6 Nisan 2009 Pazartesi

Martı ağlıyor çünkü



Zaman aktıkça bir sakin dere gibi birçok şeyi de alıp götürüyor. Lakin gitmeyen, yerinde sayan bir takım şeyler de var. Yollar örneğin...


Nedense bu ülkenin kaderi sanki her tatil öncesi yaşanan üzücü hadiseler.


Kazalar, ölüm haberleri ve uyulmayan kurallar. İnsanın içine hüzün doluyor sonra. Ve oturup sakin kafayla analiz ettiğinde bir de bakıyor ki, aynı şeyleri yıllar önce kaleme almış! İşte size bugünkü hislerimi aynen anlatan yıllar öncenin bir yazısı:


Uzatsam çekebilir miyim mızrağımın ucuyla bulutlara ilişen ıslak hüznü?


Şu kanadına güneş konan martı kadar haz alabiliyor muyum gökyüzünden?
Ve ben, üzerine oturduğum şu kayadan ne kadar fazla hisliyim? Şiir akıyor gökyüzünden; 'Bir martıyı da ağlattın işte. Bu çocuk garanti intihar eder artık.'


Ölüm?


Ne kadar bize bağlı ki yaşam ipinin ucu? Ölümün üzengisini kim tutabiliyor ki, bırakınca ruhumuz dörtnala uçabilsin sonsuza? Vestiyerleri var ruhlarımızın, bin bir çeşit kostümleri astığımız. Çeşit çeşit, renk renk, boy boy, karakter karakter. Travmalarını gizliyoruz odacıklarında beynimizin.



Sevdalarım var; sonsuzlukla çarpılıp, hiçliğe bölünen.


Her tutunuş bir aldanış gibi iğreti duruyor ellerimde, yüreğim karanlığın eşiğinde iki büklüm. Buzun, soğuğun en masum, en yumuşak, en insanî, en doğal hali kar. Korkutmadan iniyor, nazlı bir peri gibi salınarak omuzlarımızdan aşağı. Kuşlar donmuş yine. O kuşlar ki, yıldızları ipe dizer gibi gezinirlerdi bulutların hemen altında... Kuşlara parayla yem alıp, püskürtenlerden nefret ediyorum. Onları fona alıp önünde mutluluk pozu verenleri affedemiyorum. Sahipsizliği, soluksuzluğu göremeyenleredir öfkem. Dirilerini görmeyip, ölülerini gazete sayfalarına basıp, altına gözü sulu mersiyeler düzenler iğrendiriyor beni.



Yüzeyi kan kokan asfaltlar öldürüyor beni. Her enkaz bir kırbaç ruh kolonlarım arasında. Her şaklayış bir şahlanış gibi; ruhu fırlatan bulutlara...


Ve ben parmağımın ucuyla hüzün bulutuna dokunmak istiyorum. Kanadında ıslak hüznü saklayan bulutları kıskanıyorum. Çocukları ısıran köpekleredir kinim, köpekleri ısıran insanlara olduğu kadar. Korkunun kokusunu alanlar ile kokunun korkusuyla saldıranları nasıl ayırabileceğiz ki?



Bu lodos beni hayatta tutuyor, bu yosunlu kaya. Şu nemli soğuk bağlıyor ciğerlerimi yaşama. Gözlerimde hüznün dışından sarkan yaşlar. Ufukta kaderin salladığı tekneler. Küçük taşlar ne kadar şanslı. Kimliksiz, sıradan ve benzeş diğerlerine. Taşa kimliğini veren sanata hasretim. Fazlalığını alıp onu ölümsüzleştiren sanatkâra!


Bu lodos sarsıyor bedenimi. Bu rüzgâr sarsıyor ruhumun menteşesi laçka kapısını. Sırtı kanla kaplı asfaltlar ürkütüyor beni..


Esen bu lodos sarsıyor bedenimi. Ruhum bir vestiyer kostümlerime. Ve yollar; üzerinde yeni çiğnenmiş bir köpek cesetleri. Ölümün aşısını bulamadı ki Louis Pasteur! Yaşam ucuz bu ülkede. Bir fren fiyatına bir demet ölü! Bir aşı bedeline ağız dolusu köpük. Arabalardan sarkan insan yüzleri.


Ne kadar da dikkatliyiz ölü hayvanları ezmemek için!


Damlarda donuyor kuşlar ve gazeteler ölü, uçmayan kuşlara ağıt yakıyor. Dirileri sokakta bakımsız, kimsesiz, sessiz. Otobana serili insan cesetleri. Flaşlar ardı ardına patlıyor, tepe ışıkları, sahne ışıkları. Beyaz kâğıtta netlik ayarları, asfalta yayılan kanda karanlığın soğuk tonu. İnsanlar bayramda, yağlı ilmeği tartışırken, ölümün kemendi boyunlarımızda geziniyor. Martılar, bulutlar kadar yüksekte. Minik gagalarında ıslak hüzünleri. Köpekler derileri asfalta yapışmış, sonsuza kaymış gözleri. Ve insanlar otobanda bedenleri, üzerinde bayramlık giysileri!


Şu kanadına güneş konan martı kadar haz alabiliyor muyum gökyüzünden?


Ve ben, üzerine oturduğum şu kayadan ne kadar fazla hisliyim?


Denize attığım taş, kişiliğime meydan okuduğu için mi uzaklarda şimdi? Denizi bir kâğıt gibi yırtmak istiyorum, vestiyerimdeki tüm kostümlerimi yakarak!



Martı ağlıyor çünkü!

Gitmeyi bilmek



‘Ağlamak yok, vedalar insana zaman kaybettirir’ demiş şair. Geldi mi zamanı, gitmeyi bilmek gerekir. Atalardan kalmadır gitmek ile kalmak arasındaki hassas zarı yırtmadan dengede tutabilmek.

‘Misafirin iyisi, makbulü; gitme zamanını bilendir’ dememişler boşuna. Vaktinden önce gidişler nezaketsizliktir ev sahiplerine, gereğinden fazla kalış da görgüsüzlük ve zulüm.


Televizyonda bilmem kaç yaşında bir nine var, dünyanın en yaşlı kadınıymış, teşhir ediyorlar antik bir eşya gibi. Çekik gözlerine baktım da, gereğinden fazla kalmışlığın, yeryüzüne verdiği rahatsızlığın burukluğu. Ve acziyet, çaresizlik, titrek, kırılgan, buruşuk parmaklardaki güçsüzlük. Biçare bir geç kalışın hüznü yudumlanıyor gözlerinde.

Gitmek mühim, gitmek zaruri, gitmek farkında olmadığımız ihtiyaç. Yakına gitmek, uzağa gitmek, gurbete gitmek, eve gitmek, benliğe gitmek. Gidiş olduktan sonra, gidilecek yer vardır nasılsa...

Bazen bağıra çağıra, bazen ağlayarak, bazen şen şakrak, bazen bir suçlu gibi sessiz ve utanmışçasına... Ama gidiş var mutlak, yolculuk, seyahat; ha içe, ha dışa doğru! Ha yarına, ha düne...

Gitmeyi bilmek, beklemeyi bildiğimiz kadar. Bekleyene gitmek, bekletmeden gitmek. Bir tren vagonu şen şakraklığıyla, gökyüzüne yükselen ipini koparmış balon misali.

‘Eylül’ dedi mi mevsim, ‘gidiş’ yazar karşısında, dönüşü ‘açık’ bir seyahat bileti gibi heyecanlandırır bileni. Kaçar gibi gitmek; yazdan, aşktan, ihanetten, nefretten, hazirandan, temmuzdan, ağustostan... Koşar gibi, uçar gibi gitmek.

Şehrin kalabalığından yalnızlığa, insanın yalnızlığından yeşilin, mavinin kalabalığına, engin bir okyanusa dalar gibi gitmek üstelik heyecanla. Günlere, çimlere basar gibi basarak gitmek, bulutlara; merdivene çıkar gibi çıkarak gitmek mesela.

Zincirleri, halatları, kabukları kırarak, yaraları iyileştirmek, derin ve uzun kış gecelerine hazırlanmak için uygun adımlarla: Tutsaklıktan hürriyete, bunaltıdan huzura.


Mevsim eylül, gidiş mevsimi. Okula, şehre, gurbete... Mevsim gidiş mevsimi solgun yapraklara. O yapraklar ki, hangi istasyona götüreceğini bilmeden binerler rüzgarlara! Ama gidiştir aslolan, durak önemsiz, menzil mühim değildir.

Yüksek gökdelenlerden, yüksek dağlara, nemli bodrumlardan ıslak mağaralara gitmek de olabilir mesela. Kirletilmiş renklerden; saydamlığa, pörsümüş tonlardan; gökkuşağının ana tonlarına... Sıkışıp kalmadan, ezilip erimeden kendi duvarlarımızın arasında.

Gitmek, yanına ‘üç’ değil, ‘hiç’ bir şey almadan, mülksüzleşip, eşyasızlaşarak. Eller cepte, dudakta ıslık, gözlerde sevdaya, sevgiliye ait ışıltılarla gidiş.

Gitmek, Ahmet Telli’nin dediği gibi;


“Gitmek. Bir hançeri inceltip
Okyanusa daldırmak isteği
Ya da düşebilmek atlasların
Dışına ki ey kalbim
Yalnızsın bu yolculukta da.
Gitmek. O kaos duygusu, aklın
Sarsıntılarla yorgun düşüşü
Bilincin kamaşması belki de.
Rehin bırakılacak bir şey yok
Unuttuklarından başka.
Gitmek. Bir büyü gibi saran
Ağrılar yumağı, kışkırtılmış
Düşlerdir ki sen şimdi
Esirgeme kendini kalbim
Kederin o derin yalnızlığından”


Marifet gitmeden önce gitmeyi bilmekte!
Ki yakındır gidişler...


Ben bir eylül, sen haziran



Güneşin o ışıktan yapraklarını bir papatya falı gibi koparıyor Eylül. Yakamıyor enseleri eskisi kadar ve biz yazın sıcak sıkılmalarından esintinin ürperticiliğine doğru gidiyoruz koşar adım...

Eylül serin, Eylül’e serili hüzün.

Ne çok yazı yazılmış, uğruna ne kelimeler dökülmüş Eylül’ün. Dallarında düşmek için fersiz bir serin rüzgarı bekleyen yapraklarıyla titreyen sonbahar ağacı gibi Eylül ve kelimeler.
Ama en çok da hüzün ile yan yana... Ve ayrılık.

Sokaklar kanları çekilmiş, damarları fırlamış veremli bir roman kızı gibi geliyor insana. Ağaç kabuklarında soğuğun parlak ışıltısı. Aşıklar dokunmaz ağaç gövdelerine Eylül ayında!
Gemiler daha hüzünlü salınır Eylül denizinde, gözler daha dalgın, her an ağlamaya, boşalmaya hazırdır bu mevsimde. Nedensiz bir sızı titretir içimizi; derinden, kemirgen ve ısrarcı.

“Böyle eylülde gideceksen
sözüm geçmez gönlüme
ben ekime kalamam...”

Farkında olmadan severiz aslında bu acımtırak duyguları. Kekremsi de olsa Eylül’ün tadı, onsuz da yapamayız.

“Hüznümü çıkardım bu sabah naftalin kokulu sandığımdan
Çünkü aşkım;
Hüznün bile daha güzel aşk sandıklarımdan
Ve gözlerin Eylül Eylül
İstanbul bile daha bir güzel
Daha bir sen...”

Bir senfonidir bu; güneş ile bulutun, rüzgar ile yaprağın, yağmur ile gözyaşının bestelediği, buruk, kırılgan bir senfoni! Tülden siyah bir tente gibi sarmalar duyguları bulutlar. Eylül sabahları güz akşamüstlerinden daha çok gölgeler gözlerimizi. Bakışları eşikten çevirmek isteriz. Zira biliriz, her ayak sesi gideninkidir. Eylül’le gelinmez Eylül ile gidilir, Eylül’e gidilir!

“Eylül’e girdim Eylül’e girdim
her ömrün bir eylülü vardır
onca yaşadım
şimdi bildim.”

Camları buğu tutmaya başlar evlerin, cadde asfaltlarında ıslak yalnızlık rüzgarları. Pencereleri buhara boğan her nefes, her yüz kendi yalnızlığına gömülür. Yitiğini bulmaktan umudunu yitirmiş çocuk gözleridir ruhlar. Umutsuz, hüzünlü, korkak!

Sonra uzar yalnızlıklar, bir yaz sabahı gölgesi gibi. Nafiledir arayışlar, boşunadır çabalar. Eylül, bitimidir yazın, başlangıcı ayrılıkların.

“Eylüllerden yaz yap bana
Bir dönümlük bir çocukluk
gökkuşağı uçurtma
mayın mantar ütopya
yalancı mücevherler gibi...”

Dönüş aynalaradır, yaz mevsiminin götürdükleri gizlidir aynalarda. İlkbahardaki sen değilsindir aynaya bakan. Ve bir mevsim eksiltmez Eylül’e giren.

‘Ben bir Eylül, sen Haziran’ diyor şair:
“Bir eylüldü başlayan içimde
Ağaçlar dökmüştü yapraklarını
Çimenler sararmıştı
Rengi solmuştu tüm çiçeklerin
Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı
Katar gidiyordu kuşlar uzaklara
Deli deli esiyordu rüzgar
Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa
Yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar...
Ölme diyorsan; gitme kal öyleyse
Sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma
Baksana; parmak uçlarım ateş
Lavlar fışkırıyor gözbebeklerimden
Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan
Benimle meydan oku her çaresizliğe
Benimle uyu, benimle uyan.”

Gidişler Eylül’ledir, gidişler Eylül’edir... Ertelenir aşklar bir başka bahara, hoş geldin denir, uzak tutulan duygulara; hüzün merhaba!


Akşamlar buruk, eller soğuk, gökyüzü kurşun ağırlığında!
Fakat yine de isteriz sonsuz bir tutkuyla.


Biz Eylül’süz ne yaparız?


Kız ağlıyordu...



Uyku gece vakti evleri basan ecinniler gibi sarıp sarmalamış beni...


Gözümü açtığımda penceremin karşısında, kaldırımın dibinde balık pullarına benzeyen garip çantalı bir genç kız ağlıyordu. Tül perdenin arkasından dakikalarca izledim. Yere bakıyordu önceleri, alt dudağının içini ısırır gibi bir şeyler yapıyordu, burnunu çekmesinden anladım. Bu gururlu bir gözyaşının direnişinin işaretiydi. Çok iyi tanırım bu refleksi...


Gözünü yerden ayırmadan dalmıştı derinlere, sanki asfaltta kendisi için bir delik açmış ve yerin derinlerinde bilinmeyen bir dünyada kopan fırtınan tam ortasında savrulup duruyordu...


Yalnız ruhum bu yalnızlığı o kadar iyi anladı ki hesapsız damlalar birikti gözümün köşesine. yağmur yağsın istedim Allah’ım, yağmur yağmalı, ancak bu gözyaşını öyle bir yağmur gizleyebilir.


Bir genç kız işte, bir göz yaşı..


Binlercesi gibi gizli, içten içe akan, insanların farkına varmadığı...


Keşke uzatabilsem elimi, keşke dostum diyebilsem, dostum takma kafana diyeceğim ama biliyorum takacaksın, takıyorsun en ufak ayrıntıyı bile...


Biliyor musun dostum, en saf halidir bir genç kızın böyle gizli, derinden titreyerek sessiz hıçkırıkla ağlama hali..


Bilmiyorsun...


Bil öyleyse!

4 Nisan 2009 Cumartesi

Kurşun atan da yiyen de…



Eğer sanat yoluyla arınmak, bir tür bilgeliğe ulaşmak mümkün ise, iddia ediyorum Clint Eastwood o patikayı keşfetmiştir arkadaşlar. Bu nasıl şahane bir zarf/mazruf uyumudur, o nasıl muhteşem bir içerik/estetik ayarıdır ki; en acılı yaraları, en kirli bataklıkları, en provokasyona ve manipülasyona açık mevzuları, insanî/insanca bir vizör ile görüyor ve bunu sıkmayan, bunaltmayan bir sinema diliyle aktarırken, bir Allah kulu çıkıp da, ‘Öyle değil’ diyemiyor!




İwo Jima Mektupları’ndan (Letters From Iwo Jima) söz ediyorum elbette. Bu yaşlı Hollywwod kurdunun elinin değdiği mevzu bir sanat harikasına dönüşmeye başladı. Şimdi soru şu tabii: ‘madem bu kadar müthiş bir yetenek, Allah vergisi bir estetik kanal vardı da, ne diye yıllar yılı ille de aktörlük diye tutturdun kardeşim?’

Sorarlar adama…


Hani beni tanıyan okurlarım bilir, kolay kolay bir filmi bu kadar yüceltmem. Ancak filmin etkileyen ve başyapıtlar arasına girmesini gerektiren o kadar çok yönü var ki… Ancak bütün bunları anlatmadan isterseniz önce hikayesini okuyalım:
Altmış bir yıl once, ABD ve Japon orduları Iwo Jima’da karşılaştılar. Onlarca yıl sonra, adanın ıssız topraklarından birkaç yüz mektup çıkarıldı. Bu mektuplar, orada savaşanların ve başlarındaki sıradışı generalin yüzü ve sesi oldular.
Iwo Jima’ya gönderilen Japon askerleri, büyük olasılıkla geri dönmeyeceklerini biliyorlardı. Bu askerlerin arasında; yeni doğan kızını görmekten başka bir isteği olmayan fırıncı Saigo (Kazunari Ninomiya); becerisi ve onuruyla dünyaca tanınan Olimpiyat şampiyonu binici Baron Nishi (Tsuyoshi Ihara); idealizmi henüz savaş sınavından geçmemiş eski bir askeri polis olan genç Shimizu (Ryo Kase) ve teslim olmaktansa intiharı yeğleyebilecek katı bir asker olan Teğmen Ito (Shidou Nakamura) vardı. Savunmaya önderlik eden isim ise, Amerika’ya yaptığı yolculuklarla savaşın umutsuz doğasını anlamış ama aynı zamanda Pasifik’in ötesinden gelen devasa Amerikan filosunu yenmek için gereken stratejiyi kavramış olan Tuğgeneral Tadamichi Kuribayashi (Ken Watanabe) idi.


Saf irade ve adanın volkanik kayası dışında savunma adına çok az şeye sahip olan General Kuribayashi’nin eşi görülmemiş taktikleri, çabuk ve kanlı bir yenilgi olarak öngörülen çatışmayı, yaklaşık 40 gün süren kahramanca bir mücadeleye dönüştürdü. Iwo Jima’da neredeyse 7.000 Amerikan askeri öldürüldü; 20.000’den fazla Japon askeri can verdi. Iwo Jima’nın kara kumlarını kanlarıyla suladılar; ama fedakarlıkları, mücadeleleri, cesaretleri ve merhametleri, evlerine yolladıkları mektuplarda yaşıyor.


Clint Eastwood (Artık Oscarlı yönetmen, şunu çekti bunu çekti gibi sıfatlar kullanmak istemiyorum) bu tablonun yarısını bir önceki filminde çizmişti. Atalarımızın Bayrakları (Flags Of Our Fathers) aynı cepheye batıdan yaklaşıyordu. Şimdi ise setini doğu yakasına kurmuş. Ve bir sinemacıda nadir görülebilecek sükunet ve anlayışla işlemiş filmini. Filmi izledikçe görüyoruz ki, ne Spielberg’ün estetiğin insanlığa kurban edildiği Schindler’in Listesi yahut Er Ryan’ı Kurtarmak, ne de Mel Gibson’un Bir Zamanlar Askerdi türü zevzekliğe başvuruyor. Gerçekliği olması gerektiği gibi verirken, şiddeti yüceltmiyor. Ve en önemlisi mest edici bir insanı dokuyu yediriyor filmine. Aslında söylemese bile film yeterince anlamlı ama, boşboğaz bir gazetecinin kel alaka sorusuna şöyle diyor yönetmen: ‘Bu film kazanmak ya da kaybetmek hakkında değil. Savaşın insanlar üzerindeki etkisi ve vaktinden önce hayatlarını kaybedenler hakkında.”


İwo Jima’dan mektuplar Oscar ödülü alır mı bilmem. Zira Hollywwod’un kendine has dengeleri var. Daha önce defalarca aday olmuş, bu ödülü almış bir sinemacıya ‘artık yeter’ de diyebilirler. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; Clint Eastwood’un sinema serüveni sanat yoluyla bilgeliğe ulaşmanın çabası. Bu son filmi usta aktör’ü gerçek anlamda bir sinema ve sanat adamı yaptığı gibi, Tarkovsky’nin yanındaki bir yerlere de iliştiriyor.

Kanatlarımın altındaki rüzgar!


Bette Midler - Wind Beneath My Wings
Yükleyen jpdc11


gölgemde kaldığın için yüzün üşümüş olmalı
Sen hep benim ışıldamamı sağlarsın, bu senin tarzın...


Hep bir adım geriden gelirsin
Sen belki küçük bir şey için çabalar dururken ben hep zaferler kazandım


Uzun zamandır adı konmamış, mükemmel bir yüz
Acının arkasında gizlenmiş, mükemmel bir gülümseme...

Benim kahramanım olduğunu biliyor muydun?
Olmak istediğim her şey?
Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...


Belki bu kimsenin dikkatini bile çekmedi ama
Ben, bütün kalbimle, her şeyin farkındaydım...
Senin de gerçeği bilmeni istiyorum...
Evet, evet... Bilmelisin.
Ben sensiz hiç bir şey olamazdım...


Benim kahramanım olduğunu biliyor muydun?
Olmak istediğim her şey?
Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...


Sana hiç kahramanım olduğunu söylemiş miydim?
Sen her şeysin... Her şey... Olmak istediğim her şey...


Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
Çünkü sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...


Kanatlarımın altındaki rüzgar...
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...


Yüksel... Yüksel... Beni daha yükseklere çıkar
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

Uç... Uç... Yıldızlara kadar uç
Uç ki, gökyüzüne dokunabileyim

Teşekkür ederim, teşekkür ederim
Tanrı'ya... Senin için...


Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

Wind Beneath My Wings - Bette Midler.

3 Nisan 2009 Cuma

Yüksek Ökçeler


Kedili köşkün faresi miyiz, yüksek ökçeli Hatice Hanım mı?

Hepimiz duyuyoruz tehlike tamtamlarını.
Diyaframı kuvvetli borazancının tırmaladığı kulaklar hepimizin.

Pekiyi niye suçlu suçlu yere bakıyoruz?

İşaret parmaklarımızla gösterirken yanımızdakinin ensesini, kolları sıkacak mengenelerin bir gün bizim etimizi buracağını bilmiyor muyuz?

Yoksa Zweig ve karısı gibi, diktaya köle olan halkları gördükçe, intiharın davetine mi icabet edeceğiz?

Dimağını Hitler'e bedavaya kiralayanlara acımak mı gerekir yoksa kızmak mı?

Yapraklar ikaz ediyor dallarda: Duyun bizi!

Ayaklarını topraktan çıkarabilse dağ bile galeyana gelecek. Oysa üstümüze alınmıyoruz biz. Küçük bir ıslık başlattı bu devasa ‘çığ’ı. Arz-ı herc ü merc eden bu zelzele renkli bir minik kelebeğin kanat çırpmasından neşet etti. Çalan tamtamlar hepimiz için, borazanın muhatabı istisnasız bizleriz.

Kedi ile savaşan farelerin öyküsünü bilir misiniz?

Bir şatoda gönlünce yaşarmış küçük fareler... Çoğaldıkça çoğalmışlar. Birken beş, beşken onbeş olmuşlar. Bakmış ki kontrol elden gidiyor evin sahibi, bir kedi almış oldukça besili. Acımasızmış bu yeni misafir, görevini eksiksiz yaparmış. Fare sayısı her gün birer tane azalmış medeniyete uzak bu şatoda. Sonunda toplanmış fareler. ‘Ne yapalım?’ demişler, ‘Her gün birer birer yok oluyoruz. Gidişat kötü...’ ‘Çözüm kolay’ demiş arkalarda duran ufak tefek bir fare, ‘Kedi bizi niye yakalıyor?’ En öndeki, ‘çok basit’ demiş, ‘bize yaklaştığını duymuyoruz. Fark ettiğimiz anda da iş işten geçiyor. Bizden iri ve hızlı. Yaklaştığı anda şansımız kalmıyor.’ ‘O halde, öyle bir şey yapmalıyız ki bize yaklaşırken onu fark etmeliyiz...’ ‘Çıngırak’ diye bağırmış tez akıllı farelerden biri, ‘boynuna bir çıngırak takalım ki, yaklaşırken sesinin duyup önlem alalım..’

Dahice bulunmuş bu fikir, çözüm hazır: Kedinin boynuna zil takılacak!

Ancak problem bundan sonra başlamış: Zil takılacak; ama kim takacak? İşte zorların zoru bir soru!

Sonrası trajedi...

Hayatını göze alıp, çıngırağı kedinin boynuna takacak fare çıkmamış. Birer birer yok olmaya devam etmişler. Tâ ki, şatoda kendi ırklarından tek bir canlı kalmayana kadar!

Hikaye acıklı değil mi?

Daha beteri de var. ‘Yüksek Ökçeler’ var.

Yine bir köşk hikayesi.

Göztepe'deki köşkünde kız evlatlığı, hizmetçisi ve aşçısıyla mutlu bir hayat süren genç dul ‘Hatice hanım’ın hikayesi.

İki şeye çok düşkünmüş Hatice Hanım: Temizlik ve namus. Bir de hastalık derecesinde sevdiği yüksek ökçeli pabuçları. Öyle ki, yüksek ökçeler köşkün en üst katında yürürken, sesi bodrumdan duyulurmuş. Ev halkının da namusundan eminmiş Hatice Hanım.

Bir gün başı dönmeye başlamış. Tansiyonu düşüyormuş. ‘Yüksek Ökçeler’ demiş doktorlar, ‘Yüksek ökçeli pabuçları çıkarıp, ökçesiz yumuşak tabanlı ayakkabı giymelisiniz.’

Tavsiyeye uymuş evin hanımı. İyileşmiş de...

Ve bir gün mutfağa girdiğinde gördüğü manzara onu beyninden vurmuş. Aşçı evin hizmetçisini ve evlatlığını birer dizine oturtmuş oynaşıyormuş. ‘Evin hanımının yüksek ökçeleri çıkartması hiç iyi olmadı’ demiş evlatlık Gülter: ‘Eskiden yerinden kımıldasa duyuyorduk, şimdi kedi gibi sessiz dolaşıyor ve biz istediğimiz gibi hareket edemiyoruz.’

Gördüğü ve duydukları karşısında kriz geçirmiş Hatice Hanım: Kızı hırsız, uşağı sapık, hizmetçisi namusuzmuş!

Evden kovmuş hepsini. Ama gelenler gideni aratmış.

Bakmış ki, Hatice Hanım, yüksek ökçesiz dünyası zehir oldu, sağlığı pahasına çıkarmış yüksek ökçeli pabuçları dolaptan ve tekrar giymiş.

Her şey yine sütliman...

Düşünüyorum şimdi; köşkün çıngırak takmaktan korkan faresi miyiz, yoksa kendini kandırmak için yüksek ökçelere sığınan Hatice Hanım mı?.

2 Nisan 2009 Perşembe

Başlarken


Eskiden yazmazsam öleceğime inanırdım. Hatta bunu bir kitabımda da yazdım. (BKZ: Bir aşka krallığım) Oysa öyle değilmiş...

Ve fakat...

Yazmanın bir yaşama şekli olduğunu da büsbütün unutmuş değilim. Allah'a binlerce şükür yaklaşık 20 yıldan beri (yazıyla yirmi) kendimi ifade etme imkanım hep oldu. Bazı dönemler haftada bir yazı yazdım, bazen haftada 13...

Şu -yine binlerce hamd olsun ki- yine köşelerim ve beni takip eden bir kitlem var... Ancak haftada iki günlük bir yazı peryodu, özellikle akışkanlığı artık başdöndürücü bir kıvama gelen gündelik hayatta yetersiz kalabiliyor. Olaylar vuku bulurken aklınızın bir yerine gelip oturan fikirleri bekletmek bazen hoş olmuyor. Ve ertelenmiş bir yazının yazılmasının pek anlamı da kalmıyor ne yazık ki!

Dönem dönem internette site sahibi olmuşluğum vardı. lakin yoğunluktan bunların hayatiyetini devam ettiremedim. Açıkçası günlük güncellemeler bazen öncelikli iş kadar hassasiyet ve mesai istiyor ve bizler gibi ekmeğini profesyonel olarak yazı işinden kazananlar için bir tercih yapmak durumunda bırakıyor. O nedenle her gün güncellemek gibi bir duvar örerek, yine kısa ömürlü bir blog (mode ismi böyle ben icat edmedim) deneyimi kazanmak istemiyorum.

İsterseniz siz buna, kafasına göre güncellenen bir site de diyebilirsiniz...

İlk yazıyı bu kadar uzatmayayım.

Yazacak çok şey var biliyorum.

Benim ve sizler için...

Muhabbetle...