25 Şubat 2013 Pazartesi

Önümüzdeki Oscar'lara bakalım!



Önce spotu yerleştirelim: 85. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu. Argo, En İyi Film seçilirken En İyi Yönetmen ödülünü Ang Lee kazandı. Gecede En İyi Erkek Oyuncu Daniel-Day Lewis ve En İyi Kadın Oyuncu ise Jennifer Lawrence seçildi. Life of Pi 4, Argo 3, Lincoln 2, Django Unchained 2, Les Miserables 2, Skyfall 2 ödül aldı...

Her sene böyle olur. Ben de dahil, sinemayla bir şekilde uğraşan herkes, aleni olarak Oscar'a dudak büküp, inceden aşağılarken, içten içe merak ve takip ederiz. Sadece bizimle ilgili bir durum da değil bu. Geçmişte bu organizasyonu küçümseyen, dikkate almayan sektör profesyonellerinde de 'ne seninle ne sensiz' durumu vardır aslında. Oscar'a prensip olarak karşı çıktığını söyleyen oyuncu/yönetmenler, aday olduğu halde geceye katılmayan ünlülerin, bir bara takılıp, televizyondan töreni izlediklerini duymuşuzdur mesela...


İster kraldan çok kralcı, iflah olmaz bir Oscar'cı, ister, hem dudak büküp hem kayıtsız kalmayanlardan olalım, sinema endüstrisinin en mühim organizasyonu Oscar. Ha, vahşi kapitalizm ve adı batasıca popülizm organizasyonu 'vıcık vıcık' bir hal getirmiştir, o ayrı. Töreni izlemek maksimum iki saat olurken, tören öncesi halı, çul, çaput faslı 4 saati geçiyor.

Sizi bilmem ama hadi oyuncuları, sektör çalışanlarını, yönetmenleri, yapımcıları filan anlarım... Bu tür geceler, ayrı zamanda 'podyum'dur, ilişki kurulacak ortamlardır ve dolayısıyla bir yıl boyunca bu gece için hazırlanan emekçiler bile vardır. Ancak, yayıncı kuruluşun her milimetrekaresinden sentetiklik akan sunucularına asla tahammül edemiyorum gerçekten. Eline mikrofonu alan, iğrenç bir sırıtışla yanaştığı oyunculara, kal-u beladan beri kanka gibi davranmak, tahammül edilebilir bir şey değil.

Keza profesyonllik adına, bizim ekranlarımıza kurulup, moda gurusu gibi sallayan ve işin magazin boyutunu gargara yapa yapa çürüten giyim-kuşam eleştirmenlerimiz de aynı hissi uyandırıyor bende.


Tuğrul Eryılmaz ustaya diyecek bir şeyimiz yok elbette. Bizim nazarımızda bir Bülent Özveren kadar mühimdir ve gereklidir. Eurovision için Özveren ne ise Oscar gecelerimiz için Eryılmaz öyledir. ve -tabiri caizse- 'Kuyruğu dik tutma' triplerine de bayılırız. yani hem popüler kültür ve Hollywood aforizmaları yapıp, hem de ciddi ciddi, 'şu şöyleydi, bu böyleydi, şu alsın, bu almasın' samimiyetleri de artık alışık olduğumuz yıllık tablolardan. Malum, Yekta Kopan da kendi kendini seslendirir böyle gecelerde!

Açıkçası, bizim TV kanalımızdan bu töreni takip ediyorsanız, ödüller dağıtılana kadar uyumanız işten bile değildir. Zira hem tahammülü zor, hem de sıkıcılıkla eziklik arasındaki kulak memesi kıvamında yastığa dönüşür TV ekranı.

Hasılı kelam, onların sunucularının samimiyetsiz yapaylıkları, bizimkilerin ezik ama 'uzman' tripleri ile birleşince 'Kırmızı Halı' faslına sonuna kadar kimler katlandı bilemiyorum.


Tabiatıyla, biz giriş faslının bu kadarıyla yetinerek sinemayla doğrudan alakalı meselelere bir göz atalım isterseniz.

Oscar ödüllerini kimin sunacağını seçmek, filmleri seçmekten bile zor bir meseledir. Zira kötü seçim, sadece salondakilere berbat saatler geçirtmez, aynı zamanda büyük bir marka olan organizasyona da ciddi darbe vurur. dolayısıyla Akademi bu ayrıntıya çok dikkat eder.

Bob Hope'un 4 yıl üst üste yaptığı (65-68) sunum o kadar başarılıydı ki, ondan sonra iki yıl, bu vazifeyi daha iyi ifa edecek kişi bulunamadığı için sunucusuz tören yapılmıştı. Sonraki bir kaç yıl, kalabalık sunucu tercih edilerek risk minimize edildi. 74 yılındaki sunucu kadrosuna bir bakın: John Huston, David Niven, Burt Reynolds, Diana Ross...

Billy Crystal de başarılı sunuculardandı ve 90'dan başlayarak 4 yıl üst üste o sundu töreni. Whoopi Goldberg zekası ve esprileriyle akılda kalan sunuculardan biri oldu. Akademi sıkıştığı an Billy Crystal seçeneğine yöneliyordu. Chris Rock cıvıklıklarıyla epey sıkıntı oluşturunca, 2006'da Jon Stewart dillere destan bir sunum yaptı. Sektöre, Yahudi hassasiyetlerine ve milliyetçiliğe yaptığı ince vuruşlarla akılda kalmıştı Stewart. Aktör Hugh Jackman'ın da gecenin ciddiyetine ve kalitesine uygun sunum yaptığı söylenir.


Vaktiyle Emmy ödülleri için yaptığı şov ile akıllarda kalan Seth MacFarlane'den çok büyük bir beklenti olmadığı gibi, tören salonunun adı gibi, törenin içeriği de usul usul değişiyordu. Aslında MacFarlane, Hollywood'da pek hazzedilen bir isim değildi, belki de bu nedenle esprileri pek rağbet görmedi hatta bu nedenle gecenin heyecanı biraz azaldı. Şarkı söyleyerek bir tür arayı soğuttu, buna bir de, dakka başı eklenen 'şuna saygı, buna saygı' seremonileri eklenince salondakiler, tavandaki işlemeleri, ekran başındakiler de, diğer kanallarda neler olup bittiğini incelemeye başladılar.

Mesela ben, o saatte Flash TV'yi açtım ve yayınlanan 'Turist Ömer Yamyamlar Arasında' isimli filmi bir gönderme olarak kabul ettim!

Kodak Tiyatrosu geç yapılan ama kısa sürede ismi Oscar ile bütünleşik algılanan bir salon. İçi kadar dışı da önemli, zira hemen önündeki Walk To Fame'de yıldızların isimleri var. Bir kişi hariç. Hatırlayacaksınız; Muhammed Ali 'Peygamberimin adını ayakların altına koydurmam' diyerek bu isteğe karşı çıkmış ve bu nedenle, Muhammed Ali ismi tiyatronun yukarısına asılmıştı.

Hey gidi Kodak. Yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip olması bir yana, fotoğraf ve sinema alanındaki yenilikleriyle meşhur bir markaydı. Kodak bu, özellikle fotoğraf sektörünün öncüsü ve lideriydi. Yenilikçiydi, büyüktü, kaliteliydi.



Ancak gözü kör olmasın dijital teknoloji, geldi ve acımasızca tepeledi konvansiyonel görsel sanatları. Önce üretimi yavaşladı Kodak'ın, direndi ama bir yere kadar. nihayetinde peliküle son verdi dijital teknoloji ve iflasını istedi Kodak. Tarih; 2012 Ocak ayıydı.

Sinema oldukça vefasızdı ve yıllardır Oscar ödül töreni yapılan salonun adı değiştirildi. Hem de insafsızca: Dolby Tiyatrosu. Eski yenildiği gibi, yeni hiç de sıkılmadan eskinin tahtına keyfince kuruldu ve Oscar bundan rahatsız bile olmadı. Sair zamanda 17 dolara gezebileceğiniz bu salon ve civarı için, Oscar gecesi orada (salon dışında) bulunan 700 şanslı insanın kaç lira ödediği net olarak bilemiyoruz!



Gelelim ödüllere...

Aslında burayı takip edebilenler için - çok da- sürpriz bir durum olmadı. Akademi üyeleri, bir yandan  yavaş yavaş değişmeye başladıkları mesajını verirken, diğer yandan bildik refleksleriyle ödülleri dağıtmaya devam ettiler. (Oscar öncesi yapmaya çalıştığımız tahminleri şuradabulabilirsiniz)


Pek çok kişi Zero Dark Thirthy ile ilgili beklentilere girerken biz buna karşı çıkmış ve Amerikan kamuoyunda bile tartışılmaya başlanılan işkence, yargısız infaz, çarpıtılmış tarih tartışmalarından sonra bu filmin bir doz düşüğü Argo'nun bu ödülü alabileceğini yazmış ve bu filmle ilgili analizi şöyle noktalamıştık: "Hasıl-ı kelam, Affleck, iyi bir sinema ile, hakikatin peşine düşmektense, Amerikalı izleyicilerin vatanseverlik hislerini okşayan ve ‘Bahsi geçen film Oscar için emir ve görüşlerinize hazırdır!’ içerikli bir filme imza atmış." (Argo filminin eleştirisi için şuraya bakabilirsiniz) 



Belki bazı okuyucular, Zero Dark Thirty'i bu kadar paçavraya çevirmemizden rahatsız bile olmuşlardı ama, son Oscar ödülleri gösterdi ki, artık bizzat Amerikan devleti bile bu kadar kaba propagandadan hazzetmiyor. (Zero Dark Thirty eleştirisi için şuraya) 

Gecenin benim adıma en sevindirici yönü Life Of Pi'nin genelin beklentilerinin üzerinde ödül almasıydı. Pi'nin Yaşamı, En İyi Yönetmen dahil 4 dalda ödül alarak beni mutlu etti. (Filmin eleştirisine bakmak isterseniz buraya) 

Akademi ile Quentin Tarantino arasında gizli bir gerilim var. Oscar tayfası sıradışı yönetmene, 'Sen yaz, böyle iyi' demeye devam ediyor. Enteresan olan şey ise Tarantino bundan pek rahatsız değil gibi görülüyor. biz de olsa, yönetmen 'Bir daha da Oscar'a katılmam' açıklamasını çoktan yapmıştı bile. Django Unchained, tüm olumsuz tartışmalara rağmen iki ödül aldı. Karizmatik oyuncu Christoph Waltz bunu zaten hak ediyordu. senaryo ödülü ise, bir film karesi baldan başka bir şey anlamına gelmiyor. (Django Unchained analizi için şuraya bakabilirsiniz) 



Michael Haneke'nin nasıl yaman ve can yakan bir yönetmen olduğunu daha önce defaatle belirtmiştik. Amour ele aldığı yaşam katmanı ve kültürel ortamı muazzam yansıtabilen ve şok finaliyle seyirciyi adeta zıpkınlayan bir filmdi. Ama bu demek değildi ki, film Akademi'nin hoşuna gidecek. Oscar öncesi yapılan pek çok yarışmada Haneke'nin ödül alması belirli bir beklenti oluşturdu evet ve korkarım ki, bu beklenti sair filmlerin şansını bitirdi ve Amour'u Yabancı Film dalında ödülle buluşturdu. Oysa, Amour'un ödülü alacağını tahmin ettiğim halde mesela Beasts Of The Southern Wild'in ödül alması beni çok mutlu edebilirdi! (Amour için şuraya,Beasts Of The Southern Wild için buraya bakabilirsiniz.)


Daha önce de belirtmişimdir, Daniel Day-Lewis yaşayan en büyük aktör bence. Lincoln filmi, onsuz nasıl bir çalışma olurdu tahmin bile etmek istemiyorum. Diğer oyuncuların vebalini almak doğru değil belki ama bir film Day-Lewis oynuyorsa o filmin kötü olma ihtimali çok zayıftır. Filmin zor bir film olması ve yönetmeninin Spielberg olması jürinin Lincoln'e 'hayır' demesini güçlendirdi. Ama Daniel Day-Lewis'in görmezden gelinmesi film dilinde cinayetle eşdeğerdi bence. (Lincoln eleştirisi için buraya bakabilirsiniz) Bu arada, 'şu şunu dedi, bu ona laf soktu' şeklinde tören değerlendirmesinden hazzetmem ama Day-Lewis'in ödül alırken 'Bana daha önce Margaret Thatcher rolü teklif edildi' ironisi gecenin en iyi esprilerindendi.



Müdavim okurlar hatırlayacaklardır, Oscar belgeselleriyle ilgili özel bir çalışma yapmıştık (şurada) Akademi bu konuda bizi yanılttı ve seçeceklerini düşündüğümüz çalışmayı değil, 1970'li yıllar mantığıyla karar verdiklerine düşündüğüm, başka bir belgeseli seçtiler. Yaş ortalamalarını bir an için unutup, marjinalitenin her daim geçer akça olduğunu hesaba katmamanın yanılgısını yaşadık anlayacağınız. Ancak yine de, özellikle belgesel bölümündeki tüm filmleri izlemenizi hararetle tavsiye ediyorum.

Yazımızı 85. Oscar Ödülleri'nin listesiyle tamamlayalım:

En İyi Film
Operasyon: Argo (Argo)

En İyi Yönetmen
Ang Lee, Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)

En İyi Erkek Oyuncu
Daniel Day-Lewis - Lincoln

En İyi Kadın Oyuncu
Jennifer Lawrence -  Umut Işığım (Silver Linings Playbook)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Christoph Waltz - Zincirsiz

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Anne Hathaway - Sefiller (Les Misérables)

En İyi Uyarlama Senaryo
Argo

En İyi Özgün Senaryo
Zincirsiz (Django Unchained)

En İyi Animasyon Film
Cesur (Brave)

Yabancı Dildeki En iyi Film
Aşk (Amour) Michael Haneke, Avusturya

En İyi Şarkı
"Skyfall" - Skyfall

En İyi Müzik
Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)

En İyi Yapım Tasarımı/Sanat Yönetimi
Lincoln

En İyi Görüntü Yönetimi
Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)

En İyi Belgesel
Searching for Sugar Man

En İyi Kurgu
Argo

En İyi Kısa Belgesel
Inocente

En İyi Kısa  Film
Curfew

En İyi Kostüm Tasarımı
Anna Karenina

En İyi Makyaj ve Saç
Sefiller (Les Misérables)

En İyi Kısa Animasyon
Paperman

En İyi Ses Kurgusu
Zero Dark Thirty
Skyfall

En İyi Ses Miksajı
Sefiller (Les Misérables)

En İyi Görsel Efekt
Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)

Tam listeyi istiyorsanız, şurada. 


23 Şubat 2013 Cumartesi

Andrei Zvyagintsev sinemasına giriş: Dönüş



Takipçilerimiz, nicedir tökezleyen Rus sinemasını bir ucundan yakalayıp yükselten Andrei Zvyagintsev filmleriyle ilgili epey mesaj yollayınca, bu genç ustanın filmlerini teker teker ele alma ihtiyacı doğdu. (ilk yazıyı şuradan okuyabilirsiniz) Özellikle sinema dervişi Tarkovsky'nin ayak sesi olarak görmemiz epey heyecan oluşturmuşa benziyor. Bu nedenle yönetmenin ilk filmi 2003 yapımı “Vozvrashchenie- The Return- Dönüş” ile başlıyoruz.

Evvelen altını kalın hatlarla çizmek gerekiyor ki, Dönüş, bir yönüyle klasik/popüler film sınıfına girmemekle beraber, içerdiği enteresan ‘harman’ ile popüler izleyici profilini de memnun edebilecek bir yapıya sahip. Yönetmen Andrei Zvyagintsev, ne kadarı bilinçli, ne kadarı bilinç dışı bilinmez ama tutturduğu gizemli bir ‘doz’ ile hem metaforik/psikanalitik bir dili, hem de görsel/(yeryer) epik bir sinemayı bir şekilde başarıyor.

Hikayenin ana temasının yönetmenin bizzat kendi yaşam hikayesiyle kesişmesi ve geçmişinde yaşaması, oyuncu denetimi filminin kahramanlarının iç dünyasına son derece başarıyla girişini sağlıyor Zvyagintsev’in…

Küçük oğlanın odanın İvan oluşu bile boşuna değil. Tarkovsky'nin akıllara gelmesi tabii.

Girizgahı çok uzun tutma niyetinde değilim, zira baş döndürecek kadar çok metafor barındıran filmin hangi ucundan tutsak bir paragraf ekleyerek bu yazıyı sayfalarca uzatmak mümkün olacak. Bir sinema filminin analizinde, okunması en az onun süresi kadar uzun olacak bir yazıya imza atmayı hiç tercih etmiyorum açıkçası.

Andrey ve İvan, her taşra insanının geçmişinde yaşadığı bir çocukluk geçirmektedir. Yüksek yerlerden suya atlamak, boş binalarda oyun oynayarak geçirmektedirler günlerini. Anne ve büyükanneleriyle yaşamaktadırlar. İvan, her ne kadar inatçı ve cesur biri gibi görünse de yükseklik korkusu dolayısıyla ağabeyi ve arkadaş çevresi tarafından dışlanır gibi olduğu bir anda, babaları eve döner. Sadece çocuklar değil, ketum anne de babanın bu ani dönüşü şaşkındır ama sır vermez.

12 yıl sonra babalarıyla tanışan çocuklar, anne ve büyük annelerini evde bırakıp, babalarıyla gizemli bir yolculuğa çıkarlar. Otoriter baba, her ne kadar çocuklarına olan sevgisini göstermese de, belli ki 12 yıllık arayı kapamaya uğraşmaktadır. Ne ki, hayat, kimseye tam planladığı gibi bir yolculuk vaat etmez.

Filmin etkileyici görselliğinin finalde fotoğraflarla desteklenmesi de çok önemli. 
Görünen gerekçe ‘beraberce vakit geçirmek’ olsa da, aslında çocuklar için bir tür eğitim, baba için bir tür sınavdır bu yolculuk. Ve belki de, serüven bittiğinde çocuklar artık çocuk olmayacaklardır!

Bütün mitolojik paradigmalarda ‘baba-oğul’ mücadelesine dair olaylar ve sonuçlar barınır. Bir tür ‘Kozmos-Kaos’ zıtlığı sayılabilecek bu gerilimli kontrast, esasen iktidar mücadelesidir. Dönüş, ana hikayesini bu mücadelenin üzerine kuruyor gibi görünse de, içten içe odun atıp harladığı merak ateşi, filmin finaline kadar taşıyor izleyiciyi.

Yaşları en fazla 13-14 olan iki çocuğun 12 yıldır görmedikleri babalarıyla ilgili herhangi bir anılarının olamaması çok tabii. Belki bu nedenle yönetmen, ismini seyirciden sakladığı babayı adeta beklenmeyen gizemli bir elçi gibi sunuyor. Film ilerledikçe önce başındaki hare, ardından kanatları söküp alınan baba karakteri, yatakta sadece mahrem yerleri kapatılmış bir ruhani kurtarıcı gibi resmediliyor. Her çocuk belli yaşa kadar, babasını kahraman olarak tanır. Hatta ona fantastik ve masal gücünde değer atfederiz ergenleşene kadar. Baba, kahramandır çocuklar için. Babasızlık ise çok büyük bir gediktir ruhta. Ruhumuzun bütün hastalıkları, kırıklıkları ve çatlaklar belki de bu eksiklikten dolayı oluşmuştur. Babasını bilmeyen bir çocuğun, aniden eve dönene babası, ihtimal ki çok gerçek üstü gelecek, inanmakta zorlayacaktır.
Hristiyan kaynaklara göre çarmıhtan indirilen İsa. 

Dönüş (2003) Andrei Zvyagintsev 
Solaris (1972) Andrei Tarkovsky
İçin için yanan bir fırının önünde, adeta bir azize gibi sessizce durup hiç tepki vermeyen büyükanne figürü ise bu mistik tasviri tamamlıyor sadece. Kadın ve şehvete meyletmeden, sadece yolu düşünen, bu garip adam, film ilerledikçe önce ete kemiğe bürünüyor, ardından hiç de öyle mesihvari bir temizliğe sahip olmadığına kanaat getirmemiz sağlanıyor.

Dönüş (2003) Andrei Zvyagintsev 

Ayna (1975) Andrei Tarkovsky 
Saat, Dönüş filminin en önemli metaforlarından. Otorite adeta 'zamanı yöneten' kişi. Dolayısıyla baba, hep mühlet veriyor çocuklara. ve neticede saat otoriterliğin mirası olarak kalıyor büyük oğlana. Şöyle diyor baba; 'Saat kimdeydi?'

Giriş sekansından hemen sonraki anneye olan uzun koşu, İvan’ın kendi dünyası ve sığınağına dönüştür. Ve yaşanan onca şeyden sonra tekrar tamamlanır bu döngü.

Babanın resminin saklandığı kitabın malum sayfası; İbrahim'e indirilen koç!

Kendi karısına göstermediği ilgiyi sokakta yürüyen ya da restoranda servis yapan kadınlara göstermesi, kusursuzluk ikonuna vurulan sağlam darbelerden sadece birisi. Kahramanların sürekli bir şeyleri itmesi; bozulan arabayı, kayığı ve cesedi… Hepsi ikonografik anlatımı güçlendiren ögeler.
Kayık, Dönüş için önemli bir metafor.
Böyle onlarca farklı metaforun üzerinde, muazzam bir görsellikle ilerliyor Dönüş. Kasvetli hava, neredeyse hiç görmediğimiz güneş, karanlık sular, yeşilin bile karamsar tonları gerçeklikten çok uzaklaşmadan anlamı destekleyen görünür unsurlardır. Yer yer hikayeye eşlik eden müzik, girişteki gücünün üzerine ancak finalde çıkacaktır. Dramanın temel kalıplarını, fazla zorlamadan yapılan bu müdahaleler (Görüntü, ses, efekt) filmin izleyici skalasını epeyce geniş tutmasına yarıyor. Zihnini fazla zorlamak istemeyen seyirci, en öne kurulan hazır sofraya kurulup, merak ve bir miktar gerilim içinde finale kadar yürüyor ve nihayetinde istediğini de alıyor.

Diyalogların arasına yerleştirilen ipuçları, sıradan bir sinema filmine göre oldukça ağır ve zor; kabul. Ancak Dönüş’ü basit bir yol filmi olarak görmek isteyenleri ikna edecek kadar merak unsuru da içermiyor değil. Babanın saklı geçmişi ve neyin peşinde olduğuna dair merak sonlara kadar diri tutuluyor ve hatta ucu açık bırakılıyor; acaba o kutunun içinde ne vardı?
Baba-Oğul çatışmasında mutlaka kazanan oğul (!) olur. 
Kayıp olduğu onca yıl tuzlu balıktan başka bir şey yemediğini söyleyen, sürekli bir yerlere telefon açıp, tekinsiz insanlarla görüşürken uzaktan izlenen baba, kendi çocuklarına karşı neden bu kadar otoriter? Sevgisini zor gösteren, sert bir eğitim anlayışıyla çocuklarını da sertleştirerek hayata hazırlayabileceğini düşünen babanın, arabasının güneşliğinde aile resmi çıkınca, izleyicinin fikri ne kadar değişiyor?

Dahası, sevmese o kuleye dışarıdan tırmanmayı göze alır mı?
Son yemek?
Filmin diyaloglarında en çok dikkat çeken kelimelerden biri ‘Baba’. İsimsiz baba oğullarının kendisine baba demesini ısrarla istiyor. Ki, son derece etkileyici final klimaksında kendisi ‘oğlum’ diye bağırıyor ve ondan itibaren iki kardeş birden, ‘baba’ diye diye ortalığı inletiyorlar.

Son tahlilde, Rusça’da tam karşılığı nedir bilmiyorum ama ‘Dönüş’ aslında sadece fiziki manevrayla anlam karşılığını bulmuyor filmde. Babanın dönüşme isteği, tüm karşı çıkışlarına rağmen çocukların dönüşü/dönüşümü ve Dönüş’te.

En önemli merak unsuru: O sandukada ne var? 

Şok eden bir ayrıntı, başta bulunan resimde baba varken, arabadakinden baba figürü yok!

Hasılı kelam, sinematografik inceliği, hikayeciliğe dair dehası ve mebzul miktarda metaforuyla bir ‘ilk film’ için ziyadesiyle iyi “Vozvrashchenie- The Return- Dönüş” Aldığı ödüller de bunun kanıtı. Ne kadar dikkatli izlersek, o kadar sert çarpıyor film. Bizim için önemli olan şeylerden biri de, nicedir perdede göremediğimiz bir hikaye anlatma ustasıyla yeni tanışmak. Zihinlerimize hoş geldin Andrei Zvyagintsev!


Kelebeğin Rüyası: Hiç aşktan ölünür mü?




Filmi izlemeyenler için öncelikle belirteyim; Kelebeğin Rüyası güzel bir film, mutlaka izleyin. Yazının bundan sonraki kısmı filmi izleyenler için olduğundan, devam etmemeniz sizin yararınızadır!

Hayat böyledir bazen; uzunluğu ne olursa olsun, bir ömür yaşarsınız ve bazen arkanızda sizi hatırlayacak kimse olmaz. Sanatçılar, bilgeler, aşıklar, krallar, hatta peygamber için bile böyledir kimi zaman. Yaşadığı dönemde birkaç inananı, sonrasında ümmeti olmayan peygamberler vardır.

Sanatkarlar için ise bu kader sıklıkla tekrar eder. Kimsesizler Mezarlığı’nda medfun sayısız şair, yazar, ressam ikamet eder. İsidore Ducasse bunlardan biriydi mesela. Yaşarken gören yoktu neredeyse. Öldükten sonra birkaç şiiri ve kitabı çıktı ortaya.

Rüştü Onur, Kemal Uluser ve Muzaffer Tayyip Uslu, ‘bilinmeyen’ binlerce Türk şairinden sadece üçü. Fena halde acıklı ve içli hikayeleri var üstelik. Aynı dönemde, bu şairlerin yaşadığı yer olan Zonguldak’ta edebiyat öğretmenliği yapan Behçet Necatigil şöyle yazmıştı bir keresinde: “Bir şair yaşamıştı Zonguldak’ta/ Adı Rüştü Onur’du/Bilseydi hatırlanacağını ölümünden sonra/Memnun olurdu.” Orhan Veli ise “Son yıllarda Zonguldak üç büyük istidat yetiştirdi. Biri Rüştü Onur, biri Kemal Uluser, biri de Muzaffer Tayyip Uslu. Ne biçim kader, üçü de arka arkaya öldüler.” Satırlarıyla acı ile hatırlar bahtsız şairleri.
Kelebeğin Rüyası, etkileyici 'set-up'larıyla, harcanan emek ve işçiliğiyle de göz dolduruyor. 

Şair sinemacı Yılmaz Erdoğan, yeni filmi Kelebeğin Rüyası’nda bu şairlerden ikisinin hikayesini alıp, zenginleştirerek perdeye yansıtıyor. Bu nedenle Kelebeğin Rüyası, bir film olmanın ötesinde, bir şairin başka şairlere karşı vefa borcu da denebilir.

Filmin öyküsü şöyle: Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti döneminin tüm sıkıntılarıyla beraber, Zonguldak’ta ayrı bir acılarla örülü hayatlar yaşanmaktadır. Maden ocaklarında memurluk yapan Rüştü Onur ile elektrik şirketinde çalışan Muzaffer Tayyip Uslu çok yakın iki arkadaştır. Tek dostları ise Behçet öğretmendir. Hayatları şiirden ibaret olan bu iki dostun, tek amacı vardır; Varlık dergisinde şiirlerinin yayınlanması. Bu nedenle her ay, ayrı bir heyecanla koşarlar rıhtımdaki posta gemisine. Ve bir gün bu gemi genç bir şehirli kızı getirir: Suzan. Bir şiirlik canı vardır Suzan’ın ve genç şairler şiirle rekabete girerler. Kim iyi yazarsa, o kızın kalbini elde edecektir. Ancak, her ikisi de hastadır ve özellikle Tüberküloz Rüştü’yü neredeyse yiyip bitirmiştir.

Bir yandan şiir, öbür yandan gönül meseleleriyle uğraşırlarken araya ayrılık girer. Rüştü, Heybeliada’daki sanatoryuma kabul edilmiştir. Ancak Muzaffer Tayyip, çok beklemeyecek kader arkadaşının yanına gidecektir…
Filmin görselliği, etkileyici müzik ve şiirle zirveye taşınıyor. Türk sineması hiç bu kadar yakın olmamıştı şiire!

Kelebeğin Rüyası, odağında şiir olan hayatları eline alıp, çok ağır bir acıyla yoğurarak yansıtıyor perdeye. Ve bunu yaparken, senaryo beklenilen gibi gelişmiyor. Seyirci, iki genç erkek arasında kalan kızın hikayesini izleyeceğini düşünürken, yönünü bambaşka sulara kırıyor öykü ve bireysel acılarda derinlemesine yol alıyor. Hikaye, beklenin aksine, iki erkek arasına sıkışan kız ve yaklaşan yeni acılar, yerine bambaşka bir yöne dönüyor. Dolayısıyla Erdoğan, klasik Yeşilçam melodram kalıplarına düşmekten kurtarıyor filmini.

Kelimelere hasta iki genç, bir kıza hasta oluyorlar, fiziksel hastalıklarına bakmadan. Her ne kadar ‘hayatın bahanesi’ olarak söylese de filmde, hayatı bahane ediyorlar şiire… Yokluk da bahane oluyor, aşk da ve hastalık da… Bazen çaldıkları bir daktiloyla yazıyorlar, bazen tek tarafı kullanılmış kağıtlara, bazen de kirli duvarlara. Ama durmadan yazıyorlar; son nefeslerine kadar.
Kıvanç Tatlıtuğ, o kadar başarılı bir iş çıkarıyor ki, adeta fiziğini de yeniyor!

Şunu özellikle belirtmekte fayda var ki; Edebiyat daha önce sinemaya bu kadar dokunmamıştı, film ise daha önce hiç bu kadar kontrolü kaptırmamıştı edebiyata. Daha önce bu iki türün birbirine yakınlaşmasını, dokunmasını, ortaklaşmasını çok izledik aslında. Hatta bizzat edebiyatçıları hayatını anlatan filmler izledik. Ama emin olun sinema-edebiyat aşkında bir zirve Kelebeğin Rüyası. Hatta bir miktar dibini yakma bile var.

Şiir filmde her şeyin önüne geçiyor, her unsurundan rol çalıyor. Şiire hürmeten, bu kontenjandan müzik de nasibini alıyor dolayısıyla. Bu nedenledir ki, sıklıkla klip görüntülerine şahit oluyoruz Kelebeğin Rüyası’nda. Bu, çok sakıncalı bir şey mi emin değilim ama belki bir başyapıt düzeyine tırmanacak filme engel olduğu söylenebilir.
Yılmaz Erdoğan, Belçim Bilgin'e çok büyük bir haksızlık yapmış. Vizörden bakıp, bu uyumsuzluğu görmemesi inanılır gibi değil. 

Filmin bana göre en büyük sıkıntısı, ‘arzular’ın silik ya da düşük tutulması. Kelebeğin Rüyası, film ilerlerken seyirciye beklenti olarak çok zayıf şeyler sunuyor. Bir dergide yazıların yayınlanması ya da ayrılan iki arkadaşın tekrar birleşmesi, kaybedilen sevgilinin (büyük bir aşkın olduğu bile söylenemez) tekrar bulunması gibi pek çok minik ‘kıtır’ var ama hiç biri bizi sona taşıyacak kadar güçlü değil. Belki de bu nedenle bir ‘Climax’dan söz edemiyoruz filmde. Birbiri peşi sıra gelen ölüm ve üzüntü içeren sekanslar göz pınarlarımızı zorluyor filan ama arzuların kamçıladığı merak eşlik etmiyor bu burun çekişlere.

Ve bence önemli bir detay unutuluyor nedense; analar. İki şairin de annesi (hiç gösterilmese anlaşılabilir bir şey belki ama) çok cılız fırça darbeleriyle geçiştiriliyor nedense.

Sanatta etkileşim, ‘intihal’ boyutuna ulaşmadıkça anlaşılır ve hatta kaçınılmaz bir şey. Yılmaz Erdoğan’da (Elbette haksızlık etmek istemem) son iki deneyiminin etkisini görmek mümkün. Bir Zamanlar Anadolu’da ve Gergedan Mevsimi’nden ‘his ve görsel etkileşim’i hissediyoruz şahsen, lakin Erdoğan tam bu anlarda kendi özgünlüğünü ortaya koyuyor ve şiirle besliyor sahneleri. Tam da bu anlarda filmin müziği giriyor devreye, kimi anlarda adeta yabancılaşma efekti olmayı göze alarak, tırmanıyor melodi.
Film, başlarda 'iki erkek arasında kalan kız' gibi klişe melodram şeklinde görünse de, bambaşka sulara açılıyor. 

Yeri gelmişken müzikten bahsetmek lazım. Rahman Altın yakından takip ettiğim ve çok beğendiğim bir müzisyen. Hassaten film müziklerini en çok beğenenlerdenim. Filmi bir tarafa bırakırsak, Kelebeğin Rüyası’nın müzikleri ‘Soundtrack’ olarak çok değerli ve etkileyici. Ancak, filme katkısı konusunda bir takım endişelerim var. Zaten ana tema ve görsel dil olarak, yerelliğin sınırında olan filmi, sanki biraz daha uçlara, dışarıya doğru itiyor. Şunu söyleyebilirim belki; film için yapılması muhtemel, ‘Hollywood gibi olmuş’ eleştirileri en çok müziğin zirve yaptığı planlarda akla geliyor ne yazık ki. Renk ve anlatım olarak zihnimizdeki yerellikle eşleştirmede biraz güçlük çektiğimiz anlar var, ancak yılmaz Erdoğan ve sanat yönetiminin olağanüstü emekleriyle bunun kırıldığı anlarda filmi epikleştiren müzik, aklımıza ‘In War and Love’ gibi yapımları getiriyor.

Şunu açık yüreklilikle itiraf etmek isterim, bugüne kadar tek kare oyunculuğunu seyretmemiştim Kıvanç Tatlıtuğ’un. Ve ne acı ki, popüler kültürün sunduğu şekil, epey uzaklara itmişti bu yetenekli oyuncuyu. Oysa, -kimsenin hakkına girmek istemeden söylemek isterim ki- Kelebeğin Rüyası bir Kıvanç Tatlıtuğ filmi. Dikkat buyurun filmin ana unsurlarından biri, taşıyıcı karakteri filan demiyorum, ‘bizzat kendisi diyorum.’ Genç oyuncu, fiziksel avantajlarını tepelercesine müthiş bir oyun çıkarıyor. Ve hatta, hikaye onsuz ilerlemeye kalkıştığı zaman seyirci bir miktar afallıyor. Allah’tan ki yönetmen bunun bilincinde ve uzun tutmuyor bu ayrılıkları. Metinden kaynaklanan minik bir kusur; tırnak yeme alışkanlığının finale doğru kendiliğinden düzelmesi. Yoksa, mezar sahnesindeki ve genel planlardaki ‘hastalıklı duruş’ bile hayranlık verici düzeyde.
Kelebeğin Rüyası, acının esas kaynağını fonda ısrarla gösterse de,  net bir şey söylemekten çekiniyor

Madem başladık oyunculuklarla devam ettirelim. Yılmaz Erdoğan, önceki filmlerinde BKM oyuncularını bir otobüse doldurup filmin aralarına serpiştirmiş hissi verirdi, Kelebeğin Rüyası’nda bu yok. Gayet de iyi yapmış bence. Mert Fırat, Tatlıtuğ’un yanında ezdirmiyor kendini.  F. Zeynep Abdullah ise son derece ölçülü ve etkileyici.

Bana göre, yönetmen Erdoğan en büyük haksızlığı Belçim Bilgin’e yapmış. Bilgin’in rolünde başarısız olduğu şeklindeki yorumlara asla iştirak etmiyorum. Aksine, inandırıcı olabilmek için olağanüstü bir performans sergiliyor ve ‘rol kumaşı’ konusunda şahane ipuçları veriyor. Lakin karakter/tipleme uyuşmazlığı var Belçim Bilgin ile oynadığı karakter Suzan arasında. Ve ne yazık ki fiziksel olan bu farklılık, oyuncu ne kadar verimli olsa da tam olarak kapanmıyor, kapanamıyor. Dolayısıyla film, bu ‘cast’ hatası nedeniyle hasar görüyor. Fiziksel sıkıntı kümesine konulur mu bilmiyorum ama diyaloglarında sonu ‘r’ ile biten iki hece arka arkaya gelince oluşan ‘telaffuz-prononciation’ sıkıntılarından başka kusur görmedim Suzan karakterinde. Yılmaz Erdoğan ise Behçet Necatigil tiplemesinde gayet iyi. Uzun yıllar uzak durduğu televizyonun etkisi olmayınca, oyun gücünün izleyicideki etkisi artıyor Erdoğan’ın.
Yılmaz Erdoğan, iyi yönetiminin yanı sıra, ölçülü ve inandırıcılığı ile oyuncu olarak da iyi iş çıkarıyor.

Çoğu kimse bilmez ama kalbin ciğerle olan ilişkisi ve yakınlığı, diğer tüm organlarınkinden daha farklıdır. Bu nedenle ‘ince hastalık’ denmiştir vereme. Verem acıyla beslendiği gibi, aşkla ağırlaşıp, dönülmez bir noktaya ulaşıyor. Galiba, aşka ‘hastalık’ diyenler de bu nedenle haklı!

‘Acı’ demişken, saygı duymakla beraber, Yılmaz Erdoğan’ın karşımızdaki bu ‘dual’ iç burkucu tablodan sadece birini tercih ederek derinleşmesi de filmi eksik kılan ögelerden,  Tek Parti döneminin yaşattığı acılar ve bir kayıp bir kuşağın sistemle olan ilişkisi. Senaryo bu güzergahı tercih etmiyor. Erdoğan, başkaları gibi hakikatı bükmeye kalkışmıyor belki ama sadece solgun ve kararsız fırça darbeleriyle adeta vakay-ı rapor ediyor. Bunun yerine bireysel acılara, güçlü metinler eşliğinde derinlemesine dalıyor.
Mert Fırat da, rolünün altında ezilmeyenlerden

Halbuki filme epigraf olarak konulan ‘Mükelelfiyet kanunu’ başka hissiyat oluşturuyor. Bir toplumun köklerinden hoyratça koparılmaya çalışılıp, asrileşmenin devlet politikası olarak dayatılması, devletin en büyük burjuva olduğu, halkın yaşadığı acılarla baş başa bırakıldığı bir dönemden bahsediyoruz oysa. (Yeri gelmişken belirteyim; Aksiyon'da yayınlanan şu dosyayı ya da şunu okumak filmin dönemi ve atmosferini algılamayı kolaylaştıracaktır.)

Yine de çok haksızlık etmemek lazım; İnönü dönemi yoklukları, halk Evleri ile bir milletin nasıl karakterinin değiştirilmeye çalışıldığı, kağıt üzerinde baş tacı edilen köylünün nasıl itilip kakıldığı, devletin kendi insanını nasıl değersiz kıldığı, çarpıcı şekilde gösteriliyor. Türkçe Ezan’ı duyuyoruz ama buna dair bir kanaat belirtisi görmüyoruz filmde.
Filmin görselliği kimi zaman müziği de arkasına alınca, yerellikten uzaklaşıyor.

Yönetmenlik meselesine gelince… Yılmaz Erdoğan daha önceki filmlerinde kendi oluşturduğu hikayeler üzerinden yürürken, bu kez yaşanmış ve etkileyici bir öyküyü ele alıp genişletiyor. Her ne kadar, ‘Büyük şehirden taşraya gelen güzel kıza aşık olmak’ kısmını daha önceki filminde görmüş olsak da, kahramanların şiirle olan ilişkileri, Erdoğan’ın işini epey kolaylaştırıyor. Ancak, filmin ‘dönem’ olması büyük bir risk iken, muazzam bir işçilik ve titizlik ile bunun altından ustaca kalkmış Erdoğan. Mekan ve kostüm tasarımları da aynı ölçüde başarılı ve inandırıcı. Dünya sineması düzeyinde bir sanat yönetimi var.

Dahası, yönetmenin kamera hareketleri, benzer Türk filmlerinde sıkıntı veren, riskleri asla hissettirmiyor, özgür ve derin bir kadraj hissiyatı hep var filmde.

Oyunculukların başarısı, işin bu faslın sorunsuz olduğunun göstergesi. Kalabalık sahne yönetimleri ve filmin trafiği de usta işi. Şahsen, bir tek düğün sahnesinde kameraya bakıp duranlar dışında sıkıntı verecek bir şey göremedim.

Uçan kamera ayrı bir başlık olmalı belki. Ne ki Erdoğan, önceki filmlerine nazaran daha insaflı. Malum, Vizontele ve Organize İşler’de kullanılan abartılı fly-cam, insanda ‘Madem bulduk, kullanalım’ hissi oluşturuyordu. Kelebeğin Rüyası’nda ise gemi sahnelerinde çok ölçülü ve görsel zenginliği besleyen bir dozda var. Heybeliada hastane planı ise gereksiz ve Amerikan dizi tarzı olarak sırıtıyor.
Oyunculukları, diyalogları ve olağanüstü işçiliği ile Kelebeğin Rüyası, Türk sineması için bir kilometre taşı.

Yılmaz Erdoğan bir diyalog ustası, filmin senaryosu, özellikle finale doğru giderken yer yer tökezlemeye başlasa da, diyaloglardaki hassas işçilik nadiren denk geleceğimiz türden. Hatta, bu noktada bir nebze ‘dibini yaktığını’ bile söyleyebiliriz Erdoğan’ın. Neredeyse boş cümle yok filmde! Sanırım Kelebeğin Rüyası kadar hiçbir filmde akılda kalan replik olmayacak. Alıntı yapılacak replik deryası gibi. Romantikler için bir alıntı madeni olacak düzeyde.

Bütün bunlara rağmen, şaşırtıcı bir şekilde, Kelebeğin Rüyası’nı büyük bir hayranlık ve takdirle izledikten sonra bile bir Yılmaz Erdoğan Sineması’ndan bahsetmek –ne yazık ki- çok mümkün değil. Yönetmenin filmografisini incelediğimizde, ortak bir dili bulmakta epey zorlanıyoruz zira.

Elbette bütün bu anlattıklarımız ve derinlemesine incelememiz Kelebeğin Rüyası’nı çok önemli bir film olmaktan çıkarmıyor. Bir kere sadece açılış sekansıyla bile izlenmeyi ve saygıyı hak ediyor film. Yılmaz Erdoğan, daha filme adımımızı atarken, gösterdiği ustalık, işçilik ve emekle son yılların en iyi filmlerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu belli ediyor.

Necatigil, ‘Aşk Gelmiş Cihana’ şiirinde şöyle diyor;
“Ne çare, cahil aklı
Kız hastalandı, yattı.
Mumda yandı pervane... öldü.
Oğlan sormakta haklı
Hiç aşktan ölünür mü?”

Sorunun cevabını görmek için Kelebeğin Rüyası’nı izlemek lazım…



22 Şubat 2013 Cuma

Oscar tahminleri


Bu senede Oscar zamanı geldi çattı. 24 Şubat Pazar gecesi düzenlenecek olan 85. Akademi Ödülleri, elbette ki şaşaalı bir törenle sahiplerini bulacak. Dünyanın en büyük film endüstrisinin bu vitrin organizasyonu elbette bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de yakından takip ediliyor. Ve sinemayla ilgilenen her kişiye sorulduğu gibi, bize de bu yılki ödüllerle ilgili tahminlerimiz soruluyor. Bu yazıda her yıl bu vakit yaptığımız gibi, bir tür ‘Oscar Toto’ oynayacağız, ancak öncesinde birkaç hususu vurgulamak yararlı olacaktır.

Başlarda alacağı tahmin edilen adaylar, geçen süreçle beraber değişikliğe uğrayabiliyorlar. Bunun birkaç nedeni var. En önemlisi ise, Oscar’ın öncülü sayılan değişik festival ve yarışmalar. Artık bunların hepsi tamamlandı. Sektörün popüler ve sair bütün ödülleri dağıtıldı, aşağı yukarı bir tablo da oluştu gibi. Aday filmlerin neredeyse tamamını izlediğimiz için, biz de artık tahminlerimizi yapabiliriz.


Yalnız şunu belirtmekte yarar vardır, hiç iyi bir Oscar tahmincisi değilimdir. Doğrusu, kendi film kriterlerim ile Akademi’nin kriterleri pek örtüşmez, dolayısıyla çok yanılırım. Ki bu nedenden ötürü, iki farklı tablo çıkarırım her sene, biri gönlümden geçen ödüllerdir, diğeri ise konjonktürü okumaya çalışarak, empati kurup jürinin kimleri ödüllendirebileceğini tahmin etmek.

Bunun için elbette öncelikle Oscar Jürisi ve yapısı hakkında biraz fikir sahibi olmak gerekiyor. Size biraz bahsedeyim. Aslında bu konuda oldukça ketum davranan Akademi, jüri ve kendi yapısıyla ilgili bilgileri adeta gizli bir tapınak gibi sır gibi saklıyordu. Geçtiğimiz yıl Los Angeles Times, jüri demografisi ve akademinin yapısıyla ilgili muhteşem bir çalışma yayınladı. Son derece faydalı bilgilerle mücehhez bu datalar, aslında Oscar tahminlerimizin neden tutmadığının da kanıtı gibi.

Misal Oscar için oy kullanıcıların sayısının  5700-5800 aralığında olduğunu öğrendik bu yayından. Ve (çok şaşırtıcı olarak) oy kullananların yaş ortalamasının 65 olduğunu. İnanılmaz derecede yaşlı bir jüri var karşımızda. Bir tür ‘ihtiyarlar Heyeti’ yani. Artık karta kaçmış bu yaşlılar güruhunun neredeyse tamamı erkek ve beyaz…Jürideki bayan üye sayısı yüzde 20’yi ya buluyor, ya bulmuyor. Yüzde 94 ise beyaz, yani siyah derili Oscar oylayıcı sayısı sadece yüzde 2, Latinler ise daha da az.


40 yaşın altındaki jüri oranı sadece yüzde 2.  Bu oranı rakama vurduğumuzda 5800 insandan sadece 110 kişi filan 40 yaşın altında.

Üyelerle ilgili en çok merak edilen hususlardan biri de, ‘acaba aralarında daha önce bu ödüle aday olarak gösterilen var mı?’ydı. Araştırma buna da cevap veriyor: Oscar Jürisi’nin yüzde 14’ü ödül sahibi kişiler. Yüzde 19’u ise adaylık görmüş sadece. Yüzde 65’lik bir kısım ise töreni sadece seyirci koltuğundan izleyebilmiş!

Meseleyi daha derinlemesine araştırmak ve jürinin içinde kaybolmak isteyenleri şuraya ve şuraya bakabilirler.


Biz tahmin faslına geçelim. Gerçi törende tersinden geliniyor ama bir meseleyi önem sırasına göre ele alalım:


EN İYİ FİLM
Kafadan söyleyelim, Argo bu alandaki en ciddi aday ve muhtemelen Argo alacak. Bunun birkaç sebebi var. Belki Akademi üyelerinin gönlünden geçen film Zera Dark Thirty olabilir. Ancak hem Katryn Bigelow’un kısa süre önce çok benzer bir film ile (The Hurt Locker) bu dalda ödül alması kadar, filmin vizyon sonrası Amerikan kamuoyunda yapılan tartışmalar da oylamayı etkileyecektir diye düşünüyorum. Ayrıntısını senaryo bahsinde tekrar ele alırız, ancak Bigelow bu branşta eli boş kalacaktır. Ancak, bunun bir doz küçüğü ve film olarak daha iyisi Argo hem Amerikan milliyetçi hisleri –tam olarak olmasa da- tatmin edecektir.

Benim gönlümden geçen film olmasa da, ikinci en güçlü ihtimal ihtimal Lincoln gibi görünüyor. Ancak şahsen, iki daha güncel milliyetperver filmin arasında Lincoln ayakta duramaz, diye düşünüyorum. Yani En İyi Film ödülünü Lincoln’e yar etmezler sanırım. Life Of Pi alsa en çok sevinenlerden biri olurum lakin, bu çok büyük bir sürpriz demektir. Life Of Pi’nin ödül talihi pek açık olmadı, belki teknik ve lüzumsuz dallarda ödül verebilirler.


EN İYİ YÖNETMEN
Bu sene en ikircikli branşlardan biri. Herkesin kafası karışık ve neredeyse her gün değişen bir tahmin listesi oluyor. Hoş bir film olmasına karşın, Oscar’lık bir güç ve derinlik görmediğim Silver Linings Playbook neredeyse herkesin favorisi. İhtimal ki, Akademi bu filmi seçerse kimseden ‘vızıltı’ çıkmaz, kafaları rahat eder. Ancak ben, jürinin aklının bir köşesinde Steven Spielberg’in hep olacağını düşünüyorum. Enteresan bir şekilde Ben Affleck’i bu dalda aday göstermeyen Akademi, işi biraz zora soktu. Affleck olsaydı, bu ödülü o alırdı, diye düşünüyorum. Benim adayım ise Ang Lee. Hep söylediğimiz gibi, jüri, kimi zaman sürpriz yapmaya bayılıyor, bu dalda sürpriz yapıp şaşırtabilirler.  Hele hele, Beasts of the Southern Wild’in genç yönetmeni Benh Zeitlin’i tercih ederlerse (Ederler mi? Sanmam, etmezler!!!) çok şaşıracağımız kesin. Tören, iki ay önce yapılsa bu listeye (belki en başına) Michael Haneke’yi ekleyebilirdik ama şimdi zor gibi.


EN İYİ KADIN OYUNCU
Açıkçası benim bu alanda adayım yok. Akedemi ise muhtemelen Silver Linings Playbook’tan Jennifer Lawrence’i ödüllendirecek. Herkes Amour’daki rolüyle Emanuelle Riva’yı da listeye ekliyor ama ben katılmıyorum. ZDT’nin oyuncusu Jessica Cahastain, sanırım filmin kurbanı olacak.


EN İYİ ERKEK OYUNCU
İşte Akademi üyeleriyle –muhtemelen- aynı fikirde olabileceğimiz bir dal. Daniel Day-Lewis (Ki bana göre sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri, belki birincisidir) bu sene bu ödülü kucaklayacaktır. Jüri içi rahat olarak ödüllendirecektir Day-Lewis’i. Bu daldaki sürpriz, Jaoquin Phoenix’in ödül alması olacaktır. Şahsen Phoenix’i ben de çok beğenmiş ve epey övmüştüm. Hele hele hücre sahnesinin sinema tarihi için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ama o dönem henüz Lincoln’ü izlememiştim. Ve teraziye çıktıklarında kesinlikle Day-Lewis ödülü hak ediyor.


EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Akademi üyelerinin bu daldaki favorisinin Anne Hathaway olacağını düşünüyorum. Benim adayım ise tartışmasız Sally Field. Bir kere Lincoln’de oynamak için çırpınan bunun için yönetmen Spielberg’i ‘audition’a zorlaması bile tek başına saygıyı hak ediyor ve müthiş bir oyunculuk sergiliyor.  Amy Adams’ın da sürpriz olabileceğini ekleyeyim.


EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Hiçbir şey için teşekkür etmesek bile Christoph Waltz gibi bir sinema dehasını gözümüzün önünde tuttuğu için Quentin Tarantino’ya teşekkür borçluyuz. Dolayısıyla benim favori adayım Waltz. Çok farklı bir rol gücü olan bu oyuncuyu tercih etmeyeceklerini düşünüyorum. Akademi muhtemelen Lincoln’deki rolüyle Tommy Lee Jones’u tercih edecektir. Bu daldaki ödülü Alan Arkin’e verirlerse öfkelenir, Philip Seymour Hoffman’a verirlerse şaşırırım.


EN İYİ ORİJİNAL SENARYO
Şunu ifade etmek gerekiyor ki, Amour’un bu dalda aday olması bile skandal boyutunda bir yanlış. Zira bu senaryonun daha önce Runar Runarssson’un Eldfall’iyle tesadüfü aşan benzerlikleri olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla almaması gereken seçenektir Amour. Eğer senaryodan bahsediyorsak ve seçeneklerden biri Tarantino ise, şüphesiz en büyük şansı ona tanımak gerekiyor. Dolayısıyla Django Unchained bu dalın ilk favorisi.
Kısa süre öncesine kadar bu dalda ödülü Zero Dark Thirty’ye vereceklerini düşünüyordum. Lakin filmin vizyonuyla beraber Amerikan kamuoyu enteresan bir şekilde neredeyse bize yakın bir eleştirel üslupla yaklaştı senaryoya. İşkence, tarihi gerçekleri deforme etme gibi suçlamalar jürinin midesini bulandırmış olması muhtemel. Çok çok bayılmasam da Tarantino’nun ödül almasını bekliyorum.


EN İYİ UYARLAMA SENARYO
Yine Lincoln’ün açık ara ipi göğüsleyeceğini düşündüğüm bir dal. Malum; epey sıkıntılı bir yazım sürece geçirdiği bilinen Lincoln’un senaryosunu Münih’ten tanıdığımız Tony Kushner yazdı. Etkileyici bir katmanlaşmaya sahip senaryosu için Kushner, ‘bir aşk şiiri olarak görülebilir’ diyor. Argo’nun bu alanda ödül alması, filmin diğer dallardaki ödül sayısıyla ilgili olacaktır. Jüri, Affleck’e diğer dallarda cimri davranırsa bu daldaki ödülü ona vermekten çekinmeyecektir. Life Of Pi’nin bu dalda ödüllendirilmesine şaşırsam da çok sevineceğimi belirtmek isterim.


EN İYİ YABANCI FİLM
Bu dalda Amour’un ödülü kapma ihtimali çok yüksek. Bizim gönlümüzden geçen filmi de Amour olmakla beraber Norveç filmi kon-Tiki ile jüri bu seneki büyük sürpriz hakkını kullanabilir diye, düşünmüyor değilim.


EN İYİ ANİMASYON
Bu dalda da Akademinin zihninin net, oyunun belli olduğunu düşünüyorum, kadın karakterin ön plana çıktığı Brave. Ancak benim favorim farklı: Wreck-It Ralph. Filmin ahlaki mesajı takdire şayan olsa da, son dönem teknolojisiyle yapılan animasyonlar nedense bana çok fazla sıcak gelmiyor. Bu yıl ki animasyonlar da (uzun metraj) bana göre film yok sanırım.


EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Akademi’nin başka hiçbir dalda yüz vermese de en azından bu ana dalda Life Of Pi’ye bir parmak bal çalacağını düşünüyorum. Ben ise, gerekçelerimiz çok farklı olsa da aynı filmin bu ödülü alacağını düşünüyorum. Bu arada, İngiliz tarzına selam çakma kabilinden Skyfall da sürpriz yapabilir hani.

En iyi müzik dalında, lifa Of Pi, kostüm dalında Anna Karenina, (Sefiller ve Lincoln da sürpriz yapabilir), belgeselde The Invisible War’ın, kurguda Argo’nun, kısa animasyonda ise Paperman’ın ödül alacağını düşünüyorum.
Elbette ki tüm bunlar sübjektif değerlendirmelerimiz. Bakalım, dünyanın en büyük sinema organizasyonunun 85.sinde kimler gülecek!


Nasihat




"Dünyanın yanlışlarını düzeltmeyi bırakın yoksa onlara bir tane daha ekleyeceğinize eminim."

Person of Interest (2013)

Oscar'ın kısaları: Plazaların yaralı insanları



Binaları yükseldikçe gökyüzü daralıyor şehirlerin. Ve dört bir yanımızı sarıyor, evraklar, metrolar, arabalar, trafik ışıkları vs. Ne kadar çok şeye sahip oluyorsak o kadar yalnızlaşıyoruz esasen. Ve şehirli, işi gücü olan insan, zavallılaşıyor farkına varmadan. Kuşatılmışlığın içinde, etrafına kendi ördüğü devasa duvarların arasında gönüllü hapis hayatı yaşıyor idraksizce.

Ve bu sert kabuklu, acımasız dünya, bazen hiç beklenmedik bir darbe ile tam orta yerinden çatırdayabiliyor. Kırıyor modern insan o anda kendi çeperlerini. Görüyor ıskaladığı güzellikleri. Bazen bir bakış, bir gülüş ya da bir ses başlatıyor çatlamayı.


Bu sene kısa animasyon dalında Oscar adayı filmlerden olan Paperman, işte böyle iki insanın hikayesini fantastik ve şiirsel bir dille anlatıyor. Diyaloga filan ihtiyaç duymadan!

Yaklaşık 7 dakikalık filmin yönetmeni John Kars aslında yabancı olduğumuz biri değil, oldukça tanıdık. Daha önce beğeniyle izlediğimiz pek çok filmde animatör olarak çalışmış biri. Bolt, Ratatouille,The Incredibles, Mike's New Car, Monsters, Inc., Toy Story 2 ve A Bug's Life gibi filmlerde emeği var.

Filmin siyah beyaz olması ve tercih edilen müzikler, tuhaf bir romantizmle beraber nostaljik tat ekliyor Paperman’e. Ben sevdim…

21 Şubat 2013 Perşembe

Akşam




      Sisli değil hatıralarımız.

                           Çay buğusuyla tütsülü belleklerimiz.

                Ki biz;

                            Güneşi çay bardağında batıranlardanız!