin görün ki, soykırıma dikkat çekmek gibi bir özellik bile yeterli filmi değerli kılmaya. Yani, mesele Sırplar'ın organize olarak filmi kötüleyip IMDB'de 1 puan verebilecek kadar rahatsız ediyorsa, önemlidir. 

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Anne Ben Geldim / 2


Anne Ben Geldim belgeseli ikinci bölümüyle
24 Mayıs Perşembe
TRTHaber'de


Sonunu düşünen diktatör olamaz!


İlk gençliğimin en matrak kahramanlarından biriydi Mustafa Kamil Zorti. Hayali bir kahramandı, bir generaldi, diktatörce hisler besliyordu içinde. Sonradan kitabı da çıktı: Netekim isimli. Kenan Evren’in mizah formundaki karşılığı olduğunu herkes biliyordu ama nedense devam etmedi o karakter, halbuki şahane bir film karakteriydi. Mesela ABD Büyükelçisi’ne şöyle bir nasihatte bulunduğunu hatırlıyorum: “Madem doktor Kimbıl’ı yakalayamadınız, vatandaşlıktan çıkarmak da mı aklınıza gelmedi?”

Sacha Baron Cohen’in son ve beklenen filmi The Dictator-Diktatör’ü izlerken Şarlo’dan önce aklıma hayali büyüğümüz Kamil Zorti geldi nedense.
Senaryosunu kendisiyle birlikte Alec Berg, David Mandel ve Jeff Schaffer yazmış. Yönetmen koltuğunda ise ise Larry Charles var.

Cohen başrolü Ben Kingsley ve Anna Faris ile paylaşmış. Film Wadiya isimli hayali bir ülkeyi yöneten diktatör General Alaaddin, ülkesine demokrasi gelmemesi için vermiş olduğu mücadeleyi anlatıyor. Tipik bir diktatör işte; şımarık bir çocukluk, küstah bir gençlik ve zalim bir erişkinlik dönemi. Ve elbette ülkesini baskıyla yönetirken bir yancısı var; Tamir (Ben Kingsley). Tamir de az değil, ardından türlü dolaplar çeviriyor.


Fakat esas fırtına diktatörümüzün ülkesinde yeni yönetim sistemini kabul etmesi için Amerika’ya çağrılmasıyla kopuyor. Kimse onu hoşgörüyle karşılamıyor, en resmi toplantılarda bile ‘çakan çakana’ bir durum söz konusu oluyor. Sonrasında ise, işin içine bir miktar macera ve aşk giriyor. Diktatör kaçırılıyor, aşık oluyor, yerine dublörü konulmak isteniyor vs…

Kötü insanların elinden kaçan kahramanımız yardımcısı ve baş haini, fenalıklar yapmadan önce engelleyebilmek için türlü maceralara dalıp çıkıyor. Bu esnada hayatının (kim bilir kaçıncı) kadınıyla tanışıyor. Tabii her büyük aşk gibi nefretle başlıyor bu sevda! (Fena halde Zohan’a Bulaşma) Ve nihayetinde kötünün de daha kötüsünü bize gösterirken, diktatöre bir parça rıza göstermek gibi bir alt mesaj da vermiyor değil. Ama en ballı lokmayı finale saklıyor ve (hanginiz benden masum ki’ manzarası oluşturuyor Diktatör filmi.

Bu tür filmlere, alt mesaj olarak belli bir mesafe koymak her zaman iyidir ve genelde de öyle yaparım şahsen. Zira Batı dünyasının kadim anlayışıdır, bir fenalığı yererken, kendi fenalıklarını şahane bir şekilde örtüp, meşrulaştırmayı denerler.



Diktatör bu durumdan bir parça kendini dışarı çekebilmiş. Malum Ortadoğu, doğu iktidar manzarasına bodosloma dalarken, batı sistemine, demokrasi algısına da sağlam vuruşlar yapmış.

Sacha Baron Cohen, tuhaf bir komedyen. Sadece eleştirdiği değil, övdüğü insanların bile canını sıkmayı başarır ve bazen çok kaba saba hiciv anlayışı ile can yakarak yapar bu işi. Şahsen Cohen’in tarzındaki beni en rahatsız eden şey, eleştiride tıkandığı an cinselliğe başvurması ve durum komedisi ile zevahiri kurtarmayı denemesidir. Öyle ya da böyle, çok provokatif bir üslubunun olduğu kesin. Ancak gittikçe bozuk ağızlı Woody Allen’e dönüştüğü gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Adam sandler, Ben Stiller tarzına saplanıp kaldığı bölümler az değil.
Recep İvedik’e Kaddafi makyajı yapsalar, sanırım böyle bir film ortaya çıkarırdı Türk yapımcılar.

Cohen, aslında güzel bir damar keşfetmişti ve bunu nev-i şahsına münhasır tarzıyla birleştirince merakla beklenen şeyler üretiyordu. Gelin görün ki, Diktatör bir yönüyle bu beklentileri karşılar gibi dururken, başka yönüyle ciddi yetersizlikler barındırıyor.

Charlie Chaplin’in baş yapıtı The Great Dictator-Büyük Diktatör’ü model olarak almış. Şüphesiz Büyük Diktatör büyük bir film ama artık devir değişti Çelik bile değişti. Dünyada yönetimler, sistemler, yaşam algısı ve tarzları değişti. Format olarak belli bir kalıba oturtmayı denese de, Chaplin, bugün yaşasa eminim bambaşka bir diktatör portresi ve hikayesi çıkarırdı. Bir kere artık klasik medya mecralarının oluşturduğu algı ve gerçek yok sadece. 



İnternet denilen nevzuhur iletişim mecrası ile her gerçeğin içinde başka ve daha yalın bir gerçek olduğunu görebiliyoruz. Dolayısıyla, kaba genellemeler ve klişe yaklaşımlar ile hiciv yapmak, hele hele politik hiciv yapmak yeterli olmaz, olmuyor.

Eminim çoğumuzun Facebook ya da Twitter hesabımız vardır, bu tür filmlerdeki esprilerin çok daha sertleri ve dik alaları sosyal medyada çoktan yapıldı, tüketildi. Eğer bir film yapacaksanız, üstelik taşlama içerecekse bunu aşmak durumundasınız. Aşmazsanız ne olur? Başyapıt ya da klasik filme imza atmış olmazsınız, güzel bir seyirlik eğlence çıkarırsınız ortaya. Diktatör de sanırım bu noktada duruyor.

Bir kere böylesi bir filmde klişe diktatörlere vurmanız, onları yerden yere çarpmanız güzel ve kaçınılmaz. İyi de oluyor. Ama aynı yaklaşımı demokrasiyi bir din gibi algılatıp, her türlü melaneti ve zulmü reva ören ‘modern diktatörler’e göstermemeniz eksiklik mi, bilinçli bir kaçış mıdır? Kaddafi ‘tu kaka’dır da, Bush ya da Sarkozy ak kaşık mıdır?

Çok ritimli bir film, Diktatör. Hitler'in enteresan bir sözü var; diyor ki "Diktatör giden bisiklete benzer, durursa devrilir." Cohen'in filmi de buna nazire yaparcasına adeta hiç ritmini yitirmeden finale kadar gidiyor.

S. Baron Cohen, Hollywood’un Yahudi yapımcılarının her yıl birkaç tane (Sandler ve Stiller türü starlarına oynattığı) yaptığı filmlere oldukça yaklaşan Diktatör, neyse ki zaman zaman bu felaketten kendini kurtarmayı başarıyor. 

Açıkçası Hollywood bütçesiyle yapılan ve tipik bir Amerikan filmi görünümündeki bir yapımdan beklenmeyen vuruşları da var.

Her şeyi bir yana bırakın, Diktatör sadece ve sadece dünyanın kerli ferli efendilerinin bir araya geldiği Birleşmiş Milletler toplantısındaki sahneleri için bile izlenmeye değer. Bilinen bir gerçeğe mizahın kıvrımlı hançerini acımadan saplıyor Cohen. Bence iyi de ediyor. Klişe ifadeyle, her ne kadar bir Borat olamayan Diktatör, Politik Mizah’tan hazzedenlerin kaçırmaması gereken bir film.

Son ve kişisel bir cümle, Diktatör’ü izledikten sonra arşivimden Kubrick’in muazzam filmi “Dr Strangelove Or How I Learned To Stop Worrying And Love The Bomb- Dr. Garipaşk ya da Endişelenmeyi Boşverip Bombayı Sevmeyi Nasıl Öğrendim’i tekrar izledim ve şöyle fısıldarken buldum kendimi: Nerede Peter Sellers, nerede Sacha Cohen!