24 Nisan 2011 Pazar

Kişisel Menkıbe (2): Zenci adam, sarı balık ve oltada tavuk!



Rüzgar gökyüzünü bir bebeğin kundağı gibi saran, içine tonlarca kül dökülmüş gibi duran bulut kümelerini önüne katıp uzaklara götürünce, güneş olanca şirinliğiyle gülümsedi yüzüme. Bu topraklara geldiğimden beri ilk defa kanımın ısındığını hissettim. Çok tuhaf bir ülke burası; sanki hiç kimsenin umurunda değilsiniz ve varlığınız umursanmıyor. Oysa ben her kırmızı ışıkta duruşumda, sağıma soluma yanaşan arabaları izlemeyi gizli bir zevk edinmişim.

Güneş hiç acelesi olmayan emekli orman bekçileri gibi, ağaçların tepelerini ışığıyla yalayarak parlatıyor. Sıcak, en az soğuk kadar titretici olduğunu göstermek istercesine iliklerimizden sızarak ter çıkartıyor. Üzerine ne giyerse giysin, altına beyaz çorap giyerek Amerikalı olmamayı tam 20 yıldır başarmış dostum, eliyle 'Kalk hadi' işareti yapıyor.  


Bilmem ki; bilir misiniz?


Yabancı ülkelere ya da topraklara ilk giden, tuhaf bir evsahiplik hissine yakalanır. Oranın çirkinlikleri de, güzellikleri de onun hanesine yazılır gibi tuhaf bir peşin kabulleniş vardı Ziya'da. Bazen onu kızdırmak için 'Yanki' diye Hollywood filmi diksiyonuyla seslenmeme bile tebessüm ederdi Ziya. 


-Ne oldu Yanki?


Eliyle, çok acelemiz varmış da bir yere yetişmemiz gerekiyormuş gibi hareketler yaptı dostum. Ev sahibi olmanın buyurganlığı vardı tavırlarında. Kalktım elbette. Ne de olsa bu topraklara benden neredeyse çeyrek yüzyıl önce ayak basmıştı. 


Eskiler, yolu bilmek ile yolda gitmek farklı şeylerdir, demişler.


O gün akşama kadar bu sözü nereden duyduğumu hatırlamaya çalıştım ama başarılı olamadım. Hayatımın büyük bir kısmını her tarafı denizlerle çevrili bir kentte geçirdiğim halde balık tutmakla ilgili en ufak bir pratiğim yoktu. Arabaya binmiş, balık tutacağımız yere giderken, koltukların altından uzatılmış iki oltadan anlamıştım nereye gittiğimizi. 


Bir şeyi itiraf etmeliyim:


Av ve avcılık hakkında hiç de sıcak hisler besleyen biri değilim. Doğduğum şehirdeki bir çocukluk arkadaşımla üniversite yıllarımda tekrar dost olmuştuk. Muazzam bir avcı gibi abartmayı severdi. Ava, av tüfeklerine, av köpeklerine ve atıcılığa büyük merakı vardı. Zaten onu görmediğim iki yıl içerisinde avcılar ve atıcılar derneğine yönetici olduğunu öğrendiğimde şaşırmamıştım. Onunla çok tartışırdık av ve merhamet üzerine. 


İnsanoğlunun merhamet odacıklarının en gizli çekmecesinde saklanan acımasızlığı olarak görürüm avcılığı. Tüfekle falan ava çıkabilmem mümkün değil . Tüfeğin yanında çok daha masum ve yalın görünen olta, hem daha entelektüel bir görüntü oluşturuyor, hem de ailecek yapılabilecek bir av ritüeline imkan sağlyordu. Belki de bu yüzden Ziya, üç çocuğunu ve yeğenini yanımıza aldı.


Buralarda yollar, yemyeşil bir çayırın ortasından tıslayarak sürünen kapkara yılanlar gibidir. Sabahki yağmurun derisini gıcır gıcır parlattığı simsiyah bir yılan gibi kıvranarak akan yolda, av bölgemize gidiyorduk işte. Lisanssız balık avcıları için özel olarak düzenlenmiş bir mesire yere girerken, kapıda giriş parası ödememizi yadırgamıyorum ama duvardaki yazı nasıl bir tirajikomedinin tam göbeğine indiğimizi müjdeliyor:
Tuttuğunuz her üç balık için 1 dolar ödemek zorundasınız!


-Yanki! Ne saçmalıyor bu pano? Hem girerken para vereceğiz, hem de avladığımız balığa mı ödeyeceğiz?


Aynı panoyu akşam eve dönerken görünce, girişteki kadar yadırgamadığımı da itiraf etmeliyim. 


İnsanın inerken hızlı adımlarla, postacılar gibi; koşmak ile hızlı yürümek arası bir tempo ile inmek zorunda kaldığı yemyeşil bir bayırdan göllerin bulunduğu alana inerken, avcılığın ruhumda açacağı o büyük deliğe doğru indiğimin farkında değildim.


Durum şöyle; 
İki oltamız var ve biz 6 kişiyiz. Hadi iki çocuğu saymayalım ama, geriye kalan bir büyükçe çocuk ve üç yetişkine 2 olta az. En azından bir tane daha kiralama fikrinde birleşiyoruz.


Bu Amerikalılar tuhaf insanlar. Bunu her fırsatta tekrarlama yemini ettim ben.


Tuhaf insanlar...


Lokantalarında içecekleri değil bardağını satıyorlar size. O bardakla içebildiğiniz kadar kola ya da meyve suyu içersiniz. Bardagın fiyatı ise 3 litre kola fiyatına.


Bir insan kaç litre kola içebilir ki?


Olta kiralarında da böylesi bir denge söz konusu. Bir oltanın bir günlük kirası, yeni bir oltanın iki misli fayatına yakın. Ama arabaya binip, yeni bir olta almak için alış-veriş merkezine de giderseniz, vakit ile yakıtın toplamı, kiralık oltadan pahalıya geliyor.


Gel de işin içinden çık!


Amerikan sisteminin kurbanı olarak bir olta kiralayıp, tipik bir Türk refleksi olan 'kendine en yakın eylem yerine iliş' kuralını uyguladık. Ortadaki, orta boylu gölete yanaşıp oltaları hazırlarken, Ziya'nın küçük oğlunun gölden ne kadar korktuğunu anladım. Çocuğu göle yaklastırmak için, oltalara takacağımız solucanların bulunduğu kutuyu çıkarmamız gerekti. Bacaksız, beyaz kutudaki kirli toprağın içinden kıvranarak dışarı çıkmaya çalışan talihsiz solucanı görünce az daha gölün içine düşüyordu. 


3 tane acemi balık avcısı Türk'ün Amerika'nın ortalarında bir yerde, acemisi oldukları oltalarla içinde ne olduğunu bilmedikleri bir gölde balık avlamaya çalıştıklarını hayal etmenizi istiyorum. Ve olayın komedi boyutunu. 


İlk şaşkınlığı üzerimizden atar atmaz, çevreyi kolaçan etmeye başladık. Sol tarafımızdaki çok daha büyük olan göl, ıssızdı. Bizim bulunduğumuz gölde, tam karşımızda sandalyesinin üzerinde oturan ve bulunduğumuz yerden sadece kocaman hasır şapkasını gördüğümüz bir adam balık avlıyordu. Sol tarafımızda oltasıyla kung-fu yapar gibi kavga eden japon ve kızından başka çok sonra gelen ve bir derviş sabrıyla balık avına girişen zenci ana-oğul vardı.
Meğer ne kadar teknik ayrıntıları varmış balık avlamanın. 


Teorik anlamda çok basit gibi görünen balık avı, insanın sakatlanmasına, hatta hayatına mal olabilecek kadar tehlikeli bir eylem. 


Kutudaki solucanları ikiye bölüp, oltanın ucuna parmağınıza batıra batıra geçirdiniz diyelim, oltanın ipinin gerginliğini ayarlamaktan, suya atarken savurduğunuz açı çok önemli. Patavatsız bir hareketiniz yakınlarınızda birinin gözünün çıkmasına sebep olabilir. 


Nitekim oluyordu da...


Elindeki herhangi masum bir aleti bile zaman zaman konvansiyonel silah kadar tehlikeli duruma sokan ben, oltayı gölün en uzak noktasına atacağım telaşıyla savururken, önce bir ağaç avladım, ardından başımın 5 metre üstünden geçen elektrik telini! 


Balık tutmak asla maymun iştahlılara göre değil. Sabır ve metanet gerektiriyor. Oltanızı salladıktan sonra, anlamsız anlamsız peşinden bakarsanız, sabırsız reflekslerle ha balık takıldı, ha takılacak, paranoyalarına düşerseniz asla bir tek balık bile yakalayamazsınız. Oltayı sallayıp, unutacaksınız. Attığınız kanca suyun icindeki taşlardan biriymiş gibi olana dek. Ancak o zaman balıklar gelip takılabilirler kancanıza.


Ben kendi içimden balık, sabır, saçmalık problematiğini çözmeye çalışırken, Ziya, hemen solumuzda bulunan ve bizimkine oranla biraz daha küçük olan göl parçacağına gitti. Aslında dikkatle bakıldığında her üç gölün de sun'i olduğunu anlamak zor değildi. Ziya'nın heyecanlı bir dönüşü vardı ki sormayın!


-Orası balık kaynıyor, dedi heyecanla. 


Hemen kovaları, oltaları, solucanları ve solucandan korkup sandalyenin arkasına saklanan küçük canavar Mehmet'i toparladık. 


Gerçekten de, gittiğimiz son göl parçacığı resmen balık madeniydi. Kısa süre sonra başımıza örülen çorabı anladım.


Bu tesisleri kuranlar, belli ki insanların avlanma hissini tatmin etmek amacı taşıyorlarmış. Elbette para kazanmak da...


En büyük gölde, sabrı ve ustalığı olanların avlanmasını istiyorlar. Oradaki balık ucuz olmasına rağmen, göl büyük ve balık sayısı azdı. Ortadaki gölet, balık avlamayı alışkanlık haline getirmiş hobi meraklısı insanlar için tasarlanmıştı. Buraya gelen herkes önce ortadaki gölde şansını deneyip, bir süre sonra acemilerin yerine geliyordu.


Tıpkı bizim yaptığımız gibi!


Bizim şu an başında bulunduğumuz, en baştaki ve en küçük gölde, balıklar bir çarşı camiinin sık saflarında Cuma namazına durmuş mütevekkil müminler gibi yanyana duruyorlardı. Hele araya özenle serpiştirilmiş gibi duran ve sapsarı renkleriyle altına batırılmış hissi veren pırıl pırıl parlayan bazı balıklar vardı ki, insanın hiç niyeti yokken bile oltayı sallaması geliyordu içinden! 


Binlerce balığın, yanyana bile zor sığdığı küçücük göle oltalarımızı bir sallayışımız vardı ki görmeliydiniz! Kuzeyden sıcak denizlere inip, bakir bir ada keşfetmiş Viking savaşçıları gibi gizli naralar atarak saldırdık balıklara. Balıklar o kadar sayıca fazla, yakın ve kolay avlanıyor ki, bir süre sonra işin zevki kalmadığı gibi, iğrenmeye başladım. Ve aklıma avcı arkadaşım Murat geldi. 


Bir kaymakamdan bahsetmişti Murat. Yeteneksiz ama av meraklısı bir kaymakamdan… Köylerine gelip avlanmak istediğini söylermiş hep. Ama o kadar yeteneksiz ki, aylarca tek bir av hayvanı bile avlayamamış.


Ortadaki ve büyük göldeki halimiz tıpkı kaymakamın ruh hali gibiydi. 
Defalarca oltayı büyük bir gayretle gölün orta yerine savurmamıza rağmen, en ufak bir yakalama belirtisi görünmemişti hiçbirimizin oltasında.


Ortadaki gölde ne kadar aciz göründüysek, başlangıç göletinde o kadar mağrur ve kibirliydik. Aslına bakılırsa burada balık tutmamak için özel yeteneksizlik dersleri almış olmak gerekiyordu. Kısa süre sonra farkettiğim zenci bir adamı uzun uzun süzünce, Amerika’da bu tür kursların verildiği bir yerler olduğundan şüphe etmeye başladım.


Zenci adam, narin eşi ve saçları lüle lüle kızı, öğlen vaktini biraz geçe, güneşin ağaç gölgelerinin boylarını  uzatmaya başladığı vakit geldiler balık avlama sahasına. Zenci, tipik bir amerikalı babanın tatildeki prototipi gibiydi. Kısa pantolon, bembeyaz çorap, aynı beyazlıkta kocaman bir bayrağın süslüdeği tişört ve kalın tabanlı spor ayakkabı. 


Bir ibadet aşkıyla sallıyordu oltasını küçük gölete siyah derili bu adam. Eşi ne göl ne de balıklarla ilgileniyordu. Eline aldığı haftalık bir magazin dergisinin sayfaları arasında gezinip duruyordu. Aslında ensemizi ısıtan solgun güneş olmasa, oraya zorla getirilmiş diye kanaat getirecektim. Ama iki de bir başını kaldırıp güneşe bakarak, orada bulunmaktan mutlu olduğunu belli ediyordu. Küçük zenci kız da öyle. Heyecanla bir o köşesine koşuyordu göletin, bir bu köşesine. Bir ara oltalarımız birbirine girdi ama kısa sürede çözdük sorunu.
Bütün aksesuarları eksiksiz yerinde olan zenci adam tıpkı yeteneksiz kaymakam gibi, neredeyse balık avlayamamanın imkansız olduğu yerde belki saatlerce balık avlayamadı. Küçük kızı yakaladığı her balığı ellemeye korktuğu için ona getirirken babasını komplekse soktuğunun farkında değildi belki de. 


Bir insan gülünecek duruma düşünce çevredekiler önce aleni kahkaharlar atıyorlar. Ancak bir süre daha devam edilince mizah durumu, etraftakilerde tuhaf bir utangaçlık ve gizli tebessümler beliriyor. Ve bir süre sonra acıyorsunuz komik duruma düşen kişiye. Ben de aynen öyle hissettim. Artık gülmeyi falan bıraktığım gibi, yani sıkılmasam gidip adama taktik vermeye başlayacaktım. Ama elbette siyah bir öfke ile karşılaşma ihtimalim çok çok büyüktü. 


Salladığımız her olta, biz otuza kadar saymadan sarsılıyor ve çenesindeki çelik telin verdiği acıyla, balıklar kurşun yemiş savaş askerleri gibi sarsılma nöbetleriyle kıvranıyorlardı oltaların ucunda. Tuttuğunuz her balık için para ödeyeceğiniz için, bir süre sonra tutmamaya çalışmak ekonomik açından bir menfaat oluyor. 


Tuttuğum bir balık nasıl bir iştahla saldırmışsa yeme, oltanın ucu ta midesine kadar inmiş. Çıkaramadım oltayı. Etrafta gezinen yeni yetme veletler, tesiste çalışan haftalıkçılardı. Birini yardıma çağırdığımda, onun balığa yaptıklarından sonra bir daha ömrüm boyunca balık tutmayacağımdan emin oldum. Saçları biryantinili, elinin üstünde korsan dövmesi olan velet, gelir gelmez sorunu anladı ve elini dar kot pantolonun arka cebine atıp penseye benzer bir alet çıkardı. Kargaburnu denilen alete benzeyen bu nesnenin ucunu balığın ağzına soktu ve takılmış oltayı, o yaşta nasıl böylesi bir acımasızlığa sahip oluşuna inanmayan bakışlarımın şahitliğinde var gücüyle, balığın tüm iç organlarını yırtarak çekti çelikten iğneyi. Olta çıkmasına çıkmıştı ama, yırtılan sadece balığın boğazı, midesi ve solungaçları değildi. Sanki ben bir balıktım ve solungaçlarım kopmuş gibi oksijen alamıyordum. 


Birden zenci adamın yerinde olmak istedim. Elimde bir kova dolusu vicdan azabıyla tesislerden çıkarken, midem bulanıyordu. Ve o akşam rastladığım her insana balıkları hediye etmeme rağmen kimse beni bu suç dosyamdan kurtarmadı. Öldürdüğü kurbanını bagajında taşıyan cani ruhlu katiller gibi hissettim kendimi tüm yol boyunca. Eve vardığımda Ziya durumu anlamış olacak ki, beni vicdan azabından kurtardı, bütün balıkları elimden aldı. Gece boyunca parmak aralarımda perdelerin çıkacağının boynumda solungaçların belireceği paranoyasıyla tuhaf bir yakaza karabasanı içinde debelenip durdum. Sonra avcı arkadaşım Murat ile kaymakamın yaşadıklarının finali geldi. 


Murat, yeteneksiz kaymakamın aylarca komik duruma düşmesine içi elvermediği ve ev sahipliği imajının zedelenmesine daha fazla tahammül edemediği için, kendince dahiyane bir fikir bulmuş: Kümesten aldığı bir kaç tavuğu, çalılıkların arasına saklayıp, onları yırtıcı av hayvanları diye avlatmak istemiş. Ancak kaymakam o tavukları bile vuramamış. Sabırla nişan alıyor, her denileni teorik anlamda yaptığı halde, bir türlü tutturamıyormuş hedefi. Kaymakamın her karavanası, bir köy ağasının oğlu olan Murat için bir ayıp, bir kusur gibi olmaya başlamış. Murat ne yaparsa yapsın kaymakam asla isabet kaydedememiş. 


Bir feodal karizmanın sarsılmasının anlamını bilemezsiniz. Murat kendince üzerine yapışan bu lekeyi yıkamak için çözümün en dahiyanesini bulmuş. Çalılıkların arasına yerleştirdiği bir elemanına, kaymakamın ateş ettiği tavuğa ateş etmesini söylemiş. Kaymakam, keklik zannettiği tavuğa ateş ederken, bir başka çiftenin patladığını farketmeyecek zannetmişler. Ama ilk tatbikattan sonra, çalılıkların arasından kanlar içinde barut kokan ölü hayvanla sevinç çığlıkları atarak gelen Murat’I görünce kaymakam sarsılmış. Gözlerinden boşanan yaşı önce anlayamamış arkadaşım. İşin rengi biraz sonra anlaşılmış. 
Meğer, herkesin inanılmaz yeteneksiz biri olarak gördüğü kaymakam, her hafta sadece ava bilinçle çıkıyormuş. Bulunduğu makamın gücünü, savunmasız kişilere karşı kullanmamak için, bir nevi bilinçli ıskalama antremanları yapıyormuş. Her nişan alıp, tetiğe basarken, vicdanına ve merhametine telkinde bulunup, namlunun ucunu son anda başka hedefe çevirip ıskalıyormuş. 


Murat, bu tuhaf ve vicdani boyutu çok derinlere inen kitle yönetim tatbikatını asla anlamlandıramadığını söylemişti ama, ben anlamıştım. 


Benim esas şu yandığım nokta; yeteneksiz zenci adamı gördüğümde, aklıma vicdan sahibi kaymakamın gelmemesiydi!


(Bu hikaye Turuncu Hüznün Kokusu kitabımda yayınlanmıştır)

22 Nisan 2011 Cuma

Kişisel Menkıbe (1): Dünya Nimeti

Mendegüme (Hamamköy)


Yazarlığımın hikayesi ilginçtir… 


Sanırım 12 Eylül darbesinin hemen sonrası… Ya 81 ya 82 senesi… Yaş 14-15… Güneş her daim cömert davrandığı coğrafyaya o yıl birkaç kat fazla ısı ve ışık yollamakta. Henüz Hacc kafileleri kente uğramaya başlamamış. Urfa, öğlen sıcağında terk edilmiş bir ruhani kent gibi. Okullar yeni tatil olmuş ya da olmak üzere...

Zıpırım ve fırlamalıkta sınırları zorluyorum. Her gün bir kavga döğüş, küfür kıyamet. Babam devletin kurumunda şoförlüğü bırakmış, 10 yıllık otobüs deneyiminden sonra damperli kamyon almış, kum çekiyor Fırat’tan sağa sola. Mesleğinden başka hiçbir şey bilmeyen adam için en büyük yenilik, ya çalıştığı kurumu ya da araç modelini, türünü değiştirmektir.

Sanırım verdiğim sıkıntı o kadar artmış ki, ‘Yok' dedi, 'sen benimle geleceksin…’ ‘Nereye?’ diye sormadım bile. Gaziantepli çakal mı çakal bir müteahit girmiş kafasına babam ve birkaç arkadaşının, gurbete, çalışmaya gidecekler.

Başlarda biraz hoşuma da gitti ama 14-15 yaşındaki bir çocuğun hafriyat sektöründe yapabilecekleri şey sınırlı tabi…

Yola çıktık 8-10 damperli kamyon kafile halinde. Mola yerlerinde sohbetin konusu gidilecek yer; abartıldıkça abartılıyor, hayallerin üzerine gökdelenler dikiliyordu. Pek ilgimi çektiğini söyleyemem, gidilecek yerin özellikleri, kazanılması düşünülen parayla ilgili hayaller girmiyor alaka alanıma.

Afyon’u hatırlıyorum mesela o mevsimde. O müthiş serinlik, komyonun arkasında, açık havada uyuyan bedenime Sibirya etkisi yapmıştı. Takır takır dişlerimin birbirine vurduğunu hatırlıyorum ayrıntı olarak.

Afyon Şeker Fabrikası’nda birkaç günlük iş ayarlamışlar her nasılsa. Yaptığım iş düpedüz muavinlik ama ben taşıdığımız şeker pancarı posası yerine şekerin nasıl yapıldığını merak edip, gizlice fabrikaya giriyorum. İşçilerin şefi yakalıyor ve tutup kulağımdan, ‘ne ayaksın’ gibisinden laflarla beni alıp fabrika müdürüne götürüyor. O da babamı çağırıyor. Rahmetlinin ‘burda da mı?’ bakışını hiç unutamam.

Sonra İzmir’de bir gün ve Tire…

Allahım çöl ikliminden gelen biri için, bu kadar yeşillik insanı zehirler! Hazırlıksızım çünkü. Şırıl şırıl akan sular, yemyeşil ağaçlıklar ve mentollü bir serinlik. Yıllar sonra Allah kısmet etti yazar olarak aynı yöreye konferans için gitmek nasip oldu, birazdan anlatacağım onu da…

Tire tren istasyonunun hemen yanına park etmiş 8-10 tane damperli kamyon ve birinin içinde bir çocuk. Beni kamyonları bekleyeyim diye nöbetçi olarak dikip yemeğe gitmiş herkes. Önce tren istasyonuna doğru keşfe çıkıyorum. Hemen karşıdaki benzin istasyonu sonra ve bitişiğindeki bakkal.

Şimdi düşündükçe hala tebessüm ediyorum, ‘Sakız mı, ciklet mi?’ ikilemini yaşadığımı hatırlıyorum cebimdeki birkaç kuruşla alışveriş yaparken. “Ciklet” dedikçe ben, yüzüme tuhaf bakan kasabalı bakkal kadın benden daha şaşkın.

Sonra Ödemiş… 


Ege’nin terası adeta… Gelecek birkaç ay boyunca neredeyse her hafta gelip, yeni bir keşifte bulunacağım bir yeryüzü cenneti. Mezopotamyalı ezik bir çocuk, ne kadar varlığını hissettirebilirse o kadar varım maddeten bu ilçede. Bende mitolojik bir etkisi vardır bu beldenin. 

Sonra tırmanışa geçiş. Toprak yolda haldır huldur yol alan kamyonların çıkardığı tozlar vadi boyunca dizili ağaçları duman rengine boyuyor. 


Ve bir göl. 


Çam ağaçları arasında muazzam bir dinginlik. Nisan sonu ya da mayıs başı, tam bilemiyorum yağmur yağıyor inceden. Sonra sulu sepken bir hışımla iniyor halı gibi serili gölün üzerine. Kapkaranlık bulutlar gelip çöküyor gölün tepesine.

Bahsettiğim günlerden neredeyse yirmi yıl sonra, aynı gölün çevresindeki bir evde konuk olduğumda pencereden gölü izlerken, o tanıdık kara bulutlar yine geliyor ve yine boşaltıyor damlalarını tepeme. Tuhaf bir ürperti ile inanılmaz mutlu oluyorum, sene 1999… 

Sonra yine aşağılara iniyoruz ve gizli bir cennet bahçesi gibi duran köy; Mendegüme… Babam ve arkadaşları hep 'Mendegüme' diyor ama tabelasında 'Hamamköy' yazıyor nedense. Çocuk kafam karışıyor, devlet ile milletin farkını o yaşlarda ayırt edebilecek durumda değilim.

Kestane ağaçlarının, kekik kokularının arasında peri evi gibi dağınık gizlenmiş evler. Yol kıvrılarak iniyor köyün meydanına. Köy kahvesine giriyoruz. Kısa süre önce, Afyon’da bir yol restoranında gördüğüm video denen teknolojiyi burada tekrar görüyorum. Sanırım bir gurbetçi gelirken yanında getirmiş cihazı. Birkaç arabesk şarkıcının Almanya turnesinin görüntülerini daha sonra ezberleyeceğimi bilmeden merakla izliyorum. Bir de Vahdet Vural filmi. Jenerikten, Çetin Gürtop kalıyor aklımda. Kahve sahibinin arşivi toplam 3 adet kasetten ibaret. Sonuncusunu önemli günlere ayırıyor hep; İbrahim Tatlıses/Perihan Savaş filmi. Diğerleri günde 5 fasıl takılıp seyredilmekten deforme olmuş durumda. 

İlk günkü keşif bittikten sonra akşama yatacak yer ayarlanıyor. Boş bir bina pansiyon yapılıyor ve sonrası arasına karbon kağıdı sıkıştırılmış günler. Sabah ezanı okunurken uyanıp, kum ocağına gitmek ve İzmir/Aydın arasında dağları yararak açılan yollara hafriyat taşımak.Ve akşam karanlığında Ferdi Tayfur eşliğinde yemek!

Bir köy düğünü oluyor o hafta Hamamköy’de. Tıpkı doğduğum topraklarda olduğu gibi havaya ateş ediyor köylüler çifteleriyle. Hepsinin ayağında gıcır gıcır çizmeler. Aşık oluyorum adeta simsiyah çizmelere.

Bir sonraki hafta keşfediyorum siparişle ayakkabı yapan yaşlı amcayı. Minicik bir kulübe ve asılı çizmeler sıra sıra; yesyeni ve eski…

Utangaçlığımı yeniyorum birkaç gün sonra ve fiyat soruyorum. Bana bakıyor, gülümsüyor ve bir fiyat söylüyor. Çok para ama benim kazanamayacağım kadar değil. Babam haftalık veriyor bana ve çizme yaptırmak için biriktiriyorum. Her hafta uğrayıp kaç lira biriktirdiğimi söylüyorum çizmeci amcaya. Bir hafta bana bakıp yine gülüyor ve ayağımın ölçüsünü alıyor. İşin yarısı tamam, diyorum içimden.

Günler birbirini kovaladıkça düzgün yol ilerliyor. 


Tarkan Ahmet denilen bir şoför var. Tuhaf adam. Lakabının Tarkan olmasının nedeni, daha önce sahibi olduğu "Havalı Margırus" otobüsün arka kapısına Tarkan ve kurdunun resimlerini çizdirmesi. Kamyonunun arka tamponunda da kötü bir el yazısıyla yazıyor: TARKAN


Bende ise Muhammed Ali resimli soluk sarı renkli tişört var, altında bir de afili  yazı: Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım!

Komik bir adam bu Tarkan, her istenilen insana kurt taklidi yapıyor. Yaşına bakmadan, dilini çıkarıyor, uluyor, patisiyle kaşını kaşıyor. Ve ben gülüyorum sesli sesli, babam ters ters bakıyor. 


Onun bir kayınbiraderi var, yani Tarkan Ahmet’in. O da 35-40 yaşlarında. Lakabı 'Hoca', vekil öğretmenlik yapıyormuş, kadro alamayınca şoförlük yapıyor ama okuyan bir adam. Dünya Nimeti’ni okuyor kamyonla hafriyat taşıdığı gündüzün geceleri. Kitabı merak ediyorum ve gizli gizli ben de okumaya başlıyorum. Sonra enseliyor beni ve kitabı hediye ediyor.


Kitap, ömrümün önceki döneminde hiç bir kitapta olmadığı kadar yakınlaşıyor bana ve bir kalem bulup romanın kenarına ben de bir şeyler karalamaya başlıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’nın kitaplarında punto insanı kör edecek kadar küçük oluyor ama bu benim işime yarıyor. Kenarlarında boşluk çok ve karınca duası gibi yazıyorum habire. İgner’e alternatif karakter üretiyorum tavşan dudaklı. Knut Hamsun’a hayran oluyorum her geçen gün.

Kamyonlar kum taşıyor ve ben (kavun taşımıyor) kitap okuyup, yazıyorum her gün. Babam kızıyor bir süre sonra. Müteahit bunu görüyor ama dert etmiyor; baba/oğul arasına girmemek lazım.

(Karşıda çizgi gibi duran yolda emeğim vardır az da olsa)


Çalışma sistematiği şöyle: Ödemiş yakınlarında bir toprak ocağı var, oraya gidip kepçelerle kamyonlara toprak yükletiyoruz ve Hamamköy’ün içinden geçip, karşı dağın böğrüne kıvrımlı bir hançer gibi saplanan yola döküyoruz. Dev silindirler döktüğümüz toprakları düzlüyor. Asfalt yapılacak mı, bilmiyorum ama dümdüz ve sert bildiğimiz ‘Şose Yol’ çıkıyor ortaya.

Ödemiş’e hamama gidiyoruz hafta sonları, ben erkenden kaçıyor ve ilçeyi geziyorum tek başıma. Bir okul çıkıyor karşıma bir gün. Camlarında bir film afişi. Ki 9 yaşından beri film hastasıyım. Komşu evin avlusuna kurulan projeksiyonla seyretmediğim Yeşilçam melodramı kalmamış.

Hangi liseydi şimdi ismini hatırlamıyorum ama demir parmaklıklı okul penceresine yaklaşıp afişi inceliyorum: Öğretmen Kemal… Cüneyt Arkın filmi. Okul ile alakasını kuramıyorum ilk başta. Sinema salonları her yerde olduğu gibi oralarda da erotik filmlerin esiri olduktan sonra terkedilmiş gibi. Aileler uzak sinema salonlarına.

İçeri giriyorum büyük bir cesaretle. Kağıt parçalarında film gösteriminin salonda yapılacağı yazılıyor. İlk kez bir okulda kapalı spor salonu görüyorum hayranlıkla.  İnsanlar toplanmış, benim elim cebimde bilet almayı beklerken kimse bir şey demiyor ve kalabalığın arasına sessizce karışıp bekliyorum. Önce ışıklar kapanıyor, sonra tekrar açılıyor. Belli ki bir problem var. Gösterim geciktikçe halk homurdanıyor. Öğrenci kızlar kikirdeyerek birbirini itiyorlar. Ayağa kalkıp arkaya, projeksiyon cihazına doğru bakıyorum. Seyyar bir makine bu, çocukluğumda komşumuzun avlusuna kurulanın aynısından. Makinist kan-ter içinde kopan filmi tekrar hazneden çevirip kömürlü okuyucunun önünden geçirmesi lazım ama beceremiyor bir türlü.

Artık nasıl bir cesaret ilham ediliyorsa kalbime, yerimden kalkıp o tarafa yöneliyorum. Kötü giyimli, saçları güneş yanığı bir veledi önce ciddiye almıyor terli makinist. Sonra çaresizlikten olsa gerek, ‘al bakalım, hadi görelim yapabilecek misin?’ dercesine bana yer açıyor. Gözüm kapalı, iki saniye bile sürmeden yerleştiriyorum şeridi hazneye. Bir alkış kıyamet kopuyor, ben afallıyorum. Bir anda kahraman oluyorum salonda. Kızarmış yanaklı kasaba kızları takdirle bakıyorlar bana ve ben ezildikçe eziliyorum. Ödül olarak hemen yanına bir sandalye koyuyor makinist ve beraber filmi izliyoruz.

Darbeden hemen önce Güneş Ne Zaman Doğacak ile sağcılara, Vatandaş Rıza ile solculara şirin görünmeye çalışan Cüneyt Arkın’ın, darbe sonrasında Öğretmen Kemal ile bu kez cuntacılara şirin görünmeye çalışma çabasını izliyorum hayretle. Turgut Sunalp çok popüler oralarda. (Hatta bir sohbetine denk geliyorum kahve ortamında, yıllar sonra gazeteci iken hatırlatıyorum ama... Neyse başka yazıya anlatırım, enteresan çünkü) Tipik bir Vurun Kahpeye versiyonu olan bu film, bol bol alkışlarla kesilerek izleniyor. Yapışkanlı sinek kağıdı gibi olan genç çocuk zihnim de etkileniyor herkes gibi.

Film bitip dışarı çıkınca acı gerçekle karşılaşıyorum. Hamamdan çıkan babam, beni fazla aramamış ve çekip gitmiş. Komyonların yerinde yeller esiyor. Hangi akla hizmet bilmiyorum, kestane ağaçları arasından Hamamköy’e doğru yaya olarak yola çıkıyorum. Otostop yapmak gibi bir kavramı bilir her kamyoncu, elimi kaldırıyorum utanarak, gelen geçen araçlar selektör yapıp yanımdan savuşuyor. Sonra eski püskü bir Toros duruyor yanımda. ‘Evlat yaban domuzu olur buralarda hangi akla hizmet bu saatte yola düşüyorsun’ diye fırça atıp Hamamköy’e bırakıyor beni bir köylü.

Babam bana çok öfkeli ve ceza olarak kitabımı elimden alıp kamyonun torpido gözüne sokuyor. Suçlu bir kızgınlık duyuyorum babama.

Ertesi gün, öğlen sıcağında, kum ocağında dargınız baba/oğul...

Biz brandadan yapılmış gölgelikte sıra beklerken, babam beklenmedik şekilde, kepçenin yüklediği kamyonu gösteriyor ve ‘git getir’ diyor kamyonu. O güne kadar, boş alanda sadece ileri/geri egzersizleri yapmış olan ben, beni neyin beklediğini bilmeden fırlıyorum yerimden. Babamın gönlünü hoş edersem kitabımı geri alacağım zira.

On tondan fazla yükün altındaki kamyon benim minik bedenimi adamdan saymadığından olsa gerek, yerinden kımıldamıyor ilk başta. Vitesi takviyeye alıp tekrar yükleniyorum gaza. Ensemden belime doğru soğuk sular iniyor bu esnada. Camı buhar kaplıyor terden. Kendimi biraz öne verip, gaza en dibine kadar yükleniyorum. Tam da bu esnada hayatım boyu unutamayacağım o mekanik kırılma sesini duyuyorum.

Kamyonun arkasından canhıraş bir metalik kopma sesi geliyor. Önce aksı, sonra kovanı kırılıyor koca kamyonun. Babam koşarak geliyor. Kamyonun arkasına eğilip yere dökülen kovan yağlarını görünce, gelip kapıyı açıp bana okkalı bir tokadı yapıştırıyor.

Benim için her şey bulanık bundan sonra ve dünya kayıyor ayaklarımın altında. Düştüm, düşeceğim… Babam çok sinirli tam bana girişecekten, müteahit gelip elini tutuyor babamın, ‘daha çocuk o’ diyerek sakinleştirmeye çalışıyor. Topridodan bijon başını istiyor babam. Kapıyı açamayacak derecede titriyorum. Müteahit gelip kendisi açıyor kapıyı ve torpidonun kapağını indirince kitabı görüyor. Bijon başı ile kitabı beraber alıyor. Sayfaları çevirirken attığı ıslığı unutamam. 


“fiuuuu” diyor kocaman dudaklarını büzerek. “Ulan bunları sen mi yazdın?”
Hiçbir şey diyemiyorum, babam akan yağı durdurabilme telaşında ama yapacağı çok şey yok artık. “it oğlu it” diyor bana. Müteahit, “usta bu çocuk edebiyatçı olacak, ne demeye zorluyorsun buralarda heder ediyorsun” diye karşı duruyor.

Sonrası bir kabusun sonu gibi; hem bitiyor diye sevindiriyor, hem de aylardır kazandığımız nafakanın epey bir kısmını heba etmenin utancını yaşatıyor.

Tam hatırlamıyorum, Ramazan ya da Kurban Bayramı arifesi. Muhtemelen Kurban öncesi. Herkes kamyonuyla bayram için geri dönerken, bizim kamyon kum ocağında kalıyor. Devasa kovanı alıp İzmir’e götürüyoruz, tamiri bir haftayı geçecek, üstelik bayramdan sonrasına...

O günden sonra -eve gidene kadar- hiç ama hiç konuşmadığımı hatırlıyorum. Otobüs şirketlerinde bilet arıyoruz memlekete dönmek için ama ne gezer. Otobüslerin çoğu Hacı taşımak için kiralanmış. Zar zor bir otobüste yer buluyoruz. Babam hostes koltuğunda, ben buzdolabının üstüne tünüyorum. Sevindirici olan tek şey kitabıma yeniden kavuştum ve yaklaşık 22 saat süren yolculukta, sadece okumak ve yazmakla ilgilendim.

Arafe gününün akşamı ulaşıyoruz Urfa’ya… Uykuya dalmışım, babam uyandırıyor ve eve doğru yol alıyoruz. Kapıdan içeri girer girmez dank ediyor kafama; kitabı otobüste unutmuşum! Otobüs Mardin’e transit gittiği için tekrar bulmak da mümkün değil. İnanılmaz bir yıkım yaşıyorum. Ama babam o günden sonra, bir daha kamyona yaklaştırmıyor beni, ‘git yazıyor musun, çiziyor musun, ne istersen yap, zayıf getirme yeter’  diyor.

Yıllar sonra, babam hasta yatağındayken, elime bir Dünya Nimeti alıyorum ve babama özet geçiyorum. ‘Ne güzel ve ibretli bir hikaye’ diyor.

Ve ayak ölçülerim kalıyor o yaşlı çizme ustasında.

İşte böyle bir macerayla başladı benim yazarlığım… 

1 Nisan 2011 Cuma

Hiç Ayrılmasak

(NOT: Önce aşağıdaki müziği çalıştırınız)

Hiç ayrılmasak ve ben yazmasam, sen ağlamasan; bitse de masal.

Gittin yanımda ellerini unutup, gittin beni masallarla uyutup, gittin sensizliğin sessizliğiyle avutup… Hiç ayrılmasak diyordum, sen ağlamasan, ben yazmasam, bitse de masal…

Şimdi ben gündüz vakti yanık unutulmuş bir sokak lambası yalnızlığıyla üşüyorum. Şimdi ben her gece ıslak uçurumların kenarından simsiyah bir boşluğa düşüyorum. Ki uçurumlar, bilirsin bire bin katar haykırışlarda, buna rağmen ulaşamazsa sana sesim, bil ki kesilmiştir artık nefesim.

Ayrılmasak diyorum; yorulmasa dağlar yükümü taşımaktan. Ayrılmasak diyorum, solmasa pencereler nefesimin buharını solumaktan.  Ayrılmasak diyorum; sen küssen, ben sussam üç vakte kadar…

Seni sevmek başka nefretleri peşinen kabul etmek demekti. Ayrılmak ise, sinsi gözlerin zımni hasetleriyle her gün yüzleşmek demek. Senle olmanın nefretine katlanmayı, sensizliğin zifiri karanlığına tercih ediyor olmam çok mu abes Süreyya?

Diyorum ya ayrılmasak?

Yüzünün neşesi düşmüştü yüzümün üstüne, hüznün gölgesi düştü gözümün üstüne. Şimdi ben böyle, senin kutsi nefesinden fersah fersah ötede, isyan etmeyip de ne yapayım peki söyle? En baştan demedim mi; hiç ayrılmasak ben haykırmasam!

Anlımda senden kalma minnet izleri, yastığımda düşlerimden düşen senin sözlerin. Belki bilmiyorsun ama tavan çatlaklarından senin kelimelerin sökün ediyor üzerime üzerime. Öyle bir vird-i zebun ki, koca Yavuz misali dile getirir ben gibi biçareyi:

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân/ Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek…

Ben pişman, ben cezalı, ben mahcup, hepsi kabul; biz ayrılmasak tek!

Hiç ayrılmasak ve ben yazmasam, sen ağlamasan bitse de masal.

Bitimsiz uzuyordu parmakların… Bildiğim en iyi müsekkin sendin, parmakların ruhları teskin edici tek ilaç. Hatırla kaç kez uçlarındaki sihri yakalamıştım da, ‘sus’ işareti yapıp, ruhanileri rahatsız etmekten endişe edercesine saçlarıma daldırırdın onları. Ve sen hala ayrılıktan bahsediyorsan bana, söyle o zaman, kim dinginleştirecek hoyrat ruhumu, kim ehlileştirecek geceleri uykumu? 


Israr ediyorum; hiç ayrılmasak, hiç uyanmasak!

Şunu söylediğini hatırlıyor musun? ‘Mucize, eğer sen inanıyorsan vardır?’ Bir çırpıda mucizevî bir şekilde her şeyi bir şeye dönüştürdün.

Bir kelebek hüznüyle karşıladım baharı… Vuslat başlarken henüz, firak karşımdaydı. Biliyordum ki, kavuşmak, ayrılığa atılan ilk adımdı…  Yumuşacık kanatlarımla delip mermerden kozayı, tam soluklarken kendi baharımı, diyorum ki ayrılmasak! Ben uçmasam, sen hıçkırmasan!

Bu kadar yalvardım, bunca dile geldi satırlarım, kelimelerim bir dilenci mahzuniyetiyle talep etti senden mesafesizliği… Sen, vicdanı bir örümcek ağı narinliğinde olan; sen, merhameti bir ipekböceği hassasiyetinde olan ve sen, daha dokunmadan ağlayan… Hiç ayrılmasan, ayrılmasam…

Hiç ayrılmasak ve ben yazmasam, sen ağlamasan bitse de masal.

Ayrılmasak…

31 Mart 2011 Perşembe

Yine Gelecekler...



Bir akşam üstü, vicdanımızın tolerans vadisinde rehavet seanslarındayken yakaladılar bizi.

Toz pembe tüller germiştik pencerelerimize...

Düne ve bugüne dair çöpleri 'istif' etmiştik küflü bodrum katlarımızda... Yarının ekşi kokulu 'kehanetler'i zaten kitabımızda bile yoktu... Mesaj kağıdı sarılı olmayan 'çok köşeli' taşlar 'camlarımız'ı tuzla buz etti. Kafalarımız tavana değercesine zıpladık. Korkak değildik ama, açıkçası ürktük sesteki bu ani 'desibel' değişiminden... Sirenleri çalmaya da gerek yoktu, içimizdeki güzelliğe dair hisleri tahliye etmeye de... 

Ama, camı kırmışlardı bir kere... Oysa çoğu zaman görürdük camın öte yanından onları... Gülümseyerek bakarlardı ama, dişlerinin çene kemiklerini nasıl ezdiğini de hissederdik.

'Geldik' dediler, yüzlerindeki maskeyi çamurlu sokağın ortasına vurarak... 'Beklemiyordunuz değil mi?'

Gerçekten gelmişlerdi...

Uçlarını aleve batırdıkları ışından okları, bir ejderha ıslığı gibi tıslayarak yardı gökyüzünü... 

Mavinin hüzün tonuna, alevin kızgın alını bulayarak ilerledi öfkeden silahları... Sadaklarında düşmanlık vardı, kin vardı, zehir vardı... Kurumuş gülden ördüğümüz kubbemize şimşek hızıyla saplandı alevden okları... Çatımızı yaktılar... Kubbemizi çatırdatmaya çalıştılar...

Önce biri belirdi yılandan gözleriyle camın hemen arkasında. Sonra diğerleri sökün ettiler. Savaş bozgunu yaşamış, apış araları ekşi ekşi kokan çapulcu askerler gibi girdiler dünyamıza... Sepetlerimize bastılar tekmeyi, ağaçlarımıza vurdular baltaları, 'yumurta'larımızı yere çaldılar. Dipleri hayvan tersine bulanmış çizmeleriyle ezdiler 'civciv'lerimizi. Kapılarımıza çentik attılar, ekmek satan fırıncımızın un çuvallarını mızrakladılar. Selam veren dostlarımızı horladılar, ineklerimizi tekmelediler.

Mavinin hüzünlü tonuyla boyadığı akşam vakti geldiler...

'Atlar'ını çocuklarımızın, geleceğimizin üzerine sürdüler... 'Süreka' yoktu aralarında, atları ayaklarına kadar değil, bellerine kadar girmişti bataklığa. Ama gözlerinde kinleri, ağızlarında küfürleri vardı. En çok da aramızda durup, dostluk türküleri söylerken dün, bugün onların yanına geçip sapanlarına 'taş' koyup, üzerimize sallayanlar şaşırttı bizi.

Gecenin karanlığında bağırdılar gökyüzüne doğru...

Tamtam çaldılar saat başı...

Yüreklere korku salıp, kitapları yaktırmak, anıları sildirmek, aynaları kırdırmaktı amaçları...

Kısmen başardılar da...

Künklerini toplayıp, göçlerini hazırlayıp, yola dizilen kervanları gösterdiler parmaklarıyla. 'Bakın' dediler, 'bakın, nasıl da korkuttuk arkadaşlarınızı... Onlar ki, en iyi günlerde türkülerinize eşlik ederlerdi..'

Sularımıza zehir katmak, ekmeğimizi küfletmek istediler... Irmağımız güçlü akıyordu çok şükür, buğdaylarımız dayanıklıydı... Başaramayınca bunları sinirlendiler, değirmencilerimize, sakalarımıza hakaretler yağdırdılar... Yapraklarımızı yoldular, tarlalarımıza sürdüler hayvanlarını. En mahrem odalarımıza kadar sokuldular... Yastıklarımızı iğdiş ettiler sivri uçlu mızraklarıyla. 'Çeyiz sandıkları'mızı etrafa saçtılar... Yazmalarını çiğnediler kadınlarımızın... Çocuklarımızı almaya çalıştılar, anaların kucaklarından... Beğenmedikleri her şeyi topladılar cadde ortalarına... Kitap, giysi, namus, haya, un, kurumuş kabak... Hepsini üst üste yığdılar... Şarap şişelerinin diplerinde kalan sıvılarını boca ettiler bu yığının üstüne... Aydınlanmak için kullandığımız meşaleyle yaktılar birikimlerimizi...

Sokağa çıkamadı çoğumuz.

Perdeleri sıkı sıkıya kapadık bilinçsiz bir tepkisellikle...

Sonra 'neden' sorusunu sorduk kendi kendimize:
Neden?

Sorular çoğaldıkça onlar küçüldü, onlar küçüldükçe ışık sızdı perdelerimizden... Işık karanlığın ölümü demekti... Karanlık olmayınca, onlar da olmayacaklardı, bunu çok iyi biliyorlardı...

Akşam batarken güneş, mavinin hüzün tonunda gelmişlerdi... Kızıl bir şafak vakti, meleğin bağırışıyla gitmeye başladılar... Arkalarında harabeler bıraktılar. Binalar, evler, camlar, yürekler... Tehditler savura savura kayboldular ufukta... Bazıları 'pişmanlık' belirtisi ifadeler kullandı giderken. 'Vicdan'ları varmış gibi davrandı kimileri... Ama yapmışlardı bir kere, kırmışlardı camlarımızı..

Korkuyu, şaşkınlığı, ürkekliği hemen attık üzerimizden... Yaşlı gözlerimizi silmeden tebessüm etmeye çalıştık hayata... Ve bir karınca samimiyetiyle tekrar başladık çalışmaya. Örmeye başladık buğudan ağımızı. Bir yağmur akın etti gökyüzünden. Kanı, külü, çamuru aldı götürdü... Kirlerimizi yıkadı, testilerimizi doldurdu... 

Güneş tepeye doğru yükseldi şehrimizin dışından...

Mutluluk şarkıları yükseldi yine gökkubbemize doğru... Işte tam bu sırada belirdi tepede en 'deli'olanımız..

Var gücüyle bağırdı:
'Gülmeyin!'

Herkes sesin geldiği yöne yöneldi...

Elindeki asasını bulutlara doğrulttu, sonra bizlere doğru ve boşluğa savurdu:
'Şarkı da söylemeyin!'

Daha bir dikkat kesildik sesine: 'Hâlâ anlamıyorsunuz değil mi?' diye sordu acı ifadelerle;
'Gittiler sanıyorsunuz. Oysa oradalar...'

Herkes birbirine baktı şaşkınca, sonra tekrar ona;
'Şunu bilin kesinlikle' dedi deli ve kanımızı donduran şu cümleyi haykırdı: 

'Gene gelecekler!!!'

29 Mart 2011 Salı

Kısadır Hayat!


Uzundur üzüntüler oysa... Bitimsiz gelir insana kalp sıkışmaları, yürek sıkıntıları. 


Ne ki kısadır hayat...

Hele öfkeler, kısa metrajlı olsalar bile sıklıklarıyla hayatı tırtıklarlar bir yerlerinden. Hayat her yanına haşeratlar ilişmiş bir aciz varlık gibi elindedir bunların. Bıkmadan, usanmadan ısırırlar hayatın bir yerlerini. Zaten kısa olan hayat, büsbütün kısalır ve fark edilmeyen bir film finali gibi gelir kapıya dayanır ölüm meleği. 

Oysa kısadır hayat, hırsların tersine. Bin yıllık bir birliktelik yaşayacakmışız gibi yapışırız kariyerimize. Kravatların sıktığı gırtlaklar boğar oysa hayatı! Öyle bir unutkanlık verir ki üstelik hırs ve beklentiler yolun sonuna kadar uyuşturur zihinlerimizi. 

Gevşetemeyiz gömleğimizin en üst düğmesini, pantolonumuzun paçasını kıvırıp, çıkarıp çorapları, serin bir ağaç gölgeliğinde salamayız bacaklarımızı buz gibi derelere. 

Kendi ufkuna bembeyaz bir yalan yerleştirir dünya hırsı ve geri kalan her şeyi uyuşuk bir siyah ile flulaştırır. Yanından gelip geçeriz her Allah'ın günü de fark edemeyiz ıskaladıklarımızı. 

Ne bileyim; elektrikler söndüğünde mesela... 'Hay aksi' der lanetler okur da, karanlığın sessiz huzurundan ürkercesine rahatsız oluruz. Oysa gecenin tadı bir başka olmasaydı, günün yarısı karanlık olur muydu? Var demek ki bir güzelliği gecenin. Var işte, ayın, yıldızların, gökyüzünün ve karanlıkta akışkan bir gümüş gibi usulca kıvrılan dere sularının. 

Kısadır hayat ve uzundur korkularımız. İrili ufaklı onlarcasını uç uca ekler, hayatın bir kısmını da onlara feda ederiz mesela... Kendi korkularımız yetmiyorcasına başkalarınınkini de üstleniriz hatta. Korku tedirginliği, tedirginlik dengesizliği getirir. Ve şirazesi kaçar hayatın. Ülke adına korkarız misal. Bir dolu heyula üretir, bir dolu korku figürüyle kuşatırız dört bir yanımızı. Ailemize, düşüncelerimize, sevdiklerimize dair korkular kurgular ve kendi ömrümüzün kısalığına, kendi hiçliğimize bakmadan, sanki her şeyi kontrol edebiliyormuşçasına, yenilgisi kesin olan bir yel değirmeni savaşı başlatırız kimi zaman. 

Oysa kısadır hayat ve bütün bunların üzerinde, hepsini kuşatan bir şeydir. Korkuyu, öfkeyi, üzüntüyü reddetmek değildir bu ha! Aksine reddediş de ıskalamaktır bir nevi, en büyük karavanalarından biridir insanoğlunun. Ancak her şey de değildir ve geçicidir. Problem bunu unutmamızdır. 

Kısadır hayat ve aslında doğumdan itibaren bir geç kalıştır da... Hiç saniye kadranını izlediniz mi bu düşünceyle? Nasıl da acelecidir, nasıl da bir panik vardır saniyede. Sırtlar zamanı ve dakikaya devreder, oradan saate, güne, haftaya, yıllara ve ömre. Saniye işçi karıncasıdır zamanın ve kraliçe mezar başında beklemektedir. Sırtladığı hayatları götürür ve oraya bırakır. 

Kısadır işte hayat; bizim yanılgılarımızın aksine. Bitmez zannederiz biz çok şeyi. Çocukluk bitmez, okul bitmez, iş hayatı bitmez, ne bileyim iktidarımız bitmez, partimiz bitmez, müdürlüğümüz bitmez, futbolculuğumuz bitmez, başkanlığımız bitmez falan filan. 

Nasıl bir hazır oluştur bu kendini kandırmışlığa bilemem ama, şaşırtmaz da bizi örneğin. 80 yaşına gelmiş politikacı 9 büyüklüğünde deprem yemiş gibi titreyen bacaklarına rağmen ülke geleceğine dair fikirler söyler misalen. Kendi geleceğini ıskalamanın daha büyük bir trajedisi olur mu, lütfen söyleyin! 

Kısadır işte! Çoğu zaman 'ne çabuk' sorusunu bile soramadan biz, son jeneriği bile akmadan hayatımızın biter film. 

Işıkları yanmaz ama çoğu zaman. Sinemadan farkı da budur aslında. Aksine daha büyük, daha ürkütücü bir karanlık kucaklar bizi nemli toprak tadında. Ve biz hayatın kısalığını fark edip, onun rağmına bir şeyler yapmış olma nispetimizde aydınlatılırız hayatın sonunda. 

Slobodan Miloseviç mesela... Dile gelebilse hani mezarda, 'ne kadar da kısaymış hayat' demez miydi, yeni tiran adaylarına! 

Kinlerimizin, öfkelerimizin, üzüntülerimizin, hırslarımızın tam tersine... 

Kısadır hayat!

23 Mart 2011 Çarşamba

22 Mart 2011 Salı

Dönemeç


Ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya. Çiçekten habersiz kelebeğin öyküsü bizimkisi adeta. Eksiktir sevdasından uzak olan sevgili, eksiktir baharından habersiz kelebek. O kelebek ki kısacık ömrüne oranla binlerle yıla denk düşen koza içinde sabırla güçlendirmeyi bekler kanatlarını.

Saçlarım uzun değildi sancılarıma sürterek teskin edebilecek kadar. Yaşlarım gözümde değersiz birer sıklet gibi yer işgal ediyorlardı sadece. Ve bilmiyordum Süreyya, suya da, metale de, cama da değerini veren kemiyetinden ziyade keyfiyetiydi. Birer inciye dönüşüp, kalbin peşine ardı ardına sökün etmeyen yaşları kim ne yapsın?


Oysa seni tanımak kavramların anlamsızlığının farkına varmaktı. Mesafeler mesela. Sair zaman insanın ayağına birer pranga, omuzlarına kaldırılması zor bir külçe gibi yığılan mesafeler seni tanıdıktan sonra sivrisinek vızıltısına dönüşüverdi... 


Seni tanıdıktan sonra anladım, yakıcı nefesinin alnımda olduğu anlar ile sesimin karanlıkta kaybolduğu anlar arasında milim fark olmadığını. Gönüller sende olduktan sonra "eynessera minessüreyya!"


Hatırla;
Ben ellerim ceplerimde, yalancı mesutluklarla boş kaldırımlarda ıslık çalarak yürürken...


Hatırla;
Yalnızlık sulu sepken tüm insanlığın tepesine tepesine inerken...


Hatırla;
Seni gördüğü, bildiği halde koşup eteğine sığınmak yerine, üstüne karalar, çamurlar yağdırırken...


Ve hatırla;
Bütün bu farkında olmayanların acınası haline rağmen, sen o hayret verilecek şefkat ve rikkatinle tebessüm ederken...Dedim ya; ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya...


Senden habersiz yaşamak şahsi fetretimdi ama orada, benim tam olarak bilmediğim bir kavşakta beni karşılayacağını biliyordum.


Belki biraz kırgın, belki de kızgın ve belki sitemliydim azıcık.Fakat yanlış anlama... Sevmek sitemle başlar diyor bir söz sultanı. Sitemim sana değil Süreyya, beni çepeçevre kuşatan tüm sistemeydi... Hissedilip bilinmeyen, tahmin edilip ulaşılamayan, yürüyüp varılamayan bir menzilin varlığına vurulup, varamayınca ona, doğal olarak öfkeleniyor insan bir süre sonra. Ya da şöyle anlatayım sana:


Bir bahar papatyasından açılan fal gibi, kopan her yaprakta olumsuzu olmadan hep seni aramak gibi bir şey bu. Yani tüm ihtimalleri yine sen olan, tüm yolların sana çıktığı bir papatya falı gibiydin. "Seviyor, sevmiyor değil yine seviyor..."


'Dönemeç' şiirindeki şair gibi mevsimin bayat, hayatın esnemekte olduğu bir anda ya da havanın ılık, caddenin kalabalık olduğu bir anda karşıma çıkman arasında hiç fark olmayacaktı benim için. Önemli olan o dönemece ulaşmak, önemli olan siluetin olmasa bile ayak seslerini duyabilmekti. İster geç bir bahar günü olsun, ister kışa yaklaşan bir sonbahar günü.


Sensizliğin en büyük ödülü ve cezası sessizlikti belki. Ruhumun uçurumlarında attığım isyan çığlıklarına inat sessiz bir rölanti ile bekliyordu gözlerim...


Ve o müthiş dönemeç, o unutulmaz kavşak, o baş döndüren viraj... 


Sonrası şiir elbet: "Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız..." 


Ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya. Çiçekten habersiz kelebeğin öyküsü bizimkisi adeta. Eksiktir sevdasından uzak olan sevgili, eksiktir baharından habersiz kelebek...


O dönemeçten sonra hızlı bir tamamlanma hissi esir alıyor bedeni, o dönemeç sonrasında doluyor boşluklar ve o dönemeç sonrasında keşfediliyor zaten var olanlar...




Bakma benim böyle şahsileştirdiğime meseleyi, bilenler bilir ki binlerce yıllık bir masaldır bu anlattıklarım.