7 Ocak 2011 Cuma

Hür Adam(2) : İnancın tereddüde başkaldırısı!


“Said, dağbaşında va'z eden bir mürşit.” Diyor merhum Cemil Meriç: “Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın.”

Ne yazık ki, bu koşmayı hiçbir zaman çözemedi Türk entelijansıyası.  Bediüuzzaman’ın eşref Edip’e söylediği gibi; O’nu skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannettiler yıllar yılı. Ya da öyle göstermek istediler. Oysa, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul olmuş, bu hususta en derin meseleleri halletmiş münevver, mütefekkir ve alimdi.

Bu nedenle onunla ilgili yapılan her çalışma adeta nasırlara basılmış gibi çığlık çığlığa bıraktı paradigmanın iflah olmaz leşkerlerini…

Oysa sadece Meriç’i okuyabilseler fark edeceklerdi gerçeği: “Nass'ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı. Bu hayalî insanlar o konuştukça gerçekleşti. Yani, Nurculardan önce kelâm var. O konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. Kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi(!) ile Anadolu, tereddütle inanç... Karşı karşıya geldi.”

Eskilerin “Bu kadar cehalet ancak tahsille olabilir” sözünü haklı çıkaran akademisyenler gördüm ekranda. Mehmet Tanrısever’in filmi Hür Adam’dan yola çıkarak Said Nursi aforizmasına odun taşımayı maharet saydıkça, komik duruma düşen bir düzine ‘Tahsilli’ insan gördük son haftalarda.

Misal bir bayan akademisyen, saçmaladıkça saçmaladı. Hızını alamadı, ‘kadınlara şeytan’ diyor dedi. Döndü ‘Milletvekili adayıydı’ diyerek kargalara bile salon komedisi seyrettirdi.

Esasen ülkemizin akademik manzarası hakkında çok önemli ipuçları barındıran tabloları ortaya çıkardı Hür Adam filmi. Güldük, acıdık, ‘yuh artık’ dedik izlerken bu zavallılıkları…

("Said Nursi, bir kavga adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç. Tefekkürden çok iman. Said'in kavgası, Yogi ile Komiserin kavgası." diyor Merhum Meriç.)

Resmi ideolojiye bidayetinden beri karşı duran, dik duran ve bunu benzersiz bir sivil itaatsizlikle başaran, yaşarken ve ölümünden sonra bile baş edilemeyen bir mücadele adamını anlamalarını beklemek fazla safdillik olsa gerek.
Oysa şahane bir örnek de vardı bugünlerde. Bu zihniyete göre Koca Süleyman ancak tiyatro müsameresi gibi ve içi boşaltılmış oryantalist bir bakış açısıyla aktarılmalıydı sanat düzlemine. Muhteşem Yüzyıl’ı bu yüzden pek beğendiler, baş üzerinde taşıdılar.

Rahatsız oldukları şey Bediuzzaman Said Nursi’yi resmi ideolojinin  ontolojisiyle ele alınmamasıydı. Daha da büyük korkuları ise, artık bu sanat/sinema işlerini kendileri dışındaki insanların da becerebilmesiydi. Kim bilir, belki Hür Adam’dan sonra Muhteşem Süleyman’ı da çekmek filan isterdi Mehmet Tanrısever!
Oysa Hür Adam bir dibace belki, girizgah… Burnundan soluyanların, öfke kusanların, diş bileyenlerin daha serinkanlılıkla yaklaşması, anlamaya çalışması gereken bir ön temrin.

Bu nedenle her ne kadar nefret kussalar, kin akıtsalar da ekranlardan üzerimize mutluyum ben açıkçası. Konuşulması, tartışılması, gündem olması gereken bir değerin çok gecikmiş de olsa pratiğine vesile olması bile böylesi bir filmi çektiği için Tanrısever ve ekibine şükran borçlu olduğumuzun ispatı.

Hitame olarak sözü yine Meriç’e bırakalım: “Üstâd şimşek pırıltıları ile aydınlanan bu karanlık bölgelerde büyük bir güvenle dolaşıyor. Üslûb kesîf ve izahlar inandırıcı. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke. İrfanımızın madde-i asliyesi olan bu fikirleri ne kadar anlayabiliyoruz? Heyhat; ne meselenin kendisine âşinâyız, ne mefhumlara.”

Hür Adam: Kul olmak hür olmaktır!


Önce hemen hemen bütün medyanın yanlış yazdığı bir bilgiyi tashih ederek başlayayım. Mehmet Tanrısever, Yücel Çakmaklı’nın teorisyenlik ve ilk pratiğini yaptığı Milli Sinema akımına ikinci sıçrayışını yaptıran bir yapımcıdır. Birçok gazetede yazdığı gibi Minyeli Abdullah filminin yönetmeni değil, yapımcısıdır. Sadece bu değil tabi, Çizme, Sürgün, Benim Zaferim gibi sinema filmlerinin de yapımcısıdır. Yönetmen olarak tek sinema filmine imza atmıştır; Sürgün. Hür Adam yönetmenlik kariyerinin ikinci eseridir.

Büyük insanları filme almak kolay iş değil. Bazen kariyeri riske atan bir cesaret ister. Çağrı filminin en büyük başarısı şudur bence: Son dinin peygamberini filme almak, üstelik bunu kahramanı göstermeden yapmanın zorluğunun yanı sıra, kırk bin fırkaya bölünmüş bir ümmetten neredeyse hiçbir itiraz almayan bir film olması. İşte Mustafa Akad’ı ve Çağrı’yı büyük yapan şey budur.

Bu nedenle Mehmet Tanrısever’i ilk başta cesaretinden dolayı kutlamak gerekir. Türk sosyal, siyasal ve manevi tarihinde önemli bir rolü bulunan bir şahsiyeti filme almak büyük cesarettir.

Açık söyleyeyim, bir kesim adına tam da umudu kestiğim anda ortaya çıktı Hür Adam filmi. Gerçi hepiniz konuya aşınasınız ama ben yine de filmin konusun anlatayım: Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Anadolu’nun küçük bir köyünde bir Kürt çocuğu dünyaya gelir: Mirza oğlu Said. Ateşîn zekası, cevvaliyeti ve ilme olan yatkınlığı ile kısa sürede ünü, bulunduğu bölgeyi çok çok aşar. Yönetmenin kamerası da Küçük Said’in annesiyle yaptığı ‘Ay tutulması’ diyalogu ile başlıyor. Ve bir yol hikayesine dönüşüyor adeta. Milli Mücadele yılları, 1. Dünya Savaşı, esaret, Rusya, Avrupa, İstanbul, Ankara ve tehlikeli bulunmasıyla başlayıp, on yıllarca süren sürgün ve hapis hayatı. Molla Said’in öyküsü bu…

Hür Adam, bundan yaklaşık 20 yıl önce filme alınmaya niyet edilmiş ancak ‘yetkinlik’ konusundaki hassasiyet neticesiyle ertelenmiş bir film. Şimdi karşımızdaki filmi izleyince anlıyoruz ki, Mehmet Tanrısever çok doğru bir tasarrufta bulunmuş. Zira Hür Adam, teknik, estetik ve anlatım olarak oldukça olgun bir sinema diline sahip. Filmin üzerinde koparılan fırtınanın ideolojik kaygılardan kaynaklandığını çok iyi biliyoruz. Böyle olması da çok normal bence.
Film tablolar halinde Bediuzzaman’ın hayatını biyografik olarak anlatırken, sıklıkla Flash Back/geri dönüşlere başvuruyor ve ayrıntılara giriyor. Meseleye muttali olanlar için yeni ya da farklı bir şey yok. Ama kitap sayfalarında okuduğumuz bir mücadele ve aksiyon insanının görsel kurgusu var karşımızda.

(Metin Çamurcu ve Mevlüt Koçak. Hür Adam başarısını biraz da bu iki usta sinemacının sürekli sette olmasına borçlu)


Her ne kadar Mustafa Kemal ile karşılaştıkları 1-2 dakikalık plan yüzünden bir bardak suda fırtına kopartılsa da, aynı zamanda sosyal ve epistemolojik bir dönem tasviri de var filmde. Yapılan zulümler, çekilen çileler, müheykel bir vecd, tevekkül ve yenilmez bir iradeye bir kez daha şahit oluyoruz.

Başroldeki Mürşit  Bağ müthiş bir tercih olmuş. Sadece fiziksel benzerlik değil, bakışıyla, jest ve mimikleriyle Bediuzzaman’ın ruhunu başarılı bir şekilde izleyiciye geçirmeyi başarıyor deneyimli oyuncu. ‘Oyun verme’de zaman zaman aksamalar olsa da, filmin sair oyuncuları da çoğu kez başarılı. Tanrısever hiçbir akademik alt yapısı olmamasına rağmen, fıtri bir sinemacı yeteneğine sahip olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Ancak kamera arkasındaki Metin Çamurcu ismini de burada zikretmek gerekiyor.

Neredeyse 70 yıllık bir zamana dilimini anlatmak çok zordur. Zaman sıçramaları, fiziksel ve ruhsal değişimleri, dönüşümleri izleyiciye aktarabilmek her sinemacının harcı değildir. Hür Adam bu zorluğun altından başarıyla kalkıyor.

Nakisaları, küçük hataları yok mu filmin? Elbette var! Ancak bunların hiç biri filmin genel kalitesini etkilemiyor.

Filmin 3 saate yakın süresi başlı başına bir handikap bence. Bu kadar uzun bir filmin, finaline yakın sahnelerdeki diyalogların belki biraz daha kısaltılması gerekirdi. Sonra, ani sahne ve zaman geçişleri yer yer ‘eklektik’ bir görüntü arz ediyor. Bu açıdan bakınca yoğun bir kolaj hissi yaşıyor insan. Ve dramatik bir öyküye sahip olmadan, biyografik bir hayatın peşine düşüş de klasik sinema izleyicisine biraz ağır gelebiliyor. Kahramanın ’15 gündür aç ve susuz bıraktılar’ derken sakal tıraşlı olması gibi birkaç hata olsa da, dediğim gibi bunlar çok önem arz etmiyor.

Bir tek şey için yandım açıkçası. Muhteşem final sahnesinden sonra keşke bir epilog konulsaydı. Aslında ilk baştaki ‘voice over’ buna imkan da tanıyordu. Hani ağacın üzerindeki o görkemli sahneden hemen sonra siyah kadrda, Üstad Bediuzzaman’ın ömrünün ne kadarının hapiste geçtiğini, kitaplarının nerelerde ne kadar satıldığı, kaç ülkede yayınlandığı filan yazılsaydı, zulmün ne kadar şedit olursa olsun ‘hak’ olanı engelleyemediğini daha çarpıcı görürdük.

 Hür Adam, yitirmeye başladığım umudumu tekrar yeşertti. İstanbul 2010 gibi muhteşem bir fiyasko sonrasında epey iyi geldi. 

3 Ocak 2011 Pazartesi

Hür Adam (1): Va Esefa!


Aslında sanatın konuşulması, tartışılması, protestosu, övülmesi güzel şeylerdir. Bir sanat eseri bu tür hareketliliği sağlıyorsa memnun olmak lazım. Lakin bunu yaparken, ‘koman, yaşatman, urun’ türü artık çağdışı kalan zihniyeti de bırakmak gerekir.

Mehmet Tanrısever’in yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı Hür Adam filmi, henüz vizyon imkanı bulmadan tüm bunlara neden oldu.
Dediğim gibi bu iyi bir şey. Ne ki, tartışmayı yaparken bazı şeyleri de karıştırmamak lazım. Bu yazıda film hakkında estetik ya da teknik değerlendirme yapmayacağım şüphesiz. Zira filmi izlemedim. Ancak, tıpkı benim gibi izlemeden topa giren bir düşence ve bir eylemi de yazmak boynumun borcu oldu.

İlki, film hakkında yapılan suç duyurusu. Üstelik bunu yapanlar kendilerine ‘hukukçu’ diyen kesim. Ankara Barosu’ndan birileri, Hür Adam hakkında suç duyurusunda bulunup, filmin gösterime sokulmamasını ve yapımcılarını, yazarlarını, yönetmeninin cezalandırılmasını istemiş. Neler yok ki şikayet dilekçesinde: “Tehdit, hakaret, yargı kararını etkisiz kılmak, Atatürk’e ve manevi kişiliğine hakaret, basın yoluyla hakaret; halkı ve toplumu kin, nefret ve suç işlemeye teşvik; iftira, terör propagandası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ortadan kaldırma amaçlı organize eylemler…”

Peki, bütün bunları nasıl yapmış gösterime girmemiş bir film. Yine dilekçeden okuyoruz: “Filmin internet sitesindeki fotoğraf, fragman ve yazılar incelendiğinde pek çok sahnede, “Atatürk’e yönelik gerçeğe aykırı iftira ve hakaretler içerdiği görülecektir.” Fragmandan bu kadar suç devşirilebiliyorsa, filmden herhalde direkman idamlık suç çıkarılır sanırım!

Şikayetçilerin ciddi anlamda kafa karışıklığı yaşadığı gerçeği de ayrı tabi. Filmi mi, yoksa filmin anlattığı kişiyi mi suçluyorlar sıklıkla karıştırılıyor. Hani bu metine bakıp, doğrudan, ‘bu zihniyet Bediüzzaman ve inanç düşmanı’ gibi bir yorum yapmakta da zorlanmaz insan. Ama ben öyle yapmayacağım şüphesiz…
Bir de eleştiri var film hakkında. Yazan kişi çok sevdiğim, uzun yıllar mesai paylaştığım bir insan. Zihnine, birikimine, bilgisine inanılmaz derecede saygı duyduğum ‘üstadım’ hatta: Mustafa Özcan.


Belki ki yazmadan önce epey tereddüt yaşamış olan Özcan, tıpkı Ankara Barosu hukukçuları gibi, fragman ve hakkında yazılanlardan yola çıkarak bir eleştiri getiriyor. Mealen diyor ki; “Bediüzzaman Said Nursi, bir aksiyon ve mücadele adamı değildi. Bir gönül adamıydı.” Hatta filme bir alternatif isim bile teklif ediyor: Kul Adam!

Ülkemizde sıklıkla yapılan bir hatayı tekrara düşüyor üstadım. Bir filmi içindekilerle değil, içinde olmayanlardan ötürü eleştiriyor. ‘Niye böyle değil?’ demeye getiriyor. Oysa önümüzde bir biyografi çalışması yok, belgesel de olmayan sinema filmi var. Ve senarist, yapımcı, yönetmen, kendi bakış açısıyla çeker bu filmi. Şüphesiz üstadım Özcan kamera arkasına geçse, bambaşka bir Bediüzzaman portresi ortaya çıkarırdı.

Tanrısever ve filmine yapılanlar bana Mel Gibson ve The Passion of The Christ filmine yapılanları hatırlattı. O da benzeri tepkilerle karşılaşmış, daha film çekim aşamasındayken eleştirilmiş, hatta aforoz edilmekle tehdit edilmişti. Bir peygamberin hayatının, aksiyon filmi formatında olamayacağını söyleyen çevreler pek de az değildi. Şöyle demişti Gibson eleştirilere karşı: “"Bence İsa'dan daha büyük bir kahraman öyküsü yoktur. Ve filmim tüm zamanların en büyük macera öyküsüdür. Düşünsenize, Tanrı bir insan şekline bürünüyor ve insanlar da Tanrı'yı öldürüyor. (Elbette Hıristiyan inancına göre -MNH)Artık bu da aksiyon değilse, hiçbir şey değildir!"

Elbette Bediüzzaman’ın eserleri, iç mücadelesi, murakabesi ayrıdır, derindir ve önemlidir. Ancak onun hayatının tamamına bakıp da, ‘bu hikayede macera yoktur, aksiyon yoktur’ demek insafsızlıktır. Daha genel bir değerlendirmeyi filmin vizyondan sonraya bırakalım.

Ayrıca; üniversitelerinde bitirme tezi olarak ‘porno’ filmlerin çekildiği bir ülkede, bundan rahatsızlık duymayıp, tek parti rejiminin kan kusturduğu bir inanç insanı hakkında ipe sapa gelmez iddialarla suç duyurusunda bulunan sevgili hukukçular! Öpüyorum gözlerinizden!

Deney : Circe’nin domuz ahırı!


Merhum Cemil Meriç güzeller güzeli kitabı Bu Ülke’de Circe’den bahseder. Homeros’dan alıntıdır aslında. Circe mitolojik bir afettir ve adada yaşar. Adaya çıkanları sarayına çeker ve dokunduğu an hayvana dönüştürür. Kimi domuz olur, kimi kurt, kimi eşek. Ulis avucuna sakladığı moli otu sayesinde kurtulur bu efsundan ve kılıcını çekip bu dilberi esir alır. Arkadaşlarının serbest bırakılmasını ister. Ama Circe, ‘bakalım onlar istiyorlar mı?’ diye karşı çıkar. Ahıra gidilir ve hiçbir hayvan insan olmak istemediğini söyler. Misal; kurt ‘ne münasebet’ der, ‘İnsanlar benden daha vahşi ve acımasız’ vs…

Stanford Üniversitesi’nin öğretim üyelerinden Philip G. Zimbardo, 70’li yılların ortalarına doğru bir deney yaptı. Kendi soy ismini verdiği deneyde, bir grup üniversite öğrencisini mahkumlar ve gardiyanlar olarak ikiye bölüp, izole edilmiş bir ortama koydu. Tipik bir hapishane simülasyonuydu bu. Deneyin amacı, öğrencilerin rollerine kendilerini ne kadar kaptıracaklarıydı. Deney toplam iki haftalık bir sürci kapsıyordu. Ancak daha üçüncü gün olaylar çıkmaya başladı. Gardiyanlar kendilerini oynadıkları role kaptırmış, mahkumlar da şiddet eğilimi göstermeye başlamıştı! İşin tuhafı, hepsi yüksek okul öğrencisi olan bu gençler bir oyun oynadıklarının bilincindeydiler. Derken olaylar çığırından çıktı ve daha bir hafta bile olmadan deney iptal edildi. Ancak buna rağmen son derece ilginç veriler elde edilmiş oldu.

Bu enteresan konu 2001 yılında Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel tarafından başarılı bir şekilde filme alındı. Filmin senaristi Mario Giordano (Aynı isimli kitabı da var) işin içine ustaca bir gazeteci ve Nazi de sokmuştu filmde. 2002 yılında İstanbul Film Festivali’nde de en iyi film seçilen Deney- Das Experiment, bir düzineden fazla ödül sahibi oldu.

Çok defa belirttim, yineleyeyim: Amerikalılar altyazılı film izlemeyi sevmedikleri için, beğendikleri filmleri alıp tekrar çekiyorlar. Deney filmini de öyle yaptılar. Ancak çok önemli iki unsuru değiştirerek uyarladılar deneyi. Orjinalindeki Nazi gardiyanın yerini zenci gardiyan almış. Mahkum kılığında giren gazeteci ise, savaş karşıtı bir aktivist olmuş.

The Experiment ismiyle çekilen filmin yönetmeni Paul Scheuring, Prison Break gibi popüler bir hapishane dizisinin yönetmeni. Tekrar ele alınan öykü ise şöyle: Daha önce herhangi bir sabıkaları bulunmayan, işsiz güçsüz takımından olan 26 kişi, gizemli bir şirket için yapılacak olan bir deneye 14 bin dolar karşılığı katılmayı kabul ederler. Deneklerden bir kısmı gardiyon, diğerleri ise mahkum rolü oynayacaktır. En başta kurallar katıdır: Asla şiddet olmayacak ve kimseye zarar gelmeyecektir. Böyle bir durumda deney sona erecek ve kimse beş kuruş para alamayacaktır. Ancak bir yerde kapalı kalma hissi, deneklerin oynadığı rollere kendilerini kaptırmaya fena halde katkı sağlar ve başgardiyanın da gittikçe psikopatlaşmasıyla olaylar çığırından çıkar.

Marazi bir aktivisti oynayan Adrian Bordy ve kötü ruhlu gardiyanı canlandıran Forest Whitaker’in rolleriyle adeta döktürdüğü film, her ne kadar orijinali olan Das Experiment kadar olmasa da, yine de belli bir düzeyi yakalıyor. Evet, şüphesiz psikolojik ve sosyal olarak ilki kadar etkili değil belki ama filmin girişinde deneklere izlettirilen film parçacıkları ile başlayan gerilim, giderek tırmanıyor ve finalde durum kurtarılmaya çalışılıyor.


Başlarda sevdiği kadının parmaklarına bakıp, “Sen kimseye vuramazsın, bu eklemler çok temizler’ denilen bir adamın nasıl bir canavara dönüştüğünü izlemek enteresan oluyor. Ve filmin birkaç yerinde vurgu yapılan evrimin tarihsel yanılgısı da cabası. Kahramanımız bir yerde; “Evrimsel açıdan maymunlardan birazcık daha üstün olduğumuzu düşünmeyi seviyorum.” dese de ortada, “Ne kadar evrimleştiğimizi düşünmen önemli değil. İstediğin hayvanı seçip bir yere kilitle, eninde sonunda güçlü olan zayıf olanı yer”e, finale doğru ise, “Evrimsel açıdan maymunlardan üstün olduğumuzu düşünüyor musun hâlâ?’ya gelmesi, bizim kültür kodlarımız açısından çok bir kıymet-i harbiye taşımıyor. Taşımıyor, zira biz insanoğlunun iyi/kötü aralığının “alay-ı illiyin ile esfel-i safilin” kadar derin olduğunu çok iyi biliyoruz. Deneklerin ir süre sonra oynadıkları rolü içselleştirmeleri, her ne kadar Circe’nin domuz ahırındaki kahramanlarınki gibi olsa da, ‘sınayanın da sınandığı’ gerçeğini bilince resmin şeklinin değişeceğini bilmek çok farklı bir şey.

Film, biraz eklektik dursa da, doğu kültürünü bir tür –sapkın da olsa- arınma limanı olarak kullanmış. Gelin görün ki, Guantanamo’da, Ebu Gureyb’de yaşananlara bakıldıktan sonra, bir değil, bin Ganj’ da yıkanılsa da arınamaz modernite!

Son tahlilde ‘Güç yozlaştırır’ mesajı veren Deney, sadece oyunculukları için bile izlenmeyi hak ediyor. 

Karmete: Nayino

28 Aralık 2010 Salı

Siz ki kurtlar arasında kuzularsınız!


“Uzak dur o muhitten. Büyüyünce anlayacaksın ne demek istediğimi.” Böyle der kendi halindeki bir New Yorklu şoför olan Robert De Niro oğluna A Bronx Tale filminde... Esasen dönem dönem izlerdik Amerikan sokaklarının gerçek rengini bazı Hollywood yapımlarında. Seven’da örneğin. Gökyüzünün çok da Parliament mavisi olmadığını, fondan gelen köpek ve ambulans siren sesleriyle hatırlatıp dururdu bazı film kareleri bizlere.

Karakollara ‘Ahır’ dendiği The Shield serisi mesela. Bir hapishanede imal edilmiş paslı şiş kadar gerçekçi televizyon dizisi… Bir bölümünde kurban bir zenci kadın şöyle diyordu: "Bugün Amerika ta Irak'a gidip adalet, özgürlük yaymayı vaat ediyor. Uydular, modern silahlar, teknoloji bilmem ne. Ancak neden hâlâ her gün bahçemizde sarı polis şeritleri çekiliyor? Kaldırımlarımız uyuşturucu satıcıları, sokaklarımız tecavüzcüler ile dolu?"

Esasen her ülkenin, belki her şehrin böyle ‘kirli ve tekin olmayan’ bölgeleri, muhitleri vardır. Bronx mesela ya da Harlem… Ya da Brezilya filmi Cidade de Deus’da olduğu gibi Rio De Jenerio’nun bir mahallesi olabilir burası. Ülkemizde de var şüphesiz. Ancak ne yazarsak hemen alınıp, dava açmakla tehdit edenler olacağı için isim vermiyoruz!

Birçok sinemacı için iyi birer malzeme yatağıdır bu bölgeler. Her ne kadar kankası Matt Damon ile yıllar yılı ellerinde bir proje ile kapı aşındıran Ben Affleck için, ilk proje olmasa da, yönetmenliğini yaptığı ilk filmi ‘Gone Baby Gone’ ve nihayet bu hafta vizyona giren ikinci filmi (Bu kez kendisi başrolde de oynuyor) The Town-Hırsızlar Şehri, böylesi bereketli bir tarlanın mahsulü.
Hırsızlar şehri ilk etapta akıllara ünlü Heat filmini getirse de, derinlerde ayrıştığı ve irdelenmesi gereken bir çok özelliğe sahip. Lakin önce öykü: Boston’da her sene 300’ü aşkın banka soygunu gerçekleştiriliyor. Charlestown adında bir mahalle, Amerika’nın en çok banka ve silahlı araba soyguncularını yetiştirmiştir.

Onlardan biri de Doug MacCray (Ben Affleck), ama o hırsız arkadaşlarıyla aynı hamurdan değil. Onların aksine, Doug’ın başarılı olabilme şansı, babasının sabıkalı ayak izlerinden kurtulma şansı vardı. Onun yerine, sorunsuz bir şekilde istediklerini elde etmekle övünen acımasız banka soyguncularının lideri oldu. Doug’ın aile olarak sahip olduğu kişiler çetedeki arkadaşları, özellikle tehlikeli ve asabi olmasına rağmen, kardeş kadar yakın olan Jem (Jeremy Renner ki onu Unusuals’dan hatırlar fanatik izleyiciler).

Ancak her şey, çetenin son işinde, Jem’ın banka yöneticisini Claire Keesey’yi (Rebecca Hall) rehin almasıyla değişir. Onun Charlestown’da oturduğunu öğrendiklerinde, Jem gerilir ve neler gördüğünü kontrol etmek ister. Jem’in neler yapabileceğini bilen Doug, olayı kendi kontrolü altına almaya çalışır. Claire’i arayıp bulur. Ama Claire bu karşılaşmanın tesadüf olmadığını ve bu çekici yabancının, kendisini bir kaç gün önce rehin alan adamlardan biri olduğunu bilmez.

Claire ile ilişkisi tutkulu bir aşka dönüşünce, Doug artık bu hayattan ve kasabadan gitmek ister. Ama federal ajanlar ve onların başı olan Ajan Frawley (Jon Hamm) peşlerindedir. Ayrıca, Jem’in onun sadıklığını sorgulaması, çeteden çıkmanın kolay olmayacağını, hatta bu durumun Claire’i de tehlikeye sokabileceğini farktemesini sağlar. Bir zamanlar seçenekleri vardır ama artık tek bir seçeneği kalır: arkadaşına ihanet etmek ya da sevdiği kadını kaybetmek.

Önce Ben Affleck üzerine birkaç kelam edelim. Affleck, iyi bir oyuncu değil maalesef. İyi bir sinema adamı ve yönettiği ilk filmlere bakılırsa, çok sağlam bir yönetmenlik kumaşına da sahip. Dolayısıyla, insanın aklına ‘Keşke bu projede kendisi rol almasaydı’ düşüncesi gelip duruyor.

Hırsızlar Şehri’nin olay örgüsüne ve anlatım diline baktığımızda tipik ‘soygun’ film formatının neredeyse yüzde yüz uygulandığı bir proje çıkıyor karşımıza. Ancak Affleck’in özellikle Gone Baby Gone’da bizlere gösterdiği kendine has film dili bir adım ilerliyor. Şahsen filmi güzelleştiren unsurun Heat’vari sokak çatışma sahneleri değil, anlatımdaki bu farklılığın olduğunu düşünüyorum.

Daha önemli dertleri de var Hırsızlar Şehri’nin. Suçun ataerkilliği ve insanın kötülükle mücadelesi. Affleck, bir önceki filminde kahramanına şunları söyletmişti: Küçükken bir rahibe, dünyadaki bunca kötülükten kendimizi nasıl koruyup da, cennete gidebileceğimizi sormuştum. Bana, Tanrı'nın çocuklarına şöyle dediğini söyledi: Siz ki, kurtların arasındaki kuzularsınız. Yılan gibi akıllı güvercin gibi masum olun…

Hırsızlar Şehri, kurtların arasında, bir kader kuzusunun, yılan gibi akıllıyken, güvercin gibi masum kalma çabası da diyebiliriz.

Film güçlü oyunculukları, nefes kesen aksiyon sahneleriyle taçlandırıyor. Birçok sahnesinde Michael Mann’in ünlü filminin ayak seslerini duysak da, olumlu finaliyle sıyrılıyor Heat’ten…

Hani benzetmek ne kadar doğrudur bilemiyorum ama tarzı ve mesleki kariyer kaderiyle sanki birazcık Mahsun Kırmızıgül’ü andırıyor Affleck. Keşke oynamak yerine sadece film çekmeyi tercih etseler!

13 Aralık 2010 Pazartesi

Mahkum!



Ben bir dağ idim;
                               küsecek tavşanları olmayan.
Eteklerinde çakalların,
zirvesinde baykuşların cirit attığı...
                             Küssem 
kınamaz beni bağrımda yaşayanlar.
                            Ama yağma yok!
Hangi dağ yaşamış ki böyle bir konforu?

11 Aralık 2010 Cumartesi

Masal söylemek lazım!


“Masal söyleyip uykuya dalmak ne güzel… Masal bulutların resmi, ruhun haritası” diyor Cemil Meriç. Masal tuhaftır, anlatıldıkça halkın malı olur, bireysellikten çıkar. Ve yalan da değildirler. Gerçek olmayan bir şeyin yalan olması şart değildir çünkü. Çünkü hayal ürünü olduğu halde inandırabilir masal kendine. Hangi filmdi şimdi hatırlamıyorum ama "İki tür hikâye vardır," diyordu filmin kahramanı: "Gerçek hikâyeler ve gerçek olması gereken hikâyeler. Bu izlediğiniz ikinci tür hikâyelerdendi."



Formel anlamda tragedyalardan çok farklıdır masal. Biri tanrısallık gibi bir kaynağa yaslar sırtını, diğeri halka. Biri kahraman üzerinden ilerler, diğeri anti-kahraman. Biri batıya aittir, diğeri doğuya. Ve en önemlisi; biri kötü biter genelde, diğeri iyi. Her masal ‘Onlar ermiş muradına’ ile biter zira…


Sinemanın kurguya keşfetmesi, akabinde drama ile birleşmesiyle bu iki edebi form, perdeye de aktarıldı yıllar boyu. Teknolojinin gelişmesiyle en ‘olmaz’ denilen sahneler bile artık filme çekilebiliyor. Kral Oidipus, Truvalı Kadınlar gibi örnekler ile beraber, Kül Kedisi’nden Pamuk Prenses’e kadar yüzlerce masal ve tragedya filme aktarıldı bugüne kadar.


Temelde çocuklar için kaleme alınan, ancak yayınlanmasından sonra büyüklerin daha fazla ilgisini çeken bir başka edebi tür de var esasen. Bilirsiniz, Yüzüklerin Efendisi, Hary Potter gibi eserler. Elbette sinema bu önemli kitaplara kayıtsız kalmadı ve filme aldı. İrlandalı koyu bir Protestan ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen C. S. Lewis’in kaleme aldığı Narnia Günlükleri de bu tür eserlerden biriydi. Dünya çapında 40’tan fazla dile çevrilen ve toplamda 100 milyon adetten fazla satan kitabın, beyaz perdeye uyarlanması da çok uzun sürmedi.


Türün diğer örneklerinin aksine, içeriğinde bol miktarda Hıristiyanlık öğesi ve sembolü bulunan Narnia Günlükleri pek çok kez radyo, televizyon, tiyatro ve sinema gibi farklı alanlara uyarlandı. 7 kitaplık serinin tamamı okunduğunda, karakter tasarımlarının ve buluşların (olay örgüsü) Yunan Mitolojisi ve Roma Mitolojisi'nden ve bir o kadar da klasik İngiliz ve İrlanda peri masallarından esinlendiği rahatlıkla görülebilir.


Yazarın tercihi olarak, içerik sırasına göre yayınlanmayan Narnia Günlükleri sinemaya da, aynı düzensizlikle uyarlanıyor. Sanırım film yapımcıları en ilginç olan kitapları tercih ediyorlar. Serinin ilk filmi: “Aslan, cadı ve dolap” sıkı bir macera ve masal filmiydi. Kurgusu, tekniği, efektleri ve müziği ile izleyicinin epey takdirini kazandı. “Prens Caspian” ilk film kadar olmasa da, yine de belli bir ilgi ve beğeniyi kazandı.


Şimdi usta yönetmen Michael Apted imzalı üçüncü film karşımızda: “Şafak Yıldızı’nın yolculuğu”. Tam ve orijinal ismini yazalım isterseniz: The Chronicles of Narnia: The Voyage of the Dawn Treader.


Türkçe dublaj, altyazı ve (3D) 3 boyut seçenekleri vizyona giren filmin hikayesi ise şöyle: Pevensie kardeşler gizem ve büyü dolu dünyalarına dönüyor; heyecan dolu engeller ve tehlikeli maceralarla dolu bir dünyaya. Fakat bu sefer Narnia’nın içinde değil, denizlerde, eşi benzeri olmayan adalarda bir maceraya çıkıyorlar.


Hikaye, Susan ve Peter Pevensie yerine, onların genç yaştaki kardeşleri Lucy (Georgie Henley) ve Edmund (Skandar Keynes)’ın hayatlarının macerasını omuzlarına almaları üzerine yoğunlaşıyor. Cambridge-İngiltere’de İkinci Dünya Savaşı sırasında Pevensie kardeşler, dayanılmaz ve sinir bozucu kuzenleri Eustace Clarence Scrubb’ın evinde kalmalarıyla başlıyor. Bir gün çocukların üçü de açık denizde duran bir geminin resmedildiği tablonun içine çekiliyorlar. Kendilerini okyanusun altında bulan çocuklar gözleri önündeki görkemli Şafak Yıldızı’nı görmek için su yüzüne çıkarlar. Kral olan arkadaşları Caspian (Ben Barnes) ve cesur savaşçı fare arkadaşları Reepicheep (Az daha Recep diye okuyacaktım) ile beraber oldukları için çok heyecanlıdırlar. Caspian’ın görevi, kötü amcası tarafından sürgün edilen yedi soylu Telmarlı Narnia Lordu’nun akıbetini keşfetmektir ve Pevensie kardeşler, Eustace ve Reepicheep de ona yardım ederler. Büyüleyici bu macerada sihirli Dufflepudlarla, kötü niyetli köle tüccarları, ejderhalar ve büyülü Mer halkıyla baş etmek zorundadırlar. Hasılı; Narnia’nın geleceği tehlikededir.


Narnia Günlükleri, biçim ve içerik itibarıyla ne Yüzüklerin Efendisi gibi karanlık ve karamsar, ne de Hary Potter gibi aşırı büyüye, sihre dayanıyor. Elbette masal formunun kendine has fantastikliğini içeriyor ancak, öykünün içine dalındığı anda, belli bir film dili ve mantığı izleyicinin inandırıcılık direncini kırıyor. Öte yandan, diğer türdeşlerinde olmadığı kadar mistik ve dini göndermeler içeriyor film. Nitekim Şafak Yıldızı’nın Yolculuğu’nda bu göndermeler ve ince vurguların dozu hayli yüksek.


Keza, yine iki türdeşine göre çok daha seyreltik bir hikayesi ve olay örgüsü var Narnia Günlükleri’nin. Bir masalın olması gerektiği düzeyde algı çıtası var. Gelin görün ki, bu kolaylık zaman zaman filmin aleyhine işliyor. Hele ki, son maceranın geçtiği mekanların sıradanlığı ve sadeliği filmin epik yönünü epey aşındırıyor.


Şüphesiz bu türün hayranları için çok da önemli olmayan ayrıntılar bunlar, ancak; şahsen önceki iki filmden belirli bir lezzet alan benim gibi sıradan izleyiciler için filmin notunu epey düşürüyor. Gerisi sizin zevkinize kalıyor tabi…




6 Aralık 2010 Pazartesi

Av Mevsimi: Bir Yavuz Turgul polisiyesi!



Yavuz Turgul Yeşilçam’ın içinde yetişerek, stilize anlamda Yeşilçam dışı filmler çekebilmiş ender yönetmenlerimizdendir. Dönemin sinema endüstrisinin kalbi olan Ses dergisinde yaptığı gazetecilik ile Yeşilçam’ı en iyi bilen sinemacılardan biri olmuştu. Yönetmenliği adım attığında yaşı 40’a yaklaşıyordu. Fahriye Abla sonrasında çektiği Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni ve Gölge Oyunu, şans ve şansızlığı aynı anda yaşamasına neden olmuştu. Şanlısıydı çünkü üslup ve tarz anlamında Turgul Sineması’nın üç muhteşem örneğini vermişti. Şansızdı, zira Yeşilçam can çekişiyor ve neredeyse sadece video sektöründe kendine yaşama şansı buluyordu. Bu nedenle bu üç film izleyiciden o dönem hak ettiği ilgiyi göremedi.

1996 yılında yazıp yönettiği Eşkıya sadece Turgul sineması için değil, Türk sineması için bir kırılma noktasını oluşturdu. Eşkıya gişe, sinematografi ve kalite anlamında çıtayı öyle bir yere koydu ki, sinemamı ister istemez silkinip kendine geldi.

Aradan yaklaşık 10 yıl geçtikten sonra çektiği Gönül Yarası ise beslendiği damarı unutmadığını gösterdi Yavuz Turgul’un. Gönül Yarası hem klasik Yeşilçam melodram kalıplarına uyuyordu, hem de Turgul sinemasında üst yerlere yerleşiyordu.

Bu nedenle son filminin üzerinden geçen 5 yıl sonrasında çekeceğini duyurduğu Av Mevsimi bir çok Türk sinemaseverde heyecan dalgasına neden oldu. Hele bir de, kadrolu başrol oyuncusu Şener Şen’e ilave olarak Cem Yılmaz’ın da kadroda olacağının duyulması beklentileri tümden yükseltti.
Av Mevsimi de diğer Yavuz Turgul filmleri gibi senaryosu da yönetmene ait olan bir çalışma. Polisiye türünden olması açısından bir ilk Turgul için. Çıkış hikayesini ise filmin hemen girişinden öğreniyoruz: Yavuz Tanyeli’nin bir resim çalışmasından ve o çalışmaya aldığı bir nottan esinlenerek yazılmış: Yeni bir şeylerin görüleceği aralıklar mutlaka vardır.

Buraya kadar hiçbir sorun yok ve her şey normal gibi.

Kadro da hiç ama hiç mi fena değil. Şen ve Yılmaz’a ilave olarak büyük oyuncu Çetin Tekindor bile var kadroda. O kadar büyük bir kadro ki, Türk sinemasının önemli isimlerini tek kare gördüğümüz planlar bile var filmde.

Elbette böylesi önemli ve farklı bir yönetmenin çekeceği filmin, -en azından kağıt üzerinde- sıradan polisiyelerden farklı olması lazım. Nitekim Filmin katmanları arasına yerleştirilen sosyal gerçeklikler ve karakterlerine sinen sınıfsal betimlemeler Turgul’un kalemine yakışan ve onu farklı kılan unsurlar.
Fakat gelin görün ki, her şey süt liman ve tozpembe değil Av Mevsimi’nde…
İsterseniz konuya bir bakalım: “Tecrübesi, sezgileri ve takipçiliğiyle tüm teşkilatın “Avcı” olarak bildiği Ferman (Şener Şen) ile yalnızca bakışlarıyla bile lakabının hakkını veren “Deli” İdris (Cem Yılmaz) cinayet masasında görevli, baba-oğul kadar yakın iki polistir. Antropoloji mezunu, sessiz sakin Hasan (Okan Yalabık) ise bu ikiliye yeni katılmış bir “Çömez”...

Öldürülen genç bir kız onları uyuşturucu taciri Asit’le, Türkiye’nin en zengin adamlarından Battal Çolakzade’yle (Çetin Tekindor), kızın ağabeyleri Abbas, Vakkas ve daha birçok farklı insanla karşı karşıya getirecektir.

Hayatını eşine adayan, onun hastalığıyla boğuşan Ferman, boşandığı eşi Asiye’ye (Melisa Sözen) tutkuyla bağlı İdris, yeni mezun ve bu dünyaya yabancı Hasan... Çözmeye çalıştıkları cinayet, bu üç polisin hayatını değiştirecektir.
Yavuz Turgul her filminde olduğu gibi, Av Mevsimi’nde de karakter analizlerini çok iyi yapmış ve neredeyse tüm karakterleri gerçeklik düzlemine ‘cuk’ oturtmuş. Ancak gelin görün ki, ‘İlla de Şener Şen’ ısrarı sanki bundan sonra hem yönetmene, hem usta oyuncuya zarar verecek gibi. Kurt bir polisten ziyade, Muhsin Bey’i çağrıştıran Şener Şen, her ne kadar oyun gücüyle durumu kurtarmaya çabalasa da, çoğu zaman yetmiyor ne yazık ki. Keza Cem Yılmaz da öyle. Organize İşler’deki mafyoz tiplemeyi neredeyse birebir arızalı kanun adamı karakterine oturtuyor yönetmen.

Başrolünü Christian Slater’ın oynadığı bir Amerikan dizisi var: The Forgotten… Amerika’da kimliği belirlenemeyen ölülere verilen isim var: Jane/John Doe… Dizi, her bölümde kimliği bilinemeyen bir cesedi ele alıyor ve onun anlatımıyla çözüme kavuşturuyor. İşte Av Mevsimi de başlarda böylesi bir yöntem izler gibi oluyor ama. Ortalarında unutuyoruz bu anlatımı. Finalde tekrar görüyoruz.
Av Mevsimi’nin hikayesi çok klasik ve basit ama yönetmenin yeteneği ve görsel titizlik bu basitliği nispeten gideriyor. Ancak çok ciddi bir ritim sorunu ile karşı karşıyayız. Oysa hiçbir Yavuz Turgul filminde böylesi bir aksama olmamıştı. Dahası, ‘Burada soruları bon sorarım’ türü klişelerden, suçluya haklarını okumak gibi beylik planlara hiç ama hiç gerek yoktu bence.

Ve merakla başlayıp, aksiyon ile devam eden hikayenin, sonunun neredeyse tam ortalarda belirmesi, filmin en büyük zaafı bence. Öyle ki daha ilk yarısı bitmeden, yanımda oturan arkadaşım filmin finalini söyleyiverdi. Ve yine duyunca üzüldüğüm bir izleyici yorumu: ‘Behzat Ç. dizisinde bile daha çok merak unsuru var!’

Av Mevsimi’ni bir televizyon kanalında, haftada bir yayınlanan polisiyelerden farklı kılan tek şey, görselliği sanırım.

Ve böylesi büyük bir usta için bu kelimeyi yazacağımı asla düşünmezdim ama; ‘maalesef’ iyi olmayan bir film Av Mevsimi.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Yanalım!

Sanırım cansız şeylerin yalnızlığı, canlıların yalnızlığından daha çok dokunuyor bana. Hemen itiraz etmeyin, elbette eşyaların, mekânların birer 'ruhu' olduğuna inanıyorum ben...

Yıkılmaya yüz tutmuş köhne bir evin, parlatılmaktan incelmiş soluk tırabzanların, bakılmaktan aşınmış aynaların... Hepsinin bir geçmişi var, öyküsü var...


Zaten bu geçmiş sanırım yalnızlıklarını vuruyor belleklerimize.


Size olur mu bilmem ama bir evin hemen önünde çöpçüler alsın diye konmuş, kullanılmış eşyalara denk geliyorum ben. Dehşet bir yalnızlık ve terk edilmişlik hissi ile tuhaf oluyor içim. Her şey olabiliyor bu; eski bir masa lambası, dişleri dökülmüş kocakarılar gibi kalmış paslı bir avize ya da eskiciyi bekleyen şeridi çıkarılmış yaşlı bir daktilo.


Taşrada yalnızlık nedir bilinmez sanırım. Ya da hissedilmez bir şekilde...


Şehirde yalnızlık kapanmaya yüz tutmuş bir yaradan sızan kahverengi kan gibi hissediliyor nedense.


Sokak lambaları mesela...


Gecenin en karanlık saatinde tüm haşmetiyle insanda haşyet duygusunu depreştiren o devasa direkler, gündüz inanılmaz bir yalnızlık ile küçülüyorlar adeta! Gecenin o gölge uzatıp, izbelik kısaltan hakimleri gündüz, terk edilmiş birer yetim çocuk gibi fark edilmiyorlar sanki.


Bu yaştan sonra çok daha iyi anlıyorum ki; şehrin en yalnız mukimleridir sokak lambaları... Hele ki mevsim yağmurlu ise!

Ya da...

Şairin; "seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu/komşuluk mana ve ruh, ne varsa heder oldu" cümleleriyle tanımladığı eski evler...


Terk edilmişliğin acısıyla suskunluk yemini etmiş, yemekten içmekten kesilmiş veremli kızlar gibi gün geçtikçe eriyen o ahşap yapılar... Bir zamanlar cumbalarından sarkan kızıl biberler yerine, hüznün ikamet ettiği yalnız mekânlar.


Kalabalıklaştıkça arsızlaşan insanoğlu, benzersiz bir cüret ile yalnızlaştırdı her şeyi... Yollar yalnız, parklar yalnız, bahçeler yalnız, sokaklar yalnız, lambalar yalnız, evler yalnız büyük şehirlerde. Saçma sapan bir aldanmışlıkla ne kadar tıkış tıkış alışveriş merkezleri çok olursa, o kadar yalnızlığı kaybolur sanıyor insanoğlu.


Büyük bir yanılgı oysa...

Kalabalıklar kadar acınası bir yalnızlık olabilir mi?


Büyüyen binalar değil yalnızlıklarımızdır, eskinin dar sokakları bugünün otobanlarından çok daha genişti emin olunuz.


Ki her yalnızlık bir süre sonra bir şekilde kendi sonunu hazırlıyor ve bazen bir ihmal, bazen bir kasıt, bazen bir aptallık ya da tevafuk... Kıvılcıma dönüştürüyor önce yalnızların hüznünü, sonra dev alevlerin sardığı bir yangın topuna dönüştürüyor şehrin yalnızlarını.


Dün yanmasaydı kaç kişi fark edecekti Haydarpaşa Tren Garı diye bir yalnız değerimizin hâlâ orada olduğunu?

Şimdi aptal bir şuursuzlukla sorumlusunu arıyoruz boş yere. İşte veriyorum cevabı; ben gördüm kimin yaktığını tren garını!

Biz yaktık, ilgisizlik yaktı, geçmişe sırtımızı dönmek yaktı Haydarpaşa'yı...


Mis gibi yeryüzü dururken onuncu kata bahçe yapma müptezelliği yaktı tarihî mekânı...


Biz hızla yüceleştirdiğimiz kendi yalnızlığımıza yanalım!