22 Nisan 2011 Cuma

Kişisel Menkıbe (1): Dünya Nimeti

Mendegüme (Hamamköy)


Yazarlığımın hikayesi ilginçtir… 


Sanırım 12 Eylül darbesinin hemen sonrası… Ya 81 ya 82 senesi… Yaş 14-15… Güneş her daim cömert davrandığı coğrafyaya o yıl birkaç kat fazla ısı ve ışık yollamakta. Henüz Hacc kafileleri kente uğramaya başlamamış. Urfa, öğlen sıcağında terk edilmiş bir ruhani kent gibi. Okullar yeni tatil olmuş ya da olmak üzere...

Zıpırım ve fırlamalıkta sınırları zorluyorum. Her gün bir kavga döğüş, küfür kıyamet. Babam devletin kurumunda şoförlüğü bırakmış, 10 yıllık otobüs deneyiminden sonra damperli kamyon almış, kum çekiyor Fırat’tan sağa sola. Mesleğinden başka hiçbir şey bilmeyen adam için en büyük yenilik, ya çalıştığı kurumu ya da araç modelini, türünü değiştirmektir.

Sanırım verdiğim sıkıntı o kadar artmış ki, ‘Yok' dedi, 'sen benimle geleceksin…’ ‘Nereye?’ diye sormadım bile. Gaziantepli çakal mı çakal bir müteahit girmiş kafasına babam ve birkaç arkadaşının, gurbete, çalışmaya gidecekler.

Başlarda biraz hoşuma da gitti ama 14-15 yaşındaki bir çocuğun hafriyat sektöründe yapabilecekleri şey sınırlı tabi…

Yola çıktık 8-10 damperli kamyon kafile halinde. Mola yerlerinde sohbetin konusu gidilecek yer; abartıldıkça abartılıyor, hayallerin üzerine gökdelenler dikiliyordu. Pek ilgimi çektiğini söyleyemem, gidilecek yerin özellikleri, kazanılması düşünülen parayla ilgili hayaller girmiyor alaka alanıma.

Afyon’u hatırlıyorum mesela o mevsimde. O müthiş serinlik, komyonun arkasında, açık havada uyuyan bedenime Sibirya etkisi yapmıştı. Takır takır dişlerimin birbirine vurduğunu hatırlıyorum ayrıntı olarak.

Afyon Şeker Fabrikası’nda birkaç günlük iş ayarlamışlar her nasılsa. Yaptığım iş düpedüz muavinlik ama ben taşıdığımız şeker pancarı posası yerine şekerin nasıl yapıldığını merak edip, gizlice fabrikaya giriyorum. İşçilerin şefi yakalıyor ve tutup kulağımdan, ‘ne ayaksın’ gibisinden laflarla beni alıp fabrika müdürüne götürüyor. O da babamı çağırıyor. Rahmetlinin ‘burda da mı?’ bakışını hiç unutamam.

Sonra İzmir’de bir gün ve Tire…

Allahım çöl ikliminden gelen biri için, bu kadar yeşillik insanı zehirler! Hazırlıksızım çünkü. Şırıl şırıl akan sular, yemyeşil ağaçlıklar ve mentollü bir serinlik. Yıllar sonra Allah kısmet etti yazar olarak aynı yöreye konferans için gitmek nasip oldu, birazdan anlatacağım onu da…

Tire tren istasyonunun hemen yanına park etmiş 8-10 tane damperli kamyon ve birinin içinde bir çocuk. Beni kamyonları bekleyeyim diye nöbetçi olarak dikip yemeğe gitmiş herkes. Önce tren istasyonuna doğru keşfe çıkıyorum. Hemen karşıdaki benzin istasyonu sonra ve bitişiğindeki bakkal.

Şimdi düşündükçe hala tebessüm ediyorum, ‘Sakız mı, ciklet mi?’ ikilemini yaşadığımı hatırlıyorum cebimdeki birkaç kuruşla alışveriş yaparken. “Ciklet” dedikçe ben, yüzüme tuhaf bakan kasabalı bakkal kadın benden daha şaşkın.

Sonra Ödemiş… 


Ege’nin terası adeta… Gelecek birkaç ay boyunca neredeyse her hafta gelip, yeni bir keşifte bulunacağım bir yeryüzü cenneti. Mezopotamyalı ezik bir çocuk, ne kadar varlığını hissettirebilirse o kadar varım maddeten bu ilçede. Bende mitolojik bir etkisi vardır bu beldenin. 

Sonra tırmanışa geçiş. Toprak yolda haldır huldur yol alan kamyonların çıkardığı tozlar vadi boyunca dizili ağaçları duman rengine boyuyor. 


Ve bir göl. 


Çam ağaçları arasında muazzam bir dinginlik. Nisan sonu ya da mayıs başı, tam bilemiyorum yağmur yağıyor inceden. Sonra sulu sepken bir hışımla iniyor halı gibi serili gölün üzerine. Kapkaranlık bulutlar gelip çöküyor gölün tepesine.

Bahsettiğim günlerden neredeyse yirmi yıl sonra, aynı gölün çevresindeki bir evde konuk olduğumda pencereden gölü izlerken, o tanıdık kara bulutlar yine geliyor ve yine boşaltıyor damlalarını tepeme. Tuhaf bir ürperti ile inanılmaz mutlu oluyorum, sene 1999… 

Sonra yine aşağılara iniyoruz ve gizli bir cennet bahçesi gibi duran köy; Mendegüme… Babam ve arkadaşları hep 'Mendegüme' diyor ama tabelasında 'Hamamköy' yazıyor nedense. Çocuk kafam karışıyor, devlet ile milletin farkını o yaşlarda ayırt edebilecek durumda değilim.

Kestane ağaçlarının, kekik kokularının arasında peri evi gibi dağınık gizlenmiş evler. Yol kıvrılarak iniyor köyün meydanına. Köy kahvesine giriyoruz. Kısa süre önce, Afyon’da bir yol restoranında gördüğüm video denen teknolojiyi burada tekrar görüyorum. Sanırım bir gurbetçi gelirken yanında getirmiş cihazı. Birkaç arabesk şarkıcının Almanya turnesinin görüntülerini daha sonra ezberleyeceğimi bilmeden merakla izliyorum. Bir de Vahdet Vural filmi. Jenerikten, Çetin Gürtop kalıyor aklımda. Kahve sahibinin arşivi toplam 3 adet kasetten ibaret. Sonuncusunu önemli günlere ayırıyor hep; İbrahim Tatlıses/Perihan Savaş filmi. Diğerleri günde 5 fasıl takılıp seyredilmekten deforme olmuş durumda. 

İlk günkü keşif bittikten sonra akşama yatacak yer ayarlanıyor. Boş bir bina pansiyon yapılıyor ve sonrası arasına karbon kağıdı sıkıştırılmış günler. Sabah ezanı okunurken uyanıp, kum ocağına gitmek ve İzmir/Aydın arasında dağları yararak açılan yollara hafriyat taşımak.Ve akşam karanlığında Ferdi Tayfur eşliğinde yemek!

Bir köy düğünü oluyor o hafta Hamamköy’de. Tıpkı doğduğum topraklarda olduğu gibi havaya ateş ediyor köylüler çifteleriyle. Hepsinin ayağında gıcır gıcır çizmeler. Aşık oluyorum adeta simsiyah çizmelere.

Bir sonraki hafta keşfediyorum siparişle ayakkabı yapan yaşlı amcayı. Minicik bir kulübe ve asılı çizmeler sıra sıra; yesyeni ve eski…

Utangaçlığımı yeniyorum birkaç gün sonra ve fiyat soruyorum. Bana bakıyor, gülümsüyor ve bir fiyat söylüyor. Çok para ama benim kazanamayacağım kadar değil. Babam haftalık veriyor bana ve çizme yaptırmak için biriktiriyorum. Her hafta uğrayıp kaç lira biriktirdiğimi söylüyorum çizmeci amcaya. Bir hafta bana bakıp yine gülüyor ve ayağımın ölçüsünü alıyor. İşin yarısı tamam, diyorum içimden.

Günler birbirini kovaladıkça düzgün yol ilerliyor. 


Tarkan Ahmet denilen bir şoför var. Tuhaf adam. Lakabının Tarkan olmasının nedeni, daha önce sahibi olduğu "Havalı Margırus" otobüsün arka kapısına Tarkan ve kurdunun resimlerini çizdirmesi. Kamyonunun arka tamponunda da kötü bir el yazısıyla yazıyor: TARKAN


Bende ise Muhammed Ali resimli soluk sarı renkli tişört var, altında bir de afili  yazı: Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım!

Komik bir adam bu Tarkan, her istenilen insana kurt taklidi yapıyor. Yaşına bakmadan, dilini çıkarıyor, uluyor, patisiyle kaşını kaşıyor. Ve ben gülüyorum sesli sesli, babam ters ters bakıyor. 


Onun bir kayınbiraderi var, yani Tarkan Ahmet’in. O da 35-40 yaşlarında. Lakabı 'Hoca', vekil öğretmenlik yapıyormuş, kadro alamayınca şoförlük yapıyor ama okuyan bir adam. Dünya Nimeti’ni okuyor kamyonla hafriyat taşıdığı gündüzün geceleri. Kitabı merak ediyorum ve gizli gizli ben de okumaya başlıyorum. Sonra enseliyor beni ve kitabı hediye ediyor.


Kitap, ömrümün önceki döneminde hiç bir kitapta olmadığı kadar yakınlaşıyor bana ve bir kalem bulup romanın kenarına ben de bir şeyler karalamaya başlıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’nın kitaplarında punto insanı kör edecek kadar küçük oluyor ama bu benim işime yarıyor. Kenarlarında boşluk çok ve karınca duası gibi yazıyorum habire. İgner’e alternatif karakter üretiyorum tavşan dudaklı. Knut Hamsun’a hayran oluyorum her geçen gün.

Kamyonlar kum taşıyor ve ben (kavun taşımıyor) kitap okuyup, yazıyorum her gün. Babam kızıyor bir süre sonra. Müteahit bunu görüyor ama dert etmiyor; baba/oğul arasına girmemek lazım.

(Karşıda çizgi gibi duran yolda emeğim vardır az da olsa)


Çalışma sistematiği şöyle: Ödemiş yakınlarında bir toprak ocağı var, oraya gidip kepçelerle kamyonlara toprak yükletiyoruz ve Hamamköy’ün içinden geçip, karşı dağın böğrüne kıvrımlı bir hançer gibi saplanan yola döküyoruz. Dev silindirler döktüğümüz toprakları düzlüyor. Asfalt yapılacak mı, bilmiyorum ama dümdüz ve sert bildiğimiz ‘Şose Yol’ çıkıyor ortaya.

Ödemiş’e hamama gidiyoruz hafta sonları, ben erkenden kaçıyor ve ilçeyi geziyorum tek başıma. Bir okul çıkıyor karşıma bir gün. Camlarında bir film afişi. Ki 9 yaşından beri film hastasıyım. Komşu evin avlusuna kurulan projeksiyonla seyretmediğim Yeşilçam melodramı kalmamış.

Hangi liseydi şimdi ismini hatırlamıyorum ama demir parmaklıklı okul penceresine yaklaşıp afişi inceliyorum: Öğretmen Kemal… Cüneyt Arkın filmi. Okul ile alakasını kuramıyorum ilk başta. Sinema salonları her yerde olduğu gibi oralarda da erotik filmlerin esiri olduktan sonra terkedilmiş gibi. Aileler uzak sinema salonlarına.

İçeri giriyorum büyük bir cesaretle. Kağıt parçalarında film gösteriminin salonda yapılacağı yazılıyor. İlk kez bir okulda kapalı spor salonu görüyorum hayranlıkla.  İnsanlar toplanmış, benim elim cebimde bilet almayı beklerken kimse bir şey demiyor ve kalabalığın arasına sessizce karışıp bekliyorum. Önce ışıklar kapanıyor, sonra tekrar açılıyor. Belli ki bir problem var. Gösterim geciktikçe halk homurdanıyor. Öğrenci kızlar kikirdeyerek birbirini itiyorlar. Ayağa kalkıp arkaya, projeksiyon cihazına doğru bakıyorum. Seyyar bir makine bu, çocukluğumda komşumuzun avlusuna kurulanın aynısından. Makinist kan-ter içinde kopan filmi tekrar hazneden çevirip kömürlü okuyucunun önünden geçirmesi lazım ama beceremiyor bir türlü.

Artık nasıl bir cesaret ilham ediliyorsa kalbime, yerimden kalkıp o tarafa yöneliyorum. Kötü giyimli, saçları güneş yanığı bir veledi önce ciddiye almıyor terli makinist. Sonra çaresizlikten olsa gerek, ‘al bakalım, hadi görelim yapabilecek misin?’ dercesine bana yer açıyor. Gözüm kapalı, iki saniye bile sürmeden yerleştiriyorum şeridi hazneye. Bir alkış kıyamet kopuyor, ben afallıyorum. Bir anda kahraman oluyorum salonda. Kızarmış yanaklı kasaba kızları takdirle bakıyorlar bana ve ben ezildikçe eziliyorum. Ödül olarak hemen yanına bir sandalye koyuyor makinist ve beraber filmi izliyoruz.

Darbeden hemen önce Güneş Ne Zaman Doğacak ile sağcılara, Vatandaş Rıza ile solculara şirin görünmeye çalışan Cüneyt Arkın’ın, darbe sonrasında Öğretmen Kemal ile bu kez cuntacılara şirin görünmeye çalışma çabasını izliyorum hayretle. Turgut Sunalp çok popüler oralarda. (Hatta bir sohbetine denk geliyorum kahve ortamında, yıllar sonra gazeteci iken hatırlatıyorum ama... Neyse başka yazıya anlatırım, enteresan çünkü) Tipik bir Vurun Kahpeye versiyonu olan bu film, bol bol alkışlarla kesilerek izleniyor. Yapışkanlı sinek kağıdı gibi olan genç çocuk zihnim de etkileniyor herkes gibi.

Film bitip dışarı çıkınca acı gerçekle karşılaşıyorum. Hamamdan çıkan babam, beni fazla aramamış ve çekip gitmiş. Komyonların yerinde yeller esiyor. Hangi akla hizmet bilmiyorum, kestane ağaçları arasından Hamamköy’e doğru yaya olarak yola çıkıyorum. Otostop yapmak gibi bir kavramı bilir her kamyoncu, elimi kaldırıyorum utanarak, gelen geçen araçlar selektör yapıp yanımdan savuşuyor. Sonra eski püskü bir Toros duruyor yanımda. ‘Evlat yaban domuzu olur buralarda hangi akla hizmet bu saatte yola düşüyorsun’ diye fırça atıp Hamamköy’e bırakıyor beni bir köylü.

Babam bana çok öfkeli ve ceza olarak kitabımı elimden alıp kamyonun torpido gözüne sokuyor. Suçlu bir kızgınlık duyuyorum babama.

Ertesi gün, öğlen sıcağında, kum ocağında dargınız baba/oğul...

Biz brandadan yapılmış gölgelikte sıra beklerken, babam beklenmedik şekilde, kepçenin yüklediği kamyonu gösteriyor ve ‘git getir’ diyor kamyonu. O güne kadar, boş alanda sadece ileri/geri egzersizleri yapmış olan ben, beni neyin beklediğini bilmeden fırlıyorum yerimden. Babamın gönlünü hoş edersem kitabımı geri alacağım zira.

On tondan fazla yükün altındaki kamyon benim minik bedenimi adamdan saymadığından olsa gerek, yerinden kımıldamıyor ilk başta. Vitesi takviyeye alıp tekrar yükleniyorum gaza. Ensemden belime doğru soğuk sular iniyor bu esnada. Camı buhar kaplıyor terden. Kendimi biraz öne verip, gaza en dibine kadar yükleniyorum. Tam da bu esnada hayatım boyu unutamayacağım o mekanik kırılma sesini duyuyorum.

Kamyonun arkasından canhıraş bir metalik kopma sesi geliyor. Önce aksı, sonra kovanı kırılıyor koca kamyonun. Babam koşarak geliyor. Kamyonun arkasına eğilip yere dökülen kovan yağlarını görünce, gelip kapıyı açıp bana okkalı bir tokadı yapıştırıyor.

Benim için her şey bulanık bundan sonra ve dünya kayıyor ayaklarımın altında. Düştüm, düşeceğim… Babam çok sinirli tam bana girişecekten, müteahit gelip elini tutuyor babamın, ‘daha çocuk o’ diyerek sakinleştirmeye çalışıyor. Topridodan bijon başını istiyor babam. Kapıyı açamayacak derecede titriyorum. Müteahit gelip kendisi açıyor kapıyı ve torpidonun kapağını indirince kitabı görüyor. Bijon başı ile kitabı beraber alıyor. Sayfaları çevirirken attığı ıslığı unutamam. 


“fiuuuu” diyor kocaman dudaklarını büzerek. “Ulan bunları sen mi yazdın?”
Hiçbir şey diyemiyorum, babam akan yağı durdurabilme telaşında ama yapacağı çok şey yok artık. “it oğlu it” diyor bana. Müteahit, “usta bu çocuk edebiyatçı olacak, ne demeye zorluyorsun buralarda heder ediyorsun” diye karşı duruyor.

Sonrası bir kabusun sonu gibi; hem bitiyor diye sevindiriyor, hem de aylardır kazandığımız nafakanın epey bir kısmını heba etmenin utancını yaşatıyor.

Tam hatırlamıyorum, Ramazan ya da Kurban Bayramı arifesi. Muhtemelen Kurban öncesi. Herkes kamyonuyla bayram için geri dönerken, bizim kamyon kum ocağında kalıyor. Devasa kovanı alıp İzmir’e götürüyoruz, tamiri bir haftayı geçecek, üstelik bayramdan sonrasına...

O günden sonra -eve gidene kadar- hiç ama hiç konuşmadığımı hatırlıyorum. Otobüs şirketlerinde bilet arıyoruz memlekete dönmek için ama ne gezer. Otobüslerin çoğu Hacı taşımak için kiralanmış. Zar zor bir otobüste yer buluyoruz. Babam hostes koltuğunda, ben buzdolabının üstüne tünüyorum. Sevindirici olan tek şey kitabıma yeniden kavuştum ve yaklaşık 22 saat süren yolculukta, sadece okumak ve yazmakla ilgilendim.

Arafe gününün akşamı ulaşıyoruz Urfa’ya… Uykuya dalmışım, babam uyandırıyor ve eve doğru yol alıyoruz. Kapıdan içeri girer girmez dank ediyor kafama; kitabı otobüste unutmuşum! Otobüs Mardin’e transit gittiği için tekrar bulmak da mümkün değil. İnanılmaz bir yıkım yaşıyorum. Ama babam o günden sonra, bir daha kamyona yaklaştırmıyor beni, ‘git yazıyor musun, çiziyor musun, ne istersen yap, zayıf getirme yeter’  diyor.

Yıllar sonra, babam hasta yatağındayken, elime bir Dünya Nimeti alıyorum ve babama özet geçiyorum. ‘Ne güzel ve ibretli bir hikaye’ diyor.

Ve ayak ölçülerim kalıyor o yaşlı çizme ustasında.

İşte böyle bir macerayla başladı benim yazarlığım… 

1 Nisan 2011 Cuma

Hiç Ayrılmasak

(NOT: Önce aşağıdaki müziği çalıştırınız)

Hiç ayrılmasak ve ben yazmasam, sen ağlamasan; bitse de masal.

Gittin yanımda ellerini unutup, gittin beni masallarla uyutup, gittin sensizliğin sessizliğiyle avutup… Hiç ayrılmasak diyordum, sen ağlamasan, ben yazmasam, bitse de masal…

Şimdi ben gündüz vakti yanık unutulmuş bir sokak lambası yalnızlığıyla üşüyorum. Şimdi ben her gece ıslak uçurumların kenarından simsiyah bir boşluğa düşüyorum. Ki uçurumlar, bilirsin bire bin katar haykırışlarda, buna rağmen ulaşamazsa sana sesim, bil ki kesilmiştir artık nefesim.

Ayrılmasak diyorum; yorulmasa dağlar yükümü taşımaktan. Ayrılmasak diyorum, solmasa pencereler nefesimin buharını solumaktan.  Ayrılmasak diyorum; sen küssen, ben sussam üç vakte kadar…

Seni sevmek başka nefretleri peşinen kabul etmek demekti. Ayrılmak ise, sinsi gözlerin zımni hasetleriyle her gün yüzleşmek demek. Senle olmanın nefretine katlanmayı, sensizliğin zifiri karanlığına tercih ediyor olmam çok mu abes Süreyya?

Diyorum ya ayrılmasak?

Yüzünün neşesi düşmüştü yüzümün üstüne, hüznün gölgesi düştü gözümün üstüne. Şimdi ben böyle, senin kutsi nefesinden fersah fersah ötede, isyan etmeyip de ne yapayım peki söyle? En baştan demedim mi; hiç ayrılmasak ben haykırmasam!

Anlımda senden kalma minnet izleri, yastığımda düşlerimden düşen senin sözlerin. Belki bilmiyorsun ama tavan çatlaklarından senin kelimelerin sökün ediyor üzerime üzerime. Öyle bir vird-i zebun ki, koca Yavuz misali dile getirir ben gibi biçareyi:

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân/ Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek…

Ben pişman, ben cezalı, ben mahcup, hepsi kabul; biz ayrılmasak tek!

Hiç ayrılmasak ve ben yazmasam, sen ağlamasan bitse de masal.

Bitimsiz uzuyordu parmakların… Bildiğim en iyi müsekkin sendin, parmakların ruhları teskin edici tek ilaç. Hatırla kaç kez uçlarındaki sihri yakalamıştım da, ‘sus’ işareti yapıp, ruhanileri rahatsız etmekten endişe edercesine saçlarıma daldırırdın onları. Ve sen hala ayrılıktan bahsediyorsan bana, söyle o zaman, kim dinginleştirecek hoyrat ruhumu, kim ehlileştirecek geceleri uykumu? 


Israr ediyorum; hiç ayrılmasak, hiç uyanmasak!

Şunu söylediğini hatırlıyor musun? ‘Mucize, eğer sen inanıyorsan vardır?’ Bir çırpıda mucizevî bir şekilde her şeyi bir şeye dönüştürdün.

Bir kelebek hüznüyle karşıladım baharı… Vuslat başlarken henüz, firak karşımdaydı. Biliyordum ki, kavuşmak, ayrılığa atılan ilk adımdı…  Yumuşacık kanatlarımla delip mermerden kozayı, tam soluklarken kendi baharımı, diyorum ki ayrılmasak! Ben uçmasam, sen hıçkırmasan!

Bu kadar yalvardım, bunca dile geldi satırlarım, kelimelerim bir dilenci mahzuniyetiyle talep etti senden mesafesizliği… Sen, vicdanı bir örümcek ağı narinliğinde olan; sen, merhameti bir ipekböceği hassasiyetinde olan ve sen, daha dokunmadan ağlayan… Hiç ayrılmasan, ayrılmasam…

Hiç ayrılmasak ve ben yazmasam, sen ağlamasan bitse de masal.

Ayrılmasak…

31 Mart 2011 Perşembe

Yine Gelecekler...



Bir akşam üstü, vicdanımızın tolerans vadisinde rehavet seanslarındayken yakaladılar bizi.

Toz pembe tüller germiştik pencerelerimize...

Düne ve bugüne dair çöpleri 'istif' etmiştik küflü bodrum katlarımızda... Yarının ekşi kokulu 'kehanetler'i zaten kitabımızda bile yoktu... Mesaj kağıdı sarılı olmayan 'çok köşeli' taşlar 'camlarımız'ı tuzla buz etti. Kafalarımız tavana değercesine zıpladık. Korkak değildik ama, açıkçası ürktük sesteki bu ani 'desibel' değişiminden... Sirenleri çalmaya da gerek yoktu, içimizdeki güzelliğe dair hisleri tahliye etmeye de... 

Ama, camı kırmışlardı bir kere... Oysa çoğu zaman görürdük camın öte yanından onları... Gülümseyerek bakarlardı ama, dişlerinin çene kemiklerini nasıl ezdiğini de hissederdik.

'Geldik' dediler, yüzlerindeki maskeyi çamurlu sokağın ortasına vurarak... 'Beklemiyordunuz değil mi?'

Gerçekten gelmişlerdi...

Uçlarını aleve batırdıkları ışından okları, bir ejderha ıslığı gibi tıslayarak yardı gökyüzünü... 

Mavinin hüzün tonuna, alevin kızgın alını bulayarak ilerledi öfkeden silahları... Sadaklarında düşmanlık vardı, kin vardı, zehir vardı... Kurumuş gülden ördüğümüz kubbemize şimşek hızıyla saplandı alevden okları... Çatımızı yaktılar... Kubbemizi çatırdatmaya çalıştılar...

Önce biri belirdi yılandan gözleriyle camın hemen arkasında. Sonra diğerleri sökün ettiler. Savaş bozgunu yaşamış, apış araları ekşi ekşi kokan çapulcu askerler gibi girdiler dünyamıza... Sepetlerimize bastılar tekmeyi, ağaçlarımıza vurdular baltaları, 'yumurta'larımızı yere çaldılar. Dipleri hayvan tersine bulanmış çizmeleriyle ezdiler 'civciv'lerimizi. Kapılarımıza çentik attılar, ekmek satan fırıncımızın un çuvallarını mızrakladılar. Selam veren dostlarımızı horladılar, ineklerimizi tekmelediler.

Mavinin hüzünlü tonuyla boyadığı akşam vakti geldiler...

'Atlar'ını çocuklarımızın, geleceğimizin üzerine sürdüler... 'Süreka' yoktu aralarında, atları ayaklarına kadar değil, bellerine kadar girmişti bataklığa. Ama gözlerinde kinleri, ağızlarında küfürleri vardı. En çok da aramızda durup, dostluk türküleri söylerken dün, bugün onların yanına geçip sapanlarına 'taş' koyup, üzerimize sallayanlar şaşırttı bizi.

Gecenin karanlığında bağırdılar gökyüzüne doğru...

Tamtam çaldılar saat başı...

Yüreklere korku salıp, kitapları yaktırmak, anıları sildirmek, aynaları kırdırmaktı amaçları...

Kısmen başardılar da...

Künklerini toplayıp, göçlerini hazırlayıp, yola dizilen kervanları gösterdiler parmaklarıyla. 'Bakın' dediler, 'bakın, nasıl da korkuttuk arkadaşlarınızı... Onlar ki, en iyi günlerde türkülerinize eşlik ederlerdi..'

Sularımıza zehir katmak, ekmeğimizi küfletmek istediler... Irmağımız güçlü akıyordu çok şükür, buğdaylarımız dayanıklıydı... Başaramayınca bunları sinirlendiler, değirmencilerimize, sakalarımıza hakaretler yağdırdılar... Yapraklarımızı yoldular, tarlalarımıza sürdüler hayvanlarını. En mahrem odalarımıza kadar sokuldular... Yastıklarımızı iğdiş ettiler sivri uçlu mızraklarıyla. 'Çeyiz sandıkları'mızı etrafa saçtılar... Yazmalarını çiğnediler kadınlarımızın... Çocuklarımızı almaya çalıştılar, anaların kucaklarından... Beğenmedikleri her şeyi topladılar cadde ortalarına... Kitap, giysi, namus, haya, un, kurumuş kabak... Hepsini üst üste yığdılar... Şarap şişelerinin diplerinde kalan sıvılarını boca ettiler bu yığının üstüne... Aydınlanmak için kullandığımız meşaleyle yaktılar birikimlerimizi...

Sokağa çıkamadı çoğumuz.

Perdeleri sıkı sıkıya kapadık bilinçsiz bir tepkisellikle...

Sonra 'neden' sorusunu sorduk kendi kendimize:
Neden?

Sorular çoğaldıkça onlar küçüldü, onlar küçüldükçe ışık sızdı perdelerimizden... Işık karanlığın ölümü demekti... Karanlık olmayınca, onlar da olmayacaklardı, bunu çok iyi biliyorlardı...

Akşam batarken güneş, mavinin hüzün tonunda gelmişlerdi... Kızıl bir şafak vakti, meleğin bağırışıyla gitmeye başladılar... Arkalarında harabeler bıraktılar. Binalar, evler, camlar, yürekler... Tehditler savura savura kayboldular ufukta... Bazıları 'pişmanlık' belirtisi ifadeler kullandı giderken. 'Vicdan'ları varmış gibi davrandı kimileri... Ama yapmışlardı bir kere, kırmışlardı camlarımızı..

Korkuyu, şaşkınlığı, ürkekliği hemen attık üzerimizden... Yaşlı gözlerimizi silmeden tebessüm etmeye çalıştık hayata... Ve bir karınca samimiyetiyle tekrar başladık çalışmaya. Örmeye başladık buğudan ağımızı. Bir yağmur akın etti gökyüzünden. Kanı, külü, çamuru aldı götürdü... Kirlerimizi yıkadı, testilerimizi doldurdu... 

Güneş tepeye doğru yükseldi şehrimizin dışından...

Mutluluk şarkıları yükseldi yine gökkubbemize doğru... Işte tam bu sırada belirdi tepede en 'deli'olanımız..

Var gücüyle bağırdı:
'Gülmeyin!'

Herkes sesin geldiği yöne yöneldi...

Elindeki asasını bulutlara doğrulttu, sonra bizlere doğru ve boşluğa savurdu:
'Şarkı da söylemeyin!'

Daha bir dikkat kesildik sesine: 'Hâlâ anlamıyorsunuz değil mi?' diye sordu acı ifadelerle;
'Gittiler sanıyorsunuz. Oysa oradalar...'

Herkes birbirine baktı şaşkınca, sonra tekrar ona;
'Şunu bilin kesinlikle' dedi deli ve kanımızı donduran şu cümleyi haykırdı: 

'Gene gelecekler!!!'

29 Mart 2011 Salı

Kısadır Hayat!


Uzundur üzüntüler oysa... Bitimsiz gelir insana kalp sıkışmaları, yürek sıkıntıları. 


Ne ki kısadır hayat...

Hele öfkeler, kısa metrajlı olsalar bile sıklıklarıyla hayatı tırtıklarlar bir yerlerinden. Hayat her yanına haşeratlar ilişmiş bir aciz varlık gibi elindedir bunların. Bıkmadan, usanmadan ısırırlar hayatın bir yerlerini. Zaten kısa olan hayat, büsbütün kısalır ve fark edilmeyen bir film finali gibi gelir kapıya dayanır ölüm meleği. 

Oysa kısadır hayat, hırsların tersine. Bin yıllık bir birliktelik yaşayacakmışız gibi yapışırız kariyerimize. Kravatların sıktığı gırtlaklar boğar oysa hayatı! Öyle bir unutkanlık verir ki üstelik hırs ve beklentiler yolun sonuna kadar uyuşturur zihinlerimizi. 

Gevşetemeyiz gömleğimizin en üst düğmesini, pantolonumuzun paçasını kıvırıp, çıkarıp çorapları, serin bir ağaç gölgeliğinde salamayız bacaklarımızı buz gibi derelere. 

Kendi ufkuna bembeyaz bir yalan yerleştirir dünya hırsı ve geri kalan her şeyi uyuşuk bir siyah ile flulaştırır. Yanından gelip geçeriz her Allah'ın günü de fark edemeyiz ıskaladıklarımızı. 

Ne bileyim; elektrikler söndüğünde mesela... 'Hay aksi' der lanetler okur da, karanlığın sessiz huzurundan ürkercesine rahatsız oluruz. Oysa gecenin tadı bir başka olmasaydı, günün yarısı karanlık olur muydu? Var demek ki bir güzelliği gecenin. Var işte, ayın, yıldızların, gökyüzünün ve karanlıkta akışkan bir gümüş gibi usulca kıvrılan dere sularının. 

Kısadır hayat ve uzundur korkularımız. İrili ufaklı onlarcasını uç uca ekler, hayatın bir kısmını da onlara feda ederiz mesela... Kendi korkularımız yetmiyorcasına başkalarınınkini de üstleniriz hatta. Korku tedirginliği, tedirginlik dengesizliği getirir. Ve şirazesi kaçar hayatın. Ülke adına korkarız misal. Bir dolu heyula üretir, bir dolu korku figürüyle kuşatırız dört bir yanımızı. Ailemize, düşüncelerimize, sevdiklerimize dair korkular kurgular ve kendi ömrümüzün kısalığına, kendi hiçliğimize bakmadan, sanki her şeyi kontrol edebiliyormuşçasına, yenilgisi kesin olan bir yel değirmeni savaşı başlatırız kimi zaman. 

Oysa kısadır hayat ve bütün bunların üzerinde, hepsini kuşatan bir şeydir. Korkuyu, öfkeyi, üzüntüyü reddetmek değildir bu ha! Aksine reddediş de ıskalamaktır bir nevi, en büyük karavanalarından biridir insanoğlunun. Ancak her şey de değildir ve geçicidir. Problem bunu unutmamızdır. 

Kısadır hayat ve aslında doğumdan itibaren bir geç kalıştır da... Hiç saniye kadranını izlediniz mi bu düşünceyle? Nasıl da acelecidir, nasıl da bir panik vardır saniyede. Sırtlar zamanı ve dakikaya devreder, oradan saate, güne, haftaya, yıllara ve ömre. Saniye işçi karıncasıdır zamanın ve kraliçe mezar başında beklemektedir. Sırtladığı hayatları götürür ve oraya bırakır. 

Kısadır işte hayat; bizim yanılgılarımızın aksine. Bitmez zannederiz biz çok şeyi. Çocukluk bitmez, okul bitmez, iş hayatı bitmez, ne bileyim iktidarımız bitmez, partimiz bitmez, müdürlüğümüz bitmez, futbolculuğumuz bitmez, başkanlığımız bitmez falan filan. 

Nasıl bir hazır oluştur bu kendini kandırmışlığa bilemem ama, şaşırtmaz da bizi örneğin. 80 yaşına gelmiş politikacı 9 büyüklüğünde deprem yemiş gibi titreyen bacaklarına rağmen ülke geleceğine dair fikirler söyler misalen. Kendi geleceğini ıskalamanın daha büyük bir trajedisi olur mu, lütfen söyleyin! 

Kısadır işte! Çoğu zaman 'ne çabuk' sorusunu bile soramadan biz, son jeneriği bile akmadan hayatımızın biter film. 

Işıkları yanmaz ama çoğu zaman. Sinemadan farkı da budur aslında. Aksine daha büyük, daha ürkütücü bir karanlık kucaklar bizi nemli toprak tadında. Ve biz hayatın kısalığını fark edip, onun rağmına bir şeyler yapmış olma nispetimizde aydınlatılırız hayatın sonunda. 

Slobodan Miloseviç mesela... Dile gelebilse hani mezarda, 'ne kadar da kısaymış hayat' demez miydi, yeni tiran adaylarına! 

Kinlerimizin, öfkelerimizin, üzüntülerimizin, hırslarımızın tam tersine... 

Kısadır hayat!

23 Mart 2011 Çarşamba

22 Mart 2011 Salı

Dönemeç


Ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya. Çiçekten habersiz kelebeğin öyküsü bizimkisi adeta. Eksiktir sevdasından uzak olan sevgili, eksiktir baharından habersiz kelebek. O kelebek ki kısacık ömrüne oranla binlerle yıla denk düşen koza içinde sabırla güçlendirmeyi bekler kanatlarını.

Saçlarım uzun değildi sancılarıma sürterek teskin edebilecek kadar. Yaşlarım gözümde değersiz birer sıklet gibi yer işgal ediyorlardı sadece. Ve bilmiyordum Süreyya, suya da, metale de, cama da değerini veren kemiyetinden ziyade keyfiyetiydi. Birer inciye dönüşüp, kalbin peşine ardı ardına sökün etmeyen yaşları kim ne yapsın?


Oysa seni tanımak kavramların anlamsızlığının farkına varmaktı. Mesafeler mesela. Sair zaman insanın ayağına birer pranga, omuzlarına kaldırılması zor bir külçe gibi yığılan mesafeler seni tanıdıktan sonra sivrisinek vızıltısına dönüşüverdi... 


Seni tanıdıktan sonra anladım, yakıcı nefesinin alnımda olduğu anlar ile sesimin karanlıkta kaybolduğu anlar arasında milim fark olmadığını. Gönüller sende olduktan sonra "eynessera minessüreyya!"


Hatırla;
Ben ellerim ceplerimde, yalancı mesutluklarla boş kaldırımlarda ıslık çalarak yürürken...


Hatırla;
Yalnızlık sulu sepken tüm insanlığın tepesine tepesine inerken...


Hatırla;
Seni gördüğü, bildiği halde koşup eteğine sığınmak yerine, üstüne karalar, çamurlar yağdırırken...


Ve hatırla;
Bütün bu farkında olmayanların acınası haline rağmen, sen o hayret verilecek şefkat ve rikkatinle tebessüm ederken...Dedim ya; ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya...


Senden habersiz yaşamak şahsi fetretimdi ama orada, benim tam olarak bilmediğim bir kavşakta beni karşılayacağını biliyordum.


Belki biraz kırgın, belki de kızgın ve belki sitemliydim azıcık.Fakat yanlış anlama... Sevmek sitemle başlar diyor bir söz sultanı. Sitemim sana değil Süreyya, beni çepeçevre kuşatan tüm sistemeydi... Hissedilip bilinmeyen, tahmin edilip ulaşılamayan, yürüyüp varılamayan bir menzilin varlığına vurulup, varamayınca ona, doğal olarak öfkeleniyor insan bir süre sonra. Ya da şöyle anlatayım sana:


Bir bahar papatyasından açılan fal gibi, kopan her yaprakta olumsuzu olmadan hep seni aramak gibi bir şey bu. Yani tüm ihtimalleri yine sen olan, tüm yolların sana çıktığı bir papatya falı gibiydin. "Seviyor, sevmiyor değil yine seviyor..."


'Dönemeç' şiirindeki şair gibi mevsimin bayat, hayatın esnemekte olduğu bir anda ya da havanın ılık, caddenin kalabalık olduğu bir anda karşıma çıkman arasında hiç fark olmayacaktı benim için. Önemli olan o dönemece ulaşmak, önemli olan siluetin olmasa bile ayak seslerini duyabilmekti. İster geç bir bahar günü olsun, ister kışa yaklaşan bir sonbahar günü.


Sensizliğin en büyük ödülü ve cezası sessizlikti belki. Ruhumun uçurumlarında attığım isyan çığlıklarına inat sessiz bir rölanti ile bekliyordu gözlerim...


Ve o müthiş dönemeç, o unutulmaz kavşak, o baş döndüren viraj... 


Sonrası şiir elbet: "Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız..." 


Ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya. Çiçekten habersiz kelebeğin öyküsü bizimkisi adeta. Eksiktir sevdasından uzak olan sevgili, eksiktir baharından habersiz kelebek...


O dönemeçten sonra hızlı bir tamamlanma hissi esir alıyor bedeni, o dönemeç sonrasında doluyor boşluklar ve o dönemeç sonrasında keşfediliyor zaten var olanlar...




Bakma benim böyle şahsileştirdiğime meseleyi, bilenler bilir ki binlerce yıllık bir masaldır bu anlattıklarım.

15 Mart 2011 Salı

Gölgeler ve Suretler: Yağmurdan önce!

Ilık bir sütten yükselen buğu gibi yumuşak ve hissettirmeden akıyor Gölgeler ve Suretler. Yakınlarımızla nasıl uzak düştüğümüzü, düşman kesildiğimizi Kıbrıs örneğinden yola çıkarak anlatıyor.


‘Bir aileydik. Nasıl koptuk, uzaklaştık? Şimdi birbirimize karşıyız. Herkes başkasının ışığında oturuyor. Nasıl bize verilen iyiliği kaybettik?’ Böyle diyordu Terence Mallick’in o muhteşem filmi The Thin Red Line’da. Esasen dünyanın öyküsünün özeti bu değil midir? Kardeş doğup birbirine düşman olan, zaaflarla mücehhez insanoğlunun hikâyesi…

Derviş Zaim ismi sadece bir sinemacının değil, aynı zamanda, şairin ifadesiyle, ‘gaibi kurcalayan bir çilingir’in ismidir. İlk filmi Tabutta Rövaşata’dan beri kamerayı sadece görüntünün üzerine odaklayan biri değil Zaim, aynı zamanda hakikatin üzerinde gezdiren ve bunu yaparken kendine has bir sinema dili oluşturmayı başarmış ender Türk yönetmenlerden biri… Zaten kendisi de öyle söylüyor: “Vicdan ve hakikat benim yaptığım birçok şeyi anlamak için hareket noktası sayılabilir…”

Ezcümle derdi olan bir sinemacıdır Derviş Zaim…

Tabutta Rövaşata’da tavus kuşunun kanatlarındaki rengarenk dünyanın esrarında yapar arayışını, Filler ve Çimen’de yağmur altında ebru yapan kızın hüznünde. Fason bir üretimin eseri değildir filmleri. Bu nedenle sair yönetmenlere göre az sayılabilecek sayıda filme imza atmıştır. Elbette başka nedenleri de vardır bunun; ekonomik, teknik vesaire…

Bu tarz yönetmenlerin genel olarak izleyicilere verdiklerinin dışında bir de kendi iç dünyalarında karşılığı olan ancak paylaşım konusunda ketum oldukları yönler vardır. Ancak dikkatli radarlar tespit eder bu ayrıntıları. Kieslowski’nin Üç Renk üçlemesi, peşinden sonradan bakınca net görünen Dekalog’u ancak yönetmen öte âleme geçtikten sonra tüm ayrıntılarıyla izleyenleri selamlamıştı.

Derviş Zaim, geleneksel sanatlardan yola çıkarak yaptığı sinemasal arayışların üçüncü ve son durağı olan Gölgeler ve Suretler ile vizyonda. Malum olduğu üzere yönetmen daha önce Cenneti Beklerken’de minyatür, Nokta’da hat sanatı etrafına kurmuştu hikâyesini. Şimdi ise gölge oyunu ile harmanlıyor anlatacaklarını.

Gölgeler ve Suretler en yakınımızdakilerle bile bazen nasıl uzağa düştüğümüzü, hatta düşman kesildiğimizi Kıbrıs örneğinden yola çıkarak anlatıyor. Çekilmesi için 14 yıl beklediği filminde Zaim, 1963’te Kıbrıs’ta başlayan olaylar sırasında bir Karagöz kuklacısı olan babasından ayrı düşen genç kızın geçirdiği dönüşüm ve olgunlaşma sürecini anlatıyor. Türk-Rum, Müslüman-Hıristiyan ilişkileri bağlamında sancılı bir dönemde Hacivat-Karagöz gösterileriyle nafakasını temin eden Salih, köyünü Rumların basması üzerine kızı Ruhsar’la birlikte yakınlardaki bir köyde yaşayan kardeşi Veli’nin yanına gider. Eski bir hesaptan dolayı, Veli’nin ağabeyiyle arası çok iyi değildir. Tuhaf bir insandır Veli. Platonik olarak âşık olduğu Rum kadının oğlunu kahve kumarında sürekli ‘tokatlar’. Öte yandan köyün delisinin de tek hamisidir. Ancak ağabeyinin bu ansız gelişi, kurulu düzenini sarsmaya başlar. Zira Rumlar, yaşadıkları köyün yakınına kadar gelmiş, yolları tutmuştur. Bahsini ettiğimiz Rumlar, Rum halkı değildir, bunun altını çizmek lazım. Durumu anlayan Karagözcü Salih, kızıyla beraber köyüne dönmek için yola çıkar lakin yoldaki çevirme sonrası kaybolur. Ruhsar, amcası Veli’den bir an önce babasını bulmasını ister. Öte yandan Rumlar çemberi daraltmakta, köydeki bir grup Türk de çareyi silahlanmada görmektedir. Nitekim gerilen halat kopar ve düne kadar yan yana yaşayan iki halk arasında çatışma patlar. O güzelim mekânlar yıkılıp yakılarak birer viraneye dönüşmeye başlar. Ve bunun sonucunda zorunlu göçler başlar. Ki, göç demek ihanet ve beklenmedik dostlukların yaşandığı ibretlik sahneler demektir. Bizim bugün ‘Kıbrıs Sorunu’ dediğimiz meselenin sonuçlanmasının fitili işte bu dönem ateşlenmiştir.


Hikâyenin fonunu ise Kıbrıs’ın Karpaz bölgesi ve Büyükkonuk köyünün olağanüstü güzellikteki doğası, köyleri, tepeleri ve deniz oluşturuyor.
Gölgeler ve Suretler öyküsünü anlatırken bazen öyle resimleri yakalıyor ki, seyirci perdede gördüğü güzelliğin etkisiyle filmin kendi gerçekliğinden bile kopuyor. Oysa film belki de Kıbrıs meselesi dediğimiz bitmeyen ve sürekli kanayan yaranın ilk açıldığı dönemi anlatıyor. Provoke etmeden, herhangi bir ajitatif ucuzluğa düşmeden.

Bütün filmlerin arasından Nokta şahsen fakir için apayrı anlamlar ifade eden bir filmdir. Gerek hikâyeyi anlatış biçimi, gerekse gündelik sıkıntıların içine yerleştirdiği kocaman bir hat âlemi ile Zaim kıymeti belki yıllar sonra anlaşılacak, üzerine tezler yazılacak bir çalışmaya imza atmıştı. Gölgeler ve Suretler bu anlamda Nokta’dan çok öne çıkamasa da, üçlemeyi tamamlaması ve özünde sakladığı sanatın diliyle düşmanlık/dostluk gibi insanlık tarihinin en eski kavramına yaklaşmayı başardığı için önemli bir film.

Gölge Oyunu, filmde salt Zaim’in diğer filmleriyle bir tür bağıntı kuran bir ‘aks’ değildir. Işık ile gölgenin düşman gibi görünen ilişkisi, birbirine yapışık duran iki toplumun ilişkisi hakkında da şahane bir ‘teşbih’ içerir.

Filmin en beğendiğim yönlerinden biri de, ezelden beri ‘hastası’ olduğum Kıbrıs Ağzı ile olması. Çoğunu pek tanıyıp bilmediğimiz isimlerin canlandırdığı karakterler muhteşem olmuş. Burada alınan oyunların ne kadarı oyuncunun, ne kadarı yönetmenin emeği ve motivasyonudur bilemiyorum ancak, Gölgeler ve Suretler ne eksik ne fazla diyebileceğimiz oyun gücüyle parmakla gösterilebilecek bir kaliteye sahip bir film olmuş. Ve ille de müzikleri ve ritmi. Ilık bir sütten yükselen buğu gibi yumuşak ve hissettirmeden akıyor Gölgeler ve Suretler. Her ne kadar onun gibi sert olmasa da Milcho Manchevski’nin o güzelim ‘Before The Rain - Yağmurdan Öncesi’ndeki lezzeti aldım Derviş Zaim’in filminden.

Ve bu tür filmleri izledikçe Türk sineması adına umudumuz katlanarak artıyor.




Gölgeler ve Suretler
Yönetmen: Derviş Zaim Oyuncular: Hazar Ergüçlü, Osman Alkaş, Popi Avraam, Settar Tanrıöğen, Buğra Gülsoy
Tür: Dram, Politik
Süre: 116 dakika
2010, Türkiye, KKTC

14 Mart 2011 Pazartesi

Pollyancho



Ne trajiktir palyaçonun makyajı!

Burnunda kan kırmızı bir riya,

dudakların ölüm sonrasından emanet.

Zorlama hiç palyaço,

komik değil tüm hallerin.

Kaldırmıyor içim seni görmeye,

Frapan maskeyle perdelenmiş hüzünlerin.

Gülse de yüzün,

Acıma hissim ayaklanıyor her seferinde
.
Ki ben en çok palyaço görmeye dayanamam. 


2 Mart 2011 Çarşamba

Generaller Niçin Sokağa Çıkamaz



Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi 
sokağa çıkarsa
Bastonunu kaçırır hemen
Sokağın küçük oğlanları
Damdan dama damdan dama
Ve rüzgarlı kahkahalarıyla 
küçük kızları sokağın
Şapkasını uçurur bulutlara

Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi 
sokağa çıkarsa
Bembeyaz barikatlarına takılır
generalin dikenleri madalyaları
Bulut kokan akasya ruhu kokan
Çivit ve cesaret kokan
sonsuz çamaşırların

Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi 
sokağa çıkarsa
Sokağın ortasında
büyük bir ayna
Bir yüzde sayın general
ötekinde mahalle bekçisi

Bütün bunlar
ve buna benzer nedenlerden ötürü
Generaller sokağa çıkamazlar
Sokağın üstündeki sahanlıktan
geçip gider
helikopterle teyyareler

Cahit Koytak

27 Şubat 2011 Pazar

Yapmayın!


(Önemli not: Bu yazı 2 Ocak 2011 günü kaleme alınıp gazeteye yayınlanmak için yollandı. Ancak bir saat sonra, 'Yanlış anlaşılır' saikiyle geri çekildi. Ne garip ve acı tevafuktur ki, Rahmetli Erbakan bir gün sonra, yani 3 Ocak'ta rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldı. Gerisini biliyorsunuz zaten!) 


Biliyorum pek çok kişi kızacak böylesi bir yazı kaleme aldığım için. Aklımın ucundan bile geçmeyen suçlamalara muhatap olacağım, edilmedik hakaret, yemediğim küfür kalmayacak. Bazıları konuyu başka yerlere çekip, benim bu yazımdan yola çıkarak başka anlamlar üretecekler.

Lakin vicdanım elvermiyor dostlar. Her şahit oluşumda içim ‘cız’ ediyor…
Siyasi ya da başka şey aramayın lütfen birazdan yazacaklarımdan dolayı. Partili dostlarım da lütfen kızıp, köpürmeden önce samimiyetle bir kez daha düşünsünler ne olur!

Yazımızın konusu Prof. Necmettin Erbakan…

Şüphesiz Türk tarihinin en önemli figürlerinden biri. Büyük bir mücadele insanı… Saygıyı hak eden, pek çok kez haksız eleştirilere maruz kalmış bir isim…
Malum; olaylı kongreler neticesinde muhterem Erbakan tekrar partinin başına geçti. Kendi ifadesine göre, oyları da etkilemiş bu değişim..

Ki doğrudur, Saadet Partisi belki barajı geçebilecek duruma bile gelmiştir, inanın bilemiyorum…

Beni rahatsız eden, vicdanımı sızlatan şey sayın Erbakan’ın kişisel durumu. Etrafını saran insanların umarsız hoyratlıklarıyla sahneye çıkarılışı, konuşturulması ve siyasi ikbal adına –epey- acımasızca ortalık yere –adeta-atılması.

Bir insan olarak feci yaralıyor beni bu durum. Konuşma kürsüsüne asansörlerle çıkarılması, arkasına yastıklar konularak oturtulmaya çalışılması, üç kuruş etmez mevzular ile ilgili sorular sorularak bunaltılması vicdanen beni çok rahatsız ediyor.

Başta da söyledim; kesinlikle Türkiye’nin en önemli siyasi isimlerinden biri olduğuna samimi olarak inanıyorum. Lakin, bir takım TV ekranlarında kendine ‘Gazeteci’ denen zatların pişkin pişkin sırıtarak, adeta alay eder gibi soru sorması, ‘Bakın işte bunamış’ demeye getirmeleri ağırıma gidiyor.
Verdiği son mülakatta, ‘Zekamı ölçmeye makine dayanmaz’ diyor, ki doğrudur. ’28 Şubat’ta biz kazandık’ diyor ki, doğrudur. “Püf desek, hepsi bize geri döner” diyor, ki o da doğrudur!

Ama illa siyasi parti lideri olarak, her gün takım elbise, kravat takarak mı yapılmak zorunda bu iş. Bu cümleleri söylemek için illa parti başkanı olup, politika mı yapmak lazım?

Diyelim ki muhterem Hocam, yılların verdiği alışkanlıkla yerinde duramıyor, ülkenin durumu onu üzüyor ve elinden gelenleri yapmak için, geri plana çekilmeyi uygun görmüyor.

Ya partilileri?

Ya ailesi?

Ya doktorları?

84 yaşındaki bir insana yapılan bu muamele hiç mi içlerini acıtmıyor, vicdanlarını sızlatmıyor?


Merhum Ecevit’in siyasetteki son dönemini hatırlıyorum. Yaşlanmış, yıpranmış, yorgun bir siyaset adamı. Bırakınız adım atmayı, tek kelime edecek hali bile yok… Lakin siyasi şehvet rahmetli Ecevit’i o haliyle bile ortalık yere atıp atıp durdu. En son yapılan siyasi bir yürüyüşe zorla katarak belki de ölümüne neden oldu!

Bunu yapanlar Ecevit’in düşmanları ya da hasımları değildi. Bizzat partilileriydi, bizzat eşiydi belki.

Muhterem Erbakan’a da aynı şey yapılıyor neredeyse…

Ve ben bundan duyduğum rahatsızlığı ifade etmeyi zorunluluk olarak görüyorum.

Size sesleniyorum sevgili Erbakan ailesi… Çocukları, damatları, gelinleri, akrabaları… Lütfen buna izin vermeyin…

Sevgili Saadet Partililer… Nasıl görmezsiniz durumu, bu kadar mı gözümüzü siyaset bürüdü?

Yapmayın, Allah aşkına yapmayın!