18 Haziran 2012 Pazartesi

Asla yalnız çürümeyeceksin!


Futbolu, 'Bir topun peşinde 22 delinin koştuğu olay' olarak tanımlar bu sporu sevmeyenler. Özellikle sektörün ekonomik boyutunun inanılmaz rakamlara ulaşmasıyla, bu tanıma milyonlarca seyirci, milyarlarca dolar ve yüzlerce yan sektörü de eklemek gerekiyor sanırım. "Futbol ve fanatizm" üzerine -galiba- yazılmamış şey kalmamıştır. Özellikle ülkemizde yaşadığımız son bir yıl, endüstriyel modernizmin bu spor dalını nasıl bir inanca dönüştürdüğünü ve adeta iman mertebesine çıkarılmaya çalışıldığını ve -maalesef- bunun başarıldığının göstergesi oldu. Sair zamanlarda son derece normal, âkîl görünen bir takım eşhasın, mevzu futbola geldiğinde nasıl dolunay görmüş kurt adama döndüğünü hayretler içinde müşahede ettik. Bu açıdan bakıldığında futbol günümüzde artık bir tür putperestliğe dönüştü ne yazık ki!

Abarttığımı düşünenler, sözlükleri açıp 'putperestlik' maddesine baksınlar bir zahmet. Şöyle diyor: "Genel anlamda bir nesne, görüntü veya fikre tapım içeren bir dini uygulama, anlayış veya inanç." Fanatizmin her alanında olduğu gibi, futbolda da, bu hastalığa duçar olanların ilk yaptığı şey, şiddetli reddediştir. İstisnaların dışında, bir kişi görmedim ki, fanatik olduğunu kabul etsin. Ve ne yazık ki, bu endüstri o kadar güçlendi ve kurumsal bir yapıya kavuştu ki, artık yeni nesiller için kundaktan başlıyor bu melanet. Gidin büyük kulüplerin forma, şort sattığı mağazalara bakın neler var neler. Takım renginde emzikler mi istersiniz, yoksa bebek bezleri mi? çocuk nevresim takımlarından, patiklere kadar inmiş durumda taraftar fetişizmi.



İşin can alıcı kısmı ise, bir tehlike olarak görülmemesi bu hastalığın. Gerçekten de çok masum olarak başlıyor. Eğer sağlıklı bir gelişme (artık sosyal katman farkı da kalmadı. En üst tabakadan fanatiklerin girdikleri halet-i ruhiye en tehlikeli olmaya başladı) göstermezse; yani olayı bir spor sevgisi, takım taraftarlığı sınırında tutamazsanız, bir süre sonra pagan canavarları piyasaya sürmüş oluyorsunuz kendi ellerinizle.

Bu konuda yapılmış çok çarpıcı filmler var. Bunlardan biri, 2008 İngiltere yapımı olan Cass... Şöyle bir replikle açılıyor Cass: "Sizin bin yılda göreceğinizden daha fazla şiddetle karşılaştım. Bu yüzden daima isteyerek kavga etmeyi düşündüm. Vuruldum, bıçaklandım. Kendimden geçtim. Fakat bütün intikam duygularımı bastırdım. Bunların hepsi o ana kadar oyununun bir parçasıydı." En az bu film kadar iyi olan diğer bir İngiliz yapımı Green Street Hooligans ise, fanatizmin ulaştığı boyutları göstermesi açısından çok çarpıcıydı. Dünyanın en iyi üniversitesinde bile okusanız, bu maraza yakalandığınız an, canavara dönüşüyorsunuz.

Yönetmenliğini Ellen Perry'nin yaptığı 'Will' (ülkemizde Babam İçin adıyla gösteriliyor) fanatizme giden yola döşenen taşları göstermesi açısından çok mühim bence. Her ne kadar kadın yönetmene has bir naiflik içerse de, film, futbol fanatiği bir çocuğun takımı için neleri göze alabileceğini anlatıyor.



Hikaye şu: 11 yaşındaki Will Brennan, ünlü İngiliz Kulübü Liverpool’un büyük hayranıdır. Will’in futbol bilgisi ve aşkı, okuldaki arkadaşlarının hepsinden fazladır. Annesini birkaç yıl önce kaybeden Will’in hayatı, bir süredir kayıp olan, problemli babası Gareth’in bir anda ortaya çıkmasıyla değişir. Üstelik babasının elinde, İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda oynanacak Liverpool –A.C. Milan, Şampiyonlar Ligi Final maçına iki bilet vardır! Tekrar düş kırıklığına uğramak istemeyen Will, önceleri babasına tedbirli yaklaşır fakat Gareth bir daha gitmemek üzere geldiğini söyleyerek oğlunun güvenini tazeler. Hayat onlar için yeniden başlamıştır. Ancak ikili Türkiye yolculuğuna çıkmadan önce Will’in babası aniden ölür ve Will yatılı okulda kalır. Maç biletleri ise müdirenin odasındaki kasada kilitli kalmıştır.

Bedeli ne olursa olsun, yolculuğu yapmaya karar veren Will, babasının anısı yaşatmak ve çok sevdiği Liverpool FC’nin yanında olmak için biletleri kasadan alarak kendi başına yola koyulur. Will yolculuk sırasında, kendi ülkesindeki iç savaş sırasında yaşadığı trajik bir olay sonucu futbol oynamayı bırakan Alek adındaki Boşnak eski bir futbolcuyla tanışınca ikili beraberce yola devam ederler.  Bir yandan kendi öykülerinin ayrıntılarını, diğer yandan geçtikleri beldelerin gündelik hayatlarını izleriz.

Babam İçin, yazım ekibinin bilincine yaslanan naif bir senaryoya sahip. Bu naiflik çoğu zaman, olaylara ve geçilen mekana üstün körü bakıyormuş hissi veriyor. Bir de tabii yönetmenin vermek isteyip de başaramadığı ayrıntılar var. Misal Bosna'daki çocuğun topun peşine mayınlı arsaya girişi gibi.



Film, başı ve sonuyla olumsuz hiç bir mesaj içermese de, 'tutku' denen kavramın yanlış kanalize edilmesine dair tek bir eleştiri dahi getirmiyor. Belki de en büyük eksiği bu. Bir şeye tutkuyla bağlanmanın sathi çeperinde gezinip duruyor. Oyunculuklar (Doğal olarak aşina olduğumuz bazı Türk oyuncular da var) hiç fena değil. Açıkçası Türkiye'yi, bırakınız yabancı diğer sinemacıları, bir çok Türk sinemacıdan daha doğal ve gerçekçi vermiş. Hele bir ezan sahnesi var ki, hem filmin mental yaklaşımını hem de bizdeki meslektaşlarını sarsması açısından ayrıntılı ele almak gerekiyor. Kahramanlarımız misafir olarak kaldıkları evde ezan sesi duyunca, çocuk 'Bu nedir' diye soruyor, arkadaşı 'İbadete çağırıyor' diye önce son derece şahane bir cevap veriyor ama sonradan, yazının başından beri bahsettiğimiz o tehlikeli alana giriveriyor: "Kramponların bağcıklarını bağlayıp sahaya yönelmenin vaktidir, diyor." Hatırlarsınız, stadyumlara mabed, ayaklara kutsallık atfeden jargonu.

Yine hatırlayacaksınızdır, Yılmaz Erdoğan kısa süre önce Türk sinemasında ezan sesinin hiç duyulmamasıyla ilgili bir çift laf etmişti de, ülkeden kovulmadığı kalmıştı. Elin İngiliz yönetmeni bile film çektiği ülkenin gerçekliği konusunda bizimkilerden çok daha hassas.

Toparlayacak olursak, Will - Babam İçin, nafile bir sevda uğruna, küçücük bir çocuğun, yer yer destanlaştırılmaya çalışılan öyküsünü anlatıyor. Bize ise, sadece anlatılana değil, öncesine ve sonrasına da bakmak kalıyor. 


Babalar gününü kutlarım anne


Dün Babalar Günü’ydü… Birçok baba gibi, benim de –zerre kadar önem vermediğim halde- başta evlatlarım olmak üzere, bu günümü kutlayanlar oldu. Ben de babamı bir kez daha hatırladım. Ki her hatırlayışımda yetimliğim aklıma gelir, üzülürüm. Öyle yazmıştım vaktiyle; ‘Baba ölünce yetim kalır çocuk, yaşı kaç olursa olsun!’

Sonra beni şaşırtan bir şey oldu ve annem aradı. Yüzünü görmüyordum ama eminim yine mütebessimdi. ‘Hep sen mi arayacaksın, bu kez de ben arayıp babalar gününü kutlayayım’ dedi. Hastaydı ve bir gün önce arayıp Miraç’ını tebrik etmiştim.

Anamla yaptığım telefon konuşmaları enteresandır. Başlarken hoştur, arada yaklaşık yüz elli kere, ‘kapat sana çok yazmasın’ der ve ben kapatamam. Hele hele veda faslı… O kadar yoğun ve seri dua yağmuruna tutar ki, kapatabilene aşk olsun. Neredeyse toplam konuşma süresi kadar sürdüğü olur bu faslın.

Şüphesiz herkesin anası özeldir, benzersizdir, kıyas kabul etmeyecek kadar değerlidir. Benim için de annem öyledir. Öyle bir kadındır ki, kendi kocasına önce hanımlık, sonra annelik yapmıştır. 10 yıldan fazla bir süre, felçli kocasına adeta çocuk gibi bakmış. Yemeğini eliyle yedirmiş, altını temizlemiş, yıkamış, bakımını yapmıştır. Ve ardından babalık vazifesine geçmiştir. Hasta olan babamın yerine baba olmuştur. Bir kadın düşünün ki, kocasına annelik, çocuklarına babalığı da yapabiliyor, analık vazifesine ek olarak.

Her ona gittiğimde önce saçlarını göstermesini isterim. Tuhaftır ama utanır, sıkılır. Uyurken bile gizler saçlarını. Ve şaka yollu zorlamayla açtırdığımda başını, saçları dökülür yüreğime. Bembeyaz, pamuk şekeri gibi gelir bana. Her telinde ızdırap, sıkıntı ve hüzün vardır sanki.

Telefonda babalar günümü kutlarken, gözlerim doldu ve ‘ben de senin babalar gününü kutlarım’ dedim insiyaki olarak. Klasik cevabını yapıştırdı, ‘her sene bu zamanı gör!’ Öyle derler bizim oralarda. El öpene, bayram, kandil kutlayana; ‘El öpenlerin çok olsun, her sene bu zamanları gör..’

Babalara sevgi konusunda hep haksızlık yapıldığına inananlardanım.

Annemize sevgimizi ifade etmekte asla cimri davranmayız. Ama sıra babaya gelince, pintiliğimizi önleyemeyiz nedense. İş bu nedenle, babaların özellikle kaybedilmesinden sonra, bıraktığı boşluk gelip oturur hep içime. Babasızlık inanılmaz zordur. Bilirim…

Analık zaten zor, bir de babasız kalan çocuklara babalık yapan analığın baba rolünü de üstlenmesinin zorluğunu anlatmak hem zor hem epey uzunu sürer galiba. Elbette babalarımızın kıymetini bilmek lazım ve gidişiyle hayatımızdan çok önemli şeyleri alıp götüren babaları, hep rahmetle yâd etmek gerek. Ama baba gibi olan anaları daha fazla öpmek, sarmak, takdir ve teşekkürlerle koklamak lazım.

Bayramlarda, seyranlarda, anneler gününde ya da fırsatı bulunan her anda tebrik edip, avuçlarını yanaklarımıza değdirmek, parmaklarını gözkapaklarımızda gezdirmek lazım. Ve babalar gününde, baba gibi olan anaları bir daha hatırlamak, bir daha şükran ile ellerine sarılmak lazım.

Bir de şöyle yazmışım vaktiyle, aklıma geldi şimdi: Sütünden tatlı mıdır anne bu hayat!

17 Haziran 2012 Pazar

Mahşer Günü: Bomba içimizde


Amerikalıların terör ile ilgili paranoyaları nicedir zıvanadan çıkmış durumda. bir çok aklı başında gibi görünen düşünce kuruluşu dahi, bırakınız Amerika'yı, dünyanın sonunun bir terör saldırısı sonucunda geleceğine ciddi anlamda inanıyor, bu yönde analizler yayınlıyor.

Elbette terör belasını küçümsemiyorum. Ama sistemlerin çarpıklığının, ruh hastalarının menfaatleriyle kesiştiği bir noktada ikamet eden bu belanın bir tür silaha dönüştürülüp, insanları korkuyla yönetmede kullanıldığına inanıyorum.

Samuel Beckett ünlü oyunu Godot'yu Beklerken'i batılı insanın tükenmek bilmeyen bir sabırla, geleni (gelip gelmeyeceği de belli değil) beklerken yaşadıkları varoluş sorgulamasını anlatır. İnsan adına büyük bir bahtsızlığın durumu vardır oyunda. Esasen bu bekleme kalıbı, klasik Hıristiyan algısına da terstir ama konumuz bu değil.


Sinema, çok sayıda örnekle, bir yerde, bir şeyler bekleyen insanların hikayelerini ele almıştır. Dahası, kapana kısılmışlık ve çıkışsızlık psikolojisi insanı nasıl canavara dönüştürdüğünü işleyen çok şahane filmler vardır.
Popüler sinemanın ışık veren yönetmenleri arasında sayılan Xavier Gens, ki kendisi azımsanmayacak ölçüde başarılı video klip çekmiştir, Hitman'dan sonra enteresan bir hikaye ile çıkıyor karşımıza:

Amerika'da korkulan olmuş ve büyük bir patlama neticesinde insanlar sığınaklara girmiştir. dışarıda neler olup bittiğini bilmeden, kapalı bir mekanda yaşamaya başlarlar. bir taraftan dışarıda olanları çözmeye çalışırken, diğer yandan kendi içlerinde çekişme başlar. Kıstırılmışlık hissi gün geçtikçe insanların içindeki canavarı da dışarı çıkarmaya başlar. 


Evet, The Divide - Mahşer Günü isimli filmin konusu kabaca böyle. Eminim bir çok baka filmi hemen hatırlatmıştır size. Bu tür felaket sonrası dönemi anlatan filmlerin ister istemez oturduğu bir felsefi derinlik olur. Ancak Gens, filminde böylesi bir yönü neredeyse hiç umursamıyor. Hele hele 28 Days Later gibi bir başyapıtın yanına bile yaklaşamıyor ne yazık ki.

Mahşer Günü, hemen başında olmasa da, giriş (saldırı) sahnesinden sonra, insan psikolojisi üzerinden yürüyeceğimizi, tacizi, şiddeti zirvede göreceğimizi ve en nihayetinde insanların nasıl hayvanlaşabileceğini hissettiriyor. Öyle de ilerliyor gibi. Ancak...

Evet bir de işin 'ancak' kısmı var. Çünkü Mahşer Günü, çok beylik bir hikayeye neredeyse hiç bir şey katmadan ilerliyor ve ne yazık ki öyle de bitiriyor. Buna ilaveten Sam Peckinpah'ı hatırlatan şiddet sahneleri ve 'Arap, dinci terör' gibi genel Amerikan modern korku klişelerini kullanmayı tercih ediyor.



Aslında bir çok olumlu şeyi ıskalıyor Mahşer Günü. Mesela; baştaki etkileyici patlama sahnesi sonrasında, manzara ile ilgili zihinlerdeki resmi finalde tamamlamayı, aradaki çıkışlarda abuk/sabuk eksik/gedik görüntülerle geçiştirmeyi tercih ederek yapıyor ilk ıskasını. Sonra; sığınağı önceden hazırlayan toplumun alt katmanındaki temsilci ile, burjuvazi arasındaki çatışmayı o kadar bayağılaştırarak veriyor ki, nefis bir sınıf çatışması ıskalanmış oluyor. Bir diğer büyük ıska ise, kısa süre önce ülkemizde de izleme şansı bulduğumuz ve bu köşede değerlendirmeye çalıştığımız Take Shelter-Sığınak isimli güzelim filmin açtığı alana girmemesi. Yani, kıyamet paranoyasının insanoğlunu düşüreceği durumu umursamaması. Ve son ıska; ünlü Rus şair ve denemeci Osip Mandelstam'ın 227'inci şiiri şöyle biter: "Ben kurt değilim, kanım kurt kanı değil. Ancak bir benzerim öldürebilir beni!"Mahşer Günü, nükleer, ekolojik, biyolojik, kozmolojik ya da ne olursa olsun, bir felaketin insanlığa verebileceği zararın, insanın insana vereceğinin yanında pek anlam ifade etmeyeceğinin de altını çizemiyor.

Oyunculukların vasatı aşamadığı, Hollywood klişelerinin dibinin göründüğü filmde, şiddetin yüzeysel sularında kulaç atmamızı istiyor Kanadalı yönetmen. Başardığı en önemli şey, insanın açık toplumdan izolasyonu ile nasıl bir dönüşüme uğrayabileceğinin ip uçları. Maalesef bunu da, en bilinen ve en kolay yöntemle vermeyi tercih ediyor film.

Şüphesiz belli bir düşünce, emek ve çalışmanın ürünü ama bu kadar dikkatsiz ve kaba saba bir dil, böylesi bir senaryoya asla uymuyor.

Son tahlilde; "post-apokaliptik" görünümünde olan, lakin özünde insana dair 'kötülük' merkezli çıkışlar yapmaya çalışan  'olmamış' bir film Mahşer Günü. Çok daha iyilerini izlemiştik. 

15 Haziran 2012 Cuma

Umut ki, en güzel nesildir!

John Woo yine yapmış yapacağını. Neredeyse 4 buçuk saatlik bir başyapıt çıkarmış ortaya. Bu kez yapımcı olarak. Yönetmen ise arızalı bir isim; Te-Sheng Wei. epik filmde zirveyi yakalarken, şiddetin de dibine vurmuşlar. İzlenmesi asla kolay olmayan, sert mi sert bir filmin (ki gerçek hikayeden çekilmiş) müzikleri de (her epik filmin olduğu gibi) muhteşem. Filme bir ara göz atarız. 



Ola ki filmi merak edenler olur. Fragmanını paylaşalım. Eh o kadar uzun süreli filmin fragmanı da biraz uzun oluyor tabi:




Film de, müzikleri de Son Mohikan'a eşdeğer güzellikte. 

3 Haziran 2012 Pazar

Meçhule bir gemi kalkar bu limandan!


Önce biraz mitoloji: Prometheus, tıpkı kardeşleri gibi, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış ne var ki öteki kardeşlerinden farklı olarak sonunda insanoğlunu yaratarak ve onlara ateşi (yaratıcılığı, bilimi, uygarlığı) vererek bu düzeni değiştirmeyi başarmıştır. Olympos tanrılarının kuvvet ve kudretine karşılık, Prometheus'da kurnazlık ve zeka vardır. Titanların isyanları sırasında tarafsızlığını korumuş ve başkaldırmamış bir Titan oğlu olarak Zeus'un gözüne girmeyi başarmıştı. Zeus ise onu kerhen ölümsüzlerin arasına aldı. Oysa o Zeus ve arkadaşlarına karşı kin besliyordu. Sonra akıllı durmadı Prometheus ve tanrılardan ateşi çaldı, insanlara armağan etti. Ceza olarak da Zeus tarafından Kafkas Dağında zincire vuruldu. Bir kartal her gece yeniden oluşan karaciğerini kemirirdi. Herakles olaya el koydu ve onu kurtardı. lakin, Prometheus; "Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur" dedi ve kadim bir özgürlük mücadelesinin yolunu açtı.

Karl Marks'ın fikirlerine getirilen temel eleştirilerden biri de, eserlerinin Prometheusçu yaklaşıma dayandığı şeklindedir. Marks, çoğu eserinde romantik çağ boyunca baskın bir kahraman olan Prometheus’a değinir; ve pek çok Avrupayı düşünür bunu, Marks’ın Prometheus’ta gördüğü insanın doğaya hükmetmesi ve teknoloji hayranlığına bağlar. Bir takım Marksist düşünürler meseleyi  "Prometheus’un yaratıcı bir kişilik olması ve bütün baskıcı sistemlere karşı duran insani özellikleri" bağlamında ele alsa da manzara tam olarak böyle değildir. Hatta romantik Marksistler, Prometheus’un ateşi tanrılardan çalıp insanlara vermesini, insanları baskıcı yönetimlerden kurtarmak ve onları aydınlatmak isteğine bağlarlar. Eh kağıt üstünde fena durmaz bu yaklaşım. Şöyle ya da böyle, işin gerçeği şudur; Yunan mitolojisindeki Prometheus’ta sembolize olan insanın yaratıcılığı düşüncesi, bugün pek çok post-modern eleştirmen tarafından ham bir üretkenlik ve teknolojik hükmetme sembolüne dönüştürülmüş ve günümüz dünya görüşünün düşünce biçimlerini etkilemiştir...



Bilim-kurgu ile felsefe arasında kurduğu sıkı köprüler ile türe ait kült filmler üretebilen bir sinemacıdır Ridley Scott. Alien ve Blade Runner bugün bile tekrar izlendiğinde seyir zevki ve içerdiği felsefeden bir şey yitirmeyen filmler. Usta yönetmen hayatının son deminde yine bilim-kurgu türüyle dalıyor felsefe deryasına. Filmdeki gemisine koyduğu isim, aynı zamanda filminin de adı: Prometheus.

Yalnız, Scott, son dönem düşünürlerinin bakış açısıyla yaklaşmıyor Prometheus mitine. Onunki biraz farklı, burjuvazinin uç beyi görevi ifa ediyor.

önce elinde olanları alt alta topluyor usta yönetmen; Alien gibi serisi çekilmiş bir kült, türe yakınlık ve ufuk açıcı bir görsellik. Ardına, esasen pek iyi olmadığı şeyleri ekliyor; Varoluşçuluk, hakikati kurcalama, Terence Mallick'in Hayat Ağacı'nda yaptığı gibi yatay değil, dikey bir anlam avı. Açıkçası Prometheus için, listenin son kısmı karnesi pek iç açıcı değil.


Film atmosfer, anlatım ve yaratık karakterlerinin yakınlığı ile her ne kadar Ailen'i aşırı çağrıştırsa da özünde başka bir derdi var (gibi).

Hikayesi şu: İçinde bulunduğumuz asrın sonlarına doğru iki bilim adamı, dünyanın değişik yerlerinde yaptığı araştırmalarda, mağara duvarlarında benzer bir piktogram farkederler. Bunun bir mesaj olduğu anlaşılır ve tıpkı Mesaj filminde olduğu gibi hazırlıklar yapılıp yola çıkılır. İşin arkasında zengin bir işadamı vardır ve gidilen yerde beklenmedik sürprizler bekler gemi mürettebatını.

Prometheus'un sair Ridley Scott filmlerinden en temel ayrışma noktası Varoluş felsefesine aşırı yüklenmesi sanırım. Scott bunu yaparken anlam alemine çok fazla kafa yormuyor ne yazık ki. Senaryoya bolca yerleştirilen, 'nereden geliyoruz, biz kimiz, ölünce nereye gidiyoruz?' türü sorular ve '300 yıllık Darvinciliği çöpe mi atacaksın' türü birer parmaklık ballar havada kalıyor maalesef.



Bu bağlamdan bakınca bir Solaris, bir Moon değil Prometheus. Ama büsbütün Avatar sığlığı da yok filmde. Yer yer taşı gediğine koymalar ve nihayetinde yönetmenin yapmak istediği eski kültünden çok kopmadan yeni ve devamı gelebilecek bir alan açma konusunda maksadı hasıl oluyor bir şekilde. Söz gelimi kahramanlarımızdan biri robota, 'Gittikçe biz insanlara benziyorsun' dediğinde, 'umarım fazla benzemem' şekilde bir cevap alıyor ki, şahane oluyor.

Öte yandan Hıristiyan teolojisine dair de fazla bir 'yedirme' yok filmde. Bayan bilim adamının babasının ölümü ve boynundaki haçı, yine, Mesaj filmindeki gibi derinlikli ve sorgulayıcı değil. İnançsızlık/iman muvazenesine dair de çok fazla bir şey bulamıyoruz.



Pekiyi ne var? 

Bir kere çok güçlü bir atmosfer tasarımı olduğu kesin Prometheus'un. Ridley Scott ilk plandan son ana kadar kendine özgü rengi ve dokuyu müthiş işliyor ve bunu büyük bir ustalıkla yapıyor film boyunca.

final doğru bir de 'sezaryen/kürtaj' faslı var ki, ülke gündemimizle örtüşüyor. Anlıyoruz ki, 'ancak bir canavarın doğma ihtimali varsa üst irade izin veriyor. Tabii şartlar elverişli ise.


Oyunculuklar genelde vasatı aşmıyor. Charlize Theron, soğuk ve gizemli gemi kaptanı rolünde dozunda bir oyunculuk sergiliyor. Diğer bazı karakterler yer yer karton bile kalabiliyor ne yazık ki. Bir de mizahlık ayrıntılar var ki evlere şenlik. Uzay gemisinde parmak arası terlik enteresan bir ayrıntı mesela. O kadar gelişmiş canlıların 'üst tekonloji' modeli gemiyi kumanda ederken kaval çalmaları ise çok hoş!

İnsanoğlunun bidayetinden beri sorduğu, 'Biz kimiz?' sorusunun cevabının peşine düşer gibi olan ama aslında, cevapla çok ilgilenmeyip, ölümsüzlüğü maddi mesafede arayan marazi bir ruhun yaşattığı macera, demek doğru olabilir bu film için.

Prometheus, sorulara cevap bulmak üzere yola çıkıyor ama nihayetinde elimizde çok daha fazla soru işareti kalıyor. Kim bilir, belki de bilim-kurgu cevabı yanlış yerde aramakta ısrar ediyor!


Sevdalı bulut

PHT: Diana Bodea 


Yüzün gündüzdü, gözün gece

Denize aşkını söyle.

Denizler aşkına, söyle!

Göster bana bir omuz,

Başımı taşıyacak.

Bunca hasret duası,

Hangi avuca sığacak?

Bütün beyaz suskunluklar

Bırak bana kalsın miras.

Sen bir hasret türküsünü

Göğün tam göbeğine as!

31 Mayıs 2012 Perşembe

Urfa'ya gel! V2

Urfa'ya gel!



Şeytanın Yüzü: Gotik bir distopya


Distopik eserler, aslında en tutucu eserlerdir. Yazılı metinler geçmişi yüceltirken, insanlığın kabahatleri dolayısıyla üç vakte kadar cezalandırılacağını, yazarının kalibrasyonuna göre betimlerler. Filmler de öyle... İçerdikleri mebzul miktarda geleceğe dönük projeksiyon, aşırı miktarda karamsarlık ve kasvet içerir.

Gotik yazar Matthew Gregory Lewis’in 1796 tarihli romanının yeni uyarlaması Şeytanın Yüzü, bu anlattığımız kaideye birebir uyuyor. Mistik öğeler içeren Şeytanın Yüzü, aslında dini değil fanatizmi ele alıp sorgularken, son derece tutucu bir ahlaki noktada duruyor.



Başrolündeki Fransız aktör Vincent Cassel, inancı sorgulanan dindar, çalışkan ve saygıdeğer rahip Ambrosio rolünde. Saygıdeğerliğini dürüstlüğünden alan Ambrosio, halk tarafından korkuyla karışık bir saygınlığa sahip. Ancak onun da kendi iç dünyasında sorunları var. kabusları ve baş ağrıları asla peşini bırakmıyor. Nefsinden emin olduğu anda ise, zayıf düşüp şeytana yeniliyor.

Aslında film 'kilisenin kasvet ve fanatizmi'ne eleştirel bakanlar için adeta şifa olacak düzeyde. Bu anlamda bakıldığında son derece bayat ve yüzlerce kez işlenmiş bir konuya sahip. Fakat gelin görün ki, netice pek olumlu değil. Bu perdeler nice yoldan çıkan rahipler, şeytanın galibiyetiyle sonuçlanan imtihanlar gördü bilen biliyor.



Son olarak şunu söylemek isterim; bu tür filmleri eleştirel gözle izlemek bile insan ruhunu karartabiliyor. her ne kadar perdede yaşanan öykü bize uzak ve belki hoşumuza gitmesi gereken parametreler içerse de, merkezinde inanca 'yamuk' bir açıyla bakan vizör olunca, insanı rahatsız ediyor. 

Kan ve Aşk: Kusturica'ya sevgilerle!


20. Yüzyılın sonlarında üç yıl boyunca tarihin en insanlık dışı soykırımlarından biri yaşandı Bosna'da. kendine medeniyetin beşiği diyen ülkelerin hemen burnunun dibinde üç yıl boyunca işlenmeyen insan suçu kalmadı. Bosna savaşının bilançosu çağdaş Avrupa'nın ayıp karnesidir aslında. 200 binden fazla ölü, bir o kadar yaralı, milyonlarca mülteci. Her iki aileden biri evini terk etmek zorunda kaldı bu insafsız soykırım sürecinde.

Her türlü insanlık suçu son derece normal bir davranışmış gibi sergilendi. Kayıp, o dönem için yukarıdaki gibiydi ama Bosna'da açılan yaralar belki onlarca yıl kapanmayacak derinlikteydi. 50 binden fazla kadın tecavüze uğradı mesela. eşine bir tokat atanı kınayan Avrupalı, hemen yanındaki bu vahşeti görmedi, görmek istemedi, yıllar boyu kılını kıpırdatmadı.

(karşılaştırmak doğru değil biliyorum ama) Bir kaç bin kişinin öldüğü terör saldırısından onlarca film üreten batı sineması, bu insanlık dramını görmeyerek, savaş suçuna bir de sanat suçunu ekledi. Zira, böylesi bir vahşeti görmeyen, ilgilenmeyen sanatın ahlakından, vicdanından bahsetmek mümkün değildir.



Daha fenası da var tabi, bizzat Boşnak sanatçıların boş vermişliği, vurdumduymazlığı. Emir Kusturica'ya olan kızgınlığımız da bu yüzden elbette. Kendi milletiniz, dindaşınız planlı şekilde öldürülür, kırıma uğratılırken, 'lay lay lom' filmler yapıp, kendinize sanatçı demek, en hafif ifadeyle, vicdansızlık olsa gerek!

Angelina Jolie'yi oyuncu olarak çok beğenenlerden biri değilim. Oynadığı popüler filmlerin sanata bir katkısından bahsetmek pek mümkün değil. Olsa olsa 'çerez'lik bir katkısı oluyor Jolie'nin sanata. Ancak ister samimi bulalım, ister bulmayalım sosyal sorumluluk alanındaki Angeline Jolie bambaşka bir kimlik ve hassasiyetle çıkıyor karşımıza. Mazlum ve mağdur ülkelerin yardımına koşuyor, nerede acı varsa elini uzatmaya çalışıyor, hiç bir şey yapamasa dünya kamuoyunun ilgisini o yöne çeviriyor.

İş bu nedenlerle, Jolie'nin Bosna ile ilgili bir film çekeceğini duyduğumda açıkçası çok önemsemedim. Önemsemedim zira, ortaya çıkacak filmin savaşın ve orada yaşananların gerçek ruhunu anlatabileceğine dair ciddi şüphelerim vardı. Nihayet senaryosunu da kendisinin yazdığı "In the land of blood and honey" isimli filmini çekip gösterime koydu güzel oyuncu.



Önce filmin orijinal ismine ve ülkemizdeki gösterime adına dair bir kaç şey vurgulamak isterim. Ecnebilerin "The land of milk and honey" diye bir tabirleri vardır, bizim 'yağlı ballı' deyimine karşılık gelir biraz. Hani 'bereketli, yaşanabilir yer' manasında kullanılır ve genelde Afrika ülkelerini tanımlarken tercih edilir bu deyim. Jolie, zannedersem bu mantıktan yola çıkıp, biraz da 'Balkan' ismine vurgu yapmak üzere bölgeyi hecelere ayırmak istemiş: "Bal-Kan"... Esasen belli bir esprisi ve mantığı da var bu açıyla bakınca. Ancak bizim dağıtım firmalarımız nedense işin içine aşk sokmadan duramadıkları için filmin Türkçe ismini "Kan ve Aşk" koymuşlar. Açıkçası bu filmde aşk sadece afişte var. Dağıtıcı firmanın Türki izleyicisine romantik bir hediyesi olmuş.

Filmin kısaca öyküsü: 1990'ların başındayız. Rusya'nın çöküşüyle ipi kopan komünist ülkeler, tespih tanesi gibi dağılmaya başlamıştır. ne ki bazı yerlerde bu dağılma oldukça kanlı olarak yaşanmaktadır. bunun en kanlı ve insafsızı ise Yugoslavya'da yaşanmaktadır. Kanlı bir etnik çatışmanın ayrı taraflarında olan iki Bosnalı Danijel ve Ajla... Sırp milisi Danijel ve Müslüman bir ressam olan Ajla çatışmalar başlamadan önce beraberlerdir. Ancak şiddet dalgasının ülkeyi yutarak yok etmesiyle ilişkileri değişir. Aylar sonra Danijel babası Nebojsa Vukojevich’in kumandasındaki Sırp milis güçlerinde bir subaydır. Danijel ve Ajla’nın yolları, Danijel’in komutasındaki milislerin Ajla, kız kardeşi Lejla ve Lejla’nın bebeğinin birlikte yaşadıkları daireyi basıp onları esir aldıklarında tekrar kesişir. Çatışmalar hayatlarını ele geçirirken, ilişkileri bambaşka bir yön alır, birbirlerine karşı niyetleri ve bağlılıkları belirsizleşir ve sadakatleri sorgulanmaya başlar.



Savaş filmleri tehlikelidir; insanî şakülü kaydırdığınız an pornografiye varan bir fecaatin ortaya çıkması an meselesidir. Üstelik Bediüzzaman'ın 11. Şua'da dediği gibi, 'Zalime kalben taraf olmak, zulme ortak olmak demek' anlamına geldiği için sanat yapayım derken derin bir vicdanî yara açma tehlikeniz de vardır.

Açıkçası 'Kan ve Aşk' bu tuzağa düşmüyor pek. Ama, bir savaş filminden beklenen derinliğe de sahip olamıyor maalesef. Angelina Jolie, derinlerden mercan toplama sıkıntısına katlanmak yerine, yüzeye vuranlarla yetiniyor. Böyle olunca da elde avuçta sığ sulardan toplanmış buruk tatlar kalıyor.



Bu haliyle bile, yine de Kusturica gibilerinin buraya yönelik ürettiği filmlerin yanında başyapıt sayılır elbette.  Derinliği yok filmin. Jolie, ruhun değil resmin peşinde koşuyor, dünyevi zevk ve hazların, seküler kabahatlerin altında çok daha derinlerde bambaşka hakikatler olduğunu ya bilmiyor ya da filme çekebilecek kadar önemsemiyor ne yazık ki!

Gelin görün ki, soykırıma dikkat çekmek gibi bir özellik bile yeterli filmi değerli kılmaya. Yani, mesele Sırplar'ın organize olarak filmi kötüleyip IMDB'de 1 puan verebilecek kadar rahatsız ediyorsa, önemlidir.