“Minicik bir kedi yavrusu bir sanat şaheseridir.” der Leonardo da Vinci. 18. yüzyılın en önemli düşünür ve sanatçılarından (usta bir müzisyendir zira) Albert Schweitzer ise kediyi kendi faunasından alıp bambaşka bir yere eklemler: “Hayatın sıkıntısından iki şeyle uzaklaşabilirsiniz: Müzik ve kediler.” Montaigne, insan-kedi ilişkisine bambaşka bir perspektiften bakar: “Kedimizle oynarken, o mu bizi eğlendiriyor, yoksa biz mi onu eğlendiriyoruz kim bilebilir?”
İnsan-kedi ilişkisi , hayatın estetik düzlemde ifadesi olan sanata epey eskilerden beri yansımıştır. Mağara duvarlarında başlayan kedi sembolleri, sanatı disiplin altına aldıkça daha da belirginleşmiş. Resim, müzik, edebiyat ve nihayetinde görsel sanatlar…
İzlediğimiz her kedi karakterinin bir kültürel kod olarak karşımıza çıktığını görmek zor değil. Bu sebeple, kedinin sinemadaki yerini tarihinden bağımsız düşünme şansımız yok. Yapımcılar genel olarak onlara kendi dünyalarını kurma şansı veriyor; aileleri ve asalet düşkünlükleriyle birlikte.
Ancak bu piyasadaki popülariteleri gerçektekinden biraz farklı. Kedi en sevdiğimiz iki evcil hayvandan biriyken, burada karşımıza çıkma sıklığında üçüncülükte kalıyor. Genel olarak zeki, kurnaz, iyi giyimli fakat kaybeden taraflar. Finalde ise rakipleri olan; aptal fakat uysal köpekler tarafından haklanışlarına şahit olmak artık pek sürpriz olmuyor bizler için. Besleyeni için kahramanlık yapmak köpeklere uygun görülmüş bir rol, kedilerden böyle davranışlar görebilmek için gerçekten büyük yemlerinizin olması gerekiyor. Ama aynı zamanda bu onlara köpeklere göre daha kompleks rolleri kapma şansı veriyor.
Şüphesiz kediler yalnızca animasyon sinemasında varlık göstermiyor. Sinemanın günümüz konfor ve teknolojisinden oldukça uzak zamanlarında da bu sanatta kendileri için yer ayırtmayı başarmışlar. Kötü adam-iyi kadın, güçlü erkek-zayıf çocuk olmanız önemli değil, filmdeki yeriniz yalnızlığınızla vurgulanmak isteniyorsa hemen evinize bir kedi bırakılıyor.
Fotoğrafın keşfiyle beraber insanın bu binlerce yıllık dostu hayvanlar, bu sanata da yansımış. 19. yüzyıl sanatçılarından çoğu, portfolyosunda mutlaka bir kedi fotoğrafı bulundurmuş. Ancak bunlardan İngiliz Harry Pointer (1822-1889), çok özel bir yere sahip. Pointer, tabiri diğer ile kedi ile sanatı birleştirmiş ve bu sevimli hayvanlara adeta rol vererek kadrajlamıştır. Kedi kartpostallığının da atası sayılan Pointer sonrasında (Harry Potter tiplemesinin de ilham kaynağı olduğuna dair söylentiler vardır) başka bir Harry; Amerikalı H. Whittier Frees (1879-1953), bu akımı bir adım ileri taşımıştır. Frees’in çalışmaları kedilere dair fotoroman ebadında eserlere kadar ulaşmış ve sinemada animasyon türünün altyapısını oluşturmuştur. Frees’in çalışmalarında herhangi bir efekt ya da animasyon yoktur.
Kediler, insanoğlunun en eski dostları olması hasebiyle doğal olarak onların öyküsünün anlatıldığı sinemada kimi zaman kahraman, kimi zaman dost, kimi zaman aksesuar olarak yer almışlardır. Bizatihi kedinin kahraman olduğu film sayısı az olmadığı gibi, özellikle belgesel ve animasyon filmlerinin dışında metaforik olarak da pek çok yönetmen kedilerden yardım almıştır. Kedi, pek çok sinema filminde yalnızlığa atıfta bulunmak için kullanılır. Kahraman, yalnızlığını sabah uyandığında yüzüne bakan kedisiyle daha derinden hisseder. Bazen kontrast kullanımı tercih eder sinemacılar. Son derece fena karakterler kucaklarında taşıdıkları kedileriyle simetrik bir algı oluştururlar. Zalimin kucağında saflığın simgesiyle izleyiciyi anlam türbülansına sokan yönetmen sayısı da az değildir!
Sinemanın keşfinden hemen sonra kedilerin bu sanata da iştirak ettiklerini görmek şüphesiz şaşırtıcı değil. Sinema tarihi boyunca çekilen yaklaşık 4 bine yakın filmde kediler ya bizzat ya da metaforik olarak rol almışlardır.
Fransız fotoğrafçı, psikiyatrist ve müzisyen Étienne-Jules Marey’in çektiği Kedinin Düşüşü (1894), bilinen ilk kedi kahramanlı film olsa da kopyası çok bilinmemektedir. Malum; sinemayı geliştiren ve dünya çapında yaygınlaştıran Lumiere Kardeşler’dir. Dolayısıyla –bilinen- kedili ilk filmi onların çekmiş olması şaşırtıcı değildir. 1895 yapımı Le déjeuner du chat’ten sonra 1899 yılında çektikleri 40 saniyelik ‘Küçük Kız ve Kedisi – La petite fille et son chat’, sinema tarihinin kahramanı kedi olan ilk filmdir. Filmde 4 yaşındaki Madeleine Koehler, hayatının tek filminde kedisiyle oynarken görülür.
Fransız sirk hokkabazı George Melies çektiği kısa filmlerde zaman zaman kedilere yer verse de, kedinin ‘aktör’ olarak filmlere girişi İngiliz erken dönem sinemacısı George Albert Smith’in Hasta Kedi (1903) filmiyle olmuştur. Bu film aynı zamanda sinemada yavaş yavaş oluşmaya başlayan tür filmidir. Komedi türündeki Hasta Kedi, doğal olarak çok kısa (34 sn) bir filmdir.
1903 yapımı çift yönetmenli (Cecil M. Hepworth ve Percy Stow) Alice Harikalar Diyarında, hem 8 dakikalık süresi hem de dramasıyla artık ‘hayvan’ kahramanlı filmleri pekiştiren yapım olarak tarihteki yerini alır. Sinemaya getirdiği kurgusal yenilikle bir çığır açan Edwin S. Porter’ın 7 Yaş filmi, daha önceki docu-dramaların dışındaki ilk film olma özelliği taşır.
W.W. Young’ın 1915 yapımı bir ‘remake’ olan Alice Harikalar Diyarında’sı ilk uzun metrajlı kedili kahramanı olan filmdir, filmin süresi 1 saate yakındır. Sinemanın ilk ustalarından olan ve gerçek sinemacıların ilki sayılan D.W. Griffith’in kaleme aldığı 1916 yapımı Hoodoo Ann, artık uzun metrajı da müjdeler.
Artık ‘star’ sistemi başlamıştır ve sinemanın ilk yıldızlarından olan Buster Keaton, bir gangster komedisi olan 1921 yapımı The High Sign’de kedi kullanır. Yine ilk Hollywood yıldızlarından olan Harold Llyod, Grandma’s Boy’da (1922) kediyi sadece aktör olarak değil metaforik olarak da kullanır. İki köpek arasında (H. Lloyd ve C. Stevenson) kalmış mahcup kedi misali gönlünü çalmaya çalıştıkları esas kız (M. Davis) piyano çalarken sökün eden kediler sırnaşarak kahramanımızın karizmasını zedelerler.
Pat Sullivan tarafından çizilen ve Otto Mesmer tarafından ilk kez 1920’de sinemaya çekilip, salonlarda gösterimi yapılan ilk anime kahraman kedi Felix, izleyicilerin olağanüstü ilgisiyle karşılaşınca, devamı çekilir ve ilk seri film kahramanı kedi de ortaya çıkmış olur. Günümüz kedi kahramanlarına göre epey efendi ve iyi aile çocuğu olan Felix, çocuklar kadar büyükleri de salonlara çeker ve yaklaşık 30 yıl boyunca, 100’den fazla macera ile sinema izleyicisinin karşısına çıkar.
1926’da ünlü yıldızlar Lourel & Hardy de Dog Shy filmlerinde kediyle rol arkadaşlığı yaparlar. Usta korku/gerilim yönetmeni Alfred Hitchcock, suç filmi The Lodger: A Story of the London Fog’da pek çok yenilikle beraber kedinin gölgesini metafor olarak kullanır. Bu filmde gerilimi artırmak için, bir odanın tavanını camdan yaptıran yönetmen, pansiyonda gece vakti gezinen ayak seslerini kediye bağlayacaktır ama ne yazık ki film sessizdir ve yaşlı kadının kafasından elde ettiği kedi gölgesi ile görsel olarak bu metaforu tamamlar.
1927 yılında sinema artık sesi de bünyesine katmıştır. Bu yıl çekilen Kedi ve Kanarya, tipik bir tür izdivacı filmidir. Korku ve kara komediyi birlikte deneyen yönetmen Paul Leni, sıra dışı bir milyonerin mirasını okumak için bir köşkte toplanan yakınlarının tüyler ürpertici hikâyesini anlatırken simsiyah bir kedi kullanır. Walt Disney’in, animasyonlarıyla kedili filmler kervanına atılması da uzun sürmez. 1930’lu yılların sonuna kadar yüzlerce kedili animasyon filmi çekilir.
Hitchcock, 1930 yapımı sesli klasiği Murder’da kediyi aile saadetinin bir parçası olarak kullanır. Aynı yıl Gary Cooper ve Marlene Dietrich Yanık Kalpler’de kedi vardır. Ünlü yazar Goethe’nin saflığın kurnazlıkla alt edileceğini anlatan fablı Bir Tilkinin Romanı, yine animasyon olarak filme alınmak gecikmez. 65 dakikalık bu animasyonu ilk kez bir kadın, Irene Starewicz yönetir.
Fransız sinemasının ‘author’ yönetmeni Jean Renoir da, La Chienne ile kedili filmler çeken yönetmenler kervanına katılır.
1939 yapımı Oz Büyücüsü, fantastik filmlerde hayvanlara, dolayısıyla kediye büyük rollerin verildiği filmlerden biri olarak sinema tarihinde yerini alır.
Film noir/ Kara film türünün atası sayılan 1955 yapımı Robert Mitchum filmi Caniler Avcısı – The Night of the Hunter, kediyi misafir eden önemli sinema filmlerinden biridir. Gerilimin doruğunda, gecenin bir vakti bir kedi miyavlaması izleyiciyi yerinden zıplatır filmde.
Dante’den yapılan ince göndermelerle İtalyan toplumunun ahlakî çöküşüne dair sert eleştiriler katmanlayan Federico Felli’nin Tatlı Hayat’ı (La Dolce Vita. 1960), kadın kahramanına minik ve şirin bir kedi yavrusunun arkadaşlık ettiği siyah-beyaz başyapıtlardan biridir.
Ünlü ajan James Bond da maceralarında zaman zaman sevimli minik dostlarımızı karşımıza çıkarır. Terence Young’ın yönettiği 1963 yapımı Rusya’dan Sevgilerle’nin kötü karakteri, içinin karalığına inat kucağında bembeyaz bir kediyi okşayıp durur. Bu trük, sinemada daha sonra pek çok defa kullanılır. Nitekim serinin 1983 yapımı devamı olan Never Say Never Again’deki kötü karakterin kucağında yine benzer bir kedi görürüz.
Rus sinemasının büyük ustası Tarkovski, büyük tartışmalar yaratan filmi Andrei Rublev’deki (1966) kedisi düşüp yaralanan atın gölgesinde kalır maalesef.
Stanley Kubrick, 1971 yılında çektiği ve sıkı bir eğitim eleştirisi yaptığı Otomatik Portakal’da baskını, kedilerle dolu bir evde zevk içinde yaşayan kadının odasını göstererek başlatır. Bembeyaz ve sarışın kediler dolanır tuhaf ve geniş odanın orta yerinde. Sütü de (afiş de dahil) metafor olarak kullanmayı ihmal etmez Kubrick.
Uzak Doğu sinemasının, özellikle Hong Kong filmlerinin uçarılığını bitirip, makul algı düzeyine yaklaştırması ve estetize edilmiş koreografisiyle kendine has bir yol çizen Bruce Lee, 1972 yapımı The Way Of Dragon’da bir kediyi ilham kaynağı olarak seçer. Batı’ya gelen bozulmamış genç figürüyle genç savaşçı Tang Lung, karşısına çıkarılan dünyanın en iyi dövüşçüsü Colt’u (C. Norris) bir kediden aldığı ilham motivasyonuyla yener.
Şüphesiz kedinin kahramana kattığı karizma denilince akla ilk gelen film karakteri baba Don Vito Corleone’dir. Coppala ünlü serisinde (The Godfather) acımasız ama hakkaniyetli babanın kucağına kediyi yerleştirerek karakterini tamamlar.
Ridley Scott, bilim kurgu türünün en önemli örneklerinden biri sayılan Yaratık’ta (1979) kahramanının yanına uzay gemisinin içine bir kedi yerleştirir ve bu küçük sevimli yaramaz kolay feda edilecek bir figür de olmaz. Tehlike anında bile kahraman ile beraber kaçış yolculuğu başlar. Film, kedinin içgüdülerini kötüye karşı bir işaret fişeği olarak kullanır. James Cameron, serinin devamında tercih değişikliğine gitmez ve yine kediye rol verir.
Umberto Eco’nun ölümsüz eseri Gülün Adı, 1986 yılında usta yönetmen Jean-Jacques Annaud tarafından filme uyarlandı. Mistik gerilim sinemasının bu önemli örneğinde ‘siyah kedi’ mühim bir yer kaplar.
Uzak Doğu sinemasının stilize şiddetin sembol ismi John Woo, onu Hollywood’a kazandıran spektaküler filmi The Killer’de kedi ve kuş simetrisinden metafor üretmeyi başarır.
Ünlü Polonyalı usta Krzysztof Kieslowski’nin meşhur üçlemesi (Mavi, Beyaz, Kırmızı), kediyi konuk eden filmlerdendir. Mavi’de (1993) ailesini kaybedince yalnızlaşan Julie, kendini yüzmeye vermişken hiç beklenmedik bir anda duyduğu miyavlama sesiyle bulur kediyi. Ve yalnızlığın yalın bir ifadesiyle kediyi kucağına alır.
Richard Linklater’in romantizm klasiği Gün Doğmadan (1995) ve Gün Batmadan (2004) filmlerinde kedi, vazgeçilmez unsurlardandır.
İspanyol yönetmen Alejandro Amenabar, 1997 yılında çektiği Abre Los Ojos – Aç Gözünü ile bütün dünyanın dikkatlerini üzerine çekti. Aç Gözünü, altyazılı film izlemeyi sevmeyen Amerikalılar tarafından daha sonra Vanilla Sky ismiyle tekrar çekildi. Amenabar filminin kadın kahramanını kediyle oynatarak filmin zor olan dilini nispetten seyrelttirmiştir.
1999 yapımı Wachowski kardeşlerin kült filmi Matrix’te kedi, DeJaVu simgesi olarak yer alır. Serinin sonraki bölümünde ise antagonist karakterin kucağında görürüz başka bir kediyi.
Fantastik sinema da pek çok hayvan gibi kediye zaman zaman önemli yer verir. Bunlardan en önemlisi olan Harry Potter serisinin ‘Azkaban Tutsağı’nda (2004) kedi, köpek ve fare ciddi yer tutar. Aynı yıl çizgi karakter kedi kadın filme alınır. Kedinin başka bir yönü olan 9 canlılığı üzerine kurulu filmde kedi kadını, ünlü oyuncu Halle Berry canlandırır. Çektiği filmlerinde bambaşka dünyalar kurgulayabilen sıra dışı yönetmen Jean-Pierre Jeunet, Oscar adayı filmi Kayıp Nişanlı’da bekleyiş ve özleyişin sembolü olarak genç kadını kedisine sarılırken gösterir.
2006 yapımı bir Christopher Nolan tarihi fantastik filmi olan The Prestige’de siyah kedi, Nikola Tesla’nın deney hayvanı olarak görülür. Bu kadarla yetinmez Nolan, kediyi ‘Deux ex machina’ olarak kullanır ve bilimin illüzyon ile nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Silindir şapka mezarlığında dolaşan siyah kedi, hakikatin mihmandarı olmuştur.
Coen Kardeşler’in Oscar’lı İhtiyarlara Yer Yok’unda (2007) kedi-fare oyunu metaforunu başlatan kahverengi kedi, ıssızlığın ortasında döşemeye dökülen sütü yalamaktadır.
Ünlü oyuncak markası Lego, oyuncağı kullanarak sinemayı tüketim kültürüne râm ederken elbette kedi kullanmaktan kaçınmayacaktır. Lego Movie’de klasik kedi formunun dışında naif kedi figürleri dikkat çekicidir.
Kedili filmleri görkemli bir final ile tamamlayacak olursak David Fincher’in 2014 yapımı kara filmi Kayıp Kız’ı listemize eklemek gerekiyor. Pek çok tartışmayla beraber kediyi karakterin ruhî portresini tamamlayan bir unsur olarak kullanıyor Fincher bu filminde.
Hikâyelerini ‘kedilere biraz daha şans verirsek bizi ele geçirecekler, onları durdurmalıyız’ yazarcasına üreten Disney bir tarafta, ‘kedi şanstır’ bakış açısıyla örnekler veren Uzak Doğu sinemacıları diğer tarafta. Ortak paydaysa; kedilerin animasyon dünyasında insanlardan bağımsız canlılar olarak ele alınışı durur.
Garfield, Tom, Sylvester ve Azman… Önce seri çizgi roman, ardından TV için çizgi filmde karşımıza çıkan tiplemeler ise elbette uzun metraj sinema filmi olarak da çekildiler.
Scooby Doo, Cat &Dogs, gibi içinde kedi de olan ve çizgi karakter olarak takipçileriyle buluşmuş kahramanlar sırasıyla beyazperdeye, kimi zaman animasyon, kimi zaman üç boyutlu film, kimi zaman da normal drama formunda çekildiler. Bilindiği üzere bu kahramanların maceraları genel olarak insanî hissiyatlara karşılık gelen durumlarda işlenmiştir.
Türk sineması, son dönem sulu komedi filmlerini saymazsak, kedi ile arası çok iyi olan bir geçmişe sahip değil maalesef. Şöyle söylemek lazım belki de; kediler gerçek hayatımızın içinde oldukları kadar filmlerimizde yer almıyorlar.
Ancak yüz ağartıcı örnekler de yok değil. Halit Refiğ’in başyapıtı Hanım, şüphesiz bu konuda belki de en önemli örnek. Filmin afişinde de yer alan kedili yapımın senaryosunu Refiğ, Nezihe Araz ile birlikte kaleme almıştır. 26. Antalya Altın Portakal’da yönetmen ödülünü alan Refiğ filmine kafes içinde kırmızı kurdelesiyle arz-ı endam eden Hanım ile (evet filme adını veren kedinin adıdır Hanım) yürüyen Olcay ile başlar. Hanım, yalnızlığın ve sahipsizliğin sembolüdür filmde.
Şuradan alınmıştır




























