6 Eylül 2010 Pazartesi

BARAN: Viranelerde defineler vardır!



Öyle der şeyhi Şakir’e: “Hârabat ehline hor bakma Şakir; viranelerde defineler vardır…” En esaslı destanlar bu nedenle çıkmaz görkemli mekânlardan. Büyük hikâyeler perişan mezbeleliklerden başlar yükselmeye. Büyük aşklar da öyle. Bana bir tane saray aşkı gösteremezsiniz ki destansı ve erdemli olsun. Sarayda entrika vardır, ihanet, sadakatsizlik ve intikam vardır. Erdem tütsülü bir buğu gibi gezinir harabe koridorlarında. Sadakat seslendirilmeyen kadim bir melodidir. Yokluk, yoksulluk besler duyguları. Varlık zehirli bir gıdadır, enfüsi bir yanılsamadır. Hani memleketimizde genelde oylarıyla gündeme gelir ya çobanlar. Çobanın aşkı her daim üstündür burjuva ve sentetik kristal aşklardan.

Bilenler bilir beni. Öyle çok sert bir Doğu/Batı zıtlaşmasına inanmam. Ancak aradaki farkın bayağı derin olduğunu da bilirim. Stendal’ın Aşka Dair’inde tasvir ettiği Batı tipi aşklar ile Doğu sevdalarının farkını gerek masallarda, gerek kitaplarda, gerekse -çok az da olsa- filmlerde görmek mümkündür. Aşkı aşağılaya aşağılaya -onlar yücelttiklerini zannediyorlar ne talihsizlik!- ‘köpeklik’ düzeyine indiren (Bilmeyenler şaşıracaktır. Elbette ‘Aşk Köpekliktir’ furyasına gönderme yapıyorum) Batı hayranı Doğu modeli de var ama bizim bu haftaki konumuzun dışında.

Bu haftaki önerimiz, aşk üzerine çekilmiş en muazzam filmlerden biri olan Mecid Mecidi’nin Baran’ı… Öyle bir aşk ki mezbeleliğin içinden fışkıran bir pürüzsüz gül yaprağı sanki. Ego, bedbinlik, hodgamlık batağında çırpınırken etrafa sıçrattıklarıyla övünen Batı tipi aşkın tam karşısında dimdik ve asil bir şekilde duran Doğulu bir aşk hikâyesi Baran.

Önce hikâyeyle ilgili bir özet geçeyim: Baran, Tahran’da bir inşaatta kaçak olarak çalışan babasının iş kazasında ayağının kırılması üzerine onun yerini almaya karar veren genç bir Afgan kızının, erkek kılığına girerek inşaatta çalışmaya başlaması ve kız olduğunu fark eden aynı inşaattaki bir Azeri gencin ona âşık olmasının hikâyesini anlatıyor. Bu hikâye fonunda savaşın, göçmenliğin, kimsesizliğin, iyiliğin, kötülüğün, paranoyanın ve daha birçok kavramın etrafında gezdirip duruyor bizi yönetmen Mecidi. Film dünyanın birçok ülke festivalinde sayısız ödül aldı.

Belki çok kısa olarak yönetmenden de bahsetmek lazım: Mecid Mecidi sinemaya 1978’deki İran Devrimi sonrasında oyunculukla adım atar. Öncesinde tiyatro ve dramatik sanatlar alanlarında oyunculuk ve yönetmenlik eğitimi görmüş, daha çok çocuk yönetmenliği konusunda uzmanlaşmıştır. Fakat devrimle birlikte sinemanın etki alanını hesaba katarak bir grup arkadaşıyla sinema yapmaya karar verir ve tiyatrodan uzaklaşır. Bu birlikteliğin önemini her röportajında dile getiren Mecidi’nin devrimin rüzgârıyla sinemaya idealist bir anlam yüklediği gözlenir. Özgün bir dil kurmak için gerekli kaynaklara sahip olduğunun bilinciyle yola çıkan Mecidi, yetkinlik arayışını sinemanın her alanında görev alarak devam ettirir. Muhsin Mahmelbaf’ın Boykot (Baykot, 1985) filmi dâhil olmak üzere beş-altı filmde oyunculuk yapan Mecidi, nihayet Baduk (1992) adlı kısa filmle yönetmenliğe ilk adımını atar. Sonra birbirinden muhteşem filmler gelir: Baba, Cennetin Rengi, Cennetin Çocukları ve Baran…

Anlattığı hikayelerin tamamında üzeri ıslak bir tülle kaplı sevda, yokluk, hüzün ve emek hâkimdir. Mecid Mecidi küreselleşmenin ülke sinemalarını fena etkilediği ve genelde hâkim rengin Hollywood olduğu dönemlerde bile anlatım dili ve atmosferinden asla vazgeçmediği gibi, dudak ısırtıcı bir özgünlük yakalamayı başarıyor filmlerinde. Tıpkı bizim Semih Kaplanoğlu gibi.

Tekrar filmimize dönecek olursak Baran, Doğu’nun artık içselleştirdiği hayatın sert yanına çevrilmiş bir masal projeksiyonu ile minik minik hayatlar ve her biri delip geçici sahneler üzerinden âdeta yağ gibi akan muazzam bir aşk öyküsü. Deminden beri söylemeye çalıştığım şey; yeryüzünde sadece bizim ‘Doğu’ dediğimiz coğrafyaya nasip olan rikkatli ve mızrabı derinlere vuran bir dil var filmde. Öyle bir dil ki perişan bir sefaletin tam ortasından üzerinde toz zerreciği dahi bulunmayan pırıl pırıl bir aşkı anlatabiliyor. Hayatın kendisi balçıktan, duvarlar çökük, evler harabe, kapılar köhne, elbiseler perişan… Ama aşk pırıl pırıl ve neredeyse -sinema adına- ulaşılmaz. Ve sanmayın ki yönetmen bunu Shakespeare metinlerindeki gibi ağdalı tiradlar ile başarıyor.

Hayır!

Ve hatta tam tersi… Belki aşka dair tek cümle bile çıkmıyor aşığın ağzından. Maşuk ise zaten başka şeyler derdinde. Onun derdi kendine yeter! Bir film düşünün ki tepeden tırnağa aşk olan bir hikâyede kahramanlar bütün şunları kimi taşarak kimi sızarak ayan beyan söylüyorlar. Ama erkek olan aşka dair tek kelime etmeden, kadın olansa değil kelime etmek sesini bile işittirmeden yapıyor bunu. Öyle incelikli anlatımı var ki. Mesela âşık, sevdiği kızın tokasında gördüğü saç teline bile dokunamıyor! İşte Baran bu nedenle benzersiz bir yapım.

BARAKA: Ruhanî bir şah eser!



‘Göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltilmiştir?
Dağa bakmazlar mı nasıl dikilmişlerdir?
Yeryüzüne bakmazlar mı nasıl döşenmiştir?
O hâlde, öğüt ver.
Sen ancak öğüt verirsin!’
GAŞİYE -18/21



Ben saymadım ama eminim bu konunun ehilleri biliyorlardır; kutsal kitabımızda neredeyse ayetlerin toplamının üçte biri ‘Niçin düşünmüyorsunuz, niye akletmiyorsunuz, niçin tefekkür etmiyorsunuz?’ şeklinde bitiyordur. Bu perspektiften baktığımızda bu kâinat kitabını okumak, ona bakmak, onu fark etmek ve ondan ders çıkarmak insanoğlunun belki de hayata geliş gayesidir.






Sinema keşfiyle beraber hayatı taklit etmeye başlamıştır. Henüz kurgu ve drama keşfedilmemişken tabiatı taklit ve nihayetinde belgesel film türü yaşadığımız dünyayı kamera objektifi kadranıyla kadrajlayarak önümüze sundu. Bu inanılmaz bir şeydi… O güne kadar sürekli gördüğümüz ancak boyutunu, güzelliğini, ayrıntılarını bilmediğimiz şeyler belgesel sinema sayesinde hikmet masamıza serildi.






Sonra teknolojinin gelişmesiyle belgesel sinema bu ibret ve hikmet levhalarını daha da yukarılara taşıdı. Kuşlar belgeseli ile gökyüzüne, Microcosmos ile yer altına gittik beyazperde aracılığıyla. Mars’taki çalışmaları izleyip hayrete düştük, geçmiş medeniyet canlandırmalı belgesellerle tarihi tekrar keşfettik.






Fakire sorarsanız; beni en çok etkileyen belgesel film adı için, kesinlikle Baraka derim.






Özgün ve essiz bir eser olan Baraka, ABD’nin sıra dışı yönetmeni Ron Fricke, Amerikalı son dönem filozoflardan Joseph Chemple’in “The Power of Myth / Mitin Gücü” adlı eserinden aldığı ilhamla çekmiş.






Doğal olarak kitaptaki gibi insanoğlunun tabiat ve kâinatla olan ilişkisini ‘insanlık pedagojisiyle’ sorgulayan ‘Baraka’, görsellik ve müziğiyle kitabı çok aşıp, unutulmaz bir rahmani vird olarak sinema tarihindeki yerini alıyor. Yönetmen Fricke, yaşam biçimlerindeki renkliliği, değişimi ve insanın bunlara etkisini irdeliyor. Yeryüzünün efendisinin, hizmetine verilen nimetlere nasıl ihanet ettiğini anlatıyor Baraka. Bir iç dünya tecrübesinin masalsı görsellik alanına yansıması olan filmde yönetmen, ustalıkla buluşturduğu resim ve sesler aracılığı ile kişisel bir tecrübeyi, her izleyene ilham verecek ve dünya çapında etki yapacak, çok anlamlı bir şahesere dönüştürüyor.






Medeniyet tarihi, insanlığın suç galerisi…






Bu film için, kameraman-yönetmen Ron Fricke, büyük formatlı 70 mm kamerayı 20 yıl aradan sonra yeniden kullanmış. Dönen yıldız kümelerini yakalamak için, hareket kontrollü imgeleri çekme kabiliyeti olan özel bir kamera da tasarlanan bu filmin montajı için de özel bir bilgisayar yapılmış.






Filmde hiç diyalog yok. Sadece birkaç yerde mekânlara ait bilgilendirici alt yazı var. Esasen görüntüler o kadar muhteşem ki herhangi bir diyaloğa ihtiyaç da yok. İzleyici kendi bilgi birikimi nispetinde yapılan kurgudan haz alıyor ve verilmek istenen mesajı damıtıyor.






Genel kurgu açısından bakıldığında Baraka, bir çeşit insanlık tarihi… Hayvanlardan (maymun ile başlıyor) başlayıp, yerli insanlara, ilkel kabilelere, oradan şehirlere, kalabalıklara, savaşa ve yok edişe yöneliyor. Final sekansında ise ellerini boşluğa açmış bir derviş misali kurumuş ağaç ve dallarını görüyoruz. Baraka, bir yönüyle insanoğluna haddini bildiren de bir film. Dünyanın enfes manzaralarını ve ‘kulların’ yıkıcılığını gördükçe maddeten ve manen nasıl ‘ufak’ olduğumuzu idrak ediyoruz. Dünyanın evrende minik bir nokta, insanın da dünyada nasıl minicik olduğunu, karınca yuvası misali büyük metropollerin baş döndürücü hızda akmasından kavrıyoruz.






Her görüntü bir kelimenin anahtarına dönüşüyor. Her anahtar bir kapıyı açıyor ve zihnimiz o kapıdan içeri sızarak hikmet levhaları toplamaya başlıyor. Yabancı olmadığımız bir ritim ile bir idrak koleksiyonu yapıyoruz.

Öğüt ver sen ancak ögüt verirsin!


‘Baraka’ malum; Arapça kökenli bir kelime. Her ne kadar yaygın anlamı ‘bereket’ olsa da, kelimenin içerdiği ‘kutsama’, ‘soluk’ ya da ‘yaşamın özü’ seklindeki mistik anlamların her biri, dünyayı üç kez dolaşmak suretiyle 24 ülkede çekilen ve yapımı 5 yıl süren bu güçlü ve sıra dışı filmde çarpıcı bir kompozisyonla yansıyor.

Filmin yapımcısı Mark Magidson ise birçok şeyin farkında olduğunu bize şu cümlelerle bildiriyor:

“Anlatı veya altyazı olmamasını tercih ettim çünkü bu filmi ve filmin hissiyatını bambaşka bir yere koyardı. Bu nerede olduğunuzla veya neden orada olduğunuzla değil, orada ne olduğuyla ilgili. Bu aslında bir resim yapmak gibi, başta bir kavram var, sonra gidip data topluyorsunuz, çekiyorsunuz bütün bu yerlere gidip, sonra hepsini geri getirip bakıyorsunuz ve sonra da kavramla uyuşanlarla bir yapı oluşturuyorsunuz. Birincisi, yapmak istediğiniz bir fikirle başlamak ve bu fikir de insanlığın sonsuzlukla ilişkisi üzerineydi.”




Baraka’nın müziklerini yapan New Age müziğinin önde gelen ismi Michael Stearns, yerel müzikleri özgün bir akustik kompozisyonla dokuyarak, görsel zenginliği tamamlayan bir ses şöleni ortaya koyuyor.



Hasılı Ron Fricke’in muhteşem filmi Baraka, sinema perdesinden bize şöyle haykırıyor: Kendinden biraz ürk insanoğlu, sen busun işte!


Fragman

17 Ağustos 2010 Salı

Turuncu hüznün kokusu! (17 Ağustos vesilesiyle)



...bir...



Arabanın saatine baktığımda sekize çeyrek vardı..

Yağmur yağacak gibi, dedi Nilgün.. Refleks olarak elimi sileceğin koluna götürdüm.. Gerçekten de bir kaç dakika geçmeden aradan, ilk damlacık kayıyordu ön camdan aşağıya doğru..

İnsan psikolojisini anladık da doğanınkini de bilmen enteresan, dedim ukala bir tarzda genç doktora..

Öndeki arabanın arka lambaları kırmızılığını yitirir gibi olmuştu..

Kaybetmeyelim, dedi Nilgün..

Hem hızlı gitmemem konusunda binlerce defa uyar sonra da kaybetmeyelim diye şikayet et, diye çıkıştım..

Güldü ve

sen bana günde bir milyon defa fırça atmak zorunda mısın, diye kontra bir fırça attı..

Senin fırçaların ise hep son fırça oluyor ve hepsini bastırıyor umarım farkındasındır, deyince,

psikiyatrist olan benim sus bakiim, diye kıstırdı köşeye..



Suskun deniz boyu martılar

Eve yalnız dönüyorum ben de..



Hiç bıkmazsın değil mi, diye sordu, aslında içinde yargının kendisi bulunan bir cümleyi niye soru kipinde soruyordu ki.. Susarak cevap verince, devam etti..

Neydi ismi bu çocuğun?

Yaşar Kurt..

Kurt olalı bir kaset yapmış..

Bana bak dikkat et onun hakkında ileri geri konuşturmam, söz hakkı doğmasın o yok burada, demeye kalmadan, tamam anladık yeryüzündeki bir iki kafa denginden biri anlamında elleriyle hareket yaptı..

Şehrin ışıkları kocakarı dişleri gibi seyreldikçe neşemiz azalıyordu sanki.. Duygu tünelinin ucunda hüzün vardı biliyordum..

Epey sustuk.. İzmit girişinde belgeleri isteyen memura uzatırken ruhsatı Yaşar Kurt haykırıyordu. Teknolojik bir devingenlikle aşağıya doğru kayan kapı camı, Yaşar’ın sesini yağmurlu geceye sigara dumanıyla harmanlayarak armağan etti..



Kapat televizyonu anne

Seni de kandırıyorlar..



Polis arabanın içine baktı..

Arka koltuktaki poşetlere şüpheli ve tedirgin edici bakışları yollarken, açıklama istemeyen gözlerle ben de onu tedirgin ettim..

Neyse ki polis böylesi bir gecede angarya nöbet tutmanın sıkıntısıyla kurcalayıcı değildi..

Yeni yılınız kutlu olsun derken yine hınzırlığım tuttu benim;

Milenyum-u şerifiniz kutlu olsun efenim..

Keşke Reha Muhtar fonetiğiyle söyleseydin, diye gülerek beni güldürdü Nilgün..

Farkında mısın diğerlerini ciddi anlamda kaybettik..

Cep telefonunu eline alıp, bir illüzyonist gibi 10 santim üzerinden tuhaf hareketler yapmaya başladı.. Çok geçmeden öttü dijital alet.. Likit ekranı bana cevirdi tebessüm ederek, belirli belirsiz ‘cadıı’ diye haykırdım..

Yahu bu hindi melodisini nerden buldun milenyum aşkına!

Az daha kahkayı telefonun diğer ucundaki muhatabına duyuracaktı..

Hıhı...

Tamam...

Oki doki...

Ve bir kaç onaylayıcı kelime daha söyledikten sonra kapattı..

otobana ulaşmışlar, dedi...

Biz de ulaşmak üzereyiz, kolayı buraya kadardı, dedim..

Güldü ve bayıldığım kelimeyi söyledi; aşkollll...

Zihnim refleks atıfta bulundu hemen;



Sana acıyorsam anam avradım olsun

Ama aşkolsun çocuk

Aşkolsun..



Deniz Gezmiş’e yazılan bu cümleleriyle ilk defa adam gibi bir tad almıştım Can Yücel’in kelimelerinden. Zaten bu gezinin altyapısını da bu kelime oluşturmuştu.. 17 Ağustos sonrasında gidip acıyı, felaketi, gözkapaklarına ilişen hüznü döktüğüm kağıtları hışırdatarak okuduğunda yine aynı kelimeyi söylemişti

Aşkol Aydın aşkollll

Sonra kendinden emin bir sakinlikle kağıtları çantasına yerleştirirken,

neden beni de almadın?

Diye sormuştu..

Sustum sadece.. Aklıma bile gelmemişti doğrusu.. Sadece onu az önemsediğimden değil, bir kadın yüreğinin, naif bir ruhun o manzaraya bakabileceğini, baksa bile nasıl onulmaz yaralar alabileceğini tahmin edemediğim içindi..

Olaylar her insanda aynı duyguyu uyandırmaya bilir, dedim bir ruhbilimci edasıyla.

Relativity himm, diye yine bilimsel açıdan onla yarışmanın anlamsızlığını çıkardı karşıma.. Ama ben de öyle bir cümleyle harcanacak adam değildim..

Aslında kastettiğim şey, izafiyet ile tam olarak örtüşen bir şey değil...

Nasıl yani, diyen gözlerle bakınca devam ettim:

Görecelik daha çok zamanın, olayların insanlara göre değişken olarak yansımasıdır bence..

Bilimde bence olmaz..

Artık bu kadarına dayanamazdım. Hemen beklenen hamlemi yaptım

Bak olay şu. Elini kızgın bir sobaya dokunduğunda bir saniye bir yıl kadar gelebilir. Ama ateşli bir hatuna dokunduğun saatler bir saniye gibi gelir. İşte Einstein Usta bundan dolayı bu yasayı ortaya atmış..

Kahkahalarının otomobilden dışarı çıkmasına yağmur desenli camlar izin vermedi...



...iki...



İzmit’i Gölcük’e bağlayan yola girdiğimde zihnim beni acılarla örülü bir hüzün tüneline soktu.. Gözü yaşlı, suratlarına bir idam kağıdı gibi duran salt acının gerginliğiyle yüzüme bakan yarı çıplak çocuklar geldi aklıma.. Vızır vızır akan ambulanslara yol açmak için yönetime el koymuşlar, trafiği denetliyorlardı.. Öncelik ölüler ve yaralılarındı o gün.. Öncelik azrailindi Gölcük’te. Bir de getirilen ekmek kamyonlarını hatırlıyorum.. Enkaz altından binlerce ölü, öte alemden kültür merkezinin önüne yığılan ekmekten tepelerini izliyordu. İnsanlar ne kadar aptal! Ölüler ekmek yer mi?.

Yoldaki minik çukurların yağmur suyuyla dolan tuzaklarına düşe kalka ilerlerken, nedensiz yere kaseti çıkardım.. Kafamda Cansever’in kasetini dinlemek varken, çıkan kasetin iktidarını eline geçiren radyoda Ahmet Kaya alabildiğince protestliğiyle haykırıyordu:



Dokunsan yanacağım

Dışarda siren sesi var

Depremler oluyor beynimde

İçimde intihar korkusu var..



Rock bu ya, bu herif söyler miydi bu tür parçalar?

Elbette, diye karşılık verdim yerli malı seven doktora..

Konuyu değiştirme girişiminde bulunacaktım..

Ne kadar yerelsin, telefonun, giydiklerin, yediklerin, içtiklerin hepsi yerel, hepsi otantik. Nedir bu rock ve blues hayranlığı?

Ama ruhbilimci olan oydu ve konu zaplamayı bir de o denedi:

Murat Kekilli diye biri çıkmış duydun mu?

Ben ise oltaya gelmeye her an hazır balık lezzetiyle düştüm doktorun tuzağına:



Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz..



Tek seferde bilmiştim, Nilgün devam etti

Hah evet o.. Yahu batıda vardır bu tür saplantılar ama, bu kadar sığ olmaz ki yani..

Kesinlikle katılıyordum.. Ve uzun süreden beri ilk defa kolektif bir lezzet almanın hazzıyla başladım vaaz vermeye Nilgün'e:

Geçen hafta gazete Pazar’da bir röportajını okudum.. herifçioğlu hem amele hem de gizem olayına girmeye kalkışıyor. Sonra Reha şovda izledim. Fikrim pekişti.. Bilmem kaç kişi intihar etmiş bu herif yüzünden, yalan olmasa bile eşşoğlu eşeklik gibime geldi.. Bütün entrika yapımcıdan çıkıyor, geçtiğimiz gün topuğundan vurulan yapımcı herif.. Adam memleketi bile yakar ha provokasyon parası ödeyen çıkarsa..

Şarkı neden insanı ölüme taşır, insan neden ölümü sever?

Gerçek, ne şarkıcı, ne müzik, ne de radyo dinliyordu. Bir bıçak gibi konuyu tam orta yerinden bölmüştü yağmur altında duran bir evin enkazı.. Nilgün beni dinlemeyi bırakmış pencereden dışarı bakıyordu.. Yıkıntının hemen yanında, çürümüş portakal gibi bir ışık duruyordu belirli belirsiz..

Duralım diye fısıldadı elini kapı koluna atarak..



...üç...



Oysa benim planım başka yere gitmekti..Ama o kadar kararlı bir biçimde söylemişti ki, makam şoförü gibi dediğini harfiyyen yaptım..

Yağmurluğunun kapşonunu tepesine çekti.. Koşar adımla çadıra doğru uzaklaştı.. Arabayı kitleyip peşinden gittim..

Tüplü sobadan çıkan nemli bir sıcaklık ile, geniz yakan gaz kokusu karışık 5 kişilik bir aile oturuyordu.. Yağan yağmur çadırın dış çeperinden yılanın toprakta iz bırakması gibi tıslayarak yere iniyordu.. ve tepemizde doğal bir armoni:

Tok tok tok tokotokotok...

Eminim bu satırları Nilgün yazsa

pıt pıt pıtıpıtıpıtı

Diye yazardı.. dişil bakış açısını ıskalamanın acısını yazarken hissederim hep.

Köşede yer yatağında boylu boyunca yatan yaşlı adam çukurlaşmış gözleriyle bize bakarken, doktor, kadının kucağındaki minik bebeyi teklifsiz kollarına aldı..

Benim gözüm yaşlı adamın gözlerindeydi.. Babamı hatırlamıştım.. Adam da bilemezdi bunu Nilgün de. Kendime gelmem gecikmedi, başkasının acısından kendi yaşamıma yakınlarıma gönderme yapmak utandırmıştı beni..

Yerde yatan ihtiyarın yanına ilişirken, Nilgün minik çocuğun sırtını dinliyordu..

Aydın enfeksiyon kapmış bu...

İndirekt bir komuttu bu.. Yerimden kalkıp arabaya gittim.. mama, çocuk bezi, antibiyotik, ateş dürücü şurup ve torpidodaki beyaz zarflardan birini alıp geri geldim.. Nilgün getirdiğim malzemeleri bir gümrükçü titizliğiyle inceledi ve gözlerime bakarak elimden arabanın anahtarını aldı.. Elinde kadın pedi poşetiyle kapıda göründüğünde, başımı ihtiyara çevirdim.. dedim ya kadın hassasiyetini hep kıskandım, bir milyon yıl düşünsem bir depremzedeye kadın pedi getirmek aklıma gelmezdi..

Hikayelerini dinlemek için gelmemiştik. Depremzedeye acı veren en büyük darbelerden biridir, onlara tekrar o anı yaşatmak. Başta medya tosunları olmak üzere çoğu kimse bunu farketmez bile. Sadece ısrar ederler kulaklarını ya da mikrofonu önlerine tıkıştırıp:

Nasıl oldu, nasıl kaçtınız, kaç kişi öldü sizin evde?..

Her biri keskin bir baltanın odunu boylu boyunca ikiye bölmesi kadar acı veren olguları bir enformatik hınçla nasıl da sıralar insanlar?..

Öykülerini dinlemedik, geçmişe buğulu yolculuk yaptırmadık.. Sadece gözlerine baktık, ben dedenin sakalını ve pörsümüş ellerini, Nilgün bebenin bütün bedenini ve annenin avuçlarını okşayıp çadırdan çıktığımızda, yağmur engel olmaya and içmiş bir düşman gibi yüzümüze hışımla vuruyordu.. Saatine baktı Nilgün..

Neden çadırdayken bakmadı diye kendi kendime tebessüm ederken, beni suçüstü yakaladı..

Nefret ederim, bir yerde konukken saatlerine bakan insanlardan..

Hadi biz kalkalım zaten geç kaldım, demenin edepsizce empatisidir..

Gerçek buydu; o bir ruh topografıydı. Ve bu kız, bu gece eğlence mekanına değil de hüznün mekanına çevirmişti rotamızı.. Dengesizliğin mi, yoksa ruhun gerçek ile ritminin mi izdüşümü müydü bu?

Arabanın saati, milenyuma 45 dakika kaldığını gösteriyordu.. Mesut, Eski Kemancı’da bana kesin küfür ediyordu eminim.. haber verme kaygısıyla cebin tuşlarına dokunmaya başladım, felaket günlerinde bloke olan hatlar şimdi normaldi.. Ama Mesut’un telefon hattı, eğlence blokajına takılmıştı. Anamın telini çevirdim bilinç dışı.. Bir resmi dairede gece nöbetçisi tedirginliğiyle açtı anam telefonu.. Bu kadın benle telefonda konuşurken onu izleyebilmek için herşeyimi vermeyi göze alırdım.. Yutup, kalbinin üzerine mi dayıyor ahizeyi merak ediyorum..

Ama kırgınlığını da belirtmeden etmedi:

Senin de yeni yılın kutlu olsun evladım da, kadir gecesi aramayı unutma..

Babam uykuya yeni dalmıştı, onlar için üç kuruşluk anlam ifade etmeyen bir kutlama için vakitlerini almam, azaptı biliyorum..

Nilgün’ün aklı çadırda kalmıştı..

Aydın!..

Kesinlikle ciddi ve benim karşı çıkmamı istemediği bir şey söyleyecekti.

İnşallah o çadıra geri dönmemizi istemez, diye içimden geçirerek, cevap verdim

Evet..

Bir şey istersem yapar mısın?

Meraklanmıştım. Demek bayağı özel bir şey isteyecekti..

Gözlerine diktim gözlerimi, dudaklarının kıpırdamasını bekliyordum..

Yazar mısın bu geceyi?

İşte bunu beklemiyordum..

Bu kadar kişisel ve özel olanı yazmak bana tuhaf gelecekti.

Lütfen yaz, hatta yazmalısın, yazmak zorundasın!..

Sustum, eminim tedirginliğimi anlamıştı..

Yaşar Kurt’u sürdüm hazneye:



Yiğidim ya sana gücüm yetmiyor oy

Sensiz dünya malını neylim dostum dostum dostum



...dört....



İyi ki, o çadırı görmüştük, yoksa yüzlerce enkazdan geri kalan yıkıntıların etkisi Nilgün’ü perişan edebilirdi.. düzinelerce çadırın yanına gelmiştik.. Hüzün kar ile karışarak iniyordu çadırların üstüne.. ve anneler çadırlarda hüzün büyütüyorlardı.. Soluk açık renkli çadırlardan, güçsüz ışıklar branda bezlerini delmek isteyen veremli ihtiyarlar gibi yenilginin ezikliğini yaşıyorlardı sanki. Yanımızdan geçen kamyonet, çukurlarda biriken çamurlu su ile vaftiz etti otomobili.. Göstergelerin olduğu ekrana baktım.. birden yolda kalma fikri canımı sıkmıştı.. ben dayanabilirdim ama bir bayan için kışın ortasında, yeryüzünün izbesinde, gecenin köründe ve üstüne üstlük yılbaşı gecesinde, hele de bir bin yılın bitim saatinde burada olmak felaket bir şey olurdu..

Nilgün taşmayı bekleyen gözpınarlarıyla çadırlara bakıyordu.. bu akşam ilk defa bu kadar aciz hissettirdi kendini bana. Kekilli Murat üşüştü zihnime



Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz

Sen beni tutamazsın yıldızlar tutamaz.

Gözlerin bile tutamaz...



Acele etmemiz gerektiğini biliyordum.. Mustafa’nın ailesi uyumadan orda olmalıydık.. Yoldaki asfalt oranı gittikçe azalıyor, bu, arabanın rotasında dengesizliğe sebep oluyordu, ani yalpalamalar Nilgün’ü tedirgin ediyordu biliyorum ama, vakit gece yarısı olmak üzereydi..

Köylü yapımı prefabrik konut tam karışımızdaydı.. Arabanın farları, yağmur suyundan bilmem kaç ton olmuş battaniyeden kapıyı aydınlatınca, Mustafa’nın kafası belirdi aralıktan.. Benden başka kimseyi bekleyeceğini sanmıyordum.. Yüzünde gülücükler açtı..Dışarı çıkamazdı biliyordum.. Farları kapattım ve aniden çıktım arabadan, acele etmenin ilk zararını gördüm. Pabuçlarım çamur içinde kalmakla yetinmemiş, az daha yer ile yatay pozisyona geçiyordum.. Mustafa her zamanki gibi olgundu;

Hoşgeldiniz abi

Hoşbulduk Mustafa..

Battaniyeden kapıyı açmak güçtü, Mustafa yardım etti Nilgün içeri girdi.. Lalehan kadın içerdeydi ve ben bu kadının ismine tapıyordum.

Nasılsın Lalan Ana

Köylüler ismi söylerken bazı kelimeleri yutma pratiğiyle Lalehan kadının ismini, ona bu ismi veren babasının kemiklerini sızlatacak bir mutasyona uğratmışlardı. Nilgün’ü öylesine içten kucakladı ki kıskandım. Mustafa da benim elime eğildi, sinirlendirdi beni bu hareketi, saçmalama diye çıkışarak başını yukarı kaldırdım ve yanaklarından öptüm.. zıplayarak çekyata oturdu Mustafa. Lalehan kadın ayaktaydı,

Otur ana..

İtirazsız dediğimi yaptı. Nilgün de yanına ilişti.

Küçük yetim uykunun derinliğinde gezinen bir melek gibi sessizce duruyordu öteki köşede.. yağan yağmurun hızını, köşede damlayan yağmur sularını toplayan kovadan anlıyordu buranın daimi sakinleri. Mustafa, pijamasının diz kısmının ayağının kesik yerine kadar kıvırmıştı. Çaktırmadan kıvırdığı katları çözdü.. Baldırının altına sıkıştırdı..

Nasılsın Lalehan Anam?

Nolsun oğlum, şükür Rabbimize.. Aç değil açıkta değiliz sayenizde..

Beni utandırmaktan zevk mi alıyordu bu kadın..

Hele bir çay demle de içelim.. Özlemişim çayını be anam..

Yaşından beklenmeyen bir çeviklikle yerinden fırladı.. Mustafa’nın ensesini elimle acıtmadan sıktım, gözlerime gülümseyerek baktı.. Enkaz altındaki güne götürdü beni gözleri.. Allahım ne kadar çabuk sulandı gözlerim farkına bile varamadan..

Nilgün aramızdaki bu özel iletişimi farketmiş olacak ki Lalehan kadına yardım için kalktı..



...beş...



Sıcak hava ölülerin kokularını öylesine çoğaltıyordu ki, kısa sürede ortamın kokusuna alışmak imkansızdı. Hele benim gibi paranoid derecesinde insanların kokularını ayırd edebilen bir insan için. Ama ölülerin kokusu farketmiyordu işte. Ölü ölüydü ve ölü gibi kokuyordu.. Ben şaşkın ve yaşlı gözlerle enkazlar arasında bilinci iptal edilmiş şekilde gezinirken, bir yerlere koşuşanları gördüm. Hemen takıldım peşlerine.

Macar ekibi bulmuştu Mustafa’yı.. Sağ bacağının dizinden alt kısmı görünmüyordu. Ve ben Macarca bilseydim eminim, ekibin çocuğun bacağından umudu kestiklerini anlardım.. dudağına pamukla su sürdüler genç depremzedenin.. Diliyle ıslaklığı yaladı. Babasının cesedinin iki metre ötede olduğunu bilmiyorduk o anlarda.. Ekibin doktoru demir testeresine benzer bir şey çıkardı çantasından benim gözlerim faltaşı gibi açılmıştı.. Minik enjektörlerdeki eczaları Mustafa’nın beline ve bacağının değişik yerlerine sapladılar.. Ekip başı İngilizce biliyordu ve bana tane tane anlattı.. Nasıl söyleyecektim Mustafa’ya bacağının dizden aşağı kalan kısmının kesilmesi gerektiğini?

Hayır, dedi Mustafa ağlayarak,

hayır kesmelerine izin vermiyorum, kurtarırlar belki hastanede..

Dediklerini Macar kurtarıcıya söylediğimde, adam olabildiğince umutsuz konuştu. Haklıydı da vakit geç oluyordu, kurtarılacak çok adam vardı ve hava kararınca çok fazla bir şey yapamazlardı

Anlaşılan Mustafa’nın vücudu uyuşmaya başlıyordu. Amcaoğlu hemen yanımızdaydı ve ona benim zar zor anladığım bir Türkçeyle, şuurunu kaybetse bile bacağının kesilmesine engel olmasını söyledi.. Nasıl dayandım bilmiyorum, Mustafa’ya daha da çok yaklaştım. Gözünün tam dibine yerleşen korkuyu gördüm o an. Azrail ile saatlerce boğuşan çocuğa öğüt vermek utanç vericiydi, ama orada, enkazın dışında bir yaşam vardı. Ya tek bacakla yaşama sıkı sıkıya sarılıp, ailesinin yanında olacaktı ya da kangren olan bacağıyla beraber enkaz altında bir gece daha geçirecekti.. Macar ekip sabırsızlanıyordu.. Mustafa benden beş dakika izin istedi, durumu Macarlar’a ilettim. Anlayışla karşıladılar.. Sağ bacağı morarmış çocuk kendi iç dünyasına doğru çekildi.. Güneş yakıyordu, vücuduna su gitmeye başlayan Mustafa terlemişti.. Dudakları kımıldıyordu, ya dua ediyor ya da kaderiyle hesaplaşıyordu.. Gözlerinden yaş boşalınca dayanamayıp ben de ağladım. Macar ekibin gözleri doldu.. Ekibin köpeği hüznü hissetmişçesine huysuzca iniltili bir hırıltı çıkardı. Mustafa bana gözüyle onay verdi, parmağımla gözündeki yaşını sildim 17 yaşındaki bu içli çocuğun.. Elini avuçlarıma sıkıştırıp sıktım..

Ekip benim oradan çıkmamı istedi.. Mustafa’nın bedeni uyuşuyordu.. Gidip bir taşa oturdum ve sigara yaktım.. Tuhaf bir sessizlik vardı enkazın içinde.. Macar ekip telaşsız bir acelecilikle çalışıyordu.

Mustafa’nın vücudunu iyice sarmalayarak çıkardılar enkazdan, bilinci kapalıyken saçını okşayıp ambulansa götürmelerine yardım ettim. Sonra görmedim Mustafa’yı, tâ ki bir daha gelişimde annesi ve amcaoğlunu görünceye kadar. Kartal devlet hastanesinde olduğunu öğrenip yanına gittiğimde hemen beni tanıdı.. Neşesi yerinde, yüzüne yaşam geri gelmişti.. O anlattıkça benim içim titredi, ruhum eridi. Babasını, ablasını, yengesini, amcasını kaybetmişti.. Minik yeğeni, annesi ve kardeşi kalmıştı geriye.. O günden sonra benim ikinci ailem olmuşlardı onlar.. Lalehan kadındaki tevekkülü anamda görmüştüm. Belki de buydu beni çeken bu insanlara..









...yedi...



Radyoyu açmak istedim, Nilgün engel oldu. Bulanık su ile yapılmış çay, bırak itici tatta olmayı, kanımı öyle ısıttı ki, tanımsız, çerçevesi çizilmez bir huzur akımı dolaştı damarlarımda sanki.. Lalehan Kadın’ın Kur’an’ı duruyordu çadırın direğinde asılı. Bu kadının tevekkülüne aşıktım. Mustafa Nilgün’e müteşekkir bakıyordu.. Nilgün beni unutmuş, insanların hissizleşmesini anlatıyordu ev sahiplerine. Ben ise suskun suskun sigaradamdan nefes çekiyordum.. Kar yağmur ile eşgüdüm halinde iniyordu tepemize.. Bir kaç saat önce Nilgün’ün hassasiyetiyle yapmadığı şeyi yaptım ve saate baktım. Sonra suçluluk içinde doktor kıza..

Gülümsüyordu. Utandım

Gece yarısını geçiyordu vakit. Havai fişekler atılmış, kadehler kaldırılmıştı çoktan, şehir meydanlarında alkolün kandaki devinimine yetişmek için insan yarı çıplak yağmurun altında öpüşüyorlardı belki..

Lalan Ana çadırda minik bebenin üzerini sıkı sıkıya örttü.. söze dair paylaşacak hiçbir şeyim yoktu bu insanlarla. Ancak bakışlarımızı yürek potasında beraber kaynatıp birbirimize içirebiliyorduk. Tuhaf bir işbirliğiydi bu, tuhaf bir kader ortaklığı. Ben neden buradaydım, onlar neden beni lamba cini gibi karşılarına almış, inanılmaz bir peşin kabullenişle dinliyorlar anlayamıyordum. Belki de anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak ihanetti bu duygulara..

Mustafa bir şarkı söylesene...

Biliyorum saçma bir fikirdi benimkisi, zaten Nilgün’ün de hoşuna gitmemişti ama, çıkmıştı işte bir sefer ağzımdan.. şaşkın çocuk bana mahcup gözlerle baktı.

Ne söyleyeyim abi..

O şarkı kelimesini tam olarak anlayamadığını kastederek sormuştu soruyu ama, benim zekam onunkiyle uzun eşek oynayabilecek kadar olgunlaşmıştı çok şükür.

Sarı Gelin’i biliyor musun?

Hayır, diyebildi yutkunarak. Nereden izlemiş olacaktı ki, Salkım Hanım’ı? Ancak Mustafa ilk defa beni şaşırtmayı başardı. Topu taca atma tekniğini benden mi öğrenmişti ne?

Lalan Ana, sen söylesene!!

İşte gecenin şoku buydu..

Neuzubillah!!!

Başörtüsünü çekiştirerek haykırmıştı Anadolu anası.. Muzip gözlerimi ona çevirdim.. Utançtan saklanacak kuytuluk ararcasına, gözlerini çadırın köşelerinde gezdirmeye başladı. Nilgün ortaoyunu izleyen saf seyirci rolündeydi.

Hadi kırma misafirlerimizi..

Korkma seni meşhur etmem, diye yine bir muzırlık yaptım..

İnanılmaz bir inada karşı, inanılmaz bir taciz taktiği uyguladım, sonunda pes etti Lalan Kadın, kaçarı yok söyletmeden şuradan şuraya, gitmezdim.

İki gözüm önüme aksın ki, gitmezdim..

Allah korusun! şeklinde kesik bir çığlık attı dertli kadın.. Derin bir sessizlik kapladı çadırı.. sonra, detone yanık, yumuşak ve kısık bir kadın sesi yankılandı göğe doğru.



A benim sevdiceğim olur mu böyle keder

Of sürmene yaylası onbeş doktora bedel!



Gözlerimi kapatıp, huzur okyanusunun dingin sularına bıraktım ruhumu...

Yelkovan kaderin çizdiği rotada, akrebin peşinde yolculuğunu takip etti çember boyunca.

Çadıra hüzün yağıyordu karla karışık..

Lalehan kadın dua ediyordu habire bana.. Sonra Nilgün’e döndü. Ve büyük bir kötülük yapıp buraya bu akşam gelme fikrinin Nilgün’e ait olduğunu söyledim.. Duaların hedefini değiştirmenin mutluluğuyla Mustafa’yı İstanbul’a davet ettim. Ailesinin durumu biraz netlik kazandığında geleceğini söyledi. Aslında ailenin tamamını bir süre misafir etmek istiyordum ama, benim gibi yerleşik olmayan gezgin birinin dağınık mekanları utandırıcıydı..

Saat üçe onüç varken sakin şekilde doğruldum yerimden. Nilgün de gitme vaktinin geldiğini anlamıştı.. Arabadaki malzemeleri taşıdık. Mustafa çadırın içinde istif ediyordu. Her poşet ile beraber Lalehan kadının duaları hücum ediyordu üzerimize. Torpidodan iki zarf çıkarıp Mustafa ya uzattım. Almak istemedi ama ciddi anlamda sinirlendiğimi farkedince direnmekten vazgeçti. Ne yani bacağını kestirmeye ikna ettiğim çocuk, zarfı almakta mı karşı çıkacaktı bana?



...sekiz...



Arabanın yüküyle beraber ruhlarımız da hafiflemişti.. Bir kaç yere daha uğradık dönüşte ama çok kısa süreli ziyaretlerde bulunduk.. Batıya doğru yol alırken, günün gökte atan kızıllığı peşimizden bizi yolculuyordu.. Ateş geride kalmıştı, acı arkamızdaydı..

Ve şehrin merkezine doğru yaklaştıkça hırçınlığını azaltıyordu rüzgar. Kader bile sert davranıyordu acının çocuklarına.. yağmur çamura indiğinden daha yumuşak iniyordu kusursuz otoban asfaltına..

Bazı toplumlar mutlu olmayı sonradan öğrenebiliyordu. Ne kadar acı çekerlerse çeksinler, göklerinde ne kadar hüzün bulutları dolaşırsa dolaşsın, ölüme inat yaşama, kahkahaya inat mutluluğa tutunabiliyorlardı. Ne kadar tutunamayanlardanmış gibi görünse de bu insanlar, mutluluğun minik bir kıvrımına yaşam ilmeğini atıp, sıkı sıkıya yapışabiliyorlardı.

Biliyorum; caddesinden geçtiğim bu koca şehir, hırçın bir eğlencenin, akıl almaz bir enerji harcamasının ardından yaşarken bu dinginliği, kahkahanın peşi sıra bıraktığı hüzün tortusunu yaşarken, Değirmendereli Mustafa ve Lalan Kadın hüznün tam göbeğinde, mutluluğu yudumlayarak başlarını yastığa gömmüşlerdi çoktan..

kaset tekrar aynı şarkıları çalıyordu:



Suskun deniz boyu martılar

Eve yalnız dönüyorum ben de



...dokuz...



Yorgun yol arkadaşımın gözlerini yolun bilinmez bir noktasına doğru odaklaması başımın o tarafa çevrilmesine sebep oldu.. Günün kirli ışığında silikleşen araçların arka lambalarının sıklığını farkettim. Bu hayra alamet değildi.. Nedendir bilmem korku gelip yerleşti yüreğime.. konuşmaktan korktum, zira sesim titreyebilirdi.. Araçların oluşturduğu kümeye yaklaşınca paniği gördük.. Belli ki bir kaza olmuştu..

Deprem enkazına yaklaşıyormuş gibi hissettim kendimi.. Arabadan ben sakin şekilde, Nilgün panik halinde indi. O koşarak, ben korkarak motor kısmından duman çıkan yan yatmış yerli arabaya yaklaştık.. Arabanın hemen yanında duran saçı kan rengine boyanmış genç kız dikkatimi çekti.. Yanağında boydan boya bir yarık açılmıştı. Benzincilerde bedava dağıtılan eşantiyon kağıt mendiller ile basıyordu yarasına.. Kanlı gözyaşını hayatımda ilk ve son defa o kızda gördüm sanırım. Ağlıyordu ve fısıldayarak konuşuyordu.. İnsanların bakışlarından yan yatmış otomobilde birinin olduğunu anlamak zor değildi.. Yol kenarındaki dökümden bariyerin bir şiş gibi içine saplandığı arabada taş çatlasın yirmibeşinde bir genç sıkışmıştı.

İnsanlar kalabalıklaştıkça fikirler çoğaldı.. Önce arabayı doğrultmayı denedik. Nasıl olduysa arabanın teybi tekrar çalıştı ve kulak patlatan ağır metal müzik sabah rüzgarını sarstı. Çocuğun çığlığı ile beraber boş kutu biralar yuvarlandı arabadan.. Direksiyon belli ki kaburga kemiklerini zedelemişti ama, ona esas ızdırap veren şey bariyerin kopardığı kalorifer davlumbazının diz kapağına giren kısmıydı. Neredeyse bacağını enlemesine tam ortaya kadar kesmişti sac parçası. Çocuk inliyor, kız ağlıyor insanlar habire kurtarma fikri söylüyordu.. Nilgün’e baktım ve bir şey yapamamanın kadın ruhuna verdiği mahcubiyeti gördüm. Aklım tek bacağını kolonların arasında bırakan Mustafa’ya gitti. Karşı şeritten geçen ambulansın panik içinde dönen ışıkları beni geri getirdi.. Arabadan sinirleri parçalanmış bacağıyla çıkartılan çocuğu, ambulansta can vermiş yaşlı adamın yanına uzattılar.. Genç kız ambulansa binmek istemiyordu. Aslında kimsenin arabasına binmek istemiyordu. Suçluluk hissiyle mi yoksa, biraz önce yaşadığı kazanın şokuyla mı bilmiyorum ama, bu ıssız yerde kalamayacağını anlayınca, ambulansın ön koltuğundaki hastabakıcının yanına ilişti.. hurda halindeki aracı bir ölüm külçesi gibi şarampole itti insanlar.. Yağmur genç kışın yanağından dökülen kanı asfalttan çıkarmaya çalışırken arabaya bindik tekrar..



...on...



Dönüş yolunda hiç konuşmadık.. Hiç bakmadık birbirimize, hiç tepki vermedik. Kabahati paylaşan suç ortakları gibi sessiz sessiz kendi dünyalarımıza çekildik. Hele ki ben, sıkı sıkıya tıkadım ruhumun cereyan yapan gediklerini.. Teşekkür bile etmeden birbirimize, sade hoşça bırakarak birbirimizi ayrıldık..

Eve girdiğimde sabahın 6 sı olmuştu..

Sokakta yeni yıl mutluları geziniyordu. Nilgün söz verdirmişti.. Milenyum gecesini yazacaktım. Yaşamımdaki tek milenyum gecesini yazmak için klavye tıklatmaya başladım. Çadırlar bana ünlü uzak doğu filmini, göçebe halkın ocakta katıksız kaynattığı otları yiyen toplumu çağrıştırıyordu nedense. Mezarsız toplum Narayama’ya inat yaşamın iliklerine işlediği o beldeleri. Ve o geceye bir isim vermeye karar verdim. Başlığı attım önce: Turuncu Hüznün kokusu!

30 Temmuz 2010 Cuma

Başlangıç: Rüyalarda çatışırız!


Memento, Insomnia gibi sıra dışı filmlere imza atan İngiliz yönetmen Christopher Nolan, Batman fantezisine ara verip yine sarsıcı bir film olan Inception/Başlangıç enteresan bir konu, ile başlayıp ara sıcak olarak bol aksiyonlu görsellik ve ‘adamlar yapmış’lı final vaad ediyor!




Sinema ile rüya arasındaki bağıntıyı alan milyonlarca yazı kaleme alınmıştır sanırım. Yüzlerce kitap, binlerce tez yazılmıştır bu konuda. Bu kadar sıradan olup, gizemi bu kadar büyük bir kavram/olgu üzerine ne dense eksik kalıyor. Sinema bidayetinden beri çok nadir olarak bizzat rüya kavramını kendine tema olarak seçiyor.


1990’da ünlü yönetmen Adrian Lyne ülkemizde ‘Dahşetin Nefesi’ adıyla gösterilen Jacob's Ladder isimli filmiyle Vietnam gazisi bir askerin savaşın etkisiyle aldığı ilaçlardan sonra gerçeklik duygusunu yitirmesini anlatmıştı. Buna yakın ancak daha politik bir temayı 2004 yılında Johathan Damme’ın The Manchurian Candidate’sinde görmüştük. Keza 1997 yılında Alejandro Amenábar sarsıcı bir filme imza atmıştı: Abre Los Ojos/Aç Gözünü. Daha sonra Hollywood’un Amerika’ya ithal edip Vanilla Sky ismiyle Tom Cruise’a başrol oynattığı filmde kahramanımız rüya ile gerçek arasında o kadar çok gidip geliyordu ki, sonunda yaşadıklarından hangisi rüya, hangisi gerçek karıştırıyordu. Rüya/gerçeklik paradoks/metaforunu işleyen en etkili filmlerden biri ise Hintli Tarsem Singh imzalı 2000 yapımı bir filmdi: The Cell – Hücre. Singh. Bir katilin rüyalarına sızarak seri cinayeti çözmeye çalışan bir kahramanın öyküsünü anlatıyordu Hücre’de.


Fransızların aykırı yönetmeni Jean-Pierre Jeunet ise 1995 yapımı La cité des enfants perdus – Kayıp çocuklar Kenti’nde, o kendine has tarzıyla kurguladığı atmosferde, kendisi rüya göremediği için çocukların rüyalarını çalan kötücül bir adamın masalını anlatmıştı bize.


2007 yılında ise genç bir Türk yönetmen el attı bu kez bu gizemli dünyaya. Gökhan Yorgancıgil’in sıradışı filmi Sıfır Dediğimde’de, önemli bir el yazması kitabı kaybeden bir öğrencinin bilinçaltına sızılarak yapılan araştırmada, insanın içindeki o kocaman evren keşfedilmeye çalışılmıştı.

Christopher Nolan, Insception’da kendi tarzından taviz vermeden bu hassas konuya el atıyor. Üstelik film dili ve atmosferi olarak da Matrix’ten çok fazla uzak olmayan bir dünyaya taşıyor bizi. Her zaman olduğu gibi kitaba orta yerinden başlayan Nolan, kahramanımızı bir deniz kenarından karaya çıkarırken, filmin sonuna doğru toparlayabileceğimiz şu ana temayı işliyor: Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) tehlikeli bir iş olan ‘bilgiyi çekip çıkartma’da bu meslektaşlarının en iyisi olan yetenekli bir hırsızdır: Uzmanlık alanı, insan zihninin en zayıf olduğu rüya görme evresinde, kişinin bilincinin derinliklerine sızıp, burada gizlenen değerli sırları çalmaktır. Cobb’un ender görülen bu yeteneği onu şirket casusluğunun düzenbazlıklarla dolu bu yeni dünyasında aranan bir oyuncu hâline getirmişse de, uluslararası bir kaçak durumuna düşmesine ve hayatı boyunca sevdiği her şeyi kaybetmesine neden olmuştur. Karısını bu derin ve çetrefilli yollarda yitirmiştir. (Bu yönüyle bakıldığında bir tür Shutter Island tadı da yok değil filmde) Şimdi Cobb’a bir fırsatı tanınır. Çok zengin olan Uzakdoğulu bir iş adamı, ezeli bir rakibini alt etmesinde ona yardım etmesi durumunda Cobb’u temize çıkarma sözü verir. Böylelikle rüya hırsızımız ülkesine ve çocuklarına dönebilecektir. Fakat bu işte ondan istenen; Başlangıç’ı başarması, yani bilgiyi yerleştirmesidir. Cobb ve uzmanlardan oluşan ekibi bu kez mükemmel bir hırsızlık yerine bunun tam tersini yapmak durumundadırlar; görevleri bir fikri çalmak değil, onu yerleştirmektir. Başarılı olabilirlerse, bu mükemmel bir suç olacaktır. Ancak bu hiç de kolay bir iş değildir, rüya içinde üç tane rüya gördürüp, çok katmanlı bir yolculuğa ve maceraya atılmak durumunda kalacaktır.

 Ünlü hırsızın ekibi ne denli dikkatli bir planlama ve uzmanlık sergilese de, tehlikeli bir düşman için yeterince hazırlıklı olamazlar. Çünkü bu düşman sanki her hareketlerini önceden tahmin edebiliyordur. Bu öyle bir düşmandır ki onun gelişini sadece Cobb görebilir. Üstelik her rüyadan gerçeğe uyanmak da mümkün değildir!

Matrix’deki ünlü ihanet sahnesini hatırlar mısınız? Hani şu gıcık sesli Cypher’ın ajanlarla yemekte buluştuğu sahne. Ne diyordu: Biliyor musun? Bu bifteğin var olmadığını biliyorum. Bunu ağzıma koyduğumda Matrix'in beynime bunun sulu ve lezzetli olduğun söylediğini biliyorum. Dokuz yıldan sonra, ne farkettim biliyor musun? Cehalet erdemdir.” Başlangıç’ın bütün vukuatı da zihinde yaşanıyor. Afişinde de denildiği gibi, olay mahalli zihin…

Nolan’ın sair yönetmenlerden en ayırt edici özelliği en çetrefilli mevzuları bile akıcı bir kurgu ile seyirciye geçirebilmesi. Elbette bunu bol miktarda görsel efekt ile yaptığını söylemeye gerek yok. Zaten böylesi bir filmde sağlam görsel efekt olmasa senaryo ne kadar sağlam olursa olsun komik kalırdı. Başlangıç tüm o karmaşasını müthiş görsellikle sadeleştirerek bize aktarıyor. Film belki önceki benzeşleri gibi derinlik ihtiva etmiyor, katman sadece REM katmanları arasında kalıyor lakin, yine de fikir orijinal, anlatım orijinal…

En önemlisi de, insanoğluna dair bilinen ama üzerinde pek düşünülmeyen ya da kısıtlı bir çevrenin düşündüğü boyutu popüler bir sanat eseri olarak önümüze sermesi. Bir yönüyle zeka parıltısı olarak duran tema, bir yönüyle de ürkütücü aslında. Malum sinema bazı zaman gerçeğin ve ünümüzün önüne geçiyor gibi görünse de, gelişmiş memleketlerin bu tür rüya hırsızlığı, bilinçaltı ekim ekipleri oluşturup oluşturmadığını da şimdilik sadece komplo teorilerinde görüyoruz.

Başlangıç’ta anlatılanlar gerçeklikle ne kadar paralel bilemiyoruz ama Christopher Nolan sezonun en enteresan filmine imza atmayı başarmış durumda…


Bay martıyı takdimimdir!

J. Luis Borges, sıra dışı çalışması Düşsel Varlıklar Kitabı’nda Wisconsin ve Minnesota kereste kamplarında anlatılan bir masal kahramanından bahseder. Hidebehind isimli bu düşsel varlık ilk etapta insana bir zarar vermese de huysuzlandırmasıyla kafasını yemesini sağlayabilirmiş. Adından da anlaşıldığı gibi Hidebehind insanın hep arkasında duran, ne kadar hızlı dönerse dönsün bir türlü görmesinin mümkün olmadığı bir düşsel varlık. Zaman geçtikçe zalimleşen bu yaratığın daha sonra birçok oduncuyu ensesinden ısırıp öldürdükten sonra yemesine rağmen, kimsenin görmediği söylenir olmuş…


Son birkaç gündür İngiliz medyası bu Hidebehind’e benzer bir yaratık, daha doğrusu insandan bahsediyor. Bu yaratık Amerika’da olduğu gibi odunculara musallat olmuyor. Ve daha önemlisi onu gören oluyor, en doğrusu Hidebehind’in aksine onu görmeyen yok. Onu görmeyen tek kişi ise, oduncu yerine musallat olduğu TV muhabirleri.

İsmi Paul Yarrow olan bu kişi TV muhabirlerinin arkasına gelip ekrana çıkan milyonlarca sıradan insandan biri gibi görünse de, bu işi profesyonel olarak yapıyor. Ve bugüne kadar yaklaşık 100 kere yapmış bu işi.


Canavarımızın toplu eserlerini şu linkten bulabilirsiniz

Esasen Yarrow’un bu işe yeni başladığını söylemek mümkün de değil. Bir tür medya maydanozu olan Yarrow, konuşulmaktan, gündem olmaktan çok hoşlanan biri. Ne var ki kader ona cömert davranmamış ve maalesef sıradan bir işçi olmaktan ileri gidememiş. İli yıl önce bir tür Altın Kalpli İnsan ödülünü de alan kahraman canavarımız hayatının acılar içinde geçtiğini söylemiş o dönem tüm gazetelere. 14 yaşından itibaren yatalak olan anneannesine bakan Paul’un üye olduğu ve katıldığı kampanya sayısı bilinmiyor. Akıl Sağlığı Sorunları Derneği’ne de üyeliği bulunuyor, kiracılar Derneği’ne de!

Amerika’da masal canavarı olarak odunculara musallat olan Paul Yarrow karakteri, Avrupa’da muhabir ensesine binerek şöhretin sınırlarını zorluyor!

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Piyanisti vurun!


Esrik bir kahkaha asılıydı dudaklarında.



Gözlerinde okyanusun yosun rengi derinliği. Yüzünde düşük bir kadının atılacak şuh kahkaha öncesi şehveti, parmaklarında ruhunun iskeleti vardı. Adı Barbara...


Herkesle sevişebilecekmiş, her erkeği arzulayacakmış gibi duruyor. Çaldığı her konçertodan sonra dönerken aramıza, gözlerinin iliştiği ilk yüze davetkar bakışının sebebi buydu belki de. Oysa ben anlamıştım onu..


Geceydi..


Hüzün hızla tırmanıyordu gecenin sarp yamacına. Tepesine, oraklaşmış loş hilal asılı resmin önünde, piyanoya dokunurken parmakları, gözleri boşlukta, ruhu bugünde değildi..


Kimbilir belki Mozart ile sevişiyor, Bach ile uvertür yapıyor, Tchaikovsky ile oynaştıktan sonra bakıyordu insanlara. İhanet ediyordu Barbara, Beethoven’i aldatıyor, Chopin’in kemiklerini sızlatıyor, Strauss’un kollarından kaçıyordu erkeklerin koynuna. Onun için önemi yoktu erkeklerin. O, ruhunun bekaretini Schumann’a vermiş, genç kızlık heyecanlarını Rachmaninov’un düşsel bahçesinde yaşamıştı. Schubert ile batırmıştı güneşi, ve geceyi Rodrigo’nun kollarında uğurlamıştı belki..


Şimdi bir kış günü, mitoloji tanrılarının çocukluk günlerinde yarattığı güneşli bir coğrafyada, karın tokluğuna dokunuyordu piyanonun tuşlarına.. Ve onu dinleyenleri yollarken müzikal boyutun bulutlarına, o geçmişi, kendisi ve ruhuyla piyanosunun gölgesinde geziniyordu hoyratça. Ruhunu ve rahmini Kuprisky ile doyuruyordu.


Barbara!..


Parmaklarıyla Johan Sebastian Bach’ın tenine dokunur gibi dokunuyor, ince ve titrek bedenini Vivaldi’nin mevsiminden diğer mevsimine kanatlandırıyordu. Kimse için çalmıyordu.. Bastığı yanlış tuşta canının yanmasını kimsenin farketmediği gibi, Barbara’nın tuşların üzerindeki ruhsal salınımını da kimse bilemiyordu. Parmaklarından tellere uçuşan nağmeler, gençliğine, kadınlığına, geçmişine dair bir ritüelin armonisi gibi yükseliyordu boşluğa. Tenin dizginlerini çözmüş, dişiliğini herkese açmıştı.. Onunla sevişenler, hiç bir zaman bir kadına sahip olur gibi ona sahip olamayacaklarını bilemiyorlardı ne yazık ki?


Bambaşka bir öykü vardı Viyana’da..


Prusyalı bir kadın piyanistin öyküsü.. Parmaklarıyla ruhlara ritim tutan Viyana Senfoni Orkestrası’nın başpiyanisti.. Piyanoyu bir arslana benzetirdi Rachmaninov.. Prusyalı piyanist bir aslan terbiyecisiydi. O canavar, kontrol edemeyince bedenleri ve ruhları yutan tuşlu vahşi yaratık, Prusyalı piyanistin parmaklarında ürkek, evcil bir kediye dönüşüyordu her dokunuşunda.


Sonra....


Sonra büyük bir facia yaşadı genç kadın.. Neredeyse bütün bedenini yeniden inşa etti doktorlar.


Ve geçirmiş olduğu kazadan sonra, eklemleri, damarları yeniden birleştirildi..


Ancak geleceğe dair kötü önermeleri vardı doktorların.. Sıcak beldelerde yaşamak zorundaydı Prusyalı piyanist.


Tuşlarda dolaşan gezgin ruhu, bedenine binip güneye; güneşin insan tenine cömertçe davrandığı ülkeye göç etti. Dilini bilmediği sahillerde, tanımadığı insanlar ile tanıştı.


Bilmediği dil ruhunu çocuklaştırdı yine. Başka bir dilde konuşmayı, başka kültürde insanları sevmekle beraber öğrendi. Her keşif bir aşkı beraberinde getiriyordu Adem’in yeryüzüne indiği günden beri. Bir gün her an gürleyecek bulutlar gibi bakan biri çıktı karşısına.


Ve hazzı yaşadı.. Aşkı yaşadı..


Hem bilmediği dilleri çözdü, hem bedeninin dili çözüldü.. Aşık oldu, sabahlara kadar bulutsu gözlerine baktı sevdiğini.. Ve her aşkın kaçınılmaz kaderi gibi, ihaneti, acıyı yaşadı sonra..


Terkedildi sebepsizce..


Bir dostu çok sonra bana, ‘Öfke titretmişti bedenini’ diyecekti. Yaşamının ikinci büyük kırılmasını yaşamıştı müzisyen kadın. Mesleğini sevmiş araba altında ezilmişti, erkeğini sevmiş ihaneti yaşamıştı. Onun için manastıra kapanmak ile, bir erkek yüzünden bütün erkeklerden intikam almak arasında fark yoktu. Önüne çıkan her erkekten bir erkeğin intikamını aldı. Hazlarını çaldı kadınlığıyla.. Doyumsuz bir intikam hissiydi bu. Yüzlerini sildi erkeklerin, kişiliklerini sıfırladı ve her önüne çıkanla sevişti, hiçbirine kadınlığını ve ruhunu vermeden. İntikam onu üzerinde sonbaharın soluk güneşinin battığı bordo renkli akşamlı beldelere savurdu.. Karın tokluğuna tuşlara dokundu başpiyanist kadın.. Yarı sarhoş, proleter turistlerin armonik doyumlarına bakarken, kendi geçmişinin ritmiyle basıyordu tuşlara. Yaşamında iki defa yanlış tuşa dokunmuştu.. İki aşkı fırlatmıştı onu buralara.. İşi ve erkeği. Günlük iki martini fiyatına çalarken cep telefonlarında konuşlanan derin melodileri, o herkese tebessüm dağıtıyordu.. Ve ben loş resmin altında ona bakarken ruhunun resmini izliyordum hayran hayran.. Bağrındaki kan, kalbindeki tırnak izlerinde arıyordum geçmişini..


Elindeki üçe katlanan bastonu gözleriydi Gül Rahmi’nin. Gözleriyle beraber hayata olan bütün bağlarını alıp götürdü geçirdiği ateşli hastalık. Kokular ve seslerle örülü bir dünya kurmuştu kendi kendine. Yaşlandıkça birbirine yaklaşıyordu renkler. Şekiller birbirine dönüşmüştü büyüdükçe. Gülleri kokularından, şekilleri seslerinden tanıyordu.


Belki de bu sebeple bir gece yarısı girdiği loş bir otel lobisinde duyduğu Dört Mevsim’le kendinden geçmişti. Tuşlardan yükselen melodiler ile kurdu zihninde Barbara’nın siluetini. Bir insanın sınırlarını aşabilecek kadar dinleyebilirdi müziği. Onlarca ciğeri şişirip patlatabilecek kadar koklayabilirdi çiçekleri. Barbara onun için tuşlardan oluşan bir kadındı.


Tutku her geçen gün sardı bedenini. Dünyadan kaçmak için koştu onun piyanosuna. Seslerin tarlasından toplanabilecek en muhteşem demetleri topluyordu ona Prusyalı Piyanist kadın. Sesi kokluyor, kokuyu çalıyordu sanki. Diğerlerine hissetmediği gibi, bastonuyla tempo tutan bu adama da ilgi duymadı Barbara. Ama herhangi bir şeye bakar gibi melankolik baktı, her bestenin sonundaki alkışa şuh kahkahalar attı. Karanlık kubbesinde minicik de olsa bir ışık huzmesi görmüştü Gül Rahmi. Güller kadar uzaklardan gelen bu piyanist kadın da vazgeçilmezdi artık kendisi için. Geçmişini bilmediği, sihirli parmaklara sahip olan bu kadının ruhunu aradı geceleri bastonunun ucuyla. Zamanı kaybetmişti. Mevsimlerden güz mü , yaz mı, yoksa kuşların yeşil kanatlar taktığı bahar mı bilmiyordu. Barbara notalardan şehvet çiziyor, buna karşılık Rahmi güllerden karasevdalar yapıyordu her gece.


Ve Geceydi...


Upuzun bir gecenin sabahında. Barbara’nın penceresinin aşağısında, betonun üzerinde kin dolu gözlere sonsuza bir beden buldu otel bahçıvanı. Kulağından ve dudağından sızan kan, her gün yıkattığı beyaz gömleğine çizmişti kaderini.


Barbara’nın o incecik bileklerine takıldı kelepçeler. Tuşlara dokunan narin parmaklar, demirin soğuk tenine değdi karanlıklarda. ‘Bu kadın’ demişti siyah kostümlü adam yüksek tavanlı adalet tapınağında. ‘Kendine aşık ettirip. Sonra aldattı maktülü ve itti aşağıya.’ Ayağa kalktı izleyiciler, karar okundu solgun yüzüne.


Viyana... Akdeniz... Müzik ve güneş.. Ve esrik kahkaha! Suskunluk orucuna başlarken, hepsini dışarıda parmaklıkların ardında bıraktı.


Yaşlı kadın, götürülürken o soğuk ve nemli karanlık mahpusa, bağırdı arkasından:


‘Vurun!!! Piyanisti vurun. Kurşuna dizin. Asın!’ Kalabalığı yararak ilerlerken bile haykırıyordu: ‘Öldürdü oğlumu. Soldurdu Gül Rahmi’mi’


Adı Barbara’ydı.. Prusyalı bir piyanistti.. Kaderin onu savurduğu iki büyük sarsılma sonrası, dudaklarında esrik bir kahkaha, gözlerinde okyanusun yosun rengi derinliği, yüzünde düşük bir kadının atılacak şuh kahkaha öncesi şehveti, parmaklarında ruhunun iskeleti vardı...

27 Temmuz 2010 Salı

Ağlayın su yükselsin!

‘Bıçak soksan gölgeme



Sıcacık kanım damlar



Gir de bir bak ülkeme



Başsız başsız adamlar!..’

Böyle diyor merhum şairler sultanı Necip Fazıl...


Mavi Marmara olayının en şiddetli anlarıydı. Hepimiz gergin, hepimiz öfkeli ve hepimiz kontrolsüzdük. Fethullah Gülen beklemediğimiz bir çıkış yaptı. Çoğumuz şaşırdı bu çıkışa. Ancak güvenen için sorun yoktu. Yine şairler sultanının dediği gibi, ‘sana göl gelen yere o çöl diyorsa çöldür’ durumu vardı. İtiraf ediyorum, birçok densizliğe şahit oldum Gülen’in bu açıklaması sonrasında. Nice kendine ‘Adam’ dedirten şahıs olmadık maskaralıklar yaptılar. Açık söyleyeyim Bülent Arınç’ın, Sayın Gülen ne derse doğrudur’ açıklaması da bu cümleden beni etkiledi.


Ve fakat kendi kendine ‘delikanlılık’ payesi veren birkaç yarı entelektüel sünepenin cüretleri beni şaşırttı.


Bulgar sınırına koysan, ne yapacağını şaşırıp pantolonun paçasını ıslatacak zevat, başkasına cesaret ve yiğitlik dersi verebilecek kadar haddini aşıyor, kendinden geçiyordu. Ezikliği üç beş entel isim ezberiyle izole ettiğini sanan bu zavallı güruh Gülen’e ‘Seni zaten hiç sevmezdim Hoca’ türünden çemkirmelerde bulunabilecek küstahlığı gösteriyorlardı. En büyük verimlilikleri kıç çatallarında penye pamuğundan topak biriktirmek olan bu ezikler çetesi her meseleyi Çorlulu Ali’de nargile içerken üfledikleri palavralardan ibaret sanıyor ve her şeyin kırmızı yanaklı utangaç Anadolu kızlarını etkilemek kadar kolay olduğunu düşünüyorlardı.


Zira bilmiyorlardı, yaşamamışlardı, taşın altında tırnak uçları bile yoktu. Derdin, sıkıntının zerresini bile çekmemiş, ama ‘mış’ gibi yapmayı öğrenmişlerdi kendi ağabeylerinden. Delikanlı rolü yapıyor, racon kesiyor, tespit üflüyor, sağa sola hırlıyorlardı.


‘seni sevmemiştim Hoca’ diyen çakal, şöyle bir şey diyebilecek kadar haddini bilmiyordu mesela: ‘Erkek olan ağlamaz, sen habire ağladığın için sevmiyorum seni…’


Gerçi şimdilerde Tayyip Erdoğan’ın da ağladığını görünce belki gözyaşı ile ilgili bir şeyler öğrenirler. Hissetmeseler bile öğrenirler. Zira onlar için gözyaşı gösterisi alanı bir tek korkudan bacaklarının titrediği anlardır. Onlar, ‘Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız’ ferman-ı kutsisini elbette bilemezlerdi, zira tömbeki ambalajında yazmazdı bu tür şeyler.


Yaşları tutsa bile eminim gitmemişlerdi tek bir Gözyaşı Geceleri’ne bile, gözyaşı medeniyeti hakkında en ufak bir bilgileri olamazdı. Beyinlerinin içindeki dumanlı hava sahası zaten sınırlı olan zekalarının manevra alanını büsbütün kısıtladığını görmeyip elbette, ‘Senin babanı da sevmezdim’ sakilliğine girebilecek kadar pespayeleşebileceklerdi.


Ne diyor koca şair:


Gir de bir bak ülkeme… Başsız başsız adamlar….

Yeterince baş olduğu için mi yeterince gözyaşı yoktu, yoksa yeterince göz yaşı olmadığı için mi Filistin acı çekiyordu? Kendi evladına ağlamayan bir kavmin başkasının merhametiyle ilanihaye yaşaması mümkün müydü?


Başı olmayan adamların delikanlı diye cirit attığı bir coğrafyada bırakalım da yiğitler korkak diye etiketlensin belki, bilemiyorum. Ve yine Necip Fazıl ile bitirelim:


Ağlayın su yükselsin


Belki kurtulur gemi


Anne seccaden gelsin


Bize dua et, e mi?

21 Haziran 2010 Pazartesi

Yarın sen hâlâ burada olacaksın ama hayallerin olmayabilir!



Gariptir Baba ile Oğul ilişkisi... Bazen zirvelerde dolaşır bazen derinlerde... Sadece babalar ve oğullar bilir ne demek istediğimi... Anne gibi değildir baba... Kaç zamandır yukarıya da yazıp duruyrum, anne koşulsuz verendir. Saçını çekseniz bile kızmayandır. Farklıdır anne, benzersizdir. Baba ise gariptir oğluna karşı... Önce baba kavramaya çalışır bu ilişkiyi sonra oğul. Sonra bir mesafe girer aralarına. Hatta bir dönem ufak çaplı nefret besler bu ilişkiyi, sonra mesafeler erir ve yakınlaşma başlar. Baba indirirken perdeleri, oğul yakınlaşır...
Hani şöyle bir klişe vardır bilirsiniz çocuk ile babası arasında:

Şöyle düşünür oğul:

5-6 yaşında : Babam herşeyi biliyor.

10 yaşında : Babam çok şeyi biliyor.

15 yaşında : Ben de neredeyse babam kadar biliyorum.

20 yaşında : Şu muhakkak ki; babamın öyle pek fazla bir şey bildiği yok.

25 yaşında: babam bilmediği gibi herşeyi biliyormuş gibi yapıyor.

30 yaşında : Bir kere de babamın fikrini sorsam fena olmayacak.

40 yaşında : Ne de olsa, babam bazı şeyleri biliyor.

50 yaşında : Babam her şeyi bilir.

60 yaşında : Ah, babam hayatta olsaydı da kesin bilirdi.

Tuhaf bir yakınlık/uzaklık ilişkisi vardır baba ile oğul arasında. Bilim bunu kendi diline göre çevirmeye çalışmış, bu ilişkinin patolojisini kavramayı denemiştir ama bulunduğumuz nokta pek iç açıcı değildir. Yani baba ile oğul arasındaki ilişkinin yol haritasını bilsek bile yaşanacaklara engel olabilmemiz mümkün değil. Hatta denebilir ki, bu ilişkinin kodlarını çözdüklerini düşünenler, doğal olandan kopacakları için daha büyük sıkıntılara, daha derin yaralara neden olabilirler.

Dolayısıyla Babalar Günü Başka günlere benzemez. Anneler Günü'ne hiç benzemez. Kaç yaşında olrsanız olun Anneler Günü'nü aynı duygusallıkla kutlayabilirsiniz. Ama Babalar Günü  öyle değildir.
Sizin yaşınızla, babanızın yaşıyla, onun hayatta olup olmamasıyla ilgilidir.
Ve şunu söyleyibilirim ki, sizi en çok etkileyen Babalar Günü, babasız kutladığınız gündür.

Bu vesile ile Yusuf İslam (Cat Stevens)'ın bir videosunu dinlemekte yarar var.




Hadi sözlerini de koyalım ki tam olsun:

Bu orjinali:
Father


It's not time to make a change,

Just relax, take it easy.

You're still young, that's your fault,

There's so much you have to know.

Find a girl, settle down,

If you want you can marry.

Look at me, I am old, but I'm happy.



I was once like you are now, and I know that it's not easy,

To be calm when you've found something going on.

But take your time, think a lot,

Why, think of everything you've got.

For you will still be here tomorrow, but your dreams may not.



Son

How can I try to explain, when I do he turns away again.

It's always been the same, same old story.

From the moment I could talk I was ordered to listen.

Now there's a way and I know that I have to go away.

I know I have to go.



Father

It's not time to make a change,

Just sit down, take it slowly.

You're still young, that's your fault,

There's so much you have to go through.

Find a girl, settle down,

If you want you can marry.

Look at me, I am old, but I'm happy.

(son-- away away away, I know I have to

Make this decision alone - no)

Son

All the times that I cried, keeping all the things I knew inside,

It's hard, but it's harder to ignore it.

If they were right, I'd agree, but it's them you know not me.

Now there's a way and I know that I have to go away.

I know I have to go.

(father-- stay stay stay, why must you go and

Make this decision alone? )



Bu da Türkçesi:

(baba)


şimdi değişiklik yapmak için iyi bir zaman değil

sadece rahatla, zorlama..

hala gençsin, hatan bu senin

bilmen gereken o kadar çok şey var ki

bir kız bul, yerleş

istersen evlenedebilirsin..

bana bak.. yaşlıyım ama mutluyum



ben de bir zamanlar senin gibiydim ve kolay olmadığını biliyorum

bir şeylerin olup bittiğini görüp de sakin olmanın..

fakat zamanını iyi kullan ve bol bol düşün

sahip olduğun her şeyi düşün

çünkü yarın sen hala burada olacaksın ama hayallerin olmayabilir..



(oğul)

nasıl anlatmaya çalışabilirim ki, ne zaman denesem bana sırtını dönüyor

bu her zaman o aynı, o aynı eski hikaye oldu..

konuşabildiğim andan itibaren dinlemem emredildi.

ve şimdi bir yol var ve ben gitmek zorunda olduğumu biliyorum..

gitmek zorunda olduğumu biliyorum..



(baba)

şimdi değişiklik yapmak için uygun bir zaman değil

otur ve ağırdan al..

hala gençsin, hatan bu senin

yaşaman gereken o kadar çok şey var ki..

bir kız bul, yerleş

istersen evlenedebilirsin..

bana bak.. yaşlıyım ama mutluyum..



(oğul)

ağladığım tüm o zamanlar bildiğim her şeyi içimde tutmak

çok zor.. ama bunu reddetmek daha da zor olanı..

eğer haklı olsalardı onlara katılırdım, ama bildikleri başkaları, ben değil

ve şimdi bir yol var ve ben gitmek zorunda olduğumu biliyorum..

gitmek zorunda olduğumu biliyorum..

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bir hayata bu kadar yalan fazla değil mi?


Ticari zeka ile şeytani zeka arasında bir fark olmalı diye düşünmüşümdür hep. Yeryüzündeki her gelişmeyi bir şekilde kazanca dönüştürmek, etik ve yasal olduğu sürece sadece saygı duyulması gereken bir zeka gösterisidir. Ancak, her gelişmeyi bir şekilde Ali Cengiz oyunları ile vurguna dönüştüren zekaya değil saygı göstermek, belki sadece kapıyı göstermek lazımdır.


Sevinçlerden, acılardan, zafer ve yenilgilerden rant elde etmeyi, türlü oyun ve yalanlar ile insanları dolandırmayı saygıdeğer bulmak mümkün değil.

Denilir ya, ‘Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır’ diye. Bu kaide asırlardan beri bilinir bilinmesine lakin yalancılar çok önemsemezler bu tarihsel realiteyi. Kim bilir, belki de onlar için esas mesele ‘zamanlama’dır. Yani gerçeğin ortaya çıkış tarihi, onların vurgunu yaptığı tarihten sonra olursa, sanırım bir sorun teşkil etmiyor.

Açık söyleyeyim, Türk medyasının Münevver Karabulut cinayetine yaklaşımını bu tür nedenler ile hep sıkıntılı bulmuşumdur. Manşetinde kanlı testere yayınlayan bir gazetenin tiraj dışında, bu olaya ne gibi katkısı vardı acaba? Dahası, bu elim olay neticesinde yaşananlara bakarak bizzat rahmetli Münevver’in ailesini eleştiren bir yazı da kaleme almıştım. Merak edenler şuradan okuyabilir 

Daha önce de birkaç kez söylemiştim. Bu konuda fikrimi sormak isteyen bir takım yayın organlarına da ifade etme imkanım oldu. Münevver Karabulut olayının bu kadar geniş çaplı yankı bulması tipik bir ‘zengin erkek, fakir kız aşkı’ ve akabinde yaşanan tragedya değildi. Esasen Türk medyası tragedyalardan çok hazzetmezdi! Bu olayın temelinde medyanın aidiyet sorunu ile ilgili bir takım kodlar gizliydi.


Bakın, bugün bir takım gazete ve televizyonlarda kocaman manşetler var. (Biri şu mesela, diğeri de şu) Zannetmeyelim ki sadece iki gazete yaptı bu tür haber, neredeyse gazete ve televizyonların tamamı girdi bu manşeti.

İlk bakışta, ‘20 milyonluk bir dünya kentinde böylesi bir durum oluyorsa, manşete çekmek normaldir’ denebilir. Fakat bir de şöyle bir durum var: Sadece 25 Ocak 2010 tarihinde kaç köy yolu kar dolayısıyla iletişim ve ulaşıma kapandı biliyor musunuz? Bilmiyorsunuzdur sanırım. Çünkü gazetelerde şöyle bir haberi manşette okuma imkanınız olmadı: “Bugün sabah itibariyle İl Özel İdaresi genel sekreterlikleri tarafından valiliklere gönderilen rapora göre Erzurum'da 528, Kars'ta 33, Ağrı'da 62, Ardahan'da 71 ve Van'da 94 köy yolu ulaşıma kapandı.” Çünkü haber sadece taşra baskılarında ya da iç sayfalarda kibrit kutusu kadar bir yerde yayınlandı. Köy yolunun kapandığını, o köye giden gazete nüshasına basmak da bize has bir yayıncılık anlayışı. Köylü zaten biliyor yolunun kapandığını yazmana gerek yok!

Her neyse anlatmak istediğim şey tam da bu. Bu ülkede her gün cinayet işleniyor ve –biliyorum ölümleri karşılaştırmak doğru değil ama- Münevver cinayetinden çok daha fenaları yapılıyor. Karabulut olayının bu kadar sahiplenilmesinin altında, olayın geçtiği meskenin etkisi var. Etiler! Yani medyaya yakın, belki kendilerinin oturduğu muhit. Birinci derece ilgililer çünkü. Hatırlayınız deprem haberlerini. Yaklaşan İstanbul Depremi olması medyanın bu kadar deprem uzmanı üretebileceğini aklınız kesiyor mu?

Neyse konudan uzaklaşmayayım…

Mesele şu: Münevver Karabulut Cinayeti sonrasında medya hem aidiyet hem de şark tipi kurnazlık ile trajediden rant elde etme kaygısıyla sürekli haber yapınca, şüphesiz bir takım parazit zihniyetler de olayın üzerinde uçuş yapmaya başladılar. Ticari zeka ve girişimle ilgisi olmayan, şahsen daha çok şeytani zeka ve medyanın yukarıda bahsini ettiğim zaafı iyi kullanmayı bilen bir güruhun işleridir, diye düşündüm hep. Ki Türk medyası sabıkalıydı bu konuda. Yıllar önce bir dergi olmayan bir yazardan, olmayan bir kitap üretmiş ve hazırladığı kısa tanıtım yazısıyla gazetelerin kültür sanat sayfalarına yollamıştı. Yine neredeyse tüm medya kullanmıştı o uydurma yazar ve kitap tanıtımını!

(Bu arada Türk medya tarihinin en meşhur olaylarından olan ‘Medya Maydanozları’ vakıası için şu linke göz atabilirsiniz )

Dediğim gibi her bu tür olayda olduğu gibi bir takım ticari çakallar üşüşmeye başlamıştı Münevver Karabulut Cinayeti’nin üzerine. Kısa süre içinde bir haber başta devletin ajansı olmak üzere neredeyse tüm medya kanalları aracılığıyla üzerimize gelmeye başlamıştı: Münever Karabulut Cinayeti sinema filmi oluyor!



Adı sanı bilinmeyen bir yapımcı, medyanın bildik zaafını kullanarak habire haber yaptırıyor ve koca ülkeyi –aslında çekilmeyeceği ilk günden belli olan- bir proje üzerinden kandırarak rant elde etmeye çabalıyordu. Baştan sona ahmakça, baştan sona saçma sapan verilerle üzerimize boca edilen sözde projede, her bu tür entrikada olduğu gibi gerçek isimler üzerinden prim yapılmaya çalışılıyordu. Olayın künhüne varamayan isimler bizzat , haberdar olmayanlar ise ismen kullanılıyordu. Öyle ki yapımcı olduğunu iddia edilen şahıs oyuncu Yasemin Balık’ı da yanına alarak basın toplantısı yapabilecek cüreti buluyordu kendinde. Neyse ki Balık kısa sürede sergilenen ahlaksız oyunu fark ediyor ve kendini çekip alıyordu bu pis kurgudan.

Hiçbir tutarı olmayan bir proje olarak sunulan sözde film, yapımcılarının ısrarlı PR çabalarıyla sürekli gündemde tutulmaya çalışılıyor, ülkedeki popüler isimlerden kainat güzeline kadar hemen herkes projeye dahil ediliyordu. Oysa ortada ne bir senaryo, ne de adam gibi bütçe vardı. Ortaya atılan isimler, rakamlar o kadar akıl ve mantık dışıydı ki, değil sektörden birisi, zeka düzeyi normal herhangi bir vatandaş bile sergilenen pis oyunun farkına varabilirdi. Yapımcı filmin isminden bile emin değildi bir kere. Kah ‘Karabulut’ diyordu, kah ‘Münevver’. Ona göre rahmetli kızın bizzat ailesi bu projeyi destekliyordu ve yakında basın toplantısı ile bunu deklare edeceklerdi! Elbette böyle bir toplantı olmadı ve sözde yapımcı anında Baba Karabulut’u ‘kızının cenazesinden rant ede etmeye çalışmak’la suçladı! Cingözlük elbette bu kadarla sınırlı değildi. Bir yandan da olayın diğer tarafı, Garipoğulları ile ilgili gelişme vardı. Şu hale bakın, bir kesim yavrularını cinayete kurban vermiş onun acısıyla yanıp tutuşurken, diğeri ise –onayladığımdan değil- bir başka gencin elini kana bulayıp hayatını karartmasıyla yıkılmışken, bir başkası bu olaydan ‘canlı’ toplama derdine düşüyordu! Muhtemelen ‘katil’ gencin ailesine ulaşıldı ve para talep edildi ve muhtemelen ret cevabı alındı. Ki kısa süre sonra medyada şöyle bir açıklama yer aldı: “Karabulut Cinayeti’ni film yapmak isteyen yapımcı, Garipoğulları’ndan tehdit aldığını söyledi…”

Elbette böylesi cesur ve dürüst bir yapımcının pes etmesini kimse beklemezdi ve açıklama şöyle tamamlanacaktı: “Hiç kimse bizi yolumuzdan döndüremez, bu filmi çekeceğiz…”

Yalnız şöyle bir sıkıntı vardı, bir kere bütçe 600 bin dolar ile 20 trilyon (yeni parayla 20 milyon TL) arasında geziniyordu. Oyuncu listesi neredeyse sinema veri tabanlarına sığmayacak kadar genişti. Keza filmin çekileceği ülkelerde. Kim bilir belki de, işler yolunda gitse yapımcı o ülkeleri de gezip para toplayacaktı!

Neyse günahını almayalım, taşıyamayız!

Verilen bütün tarihler, yapılan bütün ertelemeler bir gün bitti. Yapımcının söyleyecek bahanesi, atacak yalanı kalmayınca vuruşarak çekildi ve hem katilin hem de maktulün ailesini suçlayıp projeden vazgeçtiğini açıkladı. Üstelik 200 bin TL’den fazla harcama yaptığın belirterek!

Bütün bu süreci elbette bir gazeteci olarak medyadan takip ediyor ve bu tür ciddiyetsiz, üçkağıt içeren bir kumpasın nasıl olur da en ciddi gazetelerde bile yayınlandığına hayret ediyordum.

İnternette gezinirken denk geldiğim bir video hm bu soruma cevap oldu, hem de küçük dilimi yutacak kadar beni şaşırttı. Meğer bu çakal takımı bana da teğet geçmişti. Yapımcı (artık ismini yazabilirim) Melih Göğebakan ünlü sanatçı Murat Göğebakan’ın da hastalığını kullanarak rant elde etmeyi denemişti. Sağda solda –ve tabii medyada- kendisinin Murat Göğebakan’ın kuzeni olduğunu söylüyor ve kan bulunma kampanyası düzenlediğini ifade ediyordu. Elbette baştan sona yalan ve sömürü amaçlı bir kurguydu bu. Ki Murat Göğebakan kısa süre içinde bir açıklama yapıp böyle bir akrabası olmadığını ve böyle bir kampanyadan haberdar olmadığını açıkladı.

Benimle teğet geçen hadise ise bir başka Göğebakan olan Savaş Göğebakan’ın mağduriyeti ile ilgili olanıydı.

Melih Göğebakan’ın marifetlerine dair araştırma yaparken, bir tarihte Kanal T televizyonundaki bir programa telefonla bağlandığını öğrendim. Olayın videosunu da buldum. (Merak edenler buradan izleyebilir)

Stüdyoda sunucu Hürriyet Turnalı hanımefendi, artık hayatını neredeyse Melih Göğebakan’ın üçkağıtlarını, oyunlarını bozmaya adamış Tayfun Şahin, yönetmen Demir Keskin, vaktiyle bir reklam filminde beraber çalıştığım oyuncu Yasemin Balık ve Savaş vardı…

Savaş, bizim Savaş… Kardeşimin ev arkadaşı, dürüst, namuslu pırıl pırıl bir bilim adamı Savaş Göğebakan… Böylesi bir olayda ne işi olurdu Savaş’ın… Videoyu izledikçe elimi anlıma vurdum ve biraz da kendime kızdım…

Anlatayım…

Savaş Göğebakan bu ülkenin yetiştirdiği zihni açık, algısı berrak, zekası müthiş nadir insanlardan biridir. Bir mühendistir kendisi ve özellikle bilim kültürü, bilimin eğitim alanında kullanımı ile ilgili müthiş fikirleri vardır. Olmuştur bir yıl, Savaş bana geldi ve projelerini sabırla anlattı. Bazı televizyon projeleri vardı. Hepsi güzel şeylerdi lakin hiç biri ticari kanalların pek yanaşacağı şeyler değildi. Yemekteyiz programını baş tacı eden bir kanalın çocuk eğitimine yer vermesini bekleyebilir misiniz? Bugün tüm kanallar Barış Manço’yu yere göğe sığdıramaz ama rahmetli hayatta iken televizyon programlarını ya hafta sonuna ya da gecenin bir vaktine atmışlardı.

Her neyse, Savaş’a bu durumu izah etmeye çalıştım ama daha o zaman kendisi, ‘Bir takım girişimlerimiz oldu, projelerimiz olacak gibi’ türünden sözler söyledi. Açıkçası sevinmiştim, ne bileyim Melih Göğebakan’ın tuzağına düştüğünü!

İşte karşımdaydı, Melih Göğebakan’ın entrikalarının anlatıldığı bir programda mağdur olarak duruyordu. Bizim Savaş’ı bile dolandıran insan artık her şeyi yapardı eminim. O dönem başka bir vesile ile bu şahıs hakkında bir yazı kaleme aldım. (İsteyen şuradan baksın)

Evet kabul ediyorum, belki Tayfun Şahin gibi ben de elimdeki imkanları kullanarak bu tür şeytani rant şebekelerinin foyalarını ortaya çıkarmalıydım. Ama öyle olmadı ne yazık ki ve ilgilenmedim pek.

Ne zaman kadar…

Geçtiğimiz gün bana yollanan bir Facebook linki beynime çivi gibi saplantı. Melih Göğebakan isimli şahıs bu kez sosyal paylaşım sitesi Facebook’a postu sermişti. Yalanın, üçkağıdın bini bir paraydı nasılsa. Kendisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan oyuncuların, mankenlerin isimlerini kullanarak para toplamaya çabalıyordu. Üstelik bir de internet sitesi açmıştı.



Merak ettim siteye girdim.. Aman Allahım bu nasıl bir organizmaydı böyle! Nasıl bir cesaret, nasıl bir gözü dönmüşlük vardı da, bir insan en ufak bir utanma, sıkılma belirtisi göstermeden, bu kadar cesaretle sallayabiliyordu!

Ne yalanlar, ne atmasyonlar, ne kes/yapıştırlardı öyle yarabbi! İnternetten bulduğu bir takım resimleri kendi mankeniymiş gibi rahatlıkla kullanmasına bir şey diyemezdik. Nihayetinde Rus ve Arap kadınlardı bunlar. Ama yerli filmlerin afişlerini, konser broşürlerini koymuştu sitesine bu adam.

Ve esas bombanın kralı arkadaşımızın biyografisinde saklıydı. Bir kaç satırlık bir biyografiye bu kadar yalan, palavra nasıl sığabiliyordu? Akıl alır gibi değildi.



Artık üzerime farzdır bu kısa biyografideki yalanları ortaya çıkarmak...

Adana’da dünyaya geldiğini söyleyen melih Göğebakan nedense doğum tarihi hakkında bilgi vermiyor. Ancak resmine bakarak biz 30 ile 40 yaşları arasında olduğunu söyleyebiliriz. Biyografiden anlaşıldığı kadarıyla lise mezunu ve bir süre grafik, resim ve fotoğrafla ilgilenmiş. Ki normaldir bu. Ama sıkıntı buradan sonra başlıyor.

Göğebakan 2000 yılında Zeki Ökten’in yönetmenliğini yaptığı ve ismini yazmadığı bir filmde ‘Asistan’ olarak göre yaptığını söylüyor. Rahmetli Zeki Ökten’i geçtiğimiz yıl Aralık ayında kaybettik. Melih Efendi bunun bildiği için, ‘nasılsa kimse çıkıp tekzip etmez’ düşüncesiyle bu yalanı üflüyor. Oysa Ökten’in filmografisi bellidir ve 2000 yılında herhangi bir film hayata geçirmemiştir. Hadi diyelim ki Göğebakan tarihleri yanlış hatırlıyor. Merhum Ökten 1999 yılında Meşhur Güle Güle’yi 2002’de ise Gülüm’ü çekti. Üşenmedim baktım, her iki filmin de Role Caption’da bu arkadaşın ismi yok. Tamam, Ökten rahmetli olmuş olabilir ama bu filmleri çeken ekibin hemen hepsi hayatta. Sormadım ama sorarsam verecekleri cevabı adım gibi biliyorum.

Kaldı ki bu sektörü iğne ucu kadar bilen herkes çok iyi bilir ki ‘Asistan’ diye bir pozisyon yoktur. Nedir bu asistan? Yapım asistanı mı, reji mi, kostüm mü, nedir? Başlı başına bir asistanlık nereden çıkmıştır?

Biyografinin Zeki Ökten sonrasında devam cümlesi şu: “Usta yönetmenler Şerif Gören, Şahin Gök ve Atıf Yılmaz ile birlikte çalışma fırsatı da yakalayan Göğebakan, aynı yıl Baskın ve Halı Türküsü adlı belgeseller için kamera arkasına yeniden geçti.” Bu ‘yeniden’ vurgusuna birazdan değineceğim ama önce şu ismiler ve belgesele bir bakalım. Atıf Yılmaz rahmetli olduğu için ‘nasılsa yalanlayamaz’ mantığıyla iliştirildiği aşikar. Zira rahmetlinin 2000 yılından sonra sadece iki filmi yaptığını (Eylül Fırtınası ve Eğreti Gelin) biliyoruz. Yakından bildiğim bu iki projede de melih Bey’in alakası yok. Şerif Gören ise sinemayı yaklaşık yirmi yıl önce bıraktı. 2000 sonrası üç tane dizi yaptı. Esas nirengi noktası da burası, sanırım Melih Göğebakan bir şekilde Gold Film ile ilişkide bulundu. Zira Gören’in Kırık Ayna dizisinin yapımcısı Gold Film ve Faruk Turgut. Bunu unutmayın zira birazdan lazım olacak. Göğebakan’ın Gören’in dizilerinde olup olmadığını da sinema veritabanlarından kontrol etmek mümkün. Ama siz yorulmayın ben yaptım ve sonuç sıfır! Ha bu arada bu ünlü yapımcı ve yönetmen kardeşimizi eskaza ünlü sinema sitesi IMDB’de aratırsanız sonuç olarak size şöyle bir sayfa çıkacaktır: “No Matches.”!!! Türkçe tabanlı site olan Sinematürk’e ise kendi kendini kaydetmiş, üstelik ‘sanatçı’ olarak. Kaç çalışması var dersiniz? Evet, bildiniz: SIFIR! Şahin Gök kısmına ise hiç bakmayalım Şerif Gören/Melih Göğebakan ilişkisi ne ise Şahin Gök ilişkisi de odur, emin olunuz.

Gelelim ‘Aynı yıl’ geçtiği kamera arkasına ve belgesellerine. Bir kere bu ‘aynı yıl’ hangisidir bilmiyoruz. 2000 mi, sonrası mı? Üstelik madem Baskın ve Halı Türküsü diye iki tane belgeselin var niye koymadın Sinematürk’e? Ve niçin hiç kimse bilmiyor bu belgeselleri.

Pardon bildiğimiz böyle iki belgesel var. Evet, isimleri de Baskın ve Halı Türküsü… Yalnız yönetmeni Melih Göğebakan değil, zaten yılı da 2000 değil. Önce, çok daha önce tâa 1977 yılı. Yani Melih henüz bebekken çekmediyse o çekmiş olamaz. Zaten kaynaklar da bu iki belgeseli Sinan Çetin isimli birinin çektiğini söylüyor! Sinan Çetin canım, Melih Bey kadar meşhur olmasa da!

Melih Göğebakan’daki bu hırsızlık cesaretini takdir etmemek mümkün mü?

Sıkılmadıysanız devam edelim mi?

Şöyle akıyor biyografi metni: “Sonraki yıllarda bir çok dizide yardımcı oyuncu olarak görev yaptı.” Evet, belki de biyografisindeki tek doğru kısımla karşı karşıyayız. Şahsen Melih Bey’in birkaç saniyelik birkaç rolü olduğuna inanıyorum. Bir şekilde bulaşmasa da bu alanı asla bilemez ve entrikalar yapamazdı!

Sonrası ise tam bir palavra yığını. Casting hizmeti, sokak defileleri, menajerlik vs vs… Bir de ‘Adından söz ettirmiş!’…

2005 yılı sanırım ünlü yapımcımızın (!) artık cesaretinin zirve yaptığı yıl, zira hiçbir şey üretmeden bu kadar meşhur olan İstanbul Ajansına bir de prodüksiyon ekliyor. Bakın bu kendi ifadesi: “film ve sinema sektöründe ben de varım” dedi. Hani insanın Amerikan aksanıyla ‘Ovvv’ diyesi geliyor!

Ve hemen ardından bir palavra daha: “İstanbul Prodüksiyon olarak ilk işini TRT’ye Ödünç Hayatlar adında 13 bölümlük dizi film yapımıyla başladı.”

Bir cümlede bu kadar yalan olur mu kardeşim?

Birincisi , bir kere İstanbul Prodüksiyon henüz hiçbir dizi yapmadığı için, ilk işini henüz yapmış değil. Yani yalan bu!



İkincisi, türk dizi tarihinde Ödünç hayatlar diye bir çalışma yok. Pardon, var, küçük bir farkla var: Ödünç Hayat. Ve elbette TRT’de değil, Kanal D’de yayınlandı ve tutmadı. Ve evet, tüm bunlar 2005 yılında oldu. Yapımcı ise Gold Film Faruk Turgut. Tanıdık geldi değil mi? Eminim Turgut, Göğebakan ile ya bir kez karşılaşmıştır ya hiç! TRT yalan, 13 bölüm külliyen sıkma…

Gaza gelince duramıyor yapımcımız ve biyografisini şöyle süslemeye devam ediyor: “ATV, Kanal D, Star ve Shovv TV kanallarında dizi, program ve reklam filmleri yapan Göğebakan kendini kanıtladı. “ Bu süreçte bir şeylerin kanıtlandığını ancak bunun, sayın Göğebakan’ın kastını yaptırdığı şey olmadığını bugün çok iyi biliyoruz.

Ve bir ‘baba’ yalan daha: “2007 yılında sinemacılar emek ödül töreninde ödüle layık görülen Göğebakan, bu ödülü Türkiye’nin en genç yapımcısı olarak aldı…”

Sınır tanımayan bir yalan hazinesine oturmuş harami gibi sanki Göğebakan, o avuçluyor yalanlar çoğalıyor, o avuçladıkça cesareti yerine geliyor ve yalanda sınırlar kalkıyor, cüret alıp başını gidiyor. Nedir bu ‘Sinemacılar Emek Ödülü?’ kim veriyor kardeşim? Hangi yapımından dolayı vermişler, nerede vermişler?

Yoruldum şahsen…

İnsan bir yandan hayrete düşerken, diğer yandan düşünmeden edemiyor: Bu kadar yalanın, üçkağıdın tek nedeni ‘geçim derdi’ olamaz. Sadece para kazanmak için böylesine yalan bir dünya çatıp altına girilmez. Bir marazi durum söz konusu bence… Ve elbette bu tür karakterlerin palazlanıp semirmesine neden olanlar da yine bizleriz.