4 Nisan 2010 Pazar

Bican Efendi’den Recep İvedik’e nasıl geriledik?


Recep İvedik serisi sinema ve izleyici profili olarak Yeşilçam için bir ilerilik değil, gerilik sayılabilir. Ki serinin üçüncü ve son örneği bunun apaçık kanıtı olarak vizyondaki yerini aldı. Üzgünüm, artık ‘bir daha tövbe’ diyorum.

Mizah sanatın her alanında olduğu gibi, sinemanın da bidayetinden beri varlığını sürdüren bir tür. Lumierre Kardeşler’in ilk gösterimini yaptığı ‘Bir trenin gara girişi’ meşhurdur ama dönemin seyircilerinin en çok ilgi gösterdiği, sektör tabiriyle; en çok gişe yapan filmleri ‘Sulanan bahçıvan’ isimli bir komedileridir.

Özellikle sessiz sinema döneminde izleyiciden en ölçülebilir reaksiyon göstergesi kahkaha idi. Chaplin, Lylod gibi yedinci sanatın ilk starları da bu türden çıkmıştı.

Keza Türk sinemasının ilk dönemi her ne kadar -neredeyse- hiçbir orijinallik içermese de, Chaplin karakterinden yola çıkılarak türetilen ‘Bican Efendi’ tiplemesi de yine bir mizah karakteriydi. Ki bu karakterin tutması neticesinde seriye dönüştü Bican Efendi.

Sinema tarihine sakin bir bakış atıldığında özellikle komedi tiplemeleriyle starlığa ulaşan karakterin bilinçli bir etüt sonucu oluşmadığını görüyoruz. Feridun Karakaya’nın canlandırdığı ‘Cilalı İbo’ tiplemesi bir Zeki Müren filmindeki yan karakterdi mesela. Yine Türk insanının yıllar yılı benimseyip onun için sinemaya koştuğu Turist Ömer de başlangıçta bağımsız bir karakter olarak kurgulanmadı. Ayhan Işık’ın başrolünü oynadığı ‘Helal Olsun Ali Abi’ filminde komik ve baskın bir yan karakterdi Turist Ömer.


Şüphesiz Türk sineması ve mizah kelimeleri yan yana geldiğinde listenin tepesine oturacak tek isim Kemal Sunal’dır. Yeşilçam’ın ‘Şaban’ı da sinemaya bilinçli bir mizah figürü olarak girmedi. Hatta oynadığı ilk oyun olan Deli İbrahim’de üstlendiği celladın yardımcısı rolünde repliği bile yoktu. Ama tiyatro izleyicisi bu genç komik adama o kadar güldü ki, usta yönetmen Ertem Eğilmez bunu görüp Sunal’ı Tatlı Dillim ve Yalancı Yarim filmlerinde bir çeşit test figürü olarak denedi.

Sonuç muhteşem çıkmıştı ve Salako tiplemesi Kemal Sunal’ı Türk halkının gönül tahtına yerleştirdi. Gerisi zaten çorap söküğü gibi gelmişti. Malum başta Şaban ismi olmak üzere, mesele ne olursa olsun perdede katıksız bir komik adam vardı ve izleyiciyi yerlere yatırmayı başarıyordu. O kadar ki, Türk sineması ağır melodramlarla coştuğu dönemde de, erotik film furyasında yerlere yattığı dönemde de, siyasal sorunlar ve kadın sorunları konulu filmlerde darmadağın olduğu dönemde de Kemal Sunal filmleri hep ilgi gördü, beğenildi.


Aslında Chaplin’in yerelleştirilmiş karşılığı Bican Efendi’de de, Cilalı İbo’da da, Turist Ömer’de de gizli gibi duran aşikâr bir nokta, Şaban’da da vardı: Katıksız bir anti kahraman... Donanımsız, birikimsiz, eğitimsiz, aptallık derecesinde saf ama bir o kadar da yenilmez ve hazırcevap.

Bana sorarsanız Kemal Sunal filmlerinin sayısız kez tekrar tekrar izlenmesinde de bu gerçek gizli. Şaban filmlerinde bir tür masal tadı var ve seyirci tıpkı büyük annesinden aynı masalı bıkmadan defalarca dinlemesi gibi usanmadan izliyor Kemal Sunal komedilerini. Ve elbette en safımızın bile ‘yuh artık bu kadar da olmaz’ dediği inanılmaz saflıklar!

Toplumun ortalama bir bireyine karşılık düşen karakterin en olmadık kızların kalbini çalması, en yenilmez zalimleri alt etmesi, başta Keloğlan olmak üzere neredeyse tüm masallarımızda yok mudur?



Açıkçası Cem Yılmaz’ın G.O.R.A ve A.R.O.G’undaki Arif Işık tiplemesi bu saydığım karakterlerin günümüze uyarlanmasından başka bir şey değildi. Özünde saf, biraz aptal, ancak mücadeleci ve sonunda kazanan halk kahramanı Arif! Açıkçası Cem Yılmaz geçmişin bu tütsülü formülünü iyi çözmüş ve zekice güncellemeler ile izleyicinin kalbini kazanmıştı.

Üzülerek ifade etmek isterim ki Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik’i birçok açıdan bu örneklerden ayrılıyor. Birincisi Recep bilinçli oluşturulmuş bir televizyon karakteriydi. İkincisi ve en önemlisi İvedik asla Turist Ömer gibi bir tip değildi, Cilalı İbo ise hiç olamazdı. Çıkarcı, kaba saba, mizah anlayışı ‘hırt’ olan bir zontadan başka bir şey değildi Recep İvedik. Bu perspektiften bakıldığında Recep İvedik serisi sinema ve izleyici profili olarak Yeşilçam için bir ilerilik değil, gerilik sayılabilir. Ki serinin üçüncü ve son örneği bunun apaçık kanıtı olarak vizyondaki yerini aldı. Naiflikten habersiz, kaba saba, palas pandıras, birçok yönüyle cazip olmayıp, hatta itici sayılabilecek bu tiplemenin nasıl olur da bu kadar ilgi gördüğünü salt sinema parametreleriyle çözümlemek zannımca mümkün değil. Epey miktarda bilimsel katkıya ihtiyaç duyuyor insan.


Tüm bu çerçeveden bakıldığında her ne kadar Şahan Gökbakar’ın hedef kitle yaşını bilinçli olarak düşürdüğü belli olsa da, daha ilk baştan ‘defolu üretim’ bir karakter Recep İvedik. Yine çok gişe yapar mı bilmem ama, zaten sinematografik bir ederi olmayan seriye, ahlaki, etik ve insani olarak da denizin bittiğini gösteriyor Recep İvedik 3... Sevememiştim, sevemedim ve son örnekte ise ‘bir daha tövbe’ dediğim bir film oldu Recep İvedik. Üzgünüm…



Recep İvedik 3

Yönetmen: Togan Gökbakar

Oyuncular: Şahan Gökbakar, Zeynep Çamcı, Mehmet Yumurtacı, Sevim Yatlılar, Deniz Bozkurt, Oktay Dener

Tür: Komedi

Süre: 107 dakika

2010, Türkiye

23 Şubat 2010 Salı

Hava kararınca yetenekler parıldar!

Isırmak sanırım insanoğlunun ilk ve asli hislerinden biri. Dolayısıyla tarihin bilinen en geri noktasına gittiğimiz zaman efsane ile gerçek arasından yüzlerce ısırma öyküsü nakledilmiş günümüze. Misal Eski Yunanlılar, hatta Karadeniz kıyılarında yaşadığı söylenen İskitler, bölge yerlileri Neurianları sihirbaz olarak kabul ederlermiş. Basit bir sihirbazlık değil bu, korku içeren bir efsane ayrıca; zira bu olağanüstü büyücülerin her yıl birkaç gün için kurda dönüştüklerine inanırmış dönemin insanları. Keza tarihin babası olarak nitelendirilen M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan eski Yunanlı Herodot ise dilediklerinde kurda, dilediklerinde insana kolayca dönüşebilen bir insan türünden söz eder...


Her efsanede olduğu gibi, kurt adam efsanesinde de, sanatın gücü bu olguyu abartıp cilalayarak günümüze kadar getirmiş. Edebiyat ve sinema ise günümüz insanının farklı yönleriyle yaşadığı ‘Kurtlaşma’ hikâyesini hâlâ popüler bir ‘tür’ olarak kullanıyor. Son dönem popüler filmlerinden olan ‘Alacakaranlık’ Efsanesi de böyle bir şeydi. Gerçi kurtlaşan insanların sınıfsal kaygılar ile kategorize edilmesi gibi felsefi bir bakış da içermesi ayrı bir tartışma konusudur. Ancak özellikle Hollyywood kurt adam efsanesini unutmamıza asla izin vermez!



İşbu efsane bu kez Amerikan-İngiliz ortak yapımı ile karşımızda. Joe Jonston, -ki sinema âlemi her ne kadar Jurrasic Park’tan tanısa da Spielberg’in kankası ve görsel efektçidir kendisi- son derece sağlam bir kadro ve güçlü bir metin ile çıkıyor karşımıza. Metin iyi zira, bildik ve güncel onca zırvalama edisyonlara rağmen efsanenin özüne ve atmosferine sadık kalmaya çalışıyor senaristler. Yönetmen için aynı şeyi söylemek biraz zor, zira konuk eleman gibi duruyor filmde. Zaten bir sonraki projesi olan Captain America ile yine kendi kulvarına dönüyor efekt ustası. Hikâye şöyle:


Lanetli bir yazar olduğuna inanılan Lawrence Talbot, kardeşinin yok olmasından sonra ailesinin evine geri döner. Ayrı yaşadığı babasıyla tekrar bir araya gelir ve birlikte kardeşini aramaya başlarlar. Kendisini bekleyen korkutucu kaderin farkına varır. Talbot’nun çocukluğu annesi öldüğü gece bitmiş. Sakin, küçük Blackmoor köyünü terk ettikten sonra, yıllarca bu olayı unutmaya çalışmış. Ancak yıllar sonra kardeşinin nişanlısından (Gwen Conliffe) gelen kayıp haberi onu kaybolan kardeşini aramak için bu köye geri getirmiştir. Çok geçmeden köyde çok güçlü, hayvani bir yaratığın köylüleri vahşice öldürdüğünün haberini alır ve bundan şüphelenen İskoçya bölge müfettişi Aberline bu olayı araştırmak için köye gelir. Daha fazla detay yazmayayım zira zaten bilinen bir konu.

Bu tür ‘Düşsel Yaratıklar’ macerası her daim tutan hikâyelerdir. Başta da ifade ettiğim gibi, insanlığın köken hislerine dair uçları vardır zira. Öte yandan tarihin değişik dönemlerinde neredeyse her kültürde bir tür ‘ısırma mit’i hep olmuştur. Vergilius’dan Petronius’a kadar -ki kendisi Neron döneminde sarayın eğlence müdürüydü- birçok yazar konuyu ele almıştır. Tarihsel olarak yakın zamana geldikçe ‘kurt’ kavramı ile ‘adam’lık kavramının çok farklı konseptlerde bir araya geldiğini görüyoruz. Örneğin 16. yy.da kurt adam efsaneleri tarım toplumunun başına bela iken, 19. yy.da kahramanımız şehirlere iniyor. Tam da bu noktada ayrıksı bir film olan, Christophe Gans’ın ‘Le pacte des loups - Kurt kardeşliği’ filmine selam çakalım. Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı’nın kurt adamlar arasındaki bir ihtilaf sonucunda, yargısız infaz yapılan üç kurt adamdan dolayı çıktığını yazacak kadar uçuk kalemler ortaya çıkmıştır. Ne ki kendi kültürümüzde de bu yaratığa benzer imajiner cisimlerin varlığından bahsedilir. Misal, Artvin dolaylarında vaktiyle yaşadığına inanılan Uylak’tan bahsedilir. Elbette Batılı türdeşlerinden farklı bir düşsel yaratıktır Uylak. Daha ziyade gece sokağa çıkanların karşısına çıkar, taciz eder, aşağılar ve saldırır!

The Wolfman - Kurt Adam film olarak efsanenin tüm ayaklarını layıkıyla izleyiciye yansıtıyor. Hatta daha fazlasını, işin içine proleter-burjuva çatışması bile giriyor zaman zaman. Ancak yönetmenin aşırı stilize tarzı zaman zaman başka filmlere de sızıyor. Kimi sahnelerde meşhur King Kong filmini hatırlıyoruz bu yüzden. Her ne kadar türün başka ve daha sağlam örnekleri varsa da, Batı dünyasının bu ürkütücü yaratığını izlemek için iyi bir fırsat The Wolfman. Ne de olsa kültür kültürün kurdu oluyor dostlar!


22 Ocak 2010 Cuma

Bir Uğur Yücel çuvallaması


Bireysel intikam hissi insanoğlunun sahip olduğu en tuhaf hislerden belki birincisidir. En hümanist insan bile kendine ya da birinci derecede akrabalarına zarar verildiği zaman, aklı, vicdanı, tahsili filan bir kenara bırakıp ‘mutlak adalet’ duygusuna kapılıyor ve katıksız bir ‘kısasa kısas’çı oluveriyor. Başıma geldiği için biliyorum, dandik bir araba teybi için elime geçirdiğim hırsızı az daha öldürüyordum geçmişte! Ne seküler ne de dini kanunlar gelmişti aklıma…
Sinema doğal olarak bu hissi temasına yerleştirdiği yüzlerce film çekti. Ki bunlardan bazıları birer başyapıt olarak film tarihindeki yerlerini almışlardır. Hemen bir çırpıda sayabileceğim birkaç tanesi; John Schlesinger’in ‘Göze Göz’ü(Sally Field’in muhteşem oyununu hatırlayalım), Neil Jordan’ın ‘İçindeki Yabancı’ (Jodie Foster’ın oyunuyla hatırlarız), James Wan’ın ‘Ölüm Emri’ni (Kevin Bacon’un döktürdüğü film), ille de Michael Winner’in yönettiği ve Charles Bronson’u unutulmaz oyuncular arasına katan serinin ilki olan ‘Öldürme Arzusu’.
Gerek oyunculuğu gerekse sinemaya bakış açısıyla kalburüstü sinemacılarımızdan olan Uğur Yücel iste bu evrensel hissi son filminin konusu yapmış. Ejder Kapanı ana tema olarak bireysel intikam hissiyle yola çıkıp katıksız bir seri katile dönüşen marazi bir insanı ve çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Anlatıyor anlatmasına da açıkçası çok daha yüksek bir sinema ve estetik değer bekleyen benim gibiler için –maalesef- sonuç tam bir hayal kırıklığı.
Anlatacağım, ancak önce genel olarak özetine bir göz atalım: Güneydoğu’da askerliğini yapan Er Ensar (Nejat İşler) acımasız bir ölüm makinesidir. Askerdeyken 12 yaşındaki kız kardeşine bir sübyancı tecavüz etmiştir. Kızın akıl hastanesinde kendini astığını askerden döndüğü ilk gün sarsıntıyla öğrenir Ensar. Ardından şehirde cinayetler işlenmeye başlar. Soruşturmayı cinayet masasından iki usta dedektif Abbas - (Uğur Yücel), “Akrep”Celal (Kenan İmirzalıoğlu) ve stajyer polis memuresi Ezo (Berrak Tüzünataç) üstlenir. Emekliliğinde önce son görevini üstlenen Abbas’ın tek hayali uzun yıllardır sevgilisi olan ve bir pavyonda şarkıcılık yapan Cavidan’ı (Ceyda Düvenci) da alıp gitmektir uzaklara…
Hikaye kağıt üzerinde böyle… Ancak gelin görün ki filmin ilk sıkıntısı da burada başlıyor, Ejder Kapanı’nın ilk ve en temel sorunu anlatımdaki sıçramalar ile kopuk kopuk bir görüntü vermesi. Yönetmen her ne kadar finalde gereksiz geridönüşler ile meseleyi toparlamaya kalkışsa da filmin aksaklığını gidermiyor bu durum.
Hikayenin dağınıklığı, zorlamaları ve dramatik dengelemenin neredeyse hiç gözetilmemesi filmin bir diğer sorunu. Sözgelimi senaristimiz Çerkez komiserin sevgilisini uzun süre öykünün merkezinde tutmasına rağmen finalde onu unuttuğu gibi, Onur Ünlü’nün Polis’in akla getiren trük ve replikler ile filmin özgünlüğünü zedeliyor.
Ejder Kapanı’nın mekan tasarımlarında da bir dengesizlik göze çarpıyor. Şüphesiz İstanbul’un izbelerine kardı çevirmek etkileyici lakin karakterlerin sosyal statüleri ile ne kadar uyumlu tartışılır. Elbette kimileri ‘Aynı Se7en filmindeki gibi’ diye övgü de dizebilir ama bir filmin başka filme atıfta bulunması iyi bir şey değil nihayetinde.
Yücel ‘Yazı Tura’da dengeli olarak kullandığı hareketli kamera Ejder Kapanı’nda kontrolden büsbütün çıkmış. Neredeyse baştan sonar steadycam ile çekilmiş izlenimi veren filme bir de Jerry Bruckheimer tv serialleri tarzı görsel ve işitsel efekt eklenince ortaya bir polisiye televizyon dizi bölümü çıkmış ne yazık ki!
Konu ve etki olarak Criminal Minds ya da CSI serisinin herhangi bir bölümünden farksız olan Ejder Kapanı yer yer yakaladığı derinliği –ne acı ki- hızlı kurguya kurban edivermiş. Karakter tasarımlarında da ciddi sorun var kanaatimce. Yücel’in sadece Çerkez Amir karakterine yüklenip diğer karakterleri üstün körü geçmesi sıradan bir zaaf değil. Mantık hataları ve gereksiz dolgulara hiç değinmeyelim isterseniz. İnsan üzülüyor zira. Yoksa bir adliye/polis muhabirini aylarca kendi evine hapsedeceksiniz ve kimse arayıp sormayacak! Bir sinema filminden çok Amerikan polisiye film epizodu gibi olan filmde, Ejder fare doğurmuş ne yazık ki!

7 Ocak 2010 Perşembe

Şahan'a Bulaşma!


Bir süredir Amerika'da yaşayan sevgili meslektaşım ve dostum Mehmet Şahan öyle bir kliple karşıma çıktı ki, hem bir takım hislerimde nasıl haklı çıktığım için sevindim hem de inanılmaz şaşırdım. Hollyywood dolaylarında çektiği ilahi klibiyle hem müthiş incelikli bir estetik anlayışına hem de ateş gibi bir mizah zekasına sahip olduğunu dost düşmana gösterdi Şahan.

and Oscar goes....

Şahsen Oscar jurisinde olsam bir çok alanda ödülü Mehmet Şahan'ın Affet Beni Allahım isimli filmine verirdim. Nasıl verilmez ki, bir sefer oyunculuk on numara. Eşkiya filmindeki Uğur Yücel ile Heat filmindeki Al Pacino karışımı tiplemesi, çizgili pijama, yalın ayak günahlardan kaçarken paraya kıydığı prodüksiyon(en az üç kız saydım!), her mekanın önünde giydiği ayrı ayrı kostümler, üstü açık Mecedes, her ne kadar fonda geçse de Hummer Limuzin'i film için hiç bir fedakarlıktan çekinilmediğinin göstergesi.

Boş bir film değil...

Üstelik asla ve kat'a boş bir film değil Affet Beni Allahım... Klasik 'tövbe' çerikli filmlerden çok farkıl, varlık içindeki bir kahramanın hayatıyla başlıyoruz kilibe. Beverly Hill'de gezen çerçeve, Hollywood'un parıltılı dünyasında hızlı bir tur attıktan sonra, kent merkezlerinden şurdan buradan geçip en sonunda evsiz (Ecnebicesi Homeless) Amerikalalıran görüntüleriyle sona doğru yol alıyor. Başlarda ninja kid gibi karete kataları çizen sanatçımız, giderek ezikleşiyor ve rabbisinin karşısında mahçup bir halde diz çöküyor misalen.

Üstelik...

Üstlik metodolojisi de süper... Önce Havra, ardından Kilise ve nihayet Camii... Bir tür 'La Uhubbul Afilin' (İnşallah yanlış yazmamışımdır...) Camide sebat kılıp, dizini kırıyor ve affet yarabbim diye hitama erdiriyor bu muhteşem filmi...


Şahsen çok istifade edip, defaatle izlediğim filmde, hassaten kahramanımızın 3:59'daki samimi yakarışına dikkat çekmek isterm.


Emeği geçenlerin ellerine sağlık.


İşte o film:


20 Aralık 2009 Pazar

Neşeli hüzün, ithal umutlar!



Sanırım bir filmin güzel olması sadece filmin içerdiği kaliteyle ilgili değil. Filmin zamanlaması, onu ortaya çıkaranların kişisel menkıbelerindeki yeriyle de ilgili bir şey. Misal; Cem Yılmaz Hokkabaz’ı sinema kariyerinin başında çekmiş olsa çok daha farklı bir noktada olurdu filmi. Keza Mahsun Kırmızıgül, Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm’ü kariyerinin son döneminde çekmiş olsaydı, bu filmlerin pek bir kıymet-i harbiyesi olmazdı. Bu iki filmi önemli ve güzel kılan şey kendisinden bu kadar kaliteli bir ürün beklemediğimiz bir arabesk sanatçısının başka alandaki yeteneğinin daha ilk filminde büyük bir cümbüş ile patlamasıydı.
Yılmaz Erdoğan –beğenelim/beğenmeyelim- bu ülkenin en önemli mizahçılarından biri. Televizyon dizilerinin yanı sıra kendisinin yazıp/oynayıp/yönettiği üç filmi (Vizontele’ler ve Organize İşler) belli bir klişeye dayanan ve Yılmaz Erdoğan’dan beklenilen türden örneklerdi. Bu nedenle Doğu kökenli sanatçının yeni filmi önemliydi; ya sair filmleri gibi televizyondan deneyip tutturduğu bir formülü tekrar sinemaya uyarlayacak ya da gerçek bir sinemacı olduğunu kanıtlayacak türden sağlam bir dramatik yapı ve oyunculuk ile karşımıza çıkacaktı.
Neşeli Hayat –memnuniyetle ifade ederim ki- ikinci kısma girecek türden bir film. Ancak büsbütün de kusursuz değil.
Elbette filmin çok önemli artıları ve sevindirici yönü olmakla beraber aksayan, olmamış yönleri de mevcut.
Neşeli Hayat sıradan bir orta sınıf insanı olan Rıza Şenyurt’un son derece hayatına götürüyor bizi. Rıza Şenyurt, birçok işte tutunamamış, çocuk derdiyle yanıp tutuşan karısı ve başına bela iki kayın biraderinin arasına sıkışıp kalmış bir kenar mahalle insanıdır. Son olarak yaptığı ve batırdığı işe mahalle ahalisini de kattığı için hem dostlarıyla arası açılmış hem de onları uğrattığı zarardan dolayı mahkemelere düşmüş umutsuz bir orta sınıftır.
Mahkeme için gerekli olan avukat parasını bile bulamazken karşısına çıkan Yılbaşı arifesi Noel Baba promosyon kampanyasında, Noel Baba kıyafeti girerek bir oyuncak dükkanında kampanya aktörü olmayı kabul eder. Cuma namazlarına giden, son derece sakin, başta karısı olmak üzere çevresindeki herkese sakin şekilde yaklaşıp, en karamsar anda bile umudunu yitirmek istemeyen bir karakter olan Şenyurt, esasen Noel baba’nın ne anlama geldiğini bile tam olarak bilmemektedir.
Lakin yaptığı şeyin çok da kötü bir şey olmadığını dinlediği hutbe ile idrak edebilecek derecede de zekaya sahiptir kendisi. Yakasından bir türlü düşmeyen küçük kayınbiraderi, hukuki olarak ensesine binen mahalle komşularıyla verdiği mücadelede hep bir çıkış yolu arar durur. Nihayetinde kader ona umutlu bir çıkış gösterirse de, yeni dertler ile hayatının devam edeceğine inancı tamdır.
Neşeli Hayat’, sıradan hayatlarını sınıf atlama kaygılarıyla günlerini geçirirken her çırpınışta biraz daha batan karakterlerin filmi olmuş. Açıkçası bu tema insana ilk aşamada hemen Frank Capra’nın ‘It’s a Wonderful Life’ filmini hatırlatıyor. Zamanlama dilimi ve karakterler açısından tesedadüfü aşan bir benzerlik içeren iki film (Capra’nınki yaklaşık 55 yıl önce çekilmişti) birçok açıdan yerelleşmiş gibi görünse de temel kavramlar açısından epey sıkıntı yaşıyor.
Evet Erdoğan tıpkı Capra’nın kahramanları gibi umutlarını asla yitirmeyenlerin öyküsünü, ‘hüzünbaz’ bir dille anlatırken televizyonda yayınlanan BKM Mutfak skeçleri tadında çelişkiler üzerine kuruyor. Yokluk içinde bocalayan bir adamın villa hayalinden, bir bebeğe sahip olmanın bu dünya için yeterince ‘şey’ olduğuna inanan insanına kadar geniş bir umut ve beklenti spektrumu var filmde.
Umut, beklenti, yılmama gibi kavramlara –ne yazık ki- yüzde yüz yerli bir bakış açısıyla yaklaşamıyor Yılmaz Erdoğan. Kader’in, kaza’nın, Hikmet’in ve en sıradan ifadeyle ‘Vardır bu iş içinde bir hayır’ın künhüne vakıf bir sinemacı gibi davranamıyor ne yazık ki. Olayların görünüşüne takılıp kalıyor ve bir süre sonra yılbaşı havai fişeği gibi boşlukta dağılıp eriyor yerellik. Oysa etrafında dolandığı tema muazzam bir iş çıkarması için çok müsait.
Film müziği, atmosferi ve çelişkileri ile bize ait ve yerel üstelik. Ve iki oyuncu Yılmaz Erdoğan/Büşra Pekin bu yerel dokuyu zirveye çıkaran motif olarak baştan sona ilerliyor. Ancak aynı şeyi sanatı BKM Mutfak’ın haftalık şovu olarak gören genç kadro için söylemek pek mümkün değil. Ersin Korkut’un abartılı oyunu, diğer genç sanatçıların yer yer karikatüre varan tiplemeleri film boyunca inandırıcılığı tırtıklayıp duruyor.
En çok da finaliyle kaçırılan fırsata üzülüyor insan. (Merak etmeyin söyleyip tadınızı kaçırmayacağım) Ama mutlu finale müthiş bir Anadolu insanı vuruşu yapma imkanı varken, nedense arabesk bir yaklaşım ile tamamlıyor diyeceğini Neşeli Hayat.
Bütün bunları alt alta topladığımızda artık siz karar verin filmin iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu. Sanırım biraz da bizim bakış açımızla ilgili bir durum bu. Filme karamsar filtreyle yaklaştığımızda hayli iyi bir tablo ortaya çıkarken, tozpembe bir iyimserlikle baktığımızda ortaya çok da yüceltilmeyecek bir manzara çıkıyor. İşte böyle bir film Neşeli Hayat!

12 Aralık 2009 Cumartesi

Saw yeter!





Duymayan kaldı mı bilmem ama insanın bazen içinde bulunduğu durumun farkında olmadan ne tür bir uçurumun kenarına milim milim gittiğini anlatan meşhur bir örnek vardır. Hani şu kurbağalarla ilgili olanı. Derler ki, kaynar suya atılan kurbağa tek hamlede kendini kazanın dışına fırlatabilir. Ama soğuk suya konulan kurbağa alttaki ateş vasıtasıyla su yavaş yavaş ısıtılırsa, farkına varmaz ve su kaynadığı anda, o da haşlanmış olur.


Suyun yavaş yavaş kaynaması! Enteresan tabii…


1970’li yılların başında Yeşilçam sineması en parlak dönemini yaşarken ‘avantür’ denen filmler moda olmaya başladı. Ve bir süre sonra İtalyanlardan kaptığımız ‘erotik avantür’ü keşfetti Türk sineması. Önceleri açık saçık konuşma, birkaç bayan bacağı düzeyinde olan bu tür, gittikçe cinselliğin dozunu arttırdı. Erotizm önce soft, ardından hard pornoya dönüştü. Öyle ki yılda 130 tane seks filmi çekilen bir sektöre dönüştü Yeşilçam ve 1978’de artık tam porno filmler sinema salonlarında gösterilir hale geldi.


Kurbağa deneyi gibi…


Hollywood sinemasında şiddet ve vahşet de benzeri bir tarzda yükseldi. Korku kavramı öyle bir hale geldi ki, şimdilerde iğrençliğin dozu arttıkça artıyor ve yapımcılar bunu türün gereği olarak yaptıklarını sanıyor. A. S. Porter’dan Hitchcock’a, ondan Peckinpah’a uzanın gerilim, korku ve şiddet patikasında öyle bir otobana gelindi ki, Hollywood sineması bir yılda en az 200 tane kanın seylaplar halinde aktığı, insan parçalarının havada uçuştuğu vahşet filmlerini sinema diye çekip izleyiciye yutturmaya kalkışıyor.


Üstelik her film bir önceki örneğinden daha da iğrençleşerek yapıyor bunu.


Saw -Testere serisinin ilk filmi normal bir insanın zor seyredebileceği düzeyde şiddet ve vahşet barındırıyordu. Ancak atmosfer ve tarz olarak farklı bir film olan serinin ilk örneği tüm bu kötü özelliklerine rağmen, içerdiği zeka ile beraber belli bir ilgi gördü.


Ne var ki, yapımcılar her yeni filmde, bir öncekinin iğrençlik dozunu artırmayı marifet saydılar ve Testere filminin har örneği, bir öncekinden daha iğrenç ve kötü oldu.


Sanırım lafı serinin son örneği Testere 6 – Saw 6’ya getireceğimi anladınız artık. Bir kere bir filmin bu kadar devamının çekilmesi saçmalığın daniskası. Hani neredeyse araba modeli ya da elektronik alet sürüm kodu gibi. Bu gidişle (kendileri her ne kadar 9 filmle tamamlanacak diyorsa da) Saw 312 filan da çekilir! Ve iş öyle bir saçma boyuta ulaştı ki, konu, diyalog, replik filan önemsenmiyor artık. Foşur foşur akan kanın miktarı ve kesilen beden parçalarının adedi önem kazanıyor. Seyirci severek izliyorsa, ‘bakalım bu sefer hangi yaratıcı aletle, insanların neresini kesecekler’ şeklinde sapıkça bir merakla izliyordur. Açıkçası bu da bir film yazısından ziyade ruh doktorlarının alanına giriyor.


Bu kadar aforizmadan sonra hala konusunu merak edenler için yazayım:
Serinin altıncı filminde Jigsaw'ın (bu da kim demeyin uzun hikaye) öğrencisi Amanda bizleri korkutacak yeni oyunlarla karşımıza çıkacak. Testere'ni oyunlarına tabi tutulanları yine ölümcül sınavlar bekliyor olacak. Rus ruletinden esinlenerek hazırlanan 6 kişilik bir döner düzenek içerisine hapseden Jigsaw bu kez tutsak aldığı kişilerden kendilerini feda ederek arkadaşlarını kurtarmasını isteyecek...


Biraz önce de vurguladığım gibi mevzu öyle bir hale geldi ki artık konu filan hikaye… Mühim olan kan ve vahşetin dozajının boyutu. Eh Allah var, yeryüzünde hiçbir sinemacı bu konuda Hollywood yapımcılarının eline su dökemez. Netice itibariyle, bir tür dizi film gibi, ‘sezon finali’ sayın Testere 6’yı.

4 Eylül 2009 Cuma

Maymunlaşma mı, acının getirdiği kırılma mı?




Önce şunu vurgulamam lazım; Evrim hikayesine prim veren biri değilim. Nedeni “insanın maymundan gelmesi” ile de ilgisi yok. Bu konuda okuduğum, bildiğim dini ve beşeri bililerin böyle bir şeyin mümkün olmadığını göstermesidir. Ve salt “teori”den oluşan bir görüşü adeta bir “din” gibi kullananların olduğunu bilmem, meseleyi ideolojik platforma taşıdığını düşünüyorum. Yoksa, şahsi inancıma göre insanı ve evreni yoktan var eden yaratıcı maymunu da insana çevirir, şempanzeyi de, kurbağayı da!



Ne ki modernizmin şöyle bir marifeti olduğunu da itiraf etmem lazım. Belki insan maymundan gelmedi ama maymuna dönüşebilen insan sayısı hiç de azımsanacak miktarda değil.
Televizyonlar örneğin…



Son derece sakin, aklı başında, efendi uslu insanların bu televizyon denen tuhaf dönüştürücü marifetiyle, şebekleştiğini gün aşırı görmüyor muyuz?



Sabahları yayınlanan kadın programları, akşamları boy gösteren spor programları, siyaset tartışmaları filan. Hepsinde aynı dönüşümü, “tersine evrim”i görmek mümkün.


Maymunlaşan insan süreci…



Biliyorum, mesela nazik ve alınabilecek insan sayısı hiç de az değil. Ama bu durum tespiti yapmamızı engellememeli.



Bir süre önce korkunç bir cinayet işlendi biliyorsunuz. Gelmiş geçmiş en medyatik cinayetlerden biriydi bu. Birincisi olay medyanın kendini ait hissettiği bölgelerde yaşandı, Etiler filan. Bu mahallerde bir olay meydana geliyorsa Türk medyası hassas davranır, zira kendi çocukları da oralarda dolanıyor. Zengin sokaklar, alış-veriş merkezleri filan. Dolayısıyla Münevver karabulut Cinayeti diğer cinayetlerden ilk olarak bu açıdan farklıydı. İkincisi zanlının ailesi zengindi ve başı daha önce de bir dolu şeyden dolayı belaya girmişti.




Dediğim gibi mesela hassas ve üzücü. Zira işin içinde hayatı bitirilen genç bir kız, ortada olmayan bir zanlı ve hala soruşturması süren bir cinayet var. Başta olayın taraflarının son derece dikkatli olması lazım. Ki salt bu durumlardan dolayı Münevver’in ailesini takip ederken hep rahatsız oldum.



Elbette anlıyorum, olay kolay kaldırılabilecek bir durum değil. Evladınız hunharca katlediliyor ve katil zanlısının ismi belli olmasına rağmen ailesinin varlığı yüzünden yakalanamadığı iddia ediliyor. Herkesin zoruna gider. Lakin “acılı baba” titriyle gün aşırı medyaya çıkıp konuşmanın gidişatı da belliydi.



6 koca ay sevgili okur. 180 gün… İnsan profesör olsa anlatacağı şey biter, tükenir. Münevver’in babasının düştüğü bu üzücü durum da böyle bir şey. Söylemek istediği şeyin her birini en az bir milyon kez söyledi. Acısıyla baş edebilmek ve yasını tutmak için içine yönelip susması lazımdı. Bu, kesinlikle ‘olayın üstü örtülsün, herkes peşini bıraksın’ demek değil, onu da söyleyeyim. Birileri baba Karabulut’a ‘sürekli konuşursan olay çabuk çözülür’ diye bir şey mi dikte etti, onu da bilmiyorum. Ama bir insanın aylar boyunca medyayı istediği şekilde kullandığını düşünmesi, aslında kullanılanın kendisi olduğunu farketmeden meselenin içine dalması, “esas konuyu” işte böyle arka plana itiyor ve önümüze “baba Karabulut” figürü çıkarıyor.


Artık o vahşi cinayet, kaçak zanlı, bilmem ne hep ikinci planda kalmıştır. Şimdilerde medyanın elinde “acaba bugün manşetlik ne yapacak?” şeklinde her türlü sürprize açık bir medyatik malzeme vardır. Ve ne yazık ki, mesele “kızının katilinin peşinde olan” baba profilinden çıkıp tiraj-reyting hammaddesine dönüşmüştür.



Önceki gün yaptığı şeyleri okudunuz, izlediniz hepiniz. Eminim ortaya çıkan bu tabloyu sağlıklı olarak görmüyor bile Süreyya Bey. ‘Her geçen gün medyatik dozu daha da artan bir şekilde haber malzemesi olmazsa unutulacak’ gibi bir bilinçaltı da oluşmuş olabilir.



Son olarak acısını tüm yüreğimle paylaştığım acılı babaya şunu söylemek isterim; sevgili Süreyya Bey, lütfen bir süre susun, sakin olmaya çalışın. Biliyorum acınız büyük ve ateş ciğerinizi kavuruyor. Ancak inanın bana kızınızın üzücü kaderinden daha ibretlik bir finale doğru gidiyorsunuz gibi geliyor. Kendinize de, ülkeye de bunu yapmayın. Masum kızınızın kemiklerini sızlatacak bir sonu kendi elinizle hazırlamayın.




Yeni bir Semra Kaynanaya ihtiyacımız yok!




Lütfen…

2 Eylül 2009 Çarşamba

Kim demiş babaanneler laptop kullanamaz diye!

Teknolojinin yaşlı kuşak ile arası sürekli limonidir. Zira teknoloji gelecek jenerasyon demektir, yaşlı kuşak ise malum. Hele ki babaanneler... Ama bazen teknolojii öyle bir kullanırlar ki, sadece biz değil onu ict edenler bile küçük dilini yutabilir. Bir seyredin hele:

Tevazuun dizginlediği bir cesur yürek: Yücel Çakmaklı




Dünya sineması gibi Türk sinemasının da en büyük talihsizliklerinden biri; bidayetinden hemen sonra burjuvazi ile sıkı fıkı ilişki içine girmesiydi. Tıpkı Amerika ve Avrupa’da olduğu gibi ülkemizde de sinema bir grup mutlu azınlığın eğlencesi olarak kaldı uzun süre. Dolayısıyla ilk sinemacılar genelde ‘tuzu kuru’ elit kesimdi. Sadece gösterim sektörüyle ilgili bir şey değildi bu. Başını Sigmund Weinberg’in çektiği ilk sinemacılar öykülü filmlere geçtiklerinde de kozmopolit hayatın hikayelerine ilgi duydular hep. “Nur Baba”, “Vurun Kahpeye”, “Aysel Bataklı Damın Kızı” türü hikayeler ise esasen farklı bir toplum katmanını fokusluyor gibi görünse de genelde muhafazakarlığa eleştiri getirdiği için tercih edilmişti.





Tiyatrocular Kuşağı olarak bilinen jenerasyonun hemen ardından Yeşilçam kendince bir taşra dili de oluşturmayı denedi. Ancak Faruk Kenç gibi burjuvazi (Kendisi Enver Paşa’nın yeğeniydi zira) sınıfından biri, her ne kadar tiyatrocular dönemini bitirip, Türk sinemasına daha dinamik bir dil getirmiş olsa da köye oldukça uzaktı. İstanbul Beyoğlu’nda masa başında üretilen köy hikayeleri Yeşilçam'ın konuları oluyordu. Dudakları boyalı, topuklu ayakkabılı genç kızlar, bakımlı yüzü, düzgün kesilmiş bıyığı ile hırpani giyinmiş kıyafetli oyuncular köy filmlerinde yer alıyorlardı. Köy sorunlarına dokunulmuyordu.



Lokantacı Ali Efendi ve yeğenlerinin (Seden Kardeşler) sinemaya girmesiyle aslında muhafazakar kesim de en azından izleyici olarak ciddi bir profil oluşturuluyordu. Ancak üretilen filmler ile (burjuva kesim hariç) Türk izleyicisi arasında ciddi bir makas oluşmaya başlamıştı ve özellikle 1940’lı yıllardan itibaren bu boşluğu Mısır filmleri doldurmaya başlamıştı. Bir yandan yerli sinemacıların yoz anlatımları, diğer yandan Hollywood sinemasının işgali Türk izleyicisini sinemaya küstürmeye başlamıştı. Yeşilçam’ın yaşadığı bu sıkıntıyı Necip Fazıl Kısakürek, 17 Eylül 1943 tarihli Büyük Doğu Dergisi’nde ‘Beyaz Perde’ arabaşlığı ile şöyle dile getirmişti: ‘Sinema; fikir ve ruhun emrine geçtiği takdirde şüphesiz azametli bir imkan ve inşa planı... Fakat bugün bu planı dolduran cevher, bütün hüneri, körkütük nefsleri lif lif etmekten ibaret bacak ve vücut hazretleridir...’



1937 yılında, yaklaşık 6 yıldır sinema sektöründe senarist olarak kalem oynatan Nazım Hikmet “Güneşe Doğru” isimli bir filmi hem yazar, hem de yönetir. Film, mütareke yıllarında hafızasını yitiren bir gencin hayal dünyasını anlatmaktadır. Yücel Çakmaklı bu filmin çekildiği yıl, Nakşi ve Mevlevi ebeveynin çocuğu olarak dünyaya gelir. Hamurundaki tevazuun kökeni şüphesiz anne ve babasının bu tasavvufi dokusuna dayanıyor olsa gerek. Böylesi köklü bir ailenin ferdi olması masalla büyümesi gerçeğini de beraberinde getirir. Ve masal, bir çocuğun hayatına çok küçük yaşlarda nüfuz etmişse, geleceği sinemadadır. Çakmaklı o dönemi şöyle anlatıyor: “Dedem o zaman 75-80 yaşlarındaydı. Ona yardım etmek için müezzinlik yapardım. Ramazanlarda dedem İkindi namazından sonra akşama kadar vaaz programı vardı. 1.5 - 2 saatlik. Orada dedem kıssalar anlatırdı. Ondan çok etkilendim. Kur'an-ı Kerim’den, Mesnevi'den dini kıssaları halk hikayesi anlatma geleneğine benzer bir üslup kullanırdı. Kıssadan hisse verirdi. Dedemden aldığım etkilenmeyi en iyi "Kuruluş" dizisinde yansıttım. Hikayenin anlatımını vesile ederek mesaj vermeyi ondan öğrendim. Eserlerimdeki milli muhtevayı da büyük ölçüde dedemden aldım.”



Yücel çakmaklı her sıradan insan gibi sinemayla ilk önce izleyici olarak tanışır. Ardından lise öğrenimini görürken Afyon sinemalarında yer gösterici olarak çalışmaya başlar. Dedesinin kurguladığı masal dünyası ile perdedeki hayal dünyası arasındaki makas ilk o dönem dikkatini çeker. Asker olmayı çok isteyen Çakmaklı gözlerindeki sorun nedeniyle askeri liseye gidemeyince Gazetecilik Okulu için İstanbul’a gelir. Maddi imkansızlık yüksek öğrenimi esnasında da devam ettiği için Taksim-Şan Sineması’nda (sonradan tiyatroya çevrilecektir) teşrifatçı olarak çalışmaya devam eder. Doğal olarak gösterime giren tüm filmleri izleyen Çakmaklı, bir süre sonra süreli yayınları da takibe başlar. İşte sinema ile kesin kesişme bu dönemde olur. Yücel Çakmaklı işi gereği onlarca kez izlediği bazı filmlerin eleştirilerini yazıp, bazı dergilere yollar. Öte yandan kaldığı öğrenci yurdu muhafazakar çevreden olduğu için, bir yandan da ‘Milliyetçi’ hisleri gelişmektedir. Üniversite son sınıfta iken bir miting düzenlenir. İllegal bir toplantıdır bu ve konuşmacı elindeki kağıttan oldukça sert cümleleri kalabalığa haykırır. O esnada mitingi basan polis, konuşmacıyı yakalamak üzere harekete geçer. Eldeki kağıt en büyük delildir ve kalabalıktan bir genç fırlar ve kağıdı kaptığı gibi yıldırım hızıyla gözden kaybolur.



Yücel Çakmaklı’dan başkası değildir bu genç.



1960’lı yılların başında tamamladığı yüksek tahsilinin ardından askerliğini bitirip İstanbul’a dönen Yücel Çakmaklı, ilerde bir sinema akımını başlatacağından habersiz Yeni İstanbul, Düşünen Adam, Yeni İstiklal gibi yayın organlarında sinema yazarlığına başlar. Ancak bu genç sinema yazarının tespitleri meslektaşlarından çok farklıdır. Mesela, çok sonraları “Ulusal Sinema” adını alacak olan akımın flaş isimlerinden Metin Erksan’ın ‘Acı Hayat’ isimli filmi için şu satırları yazmıştır: ‘Erksan; romanda, hikayede, şiirde, tiyatroda, son yılların en gözde akımı olan ve olumlu sanat namı altında yutturulmak istenen sahte bir gerçekliğin Türk sinemasındaki temsilcisi olmak çabasındadır...’



Aynı dönemde Hekimoğlu İsmail, İslam Medeniyeti dergisinde ‘Sinema silahtır’ başlığıyla şu satırları kaleme alır: ‘Hatta gönül isterdi ki dini teşekküller, akıllara durgunluk verecek kadar kudretli olan sinemayı kendi amaçlarına hizmet için kullansınlar!’ Hekimoğlu, yazısının sonunda sinema insanları yetiştirmenin zaruretinden bahsetmektedir.



Ve Tohum dergisinin Ağustos 1964 tarihli nüshasında Yücel Çakmaklı zihninde uzun süredir tasarladığı kuramsal yaklaşımı kağıda döker: " ... Filmlerimizin büyük kısmı, sinemayı sadece bir ticaret vasıtası telakki eden tüccar prodüktör ve rejisörlerin yaptıkları, uydurma Amerikan filmlerinin taklidi veya piyasa romanlarından aktarılmış bayağı komediler, ağdalı melodramlardır. (...) Türk sineması ancak köylüsü ve şehirlisi ile manevi kıymetleri maddeden üstün tutan Müslüman Türk halkının inançları, milli karakterleri, gelenekleri ile yoğrulmuş, Anadolu gerçeklerini yansıtan filmler vererek Milli Sinema hüviyetine kavuşabilecektir." Yazının başlığı koşulacak olan uzun maratonun da ismidir adeta: "Milli Sinema İhtiyacı!"



Eli kalem tutan muhafazakar kesimin ortak dilidir artık bir sinema pratiği. Ancak yapacak kimsenin de çıkacağı pek yoktur. İşte Çakmaklı böylesi bir ortamda onun sinema serüveninin ‘ikinci evresi’ diyebileceğimiz setlere adımını atmasıyla neticelenir. Şüphesiz sinema okulunun olmadığı bir memlekette bir yönetmenin alaydan yetişmesinden başka yol ve yöntem yoktur. Çakmaklı da öyle yapar ve Aram Gülyüz, Mehmet Dinler, Osman Seden ve Orhan Aksoy gibi yönetmenlerin asistanlığını yaparak deneyim kazanır.



Bir süre sonra, çalıştığı Erman Film ona kendi şirketini kurması halinde dağıtım ayağında yardımcı olacağını söyler. Ali Osman Emiroğlu, Mahmut Kış başta olmak üzere pek çok kişi ve grubun desteği ile Elif Film kurulur. İlk projesi de “Kabe Yolları” isimli yarı dramatik bir belgeseldir. Film tamamlanıp gösterime girdiğinde özellikle muhafazakar halk sinema salonlarıyla tekrar yakınlaşır. Kutsal beldelerin kocaman perdedeki görüntüsü sinemanın kutsal alanda da hizmet verebileceğinin canlı örneği olmuştur! Bu çalışmanın gördüğü ilgiden de cesaret alınarak ilk konulu film için kollar sıvazlanır. Sıra sinema filmindedir ve arayış başlar. Fikir planında o dönemin her muhafazakar genci gibi Necip Fazıl Kısakürek’in etkisinde olan Çakmaklı, onun Tarkistan isimli ütopik eserini filmi çekmek ister. Ancak açıkçası çok sert eleştiriler içeren bu eser, dönemin sansür çarkından da kurtulması değildir. Dönemin iki popüler romanından biri olan (Diğeri Minyeli Abdullah’tır) Huzur Sokağı’na yönelen Çakmaklı eseri Birleşen yollar ismiyle filme alır. Ancak daha ilk filminden tarzı bellidir; popüler eser popüler yıldızlar ile ilgi çekecek!
Türkan Şoray ve İzzet Günay gibi iki yıldız ile çalışır ve film inanılmaz ilgi görür. Ahmet Kabaklı Tercüman’da şöyle yazacaktır: "Birleşen Yollar filmi, özdeğerlerinin beyaz perdeye aksedişini selamlamak isteyen Türk halkının büyük bir sevinçle seyredeceği ilk Türk filmidir." Elbette eleştiriler de olacaktır. Ses dergisinin yazarı Sıdıka Sonad gibi: " Şimdiye kadar seyrettiğim filmler suya sabuna dokunmayan, birbirinin aynı, mantıksız şeyler olduğu için sadece üzülüyordum. Fakat şimdi dikkatimi daha acı, beni korkutan bir gerçek çekti. Bugünlerde çağdışı kalmış bazı fikirler filmlerde halka empoze edilmek isteniyor. Yücel Çakmaklı'nın yönettiği Birleşen Yollar filminde apaçık bir şeriatçılık özlemi ve Atatürk ilkelerine karşı çıkış belirgindir. Oyun gücü ve sahne kültürü ile çok takdir ettiğim İzzet Günay'ın böyle bir filmde, dinin dünyadaki bütün sorunlara yegâne çözüm yolu olduğuna inanan bir kişiyi canlandırmasına üzüldüm." Bugün bile hiç yabancısı olmadığımız bu klişe üsluba aldırmayan Çakmaklı sanatıyla ilgili eleştirileri bir yere kadar ciddiye alır ve kendi zihninde geliştirdiği ölçüyü hızla sinemaya uygular. Yöntem basittir; popüler isimler ile popüler tarzda, Yeşilçam imkanlarını kullanarak alternatif bir dil oluşturmak! Bunu alenen dönemin medyasına da açıklar: “Sanat filmi yapacağım diye filmin muhtevasından fedakarlık edip, şekil endişesini ön plana almayı doğru bulmuyorum."



Mesele bu kadar basittir…



Ve hızla devamı gelmeye başlar. İlk filminde yapamadığını sonra yapar ve Kısakürek’in Deprem isimli öyküsünü Çile ismiyle filme alır, tabi yine Çakmaklı tarzıyla. Çile de Hülya Koçyiğit, Yalçın Gülhan ve Hulusi Kentmen gibi popüler isimler oynamış, üstelik Koçyiğit Altın koza Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü almıştır. Çakmaklı’nın hayranlığını gizlemediği şair Necip Fazıl Kısakürek'in "Senaryo Romanlarım" adlı kitabındaki "Sen Bana Ölümü Yendirdin" adlı hikayeden yola çıkılarak hazırlanan Zehra’nın ardından Çakmaklı’nın altın dönemi başlar.
1973-75 dönemi Milli Sinema adına en verimli dönem olur. "Oğlum Osman" , "Kızım Ayşe" , "Diriliş", “Memleketim." Çakmaklı bir röportajında kendi sinemasının mantığını şöyle özetler: “Milli Sinema, Türk halkının yaşayışını yansıtan, onun bugünkü yaşayış tarzına, düşüncesine, inancına ters düşmeyen filmlerdir. Ben Türk sinemasında milli anlayışta da filmler yapılabileceğini ispatlamak için bu tür filmler yapıyorum." Ve kendine has bir üslupla kırmadan dökmeden çizgiyi belirler: “Ben milliyetçi sinema yapmıyorum, milli sinema yapıyorum…”



Nitekim öncülüğünü ve temel kuramcılığını Yücel Çakmaklı’nın tek başına yaptığı “Milli Sinema” ekolünün bu tarihten itibaren “İslamcı” ve “Türkçü” olarak iki kola ayrılıp sonraki jenerasyon tarafından ilerletilmeye çalışıldığına şahit oluyoruz. Bugün ‘doğru ya da yanlış’ şeklinde kaba bir değerlendirmeye tabi tutmanın anlamsız olduğu bu kavramın sonraki kuşak için mümbit bir alan bıraktığı gerçeğini görmek yeterlidir sanırım.



1974 yılında sinemamız altın çağını yaşarken bir teknolojik rakibi ciddi anlamda karşısında bulur: Televizyon. İsmail Cem’in TRT’ye genel müdür olmasından sonra Yeşilçam’ın usta isimleri proje üstüne projeyi hayata geçirirler. Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ gibi isimler TRT adına seri dramalar çekmeye başlarlar.
Ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu çalkantılı siyaset denizi bir kez daha dalgalanmış ve bu dalgalanma Milli Sinema’nın –dolayısıyla Çakmaklı’nın da- kaderini değiştirmiştir. 1. MC Hükümeti Bakanlar Kurulu kararıyla İsmail TRT Genel Müdürlüğü'nden alınıp, yerine Nevzat Yalçıntaş'ın tayinini gerçekleştirir. TRT o dönem Yeşilçam’ı zehirli bir sarmaşık gibi kuşatan ‘seks filmleri furyası’nı kırmak adına televizyonu alternatif olarak kullanır. Sol medya çevrelerinin tüm eleştirilerine rağmen Nevzat Yalçıntaş, Çakmaklı’yı ‘Yerli film danışmanı’ olarak atar. Milli Sinema’nın tek temsilcisinin sanatını icra etme alanı artık ‘Beyazcam’ olmuştur. İstikamet Ankara’dır!



Kendi kulvarında hep öncü olan Çakmaklı’nın TRT’deki çıkış eseri de sarsıcı olacaktır. Rasim Özdenören’in aynı adlı hikayesinden filme aldığı “Çok sesli bir ölüm” TRT’nin diğer dramalarını gölgede bırakacak derece sağlam bir dramaturjiye sahiptir. Kendisi o dönemi şöyle özetler: “1975-1990 arası 15 sene ben TRT'de kaldım. Kısa hikayelerden 30-70 dakika arası kısa TV filmleri yaptım. Mesela Rasim Özdenören'den 1978'de Prag'da televizyon filmlerimiz arasında ödül alan ilk ve tek yapım olan Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme bu tarz çalışmalardı. Roman uyarlamaları gerçekleştirdim. Tarık Dursun K.'dan Denizin Kanı, Tarık Buğra'dan Küçük Ağa ve Osmancık. TV oyunları yaptım. Tiyatro oyunları bu tarzda tiyatro dekoru yerine mekan kullandım ve tekst olarak tiyatro metnine sadık kaldım. Necip Fazıl Kısakürek üstadın Bir Adam Yaratmak'ı ve Turan Oflazoğlu 4. Murad'ı buna örnek gösterilebilir. Bir de müzik odaklı dramalar yaptım. Hacı Arif Bey'in hayat hikayesi ve bir Rumeli türküsünden yola çıkılarak çekilen Aliş'le Zeynep.
Bir dönem Genel Müdür yardımcılığı da yaptım. Mesut Uçakan (Kavanozdaki Adam), Dr. Salih Diriklik (9. Hariciye Koğuşu), İsmail Güneş ve Osman Sınav ilk çalışmalarını bu dönemde yaptılar. Türk Edebiyatı Vakfı bünyesinde kurulan Sinema Televizyon Kulubü'nde yer alan Sabahat Erir, Sevinç Çokum ve daha sonra yönetmen de olan Mehmet Taşdiken senaryo alanında ürünler verdiler. Bizim en verimli dönemiz Tunca Toskay'ın Genel Müdür olduğu 1984-88 arasıdır. TRT yıllarımda bilhassa Ahmet Bayazıt, Tunca Öztürk ve Şenol Demiröz'le beraber olan mesaimizi yad etmek isterim".



Gerek ilk dönem filmleri, gerekse TRT deneyimi Çakmaklı’yı hem usta hem de bakış açısıyla farklı yönetmen konumuna getirmiştir. Bu nedenle 1988 yılında çekmeye başladığı ve Kahramanmaraş’ın destansı kurtuluş öyküsünün anlatıldığı “Sahibini Arayan Madalya” yönetmenin filmografisinde zirvedir. Bu kadar önemli bir konu, son derece yalın bir dil ve üst düzey estetik anlayışla üstelik “dönem” kriterleri içinde ustalıkla perdeye yansıtılır. Film o kadar büyük heyecan doğurur ki, bir işadamı olan Mehmet Tanrısever sektöre girer ve Çakmaklı ile filmler çekmek üzere anlaşır. Milli Sinema ikinci büyük hamlesini de Yücel Çakmaklı önderliğinde yapar. Ancak bu kez kulvarda yalnız değildir Çakmaklı. Hekimoğlu İsmail’in aynı adlı romanından uyarladığı “Minyeli Abdullah” ile Yeşilçam’a epey sükseli bir dönüş yapar. Minyeli Abdullah sadece gişe başarısı yakalamakla kalmaz aynı zamanda Milli Sinema’nın ikinci ve geniş hamlesinin de işaret fişeği olur. Kendisinden bir sonraki Jenerasyonun sinemacılarından olan Mesut Uçakan bu dalgayla tekrar cesaretlenerek, yıllardır içinde boğuşup durduğu video piyasasından büyük bir cesaretle çıkar ve “Yalnız Değilsiniz”i çeker. Bu film de büyük ses getirir ve sonra devamı gelir. Kelebekler sonsuza Uçar, Çizme, Sürgün, Benim Zaferim “Milli Sinema”nın ikinci döneminde çekilen filmlerdir. Çakmaklı’nın tek başına temsil ettiği ekol ‘Beyaz Sinema, İslami Duyarlıklı sinema, İnanç Sineması’ gibi farklı isimlendirmeler de alsa da, o yoluna devam eder, isim babalığıyla filan uğraşmaz. Yine bir ilki yapar ve özel televizyon kanalı için drama çekimlerine başlar. “Bişr-i Hafi-Bir Zamanlar Sarhoştu” ve “Kanayan Yara Bosna” ile hem dizi hem de film çekmeye devam eder.



Enteresandır Yücel Çakmaklı’nın ilk filmi için hangi eleştiri yapılmışsa, son filmi için de benzer eleştiriler yapılıyordur. Oysa kendisi için sinemanın ne anlama geldiğini birçok kez belirtmiş ve bu çizgide tutarlı bir şekilde kalmıştır. Üstelik çoğu zaman haddi aşan eleştirileri bile tahammül ve tebessümle karşılamış, belki içinde fırtınalar kopmasına rağmen tevazuundan hiçbir şey yitirmemiştir. 40 yılı aşkın meslek yaşamında hep yapılmayanı, yapılmaya çekinileni yapmış, bunu yaparken kırıp dökmemeye dikkat etmiş ve seven-sevmeyen herkesin bu anlamda takdiri kazanmış son derece zeki bir sinemacıdır Yücel Çakmaklı. O kadar ki, öte aleme giderken bile kendinden sonraki kuşağa bir vebal bırakmıştır: Necip Fazıl ve Bediüzzaman’ın filmlerinin çekilmesi! Salt son derece zeki bir vasiyet değildir bu aslında, Çakmaklı’nın ruh dünyasının konuşlandığı alanın çerçevesidir de…



Nur içinde yatsın…

Memleketim'den Ben Doğarken Ölmüşüm'e Bir “inanç” sinemacısı


Milli Sinema akımının en büyük –belki de tek- kuramcısı ve uygulayıcısı olan Yücel Çakmaklı’nın sinema serüvenini 4 ayrı evreye ayırmak mümkün. Çakmaklı’nın sinemaya adımını atıp, önce yazıları ile ardından film setlerine girmesiyle sonuçlanacak olan yönetmenlik öncesi dönemi bu evrelerin ilkidir. Gazetecilik okulunda henüz öğrenci iken içinde bulunduğu fikir mücadelesi ve okulun son dönemlerinde ilgi duyduğu sanat, kendisinden önce herhangi bir rol model olmamasına rağmen Çakmaklı’yı sinemanın içine çekmiştir.


1960’lı yılların başında tamamladığı yüksek tahsilinin ardından askerliğini bitirip İstanbul’a dönen Yücel Çakmaklı, ilerde bir sinema akımını başlatacağından habersiz Yeni İstanbul, Düşünen Adam, Yeni İstiklal gibi yayın organlarında sinema yazarlığına başlar ve kısa süre sonra zihninde tasarladığı kuramsal yaklaşımı kağıda döker: " Türk sineması ancak köylüsü ve şehirlisi ile manevi kıymetleri maddeden üstün tutan Müslüman Türk halkının inançları, milli karakterleri, gelenekleri ile yoğrulmuş, Anadolu gerçeklerini yansıtan filmler vererek Milli Sinema hüviyetine kavuşabilecektir." Yazının başlığı koşulacak olan uzun maratonun da ismidir adeta: "Milli Sinema İhtiyacı!" (Tohum, Ağustos -1964)

Eli kalem tutan muhafazakar kesimin ortak dilidir artık bir sinema pratiği. Ancak yapacak kimsenin de çıkacağı pek yoktur. İşte Çakmaklı böylesi bir ortamda onun sinema serüveninin ‘ikinci evresi’ diyebileceğimiz setlere adımını atmasıyla neticelenir. Çakmaklı, Aram Gülyüz, Mehmet Dinler, Osman Seden ve Orhan Aksoy gibi yönetmenlerin asistanlığını yaparak deneyim kazanır. Dönemin iki popüler romanından biri olan Huzur Sokağı’nı “Birleşen Yollar” ismiyle filme alır. Ancak daha ilk filminden tarzı bellidir; popüler eser popüler yıldızlar ile ilgi çekecek! Türkan Şoray ve İzzet Günay gibi iki yıldız ile çalışır ve film inanılmaz ilgi görür. Ancak eleştiriler de vardır, Çakmaklı sanatıyla ilgili eleştirileri bir yere kadar ciddiye alır ve kendi zihninde geliştirdiği ölçüyü hızla sinemaya uygular. Yöntem son derece lineerdir; popüler isimler ile popüler tarzda, Yeşilçam imkanlarını kullanarak alternatif bir dil oluşturmak! Bunu alenen dönemin medyasına da açıklar: “Sanat filmi yapacağım diye filmin muhtevasından fedakarlık edip, şekil endişesini ön plana almayı doğru bulmuyorum."

Mesele bu kadar basittir…

Ve hızla devamı gelmeye başlar. İlk filminde yapamadığını sonra yapar ve Kısakürek’in Deprem isimli öyküsünü “Çile” ismiyle filme alır, tabi yine kendi tarzıyla. Hatta o dönem Yeşilçam çevresi kadar muhafazakar çevreden de eleştiri alır; ‘Necip Fazıl’ın canım diyaloglarına ne olmuş böyle!’ şeklinde!

Çakmaklı’nın hayranlığını gizlemediği şair Necip Fazıl Kısakürek'in "Senaryo Romanlarım" adlı kitabındaki "Sen Bana Ölümü Yendirdin" adlı hikayeden yola çıkılarak hazırlanan “Zehra”, büyük kentteki zengin ve sahte yaşantıdan kaçıp, köyüne giden bir genç kızın öyküsünü anlatmaktadır. Çakmaklı hem anlatımda ustalaşmış hem de vermek istediği mesajı filme olağanüstü büyük bir başarıyla yedirmiştir. Zehra, Çakmaklı’nın önceden aldığı eleştirileri de bertaraf etmiştir: Önceki filmlerine göre daha dengeli, daha sembolleşmiş bir anlatım deneyerek, mizansenleri yerli yerine oturmuştur.

1973-75 dönemi Milli Sinema adına en verimli dönem oldu. "Oğlum Osman" , "Kızım Ayşe", “Diriliş”, “Memleketim." Çakmaklı sinemasının en önemli özelliklerinden biridir bu; öykü kendisini asla tekrar etmez, ancak filmin temelinde yatan düşünce değişmez, arada “Garip Kuş” ve “Ben Doğarken Ölmüşüm” gibi iki istisna bulunsa bile! Burada “Diriliş” için özel bir parantez açmak lazım sanırım. Çakmaklı’nın bu filme kadar yaptığı sinema genel anlamda ‘abartılı ve yapmacık acıları koyu melodram formatında perdeye taşıması’ iken Diriliş ile bu kozu elden alır yönetmen. Zaten Çakmaklı’nın Yeşilçam stilizasyonu dışında film yapmak gibi bir iddiası da yoktur. Klasik Yeşilçam melodram kalıplarına ‘açı’ farklılığı getirmek gibi mütevazı bir çabadır onunki… Bu nedenle kumar ve içki müptelası bir koca ile onu bu illetlerden kurtarmak için debelenen bir kadının öyküsü olan Diriliş, dönemin algısına göre klişeleri yıkacak düzeydedir. Nitekim o dönem yapılan bir panelde kendisine yöneltilen soruya Çakmaklı’nın verdiği cevap, onun sinema dünyasını ve ‘Milli Sinema’ kavramını şahane şekilde özetler: “Milli Sinema, Türk halkının yaşayışını yansıtan, onun bugünkü yaşayış tarzına, düşüncesine, inancına ters düşmeyen filmlerdir. Ben Türk sinemasında milli anlayışta da filmler yapılabileceğini ispatlamak için bu tür filmler yapıyorum." Ve kendine has bir üslupla kırmadan dökmeden çizgiyi belirler: “Ben milliyetçi sinema yapmıyorum, milli sinema yapıyorum…”

Yücel Çakmaklı filmografisinin yedinci filmi olan “Kızım Ayşe” artık bilinen formülün üzerine oturtulmuştur. Hikaye şudur: Okumak için köyden İstanbul'a gelen bir genç kızın, yoz bir çevre içinde nasıl ahlaksızlığa doğru itildiği, inançlarının nasıl maddeleştiği… Film Yeşilçam’ın klasik kötücül karakterlerini dengelemek için anne (Y. Kenter) ve köylü genç Ömer (M. Hekimoğlu) tiplemesiyle yozlaşmanın karşısında doğruluğun ve faziletin temsilcilerine de yer vermiştir. Ancak “Kızım Ayşe” ana öyküsünün yanında o kadar çok yan öykü ve trük barındırır ki, Çakmaklı’nın yapılan eleştirilerden etkilendiği akla gelir.

1974 yılında sinemamız altın çağını yaşarken bir teknolojik rakibi ciddi anlamda karşısında bulur: televizyon. İsmail Cem’in TRT’ye genel müdür olmasından sonra Yeşilçam’ın usta isimleri proje üstüne projeyi hayata geçirirler. Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ gibi isimler TRT adına seri dramalar çekmeye başlarlar.

Yücel Çakmaklı sinemasının en verimli dönemi olan ikinci evresinin son filmi ‘Memleketim’ de bu dönemde çekilir. Tarık Akan ve Filiz Akın gibi starların başrol üstlendiği film Çakmaklı’nın gözünde öncekilerden çok farklı değildir. Baştan sona milliyetçilik dozunun farkedilir oranda yükseldiği görülen film, dönemin Yeşilçam filmlerinin üzerinde bir plastik değere sahiptir ve özellikle Ulusal sinemacı çevrenin de beğenisi kazanır. Atilla Dorsay Cumhuriyet’te, “Film korkulacak olan aşırı ve gereksiz bir nasyonalizme bile düşmüyor... Memleketim, diğer yandan sağcı yönetmen Çakmaklı ile pekala diyalog kurulabileceğini, belli temeller üzerinde anlaşılabileceğini gösteriyor.” Der ve ekler; “Böyle sağın başımızın üzerinde yeri var!”

Türkiye’nin içinde bulunduğu çalkantılı siyaset denizi bir kez daha dalgalanmış ve bu dalgalanma Milli Sinema’nın –dolayısıyla Çakmaklı’nın da- kaderini değiştirmiştir. 1. MC Hükümeti Bakanlar Kurulu kararıyla İsmail TRT Genel Müdürlüğü'nden alınıp, yerine Nevzat Yalçıntaş'ın tayinini gerçekleştirir. TRT o dönem Yeşilçam’ı zehirli bir sarmaşık gibi kuşatan ‘seks filmleri furyası’nı kırmak adına televizyonu alternatif olarak kullanır. Sol medya çevrelerinin tüm eleştirilerine rağmen Nevzat Yalçıntaş, Çakmaklı’yı ‘Yerli film danışmanı’ olarak atar. Milli Sinema’nın tek temsilcisinin sanatını icra etme alanı artık ‘Beyazcam’ olmuştur.

Kendi kulvarında hep öncü olan Çakmaklı’nın TRT’deki çıkış eseri de sarsıcı olacaktır. Rasim Özdenören’in aynı adlı hikayesinden filme aldığı “Çok sesli bir ölüm” TRT’nin diğer dramalarını gölgede bırakacak derece sağlam bir dramaturjiye sahiptir. Aslında hikaye son derece yalındır: Hasta babasını at sırtından köyden şehre götürmeye çalışan bir çocuğun macerası… Ancak oluşturulan atmosfer, güçlü mekan tasarımları ve etkili mizansenler ile film beğeni kazanır ve uluslar arası ödül de alır. Hem TRT üzerinde yaşanan siyasi oyunlar hem de sektörden gelen diğer yönetmenleri –akılları sıra- koruma güdüsüyle kaleme sarılan sol kesimin yazarları ise filmde eleştirecek şey bulamayınca “film devleti aciz gösteriyor” filan şeklinde komik olma pahasına yorumlar yayınlarlar. “Çok sesli bir ölüm” artık apaçık bir şekilde göstermiştir ki; Yücel çakmaklı bir uyarlama dehasıdır. TRT birbiri peşi sıra uyarlama projeleri verir: Şevket Bulut’un “Oynaş”ı, Rasim Özdenören’in “Çözülme”si, Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak”ı, Tarık Dursun K.’Dan “Denizin Kanı”, Tarık Buğra’dan “Kuruluş” ve “Küçük Ağa”, Turan Oflazoğlu’nun “4. Murat”ı vs… 10 yıla tam 11 dizi ya da TV filmi sığdıran Çakmaklı, Küçük Ağa ve Osmancık gibi diziler ile yine bir ilke imza atmıştır. Başlıbaşına ‘büyük’ olan bu projeler onun pratikliği ve kıvrak zekası ile ancak filme çekilebilirdi. Bugün daha sakin bir halde değerlendirme yapılacak olunursa, tüm eksikliklerine rağmen bu tarihi filmler eli yüzü düzgün, başı sonu belli, mebzul miktarda estetik içeriği ile özellikle TV izleyicisine tarihi son derece güzel şekilde aktaran filmler olarak kabul edilebilir. Bahsi geçen filmleri çektikten sonra kısa bir süre TRT’de yöneticilik yapan Çakmaklı, tıpkı 10 yıl önce Yeşilçam’da olduğu gibi yine gençlerin önünü açarak bu kurumdan ayrılır. Artık dördüncü evre sayılabilecek “ustalık” dönemi gelmiştir…

Gerek ilk dönem filmleri, gerekse TRT deneyimi Çakmaklı’yı hem usta hem de, bakış açısıyla, farklı yönetmen konumuna getirmiştir. Bu nedenle 1988 yılında çekmeye başladığı ve Kahramanmaraş’ın destansı kurtuluş öyküsünün anlatıldığı “Sahibini Arayan Madalya” yönetmenin filmografisinde zirvedir. Bu kadar önemli bir konu, son derece yalın bir dil ve üst düzey estetik anlayışla üstelik “dönem” kriterleri içinde ustalıkla perdeye yansıtılır. Film o kadar büyük heyecan doğurur ki, bir işadamı olan Mehmet Tanrısever sektöre girer ve Çakmaklı ile filmler çekmek üzere anlaşır. Milli Sinema ikinci büyük hamlesini de Yücel Çakmaklı önderliğinde yapar. Ancak bu kez kulvarda yalnız değildir Çakmaklı. Hekimoğlu İsmail’in aynı adlı romanından uyarladığı “Minyeli Abdullah” ile Yeşilçam’a epey sükseli bir dönüş yapar. Minyeli Abdullah sadece gişe başarısı yakalamakla kalmaz aynı zamanda Milli Sinema’nın ikinci ve geniş hamlesinin de işaret fişeği olur. Serinin bir de devam filmini çeken usta yönetmen yine bir ilki yapar ve özel televizyon kanalı için drama çekimlerine başlar. “Bişr-i Hafi-Bir Zamanlar Sarhoştu” ve “Kanayan Yara Bosna” ile hem dizi hem de film çekmeye devam eder.

Toparlayacak olursak; Yücel Çakmaklı sinemaya adımını attığı günden, bu hayattan ahrete intikal ettiği ana kadar hep farklı, öcü ve cesur projelerin insanı, tartışılan bir sanatçı olmuş, ancak hiçbir şey onu bildiği yoldan döndürmemiştir. Öyle ki, merhumun naşının başındaki imam bile, ‘iki film çekilmesini vasiyet etti” şeklinde konuşmuştur. Mekanı cennet olsun!