8 Nisan 2009 Çarşamba

Yüreğim bir uçurtma, çırpınır gökyüzünde!



Uçurtma Avcısı, kaderleri hep başkalarının boya kaleminin ucunda olan bir ülkenin çocuklarının öyküsü. Hem düşmanlarının hem kendi insanlarının zulmüyle inim inim inleyen bir ülkenin çocukları!


İki çocuk…


Biri köşk sahibinin, yani efendinin oğlu, diğeri hizmetkârın tek çocuğu…


Efendinin oğlu okuma-yazma bilen ancak hayattan korkan, içine kapanık; diğeri cahil ancak cesur ve erdemli… Hikâye yazan efendinin oğlu, yazdığı hikâyelerden birini okur hizmetkârın oğluna.


Sihirli bir bardağı bulan adamın öyküsüdür.


Adam gözyaşını bardağa damlattıkça, her damla inciye dönüşür ve hikâyenin sonunda bir inci tepesinde elinde kanlı bir bıçak ve karısının cesediyle adam vardır. Adam daha çok gözyaşı için kendi eşini eliyle öldürmüştür… ‘Saçma’ der cahil çocuk, ‘daha çok gözyaşı istiyorsa neden karısını öldürmek yerine bir soğan koklamadı ki?’


Afgan yazar Khaled Hosseini’nin aynı adlı best-seller romanından uyarlanan ‘The Kite Runner - Uçurtma Avcısı’nda, uzun yıllar Kaliforniya’da yaşayan Amir adlı bir Afgan göçmeninin, çocukluk arkadaşı Hassan’ın oğlunun başının dertte olduğunu öğrendikten sonra ona yardımcı olmak için Taliban yönetimi altındaki anavatanına geri dönüşünün öyküsü anlatılıyor. Bir yol hikâyesi gibi görünen tema aslında geçmişe, geçmişin sırlarına, günahlarına ve kirlerine yapılan bir yolculuktur da.


Hikâye -dolayısıyla film- Oscar’da da boy gösteren İan McEvan’ın Atonement - Kefaret’inin doğu topraklarındaki kurgusu adeta. Filmin yönetmeni geçtiğimiz yıl Stranger Than Fiction’la ön plana çıkan Alman Marc Foster. Ancak yönetmenlik çok iş yok filmde. Bütün marifet hikâyenin derinliği ve insanı içine çeken gizeminde.


Afganistan belki tüm zamanların en bahtsız ülkesi. Afgan halkı da en mazlum milletlerden biri. Önce Rus işgali ve komünist paletleri altında ezilmesi, ardından tarihin en yobaz ve softa yönetiminin ağır baskısı, bundan hemen sonra da Amerikan emperyalizminin, ‘terörizmle mücadele’ adı altında eşi benzeri görülmemiş zulmü…


Yağmurdan kaçıp doluya, doludan kaçıp asit yağmuruna tutulmak gibi bir şey. Ve bütün bu işgallerin, baskıların ve zulmün altında inleyen insanların trajedileri.


Uçurtma Avcısı bu hazin öykülerden sadece biri, denizde bir damlacık yani…


Belirttiğim gibi filmin en vurucu yönü sakin ve duru diliyle beraber, etkileyici diyalogları.


Şöyle bir diyalog geçiyor mesela.


Evin efendisi, (ki kendi günahları da sonradan açığa çıkıyor) arkadaşıyla konuşurken çocuğunu istediği gibi yetiştirememekten yakınıyor. ‘Çocuklar boyama kitabı değildir’ diyor dostu, ‘onları istediğin renkte boyayamazsın…’ Uçurtma Avcısı, kaderleri hep başkalarının boya kaleminin ucunda olan bir ülkenin çocuklarının öyküsü. Hem düşmanlarının hem de kendi insanlarının zulmüyle inim inim inleyen bir ülkenin çocukları!


Filmi izlerken Afgan kültürel dokusu hakkında az da olsa bilgi sahibi olmak gerekiyor. Örneğin Peştunların Sünni, Hazaraların Şii kökenli oluşları, içten içe bir mezhep kavgasının da (Rus ve ABD ittifakıyla) tutuşturulduğu, daha çocuk yaşta Firdevsi’nin Şehname’sinden öyküler okuyan bir neslin olduğu filan…


Filme ismini veren uçurtma ise çocuklar için apayrı bir anlam, büyükler için ise unutulmaz anılar demek. Bugün gökyüzünde metal kuşların ölüm yağdırdığı topraklarda vaktiyle çocuklar uçurtmalarla gökyüzünde ruhlarını dans ettirirlerdi. Bir çocuk için uçurtma, özgürlük demekti. Kaba sığmaz çocukluğun özgürce çırpındığı bir izdüşümüydü uçurtmalar.


Bu her toplumda olduğu gibi Afganistan’da da böyleydi.


Ama bizzat Taliban her türlü baskıyla beraber çocukları da dünyevî bir cehennemin içine soktu, uçurtmayı yasakladı. Biraz zorlama yapılırsa, filmin ‘Özgürlük Amerika’da’ gibi saçma ve zorlama bir sonuca hizmet ettiğini söyleyebiliriz.

Ve elbette doğru bir hipotez değildir bu. Zira Amerika’nın özgür çocuklarının Irak’ta neler yaptığını birkaç hafta önce vizyona giren Redacted filmiyle çok iyi öğrenmiş olduk. Müzikleri, anlatımı, güzel oyunculuğu ve çok fazla bilmediğimiz bir coğrafyada geçen öyküsüyle Uçurtma Avcısı gerçekten ilgiyi hak eden bir film. Zaman zaman dozu aşan şiddet ve cinsellik göndermeleri can yakıcı olsa bile!

KÜNYE
Filmin İsmi: Uçurtma Avcısı (The Kite Runner)Yönetmen: Marc ForsterSenaryo: David Benioff Oyuncular: Wali Razaqi, Nasser Memarzia, Said Taghmaoui, Shaun Toub

Einstein severse...



Berlin’de bir gün taksiden indiğinde şoföre eksik para verdiğini söyler. Adam paraları bir daha saydığında doğru olduğunu görür. Arabacının “Anlaşılan sen rakamlardan pek anlamıyorsun” dediği kişi yüzyılın dahisi Albert Einstein’den başkası değildi.



14 Mart 1879’da Güney Almanya’nın Ulm kentinde Musevi bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Albert Einstein, çocukluğunda hiçbir üstünlük gösterememiş, kimse onun ileride ünlü bir bilgin olacağını anlayamamıştı. Kalın kafalı, geri zekalı sanılan bu utangaç çocuk, büyüyünce dünyanın en büyük bilgini, yüzyılların pek az yetiştirdiği düşünürü olduğunu gösterecekti. Halbuki konuşmayı bile güçlükle öğrenebilmiş, onun kabiliyetsizliğinden bıkan öğretmenleri başlarından savmanın çaresini aramış, annesi ve babası anormal bir çocuk olacağından korkmuşlardı.

Einstein, 1896 yılında ailesinin İtalya’ya göç etmesinin ardından aynı yıl Alman vatandaşlığından ayrıldı. İsviçre’de 5 yıl boyunca vatansız olarak yaşadı.

Zürih’teki İsviçre Federal Polytechnic Yüksekokulu sınavlarında başarısız olunca Aarau kantonundaki liseye yazıldı. 1896 Ekim’inde Polytechinic’e sınavsız girmek hakkını kazanarak, Fizik ve Matematik Dalları İçin Uzman Öğretmenlik bölümüne girdi. Einstein’in bu bölümdeki 23 öğrenci arasında tek bayan olan Mileva Maric’le sınıf arkadaşlığı, zamanla tutkulu bir aşka dönüştü. Einstein’den dört yaş büyük olan Mileva, Sırp kökenli bir Macar bürokratın kızıydı. Yugoslavya’nın kuzeyinde Vojvodina’da doğmuştu. Einstein’la Maric’in ilk çocukları Lieserl, 1902 yılında dünyaya geldiklerinde henüz evli değillerdi. Gençlerin aileleri bu evliliğe şiddetle karşı çıkıyorlardı. Ama gönül bu; ferman dinlemezdi. Bern’deki İsviçre Patent Bürosu’nda işe giren Einstein, Mileva Maric’le 6 Ocak 1903’te evlendi. Çok sessiz ve sakin bir düğündü bu. Bildik ritüellerle karşılaşacaklarını umanlar hayal kırıklığına uğramışlardı. Ne müzik, ne pasta ne de konfeti yağmuru vardı. Sadece iki şahidin dışında kimsecikler yoktu salonda. Einsteinler’ın balayıları da olmadı. Küçük bir restorantta yenen yemeğin ardından çift doğruca evlerine gitti.


Mileva, idealleri olan başarılı bir matematikçiydi. Einstein’i, en verimli olduğu dönemde etkileyen nadide kişilerden biriydi. Einstein’in hayatına çok önemli bilimsel gelişmeler yaptığı sırada girmiş ve ona bu yolda çok destek olmuştu. Mesleğinde ilerleyerek profesör olma amacını kocası için feda etmişti.


Albert Einstein hakkında kitap yazan araştırmacılar, Mileva’nın bir eşten çok Einstein’in entelektüel yol arkadaşı olduğunu ileri sürerler. Gerçekten de Einstein, Mileva’nın özgürlükçü duygularına, aykırılığına ve entelektüelliğine hayrandı. Bu yüzden Mileva’yla evlendiği için her fırsatta şanslı olduğunu söylemekten büyük bir haz alıyordu:


“O öyle bir insan ki hem benim kadar güçlü, hem de benim kadar özgür.”

Rakamlarla dans eden iki dahinin konuşmalarında, romantik konular konuşulması beklenemezdi tabii. Einsteinler, Romeo ve Julyet’i değil; Boltzmann, Drude, Helmholtz, Herz, Kirckoff ve Osward gibi fizik ve matematik biliminin klasiklerini karşılıklı birbirlerine okuyarak tartışmaktan büyük zevk alıyorlardı.


Einstein, sevgili karısına, şiirlerle kur yapmak yerine, Laplace, Newton ve Faraday gibi dahilerin kuramlarını anlatır, Mileva, Romeo ve Jülyet’ten bir pasaj dinliyormuşçasına ışıl ışıl gözlerle kocasını dinlerdi. Einstein’ın, ünlü relativite teorisi de bu konuşmalar arasında doğacaktı.


Einsteinler’ın iki erkek çocukları daha oldu. Ama ilişkileri 1914 yılına kadar sürdü. 1919 yılında da boşandılar. Einstein ikinci kez evlense de ilk aşkında yaşadığı mutluluğu hep özlemle andı. Mileva da öldüğü 1948 yılına kadar Einstein’ı hep büyük bir sevgiyle andı.



Cenap Şahabeddin ne de güzel söylemişti: “Kalp bir aşktan ötekine göç ederken az-çok zedelenir: Tam aşk, ilk aşktır.”


Albert Einstein-Mileva Maric mektuplaşmaları, birbirine tukuyla bağlanan iki bilim insanının yüksek aşklarından derin izler taşıyordu:


“Sevgili Bebeğim!

Bugün okuldan eve geldiğimde masanın üzerinde gördüğüm sevgili mektupcağızını yanıtlamadan yatmayacağım. Çok sevgili bir mektup. Pazar günü sevgili bebeğime kavuşacağım için yine çok sevinçliyim. Neşen yerinde olsun, Sevgili bebek, kendine hiçbir şeyi dert edinme, her ne olursa olsun. Sen yine benim güzel, canım sevgilimsin... Bugün 2 saat pencerede oturdum ve moleküler güçlerin etki yasasının nasıl belirlenebileceğini düşündüm. Çok güzel bir düşünceye ulaştım. Yazmak aptalca. Pazar günü seni ağzından öpeceğim. Selamlıyor ve kucaklıyorum.”
Albert
Zürih, Mayıs 1901




“Canım Sevgilim,
Şimdi ikince mektubunu da aldım ve öyle mutluyum ki, dağlar kadar. Ne sevimlisin, ah seni nasıl öpeceğim, hafta sonunu sen gelene kadar iple çekiyorum. Cumartesi gelirsen, Cuma günü birisi yolculuğa çıktığı için, belki bizde kalabilirsin... O zamana dek iyice çalışkan olacağım ki, sonra seninle iyice özgür kalıp sevineyim. Tanrım, senin karının olduğumda dünya ne güzel görünecek, göreceksin tüm dünyada daha mutlu bir kadıncağız olmayacak ve sonra adamcık da öyle olmalı. Hoşça kal tatlı sevgilim ve hafta sonunda neşeyle gel bana. Kadıncığım”


Schaffhausen, 28 Kasım 1901






Canım Sevgilim,
Bir mektup alamadan üç gün ve üç gece geçti. Beni bu kadar uzun süre bekletmeyeceğinden o kadar eminim ki, mektupcağınızın yittiğine kesinlikle inanıyorum... Şu andan başlayarak sana her mektubumda, sana sık sık yazacağımı yazıyorum ki, meraklanmayasın ve ihmalkâr posta dışında her şeyin yolunda gittiğini bilesin. Haber almamak dışında çok iyiyim, nerdeyse neşem hep yerinde, Bir de, bu mektupcuğun, sonunda kesinlikle senin eline ulaşacağından emin olsaydım. Gününü nasıl geçirdiğini bana yaz da seni birazcık olsun imgelemimle izleyebileyim, gözümde canlandırmak hiç de zor olmasa gerek. Burada, bütünüyle yalnızmışım gibi hiçbir insanla kişisel ilişkiye girmeden yaşıyorum. Hemen hemen her gün, ferahlamak için küçük bir gezinti yapıyorum, kalan zamanı da Voigt’in kuramsal fiziğini okuyarak geçiriyorum; bu adamın kitabından şimdiden birşeyler öğrendim... Sana bir kitap mı göndereyim, yoksa yerine getirilebilir başka bir arzun var mı canım sevgilim? Hiç çekinmeden yaz ama oldukça çok yaz. Her mektubundan büyük bir sevinç duyuorum. Onlar benim biricik insani hazlarım ve beynim onlarla ısınıyor. Onlar bana eş, anne baba, arkadaşlar ve toplumsal çevre yerine geçiyorlar. Elbette, Zürih’teki güzel öğrencilik yıllarında olduğu gibi, sen yanımda olabilseydin, daha güzel olacaktı. Doktor olur olmaz, daha sağlam bir iş bulabilmek için hemen ilân vereceğim. Bir gün yine de çok mutlu olacağız. Evde kalmaktan bıktıysan, bana gel, her zaman kollarım sana açık, olabildiğince. Bana oldukça çabuk ve oldukça açık yüreklilikle yaz, yürekten öpüyorum.”
Senin Albert’in
Zürih, 14 Ağustos 1900



Canım Sevgilim
Yine uyuşuk, cansıkıcı birkaç gün, uykulu gözlerimin önünden akıp geçtiler, biliyorsun böylesi günlerde, insan ne yapacağını tam bilemediği için geç kalkar, sonra odası toplanıncaya dek dışarı çıkar, sonra yoruluncaya dek, şöyle birkaç saat çalışır. Sonra öylesine aylaklık eder ve sonra miskin miskin son derece önemli felsefesel sorunlar düşünerek bunun üzerine birazcık da ıslık çalarak yemek saatinin gelmesini bekler. Daha önce nasıl yalnız yaşayabilmişim, sen benim küçük herşeyim. Sen olmadıkça, benlik duyum, çalışma zevkim, yaşam sevincim de olmuyor. Kısacası sensiz yaşamım yaşam değil... Kitapların geldiğinde çok çalışma, tersine kendini dinlendir ki benim için yeniden eski haşarı çocuk olasın. Senden sadece bir şey istiyor bekliyorum, o da senin iyi olman. Aksi durumda seni döverim... Yürekten selamlıyor ve öpüyorum, ikinci özellikle...”


Senin Albert’in




Sokrates, yüz yıllar önce “Ne pahasına olursa olsun evlenin. Kararınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz” demişti. Ama Einstein, beş kıtanın gazetelerinde manşetleri işgal eden dahi bir matematik profesörü olurken arkasında aşkla yoğrulmuş bir evlilik bırakmıştı. Einstein’ın kendisi, relativite teorisi kadar, karmaşık bir yapıya sahipti. Zenginlik, para, şöhret, lüks gibi şeylere zerre kadar itibar etmiyordu. Einstein’ının ikinci eşi ara sıra arkadaşlarını çaya davet eder, profesörü de, yanlarına gelmeye ve çay içmeye çağırınca Einstein haykırmaya başlardı: “Hayır! Gelemem!... Ne haliniz varsa görün, ben buradan gidiyorum!.. Çalışmama engel oluyorsunuz, buna tahammül edemem!..”


Eşi, sessizce haykırışların kesilmesini bekler. Sonra onu yola getirir, aşağıya indirir ve çay içmeye razı ederdi. Einstein’ın yaşayış tarzı çok basitti. Tutumunu iki kurala göre ayarlardı: Birinci kural, hiçbir kurala göre iş yapmamak, ikisincisi de, kimsenin fikrine göre hareket etmemek.


Ütüsüz elbise ile dolaşır, canı istedikçe şapka giyer, banyo sabunu ile traş olurdu. Kemandan aldığı zevki dünyada hiçbir şeyden alamadığını söylerdi. 1921 yılında Nobel Fizik ödülünü alan Einstein, hayatının son yarısında dünya çapında bir üne kavuştu ve belki de gelmiş geçmiş en ünlü bilim adamı oldu.


Ellinci yaş gününü kutladığı zaman Almanya onu şan ve şerefe boğdu; halkın sevgisini belirtmek, sonsuz takdirini anlatmak amacıyla Postdam Meydanı’na heykeli dikildi. Emrine bir yat verildi. Fakat birkaç yıl sonra sahip olduğu her şey Yahudi olduğu için elinden alndığı gibi, doğduğu memlekete dönmek hakkından da mahrum edildi. 1940’ta Amerikan yurttaşlığına geçti ve öldüğü 1955 yılına kadar bütün gücünü atom enerjinin milletlerarası kontrole bağlanması için çalıştı.

7 Nisan 2009 Salı

Dört işlem: Böl-ük pörçük matematik!




acayip kızgınım


öfkeliyim de....


kızgınım Isidore kızgın...


şeytan diyor ki;


kalk şimdi bu hayatı,


hayatları


din,


dil,


ırk,


mezhep,


kalp ayrımı gözetmeksizin


böll!!!

Dört işlem: Çarpışma!




tarifsiz hırçınlık tayfunları birbirinin peşi sıra gümbürdüyor içimde.


hırçınım, iştah kesen leş kokularını umarsız umarsız kente taşıyan berbat rüzgarlar kadar hırçın.


ve savurgan,


lodos yemiş hırçın deniz dalgaları kadar.


şeytan diyor ki;


deniz ol,


rüzgal ol,


güneş ol,


hayal ol,


gölge ol,


cin ol...


ne çıkarsa karşına:


sahil,


kaya,


serin gölgelik,


gölgeli serinlik,


hatırasız insan


ve ne kadar kurban;


çarp!!!

Bir kimsesizin günlüğü...



ilaç kokusu...


bende mi bir gariplik var yoksa yaşam kokusu mudur aslında ilaç kokuları? bilirsin sevgili dostum, gariptir hastane odalarında sinsi bir ev hortlağı gibi gezinen ilaç kokularını. milletin yüzünü ekşiterek, burun kanatlarını büzerek duyumsamamak için çabaladıkları o kekremsi kokuyu içime çekmekten tuhaf, gizli bir haz alıyorum işte ne yapayım!


annem uyuyordu yatağında. kolundaki çelik uçlu iğne şeffaf bir plastik hortumla ters dönmüş bir cam şişeye bağlıydı.


tıp... tıpppp... ttttıpppppppppppppppppp....


İnsanın sabırını deliye döndürecek bir acelesizlikle damlıyordu serum damlaları. buruşuk elini avuçlarıma aldım annemin. kemikleri kırılgan bir kraker gibi geldi bana, örselememek için o kadar ihtiyatla okşadım ki... hastalığı ilerledikçe, ilk gözleri kaçıyordu sanki dünyadan... geri çekildi gözbebekleri günler günleri kovaladıkça. küçüldü o güzelim gözler, mini mini oldu. izin versem kaybolacaktı sanki, uzay karadeliğine gizlenen bir dönemin parlak, ışıltılı yıldızı gibi. İncecik bir çift kaş, seyrelmiş, gözyaşından ağarmış kirpikler, ve halkalar iç içiçe halkalar. Bir girdap gibi, 67 yaşın açtığı girdap çizgileri, bir kısır döngü, yaşamın içine çektiği gözler kayıplara karışıyordu. çilelerin, ıstırabın anaforunda köşede son defa sevdiklerine el sallamak için bakan bir gurbet treni penceresi gibi gözler.


yüz... annemin yüzü. atlantisten bir günlüğüne dünyamızı ziyaret etmiş bir yaşlı deniz kızının elleri gibi buruşuk eller. titrek ama vakur, yıpranmış ama asil... Hasta bakıcıların sabah kahvaltı servisleri şıkırtısı eşliğinde milleti uyandırdığı esnada açtı gözlerini. sehpadaki küçük radyoda , kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına, çalıyordu ismini bilmediğim olgun bir kadın sesinden.


dudaklarını ıslatmaya çalıştı diliyle, tahmin ettim, bir şeyler söylemek istediğini. başımı eğdim sanki yaşamın sırrını fısıldayacak gibi kulaklarıma. Gözlerim kirlerin doğal parke yaptığı zeminde. pis bir floresan ışığı yansıyor tabandan ilaç kokan odada...


ttttıppppppppppppppppp.tıpppppppppppppppppppp... tıp...


serum damlıyor elinde çıngırak, sokakta manastır için bahşiş isteyen budist rahibin sabırlı adımları peryoduyla. iyice yaklaştırdım kulağımı. iyice, daha yakına, fısıldasın ki, kaçmasın kelimelerin dudaklarıyla kulağımın arasından başkasına!


biliyor musun, dedi avcundaki yorgun ipince parmaklarıyla karşı yatağı göstererek.


gözlerimi tavandan gösterdiği yöne çevirdim. yatakta biri varla yok arası bir şeydi. en fazla 40 kilo civarında biri olmalıydı, belki bir çocuk!


bu kız, dedi...


kız mı?


evet, gencecik bir taze!


inanmak için başımı kaldırarak, gözlerimle, yakınlaşır gibi kısarak kapaklarını, baktım. sonra yine döndüm eski pozisyonu aldım, tekrar dinlemeye hazırdım, devam etti:


bu kız hasta...


bir dev, acımasız bir kabalıkla ellerini göğüs kafesimden içeri soktu ve çekip aldı yüreğimi. iki avcunun arasına alıp sıktı, sıktı... sıkıştı kalbim.


pamukçuk, dedi, pamukçuk çıkmış gırtlağında. ve geç kalmışlar gelmekte, midesine kadar inmiş, su içerken bile acı ile kıvranıyor. katı yiyecek zaten yasak...


nefes almak bile istemez gibi bir hali vardı. kap-kacak şıkırtıları yakınımıza geldi, sabah kahvaltısı almak için yerimden kımıldadım. aslında içinde pamukçuk olan genç kızı merak etmekteydim. Yüzünü duvara dönmüştü, uyuyor muydu, uyanık mıydı bilmiyorum? hadi hastalığın verdiği yıpranmayı da ekleyeyim, en fazla yirmisindeydi. yirmisinde bir hasta, yaşama sırtı dönük, gözleri duvarla konuşup dertleşen.


annemin kahvaltısını sehpaya iliştirip, onun yatağına yöneldim,


afedersiniz, isterseniz size alabilirim kahvaltı, dedim..


ahlaksızlıktı benimkisi biliyorum. sudan başka gıdası olmayan bir zavallıyı, sırf görebilmek, konuşabilmek için kahvaltıyı alet etmiştim merakıma. Sanki sağır gibiydi, duymadı bile beni, ya da duymazdan geldi. Bozuldum ve annemin yanına döndüm. yumuşak tutuşlarla doğrulttum, iki yastığı üst üste koyup, kalvaltı etmesini sağladım. bir yandan yiyor, diğer yandan benimle beraber hasta kızın yatağına bakıyordu.


kimse pek bir şey bilmiyor ama, geçen akrabaları ziyaret için geldiklerinde kendi aralarında konuşurken kulak misafiri oldum, galiba aşk onu bu hale getirmiş; kara sevda!


annem hastaydı, takati, mecali yoktu belki ama, kadınlığından hiç bir şey yitirmemişti. yüzüne, devamını anlatmasını ister gibi büyük ve derin bir merakla baktım. O anda sanki yükseldi, yükseldi bir tutam bulut kopardı hüzünden ve yüzüne iliştirdi. minik gözbebeklerinde kocaman bir ızdırap damlası parıldadı.


evli bir kadına kaçmış sevdiği çocuk, kız önce canına kıymak istemiş, korkunca ölümden üzüntüden yemeden içmeden kesilmiş. nasihat, öğüt hiç bir şey dinlemeyince deli yüreği, doktorlara götürmüşler, sinir doktarlarına, ruh doktorlarına. sonra hocalara, cincilere, muskacılara, üfürükçlere. tedavi için atılan her adım, karanlık bir kuyuya çekmiş onu.


akşama kadar kudurtucu bir merakla yüzünü bize dönmesini bekledim. dönmedi, kimse onu çevirmedi, kimse ziyaretine gelmedi. hemşire serumunu değiştirirken bile ilişmedi yalnızlığına. öylece saatlarce baktı durdu duvardaki çatlak pörsümüş boyaya.


nöbeti ablama devrederken akşam, yüzünü görememenin merakıyla evin yolunu tuttum, üzerimde hastanenin artık hoşlanmaya başladığım ilaç kokusu. ölüm ile yaşam arasındaki o enteresan koku!


gece yatağa uzandığımda ben de denemek istedim duvara bakmayı.. en fazla yirmi dakika dayandım, sonra sırt üstü uzanıp tavana çaktım gözlerimi. düşünceye daldıkça kayıyordu yana gözlerim. sonra dikkatimi toplayıp yine tek noktaya odakladım bakışlarımı. aklımda hasta genç kız, hayalimde silik yüzü kendi kendime bir silüet belirlemeye çalıştım durdum.


ve rüya... koşulup varılamayan, tırmanıp çıkılamayan, düşüp çakılamayan bir garip panayır yeri!


gözlerimi açtığımda ne aklımda tavan kalmıştı ne genç kız. çekmeceden eski sabunlar gibi kokan çamaşırları toplayıp hastanenin yolunu tuttum. annemden önce kızın yatağına yolladım bakışlarımı.


allahım...


yoktu, gitmişti, götürülmüştü ya da...


yazık, dedi annem, çok yazık, sabah panikle girip çıktılar, çıkıp girdiler, ezan vakti alıp götürdüler gelmedi bir daha...


öldü mü, kaldı mı bilmiyorum...


yerin altında topraktan bir yatakta mı o incecik bitkin bedeni, yoksa ölmek için bir şilte verebilecekleri kimsesizler diyarına mı götürdüler, ondan da habersizim.


kalkıp yatağına oturdum... ellerimle o hasta kızın bedeninin çakılı kaldığı minderi yokladım. uç kısmından bir çıkıntıyı farkettim sonra. önce parmağımla kontrol ettim tedirgin bir şekilde, sonra hafifçe kaldırıp vücudumu, çekip aldım küçük bir not defterini.


küçük, yıpranmış, sayfalarından acıklı bir hastalık fışkıran.


okumaya cesaret edemedim o anda. bir suçluydum çünkü, başkasının yaşamını bir hamlede çekip yatağının altından alabilen cani bir suçlu.


sadece sararmış kapağındaki kargacık burgacık hastalıklı birinin elinden çıkma yazıyı heceleyerek okuyabildim...


bir kimsesizin günlüğü!

Dört işlem: Denize ne kaldı?



Bir burukluk,


tarifsiz bir mahsunluk çöreklendi iyi mi?


Hani bir kuş gagalamış gibi minik minik sızıntılar var sanki gögüs kafesimin her yanında.


Gün hesaplama günü.


Artık abaküs mü olur yoksa parmak hesabı mı bilmiyorum ama isidore:


Yine geldi o şeytani hırçınlık ve şeytan diyor ki:


Yalandan gerçeği;


Hayattan ölümü;


Ölümden sonsuzluğu:


Teklikten çokluğu;


Büyüklükten çocukluğu;


Aşktan nefreti;


Kinden hasreti;


Yalnızlıktan kimsesizliği;


Ayak seslerinden sessizliği;


atmak için denizlere,


Çıkart!

Erken bir post-modern: Feyyaz Kayacan öykücülüğü




1950 kuşağı öykücülerinin en belirgin özelliği dili simgesel, imgesel, soyut bir kullanım alanına sokmalarıdır. Onlar da şiirdeki İkinci Yeniciler gibi kapalı, soyut, çağrışıma, metaforlara yaslı bir dili tercih ettiler. Biçimsel tutum öncelikli seçimleri oldu. Varoluşçu öğelerin yanı sıra, gerçeküstü öğeleri de öykülerinde değerlendirdiler. Varoluşçuluğun “insanın, kendisinin yarattığı ve yeryüzünde başka hiçbir şeyin kendisine yol göstermediği evrendeki tek varlık olduğu” görüşü öykülerinin ana ilkeleri oldu. Bunalım, çıkışsızlık, toplumsal başkaldırı ana izlek olarak öykülerinde yer aldı. Ham gerçeğin yerine düşü, sosyal meselelerin yerine bireysel özgürlükleri koydular. Düşü, gerçeği kavramada bir sanatsal yöntem olarak kullandılar. Avangardist ve yenilikçi bir tutumu benimseyen 1950 kuşağı, Kafka, Camus yanında, Joyce, S. Beckett, Faulkner’dan da etkilendi. Köyü, taşrayı değil şehri mekân olarak seçip, şehrin bunalan insanını anlattılar. Bu tavır elbette edebiyatta bir kırılmanın adıdır. 1950 kuşağı böylece hem sosyal gerçekliğe hem de köy edebiyatına mesafeli dururken o güne kadarki edebiyat geleneğine de hepten başkaldırdı. Kuşkusuz bu kuşağın niyeti Sait Faik’le başlayan “bireyin yüceltilmesi” tavrını, evrensel boyuta taşımak, dünya ölçeğinde bir edebiyat yapmaktı. Bu nedenle kimi yorumcular 1950 kuşağını, öykücülüğümüzdeki “ilk modernist çıkış” olarak nitelemişlerdir.
Bu ortak özelliklerin tümünü 1950 kuşağının öncü yazarlarından biri olan Feyyaz Kayacan’ın öykülerinde de görmek mümkündür. Feyyaz Kayacan, öncelikle biçimsel anlamda yenilikçi bir tutum içerisindedir. Yerleşik anlayışlara, beğenilere, kurallara ve statüye teslim olmaz. İsyankâr, meydan okuyucu bir biçimsel anlayışı benimser. Tanımlanmış, çerçevesi netleşmiş bir yazın anlayışından çok, bir arayış içerisindedir. Öykülerinde yeni bir bakış açısı, yeni bir form, kuraldışı bir çıkış arar. Ne var ki klasik anlatıma döndüğünde de duyguları, tasvirleri, kişilikleri en yeni, en canlı haliyle öyküleştirir. Klasik tarzda yazdığı ve son öyküsü olan “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları” edebiyatımızın unutulmazları arasında yer almış kusursuz bir öyküdür.
Feyyaz Kayacan tüm öykülerine yaydığı “Hiçoğlu” metaforuyla, varoluşçuluğa yakın durur. Ancak o varoluşçuluğu hayatın anlamsızlığı olarak değil, insanın mevcut toplumsal yapıda yalnızlığı, hiçliği olarak algılamış, böyle yansıtmıştır. Hayatı yüceltmiş, onu yaşanmaz kılan yapıları eleştirmiştir. Toplumsal baskıları aşıp özgürleşme, kendi olma, kendini gerçekleştirme tüm öykülerinin temel izleklerinden biri olmuştur. Feyyaz Kayacan’la ilişkilendireceğimiz diğer bir eğilim ise gerçeküstücülüktür. O, gerçeküstücülerin “gerçek yaşam bu değil” genel anlayışları doğrultusunda, düzen eleştirileri yapmıştır. Tıpkı gerçeküstücüler gibi deliliği övmüş, ham gerçekliğe kuşkuyla yaklaşmıştır. Bilinçaltını, bunalım ve boğuntu çağını aşmada önemli bir imkân olarak görmüştür.
Kimi eleştirmenler onun yurtdışında yaşamasından yola çıkarak öykülerinin yurt gerçeklerinden kopuk olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa Kayacan’ın öykülerinde gündeme getirdiği konular, temalar bugün bile güncelliğini korumaktadır. Özellikle ülkemizdeki edebiyat ortamını ironize eden öyküleri, şaşırtıcı bir öngörüyü yansıtır. Kısaca Feyyaz Kayacan’ın hem edebiyat tutumu/biçimsel yaklaşımı hem de tematik yaklaşımı bugün de yeniliğini korumaktadır. Bu anlamda onun için söylenen “Joycevari sayıklamalar” ve “uzak ve yabancı dünyaların sorunlarını dile getiriyor” yargıları yerinde değildir. Yurt dışında yaşıyor olmasının edebiyatına tek olumsuz yansıması dil tutumudur. Kuşkusuz öykülerinde dile önem verir, tüm kuşağının yazarları gibi dilin imkânlarını geliştirmeye çalışır. Ne var ki yazdığı dilin insanlarından uzak bir iklimde yaşaması, gündelik yaşamında yazı dili dışı bir dil kullanıyor olması, öykülerinde dolaşım olanağını iyice test etmediği, deneyimleyemediği sözcüklere yer vermesi sonucunu doğurur. Zaman zaman abartılı öztürkçecilik yaklaşımı “Suavi’de o güne dek çökülleşen ve eğincini patlatmak istediği itkileri…” gibi cümleleri; izerler, sungular, sürülge, savut, beklimsizlik, erlenme, gelgitlenme, düşüt, yıldırı, berkite, gevreme, gözgü, yuvaryuvara gibi dolaşım imkânı olmayan sözcükleri kullanmasına yol açar.
Feyyaz Kayacan, Şişedeki Adam (1957), Sığınak Hikâyeleri (1962), Cehennemde Bir Yusuf (1964), Gibiciler (1967), Hiçoğlunun Serüvenleri (1969), Bir Deli Değilin Defterleri (1987) kitaplarında hep varoluşçuluk ve gerçeküstücülük çizgisini izlemiştir.[1] 1962’de kitaplaşan Sığınak Hikâyeleri’ndeki öyküler, 1954-1956 yılları arasında yayınlanır. İnsan sevgisi, savaş karşıtlığı üzerine oturan ve ölüme karşı hayatı, nefrete karşı sevgiyi yücelten bu yeni ses, kuşağının yazarlarını derinden etkiler. Ölüm ve savaşlara karşı, yaşamın güzelliklerini öne çıkaran bu öykülerde Kayacan, İkinci Dünya Savaşında Londra’daki sığınaklarda yaşanan insanlık hâllerini gündeme getirir. Çerçeve öykü anlayışıyla oluşturulan ve bir bütünlüğe doğru akan öykülerde, sürekli savaş ve hayat karşılaştırması yapılarak hayatın güzelliğine vurgu yapılır. Mrs. Valley, Mr. Ellis, Vera, Şair Alvin savaş atmosferinde bile yok edilemeyecek insanın evrensel yanlarını temsil ederler.
Mr. Ellis, bombalar altında, o çok sevdiği bahçesiyle ölüm korkusunu alt etmeye, yaşama tutunmaya çalışır. Ağaçlarına, bitkilerine gözü gibi bakar. Londra halkı, canavar düdüklerini duyduğunda gaz maskelerini alıp sığınağa koşar. Sığınaktaki insanlar için özne hep ölümdür. Sinemada, sokakta, parkta, sığınakta hep ölümle iç içe yaşarlar. Sığınaklar, korkularını paylaşmaya gelen insanların kulüpleri gibidir. Şair Alvin masanın altına saklanıp bu atmosferde bile duygusal şiirler yazar. Hikâyeleriyle şehvetin meddahlığını yapan Mrs. Valley, hayatın içinden konuşur. Vera ise bu savaş atmosferinde, şehveti, cinselliği temsil eder. Vera’da simgelenen cinsellik, ölüme karşı hayatın sunduğu en büyük imkân olarak çizilir. İnsan kendi kendine koyduğu kurallarla, düşmanlıklarla bu imkânları/güzellikleri kaçırmaktadır. Sığınak evreninin temel taşlarından biri de tütüncü Gareth’tir. O, Çanakkale Savaşında bir bacağını Türkiye’de bırakmış olan ve Joyce, Faulkner okuyan bir entelektüeldir. Savaş eleştirisi tüm öykülere yayılır: “Siz hiç damdan düşercesine vurulan bir askerin yüzündeki hayret ifadesini gördünüz mü? Ben gördüm. Öldüğüne aklını yatıramıyor. Hayret perdesi bir leke, bembeyaz bir leke gibi yüzünü kaplıyor. Leke kıvamına gelince de ölüveriyor temelli olarak. Sanki hiç yaşamamış, yemek yememiş, sevmemiş, olduğu gibi ölü olarak dünyaya gelmiş gibi.” (“Tütüncü Gareth”, Sığınak Hikâyeleri). Sığınak her ne kadar gerçek, somut bir mekân da olsa, hayatı, güzellikleri ortaya çıkaran, onun altını çizen bir metafor gibidir. Biraz da kendi hayatlarını sığınaktaki yaşama çeviren insanları imler.
Hiçoğlunun Serüvenleri’nde, toplumsal eleştiri, kıstırılmışlık, kendi olamama, özgürleşememe temaları öne çıkar. Hayat aslında yaşanmamaktadır. Kimliksiz, kişiliksiz, yok hükmündeki birey, bir şişeye kapatılmış acınası bir hâldedir. Cehennemde Bir Yusuf, onun en soyut, en kapalı metnidir. Metaforlar ve simgelerle örülmüş şiirsel düzyazı formundaki metinlerde kıstırılmış bireyin çıkışsızlığı işlenir. Metinlerdeki ağırlıklı özne “Yusuf” metaforudur. Zindanlarda, kuyularda yaşamını sürdüren bir Yusuf, topluma, çağdaş anlayışlara, değerlere eleştirel bakışlar getirir. Yusuf’un yaşadığı Terzela, tam bir baskı, ölüm ve umutsuzluk bölgesidir. Her pencere açılışta yeni bir çirkinlik daha çıkar ortaya. Her sözcük bir çığlığa dönüşür burada. İntihar kol gezmektedir.
Gibiciler iki öyküden oluşur. “İyilik Uzmanları” öyküsünde, iyilik kisvesine bürünmüş iki yüzlü insanlık hâllerinin ironisi yapılır. Bu insanlar öylesine iyilikle dolup taşarlar ki, bir taş duvara dönüşür bu iyilik ve kendilerinden başkalarını da göremezler. Ölüm karşısında bile iki yüzlülük sürer. İyimserlik üzerine yazan yazar, birine yapılan haksızlık karşısında suskundur; çünkü o an meşguldür. İdam edilen birinin fotoğrafını çeken adam bu acıdan çok fotoğrafın kendisine ne kazandıracağını düşünmektedir. Kitabın uzun öyküsü “Gibiciler”de sanat-edebiyatta taklitçilik anlayışı, yeniliklere karşı, tek tip, mekanikleşmiş sanat anlayışı gündeme getirilir.
Kayacan, Bir Deli Değilin Defterleri’nde, toplumsal yapıyı, yanlış algıları, ironi/humoura yaslayıp eleştirir. Tutkuları, arzuları küçümseyen, insanı robotlaştıran, tek tipleştiren anlayışları gülünçleştirerek ironize eder. Akıllı-deli sınırının çizilemeyeceğini örneklerken özellikle deli olarak nitelenen kişileri yüceltir, onları bu hâle getiren yapıyı sorgular. Tüm öykülerde gözlenen hayat yüceltimidir. Bunu ise hayatın kritik eşiğindeki insanlar üzerinden yapar. Delirmiş, delirmek üzere olan, bunamış ya da zekâ özürlü insanlar üzerinden…

Olağanüstü olan her zaman güzeldir, olağanüstü olan herhangi
bir şey güzeldir, aslında sadece olağanüstü olan güzeldir.
André Breton
Feyyaz Kayacan, hayal gücüyle, alegorik yaklaşımlarla bir öykü evreni kurdu. İroni ve humourla ama en çok da “gerçeküstücü” bir tutumla oluşturdu öykülerini. Kayacan, Londra’da gerçeküstücülere katıldı, Paris’te gerçeküstücülerin ideologlarından André Breton’la tanıştı. “Ben gerçekçi yazar değilim. Olamam da. Buna engel, duygu evrenimin biçimlendiği çocukluk yıllarımdan kalma oşarma eğilimi. Bir yere dek bir eksiklik bu. Ama olanak­ları türeten de eksiklik gene. Alegorik öykü yolu bende bu oşarma eğilimine denk dü­şen biricik yol. Öykülerimin çoğunda bir destan niteliğinin göze çarpması da bu oşarmanın bir sonucu.” [2] diyen Kayacan, hep olağanüstünün, gerçeküstünün peşinde oldu.
Gerçeküstü akım André Breton tarafından şöyle tanımlanmıştı; “Sürrealizm, daha önce ihmal edilmiş bir takım çağrışım biçimlerinin fevkalade gerçekliğine, rüyaların mutlak kudretine, tarafsız düşünce oyunlarına yönelik inancı esas alır. Diğer tüm psişik mekanizmaları ilk ve son olarak yıkma ve hayatın temel sorunlarını çözümlemek adına bunların yerine kendisini koyma eğilimindedir.”[3] Breton ünlü manifestosunda, “Yalnızca hayal gücü bana olabileceklere dair bir imada bulunuyor,” der. Yazar, sanrılar ve yanılsamaların küçümsenmeyecek zevk kaynağı olduğunu düşünür. Breton’a göre, fantezilerimizi özgür bıraktığımızda, gerçekten onlarla yaşamamız mümkündür. Diğer yandan delilik durumu ve onların özellikle kusurlara karşı dürüst davranmaları sürrealistlerin hep ilgisini çekmiştir. Gerçeküstücüler, daimi olarak gazetelerden beslenen ve gücünü onlardan alan hem bilimi hem de sanatı aptallaştıran “gerçekçi” bakış açısını reddederler. Ham gerçeğin yerine, bilinçaltı, hayal gücü, rüya ve sanrıları önemserler.
Tüm bu gerçeküstü anlayışın yansımalarını Kayacan’ın pek çok öyküsünde görmek mümkündür. Hiçoğlunun Serüvenleri’ndeki “Hiçoğlunun Çıkmazı” öyküsü bunlardan biridir. Kente gelen yabancı, kent yaşamına bir türlü ayak uyduramaz. Çünkü, insanlardan altı santim daha yukarıda yürümektedir. Oysa o da herkes gibi yere, toprağa, asfalta basarak yürümek istemektedir. Sonunda bunun nedeninin de bir isme sahip olamamak olduğunu keşfeder. Aynı kitaptaki “Şişedeki Adam” öyküsü de benzer bir iz üzerinde yürür. Toplumda hiç olma, etkisiz olma etrafında gelişen bir öyküdür. Yalnızlık, dışarıda olmak, sıradan insanın etkisizliği… Kişiliği, düşünceleri bir şişeye hapsolmuş kahraman tam bir hiçtir. Her şeyi, bir şişenin içinden görmektedir.
“Gibiciler” de gerçeküstü öğeler taşıyan ironik bir öyküdür. Öyküde, yeniliklere karşı, tek tip, mekanikleşmiş sanat anlayışı eleştirilir. “Sesimiz başkalarının, duygularımız, yazın anlayışımız başkalarının olacaksa, yazıyor olmamızın ne önemi var?” düşüncesi dile getirilir. Dışa dönük “konuksever” edebiyata olumlu bakış, kendi sesimize güveni bitirmiştir. Artık başkalarının sesi ithal edilmeye başlanmıştır. Oysa insan içinden geldiği gibi yazmalı, kendi sesini seslendirmeli, aktarmacı, taklitçi, sahibinin sesi olmadan özgür, özgün olmalıdır. Postaneye mektup atmak için gelen adam dirençle karşılaşır. Çünkü postane memuru ona yeni kuralları anlatmaktadır. Artık özgün mektup kabul edilmemektedir. Ses İthalatçılar Kurumu kurulmuş, herkes yazdıklarını oradan aktarmaktadır. Böylece, evren çapında bir duygudaşlık yaratılmak istenir. Bu “gibiciler” her şeyi “aktarmak”tadır. Burada kuşkusuz postane memuru, otoriteyi, yaygın edebiyat anlayışını simgelemektedir.
Kayacan pek çok öyküsünde akıllı ile deli arasında sınırın çizilemeyeceğini örneklerken özellikle deli olarak nitelenen kişileri yüceltir, onları bu hâle getiren yapıyı sorgular. Kuşkusuz deli yaklaşımı da gerçeküstü akımın doğrularıyla örtüşmektedir. Bir Deli Değilin Defterleri’nin ilk öyküsü “Ün Peşinde” de, ün peşindeki hayatı ıskalamış yazarın, kendi bencilliğini körükleyen sözcüklerden sıyrılıp kendi olması, özgür olması anlatılır. Öyküde kimi yazın anlayışları eleştirilir. İkinci öykü “Sen Olsaydın Ne Yapardın”da ise yazınsal ortam eleştirilir. Edebiyatın bir güç savaşı olduğuna tanık olduktan sonra tümüyle edebiyattan kopan, kitaplarını dağıtan ve delilik nöbetleri geçiren kahraman artık kaldırımlarda yaşamaktadır. Kitaba da adını veren “Bir Deli Değilin Defterleri”nde bir akıl hastası anlatılır. Kendisi karısını aramakta, oysa doktoru onun bir karısı olmadığını, bunu kendisinin uydurduğuna inanmaktadır.

Postmodern tutum, ironi ve dil

Postmodern anlatıların bir özelliği olan anlatı içinde yazın anlayışlarının tartışılması yaklaşımı onun öykülerinde de görülür. Kayacan öykülerinde bizzat edebiyatı ve edebiyat ortamını metnin ana sorunsalı yapar. Öykülerde, öykünün, şiirin teorisi yapılır, yazınsal tutumlar tartışılır. Yaygın olarak poetik, kuramsal tartışmalara girilir.

Feyyaz Kayacan’ın sıklıkla başvurduğu anlatım imkânlarından biri de ironidir. Bilindiği gibi ironik anlatım, karşıtlıkların, yergilerin, yaşanan olumsuzlukların daha etkili ve vurucu bir şekilde aktarılmasını sağlamak amacıyla, asıl niyetin gizlenerek bütün bunların doğal bir durummuş gibi ima biçiminde sunulmasıdır. İronik yaklaşımla yazarlar, gerçeğe vurgu yaparak, sarsıcı bir etki yapmayı hedeflerler. Postmodern anlatılarla birlikte ironi bir kez daha ama güçlü bir şekilde yazınsal yapıtlarda bir anlatım imkânı olarak kullanılmaya başlar. Kayacan’ın gündelik gerçekliğe ilişkin şüphesi, çok anlamlılık inancı, kurgu ve oyun anlayışı onu adeta ironik anlatıma zorlar.

Feyyaz Kayacan ironiyi neredeyse sanatının merkezine oturtur. Bir saçmalığı, beğenmediği bir tutumu, düşünceyi ironik bir dille mahkûm eder. Özellikle sanat-edebiyat ortamını ironize eder: “Geçenlerde idam edilen bir adamın resmini çektimdi. Ödüm kopuyordu; ya resim fena çıkarsa diye. Çünkü o resme tüm iyilik ve anlayışımı akıtmıştım. Acının, korkunun yüzüne kaktığı çizgileri en ince ayrıntılarına dek saptamak istemiştim. Resmi gördükten sonra korkularım sona erdi, içim açıldı. Pürüzsüz bir eser ortaya koymuştum.” (“İyilik Uzmanları”, Gibiciler) Hayat ve sanat çelişkisini de şöyle ironize eder: “Ergin Çokergin raflardaki kitaplara baktı, dev aynalarına yedirilmiş çabalar olarak. Ve üstüne yığılmaya başladı anılar, kaburga kemiklerine abanan bir ağırlıkla. Özellikle romanlarından birini ansıdı. Bu, gerçekte bir roman değil, bir karanlık salgınıydı. Yazar arkadaşlarından biri, bu yapıtın etkisi altında bir okuyucunun kendini öldürdüğü­ne değin bir haber gördüğünü bildirince Ergin Çokergin göğsünü kabartmış, tuhaf bir ürperti geçirmiş, bir armağan kazanmış kadar sevinmişti. Ve gazeteden alıp kestiği haberin düzinelerce kop­yasını çıkartarak, tümcelerinin ve dehasının ya­layıcılarına göndermişti.” (“Ölüm ve Serçe”, Bir Deli Değilin Defterleri) Gibiciler’deki aynı adlı öyküde, politik, angaje edebiyatı ironize eder: “Gıcırdatma yoluyla dişlerimi biliyorum, dedi. En diş gıcırdatıcı öfke romanını yazacağım da. Ötekilerini gölgede bırakacağım. Haksızlıkları, yolsuzlukları söyleyeceğim.” Ülkedeki insanların tümünün kuyularda yaşamaya mahkûm edilmesini de şöyle ironize eder: “Kişinin kuyusundan yoksun kalması çok kötü oluyor Terzela’da.” (Cehennemde Bir Yusuf)

Sonuç olarak Feyyaz Kayacan öykücülüğümüzün 1950’lerdeki yenilikçi çıkışının öncülerinden biridir. Ama onu bugünden bakıldığında ilginç ve önemli kılan bir başka özelliği de postmodern edebiyata yakınlığıdır. Bu yanıyla da kimi yorumcuların yerinde tespitiyle Kayacan için erken postmodern nitelemesi yapılabilir.

Tematik anlamda ise, öykülerinde her ne kadar döneminin önemli eğilimi varoluşçuluk belirgin olsa da, Memduh Şevket Esendal / Sait Faik / Haldun Taner çizgisindeki “hümanist” anlayışa daha yakındır. Çünkü onun öykü anlayışının merkezinde insanın kendi olamaması, hep bir başkası olması durumu yer alır. Bu yüzden tüm öykülerinde kıyıdakileri, savrulanları ve yenilmişleri anlatırken hep bir hayat yüceltmesi yapılır.


Necip Tosun
Kitap-lık, sayı 119, Eylül 2008
Dipnotlar

--------------------------------------------------------------------------------
[1] Feyyaz Kayacan, Bütün Öyküleri, Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı 2008.
[2] Feyyaz Kayacan, Türk Dili Dergisi, Aralık 1963.
[3] André Breton, Birinci Sürrealist Manifesto, Altıkırkbeş Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2003, s. 35.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Martı ağlıyor çünkü



Zaman aktıkça bir sakin dere gibi birçok şeyi de alıp götürüyor. Lakin gitmeyen, yerinde sayan bir takım şeyler de var. Yollar örneğin...


Nedense bu ülkenin kaderi sanki her tatil öncesi yaşanan üzücü hadiseler.


Kazalar, ölüm haberleri ve uyulmayan kurallar. İnsanın içine hüzün doluyor sonra. Ve oturup sakin kafayla analiz ettiğinde bir de bakıyor ki, aynı şeyleri yıllar önce kaleme almış! İşte size bugünkü hislerimi aynen anlatan yıllar öncenin bir yazısı:


Uzatsam çekebilir miyim mızrağımın ucuyla bulutlara ilişen ıslak hüznü?


Şu kanadına güneş konan martı kadar haz alabiliyor muyum gökyüzünden?
Ve ben, üzerine oturduğum şu kayadan ne kadar fazla hisliyim? Şiir akıyor gökyüzünden; 'Bir martıyı da ağlattın işte. Bu çocuk garanti intihar eder artık.'


Ölüm?


Ne kadar bize bağlı ki yaşam ipinin ucu? Ölümün üzengisini kim tutabiliyor ki, bırakınca ruhumuz dörtnala uçabilsin sonsuza? Vestiyerleri var ruhlarımızın, bin bir çeşit kostümleri astığımız. Çeşit çeşit, renk renk, boy boy, karakter karakter. Travmalarını gizliyoruz odacıklarında beynimizin.



Sevdalarım var; sonsuzlukla çarpılıp, hiçliğe bölünen.


Her tutunuş bir aldanış gibi iğreti duruyor ellerimde, yüreğim karanlığın eşiğinde iki büklüm. Buzun, soğuğun en masum, en yumuşak, en insanî, en doğal hali kar. Korkutmadan iniyor, nazlı bir peri gibi salınarak omuzlarımızdan aşağı. Kuşlar donmuş yine. O kuşlar ki, yıldızları ipe dizer gibi gezinirlerdi bulutların hemen altında... Kuşlara parayla yem alıp, püskürtenlerden nefret ediyorum. Onları fona alıp önünde mutluluk pozu verenleri affedemiyorum. Sahipsizliği, soluksuzluğu göremeyenleredir öfkem. Dirilerini görmeyip, ölülerini gazete sayfalarına basıp, altına gözü sulu mersiyeler düzenler iğrendiriyor beni.



Yüzeyi kan kokan asfaltlar öldürüyor beni. Her enkaz bir kırbaç ruh kolonlarım arasında. Her şaklayış bir şahlanış gibi; ruhu fırlatan bulutlara...


Ve ben parmağımın ucuyla hüzün bulutuna dokunmak istiyorum. Kanadında ıslak hüznü saklayan bulutları kıskanıyorum. Çocukları ısıran köpekleredir kinim, köpekleri ısıran insanlara olduğu kadar. Korkunun kokusunu alanlar ile kokunun korkusuyla saldıranları nasıl ayırabileceğiz ki?



Bu lodos beni hayatta tutuyor, bu yosunlu kaya. Şu nemli soğuk bağlıyor ciğerlerimi yaşama. Gözlerimde hüznün dışından sarkan yaşlar. Ufukta kaderin salladığı tekneler. Küçük taşlar ne kadar şanslı. Kimliksiz, sıradan ve benzeş diğerlerine. Taşa kimliğini veren sanata hasretim. Fazlalığını alıp onu ölümsüzleştiren sanatkâra!


Bu lodos sarsıyor bedenimi. Bu rüzgâr sarsıyor ruhumun menteşesi laçka kapısını. Sırtı kanla kaplı asfaltlar ürkütüyor beni..


Esen bu lodos sarsıyor bedenimi. Ruhum bir vestiyer kostümlerime. Ve yollar; üzerinde yeni çiğnenmiş bir köpek cesetleri. Ölümün aşısını bulamadı ki Louis Pasteur! Yaşam ucuz bu ülkede. Bir fren fiyatına bir demet ölü! Bir aşı bedeline ağız dolusu köpük. Arabalardan sarkan insan yüzleri.


Ne kadar da dikkatliyiz ölü hayvanları ezmemek için!


Damlarda donuyor kuşlar ve gazeteler ölü, uçmayan kuşlara ağıt yakıyor. Dirileri sokakta bakımsız, kimsesiz, sessiz. Otobana serili insan cesetleri. Flaşlar ardı ardına patlıyor, tepe ışıkları, sahne ışıkları. Beyaz kâğıtta netlik ayarları, asfalta yayılan kanda karanlığın soğuk tonu. İnsanlar bayramda, yağlı ilmeği tartışırken, ölümün kemendi boyunlarımızda geziniyor. Martılar, bulutlar kadar yüksekte. Minik gagalarında ıslak hüzünleri. Köpekler derileri asfalta yapışmış, sonsuza kaymış gözleri. Ve insanlar otobanda bedenleri, üzerinde bayramlık giysileri!


Şu kanadına güneş konan martı kadar haz alabiliyor muyum gökyüzünden?


Ve ben, üzerine oturduğum şu kayadan ne kadar fazla hisliyim?


Denize attığım taş, kişiliğime meydan okuduğu için mi uzaklarda şimdi? Denizi bir kâğıt gibi yırtmak istiyorum, vestiyerimdeki tüm kostümlerimi yakarak!



Martı ağlıyor çünkü!

Gitmeyi bilmek



‘Ağlamak yok, vedalar insana zaman kaybettirir’ demiş şair. Geldi mi zamanı, gitmeyi bilmek gerekir. Atalardan kalmadır gitmek ile kalmak arasındaki hassas zarı yırtmadan dengede tutabilmek.

‘Misafirin iyisi, makbulü; gitme zamanını bilendir’ dememişler boşuna. Vaktinden önce gidişler nezaketsizliktir ev sahiplerine, gereğinden fazla kalış da görgüsüzlük ve zulüm.


Televizyonda bilmem kaç yaşında bir nine var, dünyanın en yaşlı kadınıymış, teşhir ediyorlar antik bir eşya gibi. Çekik gözlerine baktım da, gereğinden fazla kalmışlığın, yeryüzüne verdiği rahatsızlığın burukluğu. Ve acziyet, çaresizlik, titrek, kırılgan, buruşuk parmaklardaki güçsüzlük. Biçare bir geç kalışın hüznü yudumlanıyor gözlerinde.

Gitmek mühim, gitmek zaruri, gitmek farkında olmadığımız ihtiyaç. Yakına gitmek, uzağa gitmek, gurbete gitmek, eve gitmek, benliğe gitmek. Gidiş olduktan sonra, gidilecek yer vardır nasılsa...

Bazen bağıra çağıra, bazen ağlayarak, bazen şen şakrak, bazen bir suçlu gibi sessiz ve utanmışçasına... Ama gidiş var mutlak, yolculuk, seyahat; ha içe, ha dışa doğru! Ha yarına, ha düne...

Gitmeyi bilmek, beklemeyi bildiğimiz kadar. Bekleyene gitmek, bekletmeden gitmek. Bir tren vagonu şen şakraklığıyla, gökyüzüne yükselen ipini koparmış balon misali.

‘Eylül’ dedi mi mevsim, ‘gidiş’ yazar karşısında, dönüşü ‘açık’ bir seyahat bileti gibi heyecanlandırır bileni. Kaçar gibi gitmek; yazdan, aşktan, ihanetten, nefretten, hazirandan, temmuzdan, ağustostan... Koşar gibi, uçar gibi gitmek.

Şehrin kalabalığından yalnızlığa, insanın yalnızlığından yeşilin, mavinin kalabalığına, engin bir okyanusa dalar gibi gitmek üstelik heyecanla. Günlere, çimlere basar gibi basarak gitmek, bulutlara; merdivene çıkar gibi çıkarak gitmek mesela.

Zincirleri, halatları, kabukları kırarak, yaraları iyileştirmek, derin ve uzun kış gecelerine hazırlanmak için uygun adımlarla: Tutsaklıktan hürriyete, bunaltıdan huzura.


Mevsim eylül, gidiş mevsimi. Okula, şehre, gurbete... Mevsim gidiş mevsimi solgun yapraklara. O yapraklar ki, hangi istasyona götüreceğini bilmeden binerler rüzgarlara! Ama gidiştir aslolan, durak önemsiz, menzil mühim değildir.

Yüksek gökdelenlerden, yüksek dağlara, nemli bodrumlardan ıslak mağaralara gitmek de olabilir mesela. Kirletilmiş renklerden; saydamlığa, pörsümüş tonlardan; gökkuşağının ana tonlarına... Sıkışıp kalmadan, ezilip erimeden kendi duvarlarımızın arasında.

Gitmek, yanına ‘üç’ değil, ‘hiç’ bir şey almadan, mülksüzleşip, eşyasızlaşarak. Eller cepte, dudakta ıslık, gözlerde sevdaya, sevgiliye ait ışıltılarla gidiş.

Gitmek, Ahmet Telli’nin dediği gibi;


“Gitmek. Bir hançeri inceltip
Okyanusa daldırmak isteği
Ya da düşebilmek atlasların
Dışına ki ey kalbim
Yalnızsın bu yolculukta da.
Gitmek. O kaos duygusu, aklın
Sarsıntılarla yorgun düşüşü
Bilincin kamaşması belki de.
Rehin bırakılacak bir şey yok
Unuttuklarından başka.
Gitmek. Bir büyü gibi saran
Ağrılar yumağı, kışkırtılmış
Düşlerdir ki sen şimdi
Esirgeme kendini kalbim
Kederin o derin yalnızlığından”


Marifet gitmeden önce gitmeyi bilmekte!
Ki yakındır gidişler...


Ben bir eylül, sen haziran



Güneşin o ışıktan yapraklarını bir papatya falı gibi koparıyor Eylül. Yakamıyor enseleri eskisi kadar ve biz yazın sıcak sıkılmalarından esintinin ürperticiliğine doğru gidiyoruz koşar adım...

Eylül serin, Eylül’e serili hüzün.

Ne çok yazı yazılmış, uğruna ne kelimeler dökülmüş Eylül’ün. Dallarında düşmek için fersiz bir serin rüzgarı bekleyen yapraklarıyla titreyen sonbahar ağacı gibi Eylül ve kelimeler.
Ama en çok da hüzün ile yan yana... Ve ayrılık.

Sokaklar kanları çekilmiş, damarları fırlamış veremli bir roman kızı gibi geliyor insana. Ağaç kabuklarında soğuğun parlak ışıltısı. Aşıklar dokunmaz ağaç gövdelerine Eylül ayında!
Gemiler daha hüzünlü salınır Eylül denizinde, gözler daha dalgın, her an ağlamaya, boşalmaya hazırdır bu mevsimde. Nedensiz bir sızı titretir içimizi; derinden, kemirgen ve ısrarcı.

“Böyle eylülde gideceksen
sözüm geçmez gönlüme
ben ekime kalamam...”

Farkında olmadan severiz aslında bu acımtırak duyguları. Kekremsi de olsa Eylül’ün tadı, onsuz da yapamayız.

“Hüznümü çıkardım bu sabah naftalin kokulu sandığımdan
Çünkü aşkım;
Hüznün bile daha güzel aşk sandıklarımdan
Ve gözlerin Eylül Eylül
İstanbul bile daha bir güzel
Daha bir sen...”

Bir senfonidir bu; güneş ile bulutun, rüzgar ile yaprağın, yağmur ile gözyaşının bestelediği, buruk, kırılgan bir senfoni! Tülden siyah bir tente gibi sarmalar duyguları bulutlar. Eylül sabahları güz akşamüstlerinden daha çok gölgeler gözlerimizi. Bakışları eşikten çevirmek isteriz. Zira biliriz, her ayak sesi gideninkidir. Eylül’le gelinmez Eylül ile gidilir, Eylül’e gidilir!

“Eylül’e girdim Eylül’e girdim
her ömrün bir eylülü vardır
onca yaşadım
şimdi bildim.”

Camları buğu tutmaya başlar evlerin, cadde asfaltlarında ıslak yalnızlık rüzgarları. Pencereleri buhara boğan her nefes, her yüz kendi yalnızlığına gömülür. Yitiğini bulmaktan umudunu yitirmiş çocuk gözleridir ruhlar. Umutsuz, hüzünlü, korkak!

Sonra uzar yalnızlıklar, bir yaz sabahı gölgesi gibi. Nafiledir arayışlar, boşunadır çabalar. Eylül, bitimidir yazın, başlangıcı ayrılıkların.

“Eylüllerden yaz yap bana
Bir dönümlük bir çocukluk
gökkuşağı uçurtma
mayın mantar ütopya
yalancı mücevherler gibi...”

Dönüş aynalaradır, yaz mevsiminin götürdükleri gizlidir aynalarda. İlkbahardaki sen değilsindir aynaya bakan. Ve bir mevsim eksiltmez Eylül’e giren.

‘Ben bir Eylül, sen Haziran’ diyor şair:
“Bir eylüldü başlayan içimde
Ağaçlar dökmüştü yapraklarını
Çimenler sararmıştı
Rengi solmuştu tüm çiçeklerin
Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı
Katar gidiyordu kuşlar uzaklara
Deli deli esiyordu rüzgar
Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa
Yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar...
Ölme diyorsan; gitme kal öyleyse
Sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma
Baksana; parmak uçlarım ateş
Lavlar fışkırıyor gözbebeklerimden
Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan
Benimle meydan oku her çaresizliğe
Benimle uyu, benimle uyan.”

Gidişler Eylül’ledir, gidişler Eylül’edir... Ertelenir aşklar bir başka bahara, hoş geldin denir, uzak tutulan duygulara; hüzün merhaba!


Akşamlar buruk, eller soğuk, gökyüzü kurşun ağırlığında!
Fakat yine de isteriz sonsuz bir tutkuyla.


Biz Eylül’süz ne yaparız?