8 Ocak 2012 Pazar

Epidemi


Sen gidince böyle zamansız,


yağmurlar susar mı sandın?


Sustukça ben,


büyür bu yangın!



7 Ocak 2012 Cumartesi

Değirmen ve Haç




Bazı kaynakların yaşadığı bile şüpheli olarak bahsettiği, ancak eserleri ile günümüzde bilinen ve en enteresan ressamlardan olarak kabul edilen Flemenk ressam Pieter Brueghel'in meşhur "Çarmıha Gidiş" adlı tablosu üzerine yapılmış bir film.

Hz. İsa'nın çarmıha gerilişi ile İspanyolların o dönem Protestan Flamanlara yaptığı zulümleri paralel anlatıyor.


Aynı ressamın Babil Kulesi adlı tablosu da (1996) filme alınmıştı.

Film dil ve görsellik olarak oldukça enteresan. Uzun tahlilini sonra yapacağımızı umuyorum ama, ses, görsellik ve anlatımı ile epey sıra dışı olan filmin müzikleri de etkileyici.

Çok minik bir ayrıntı olarak ressamdan bahsedelim: Peyzaj çalışmaları ve köy betimlemeleriyle ünlü Hollandalı Rönesans ressamı olan Brueghel, 1559' dan sonra soyadındaki "h" ' yi atmış ve eserlerini Bruegel şeklinde imzalamaya başlamış.



Breda, Hollanda' da doğduğuna ilişkin kayıtlar mevcut olmasına karşın, Hollanda kenti Breda' da mı yoksa Latince' de Breda şeklinde anılan Belçika kenti Bree' de mi doğduğuna ilişkin bir tartışma vardır. Daha sonra kızı Mayken' le evleneceği Pieter Coecke van Aelst' in çıraklık yaptığı biliniyor. Fransa ve İtalya' da bulunduktan sonra 1551' de ressam loncasına "usta" olarak kabul edileceği Antwerp' e geçmiş. 9 Eylül 1569' da Brüksel' de ölmüş. Her ikisi de daha sonra ressam olan iki oğlu var. Ancak babaları öldüğünde çok küçük olduklarından ondan eğitim alamamışlar. Daha sonrasında ise çocuklarını birisi görüp eğitim vermiş.

Sanatçının eserlerinde sıkça rastlanan tema savaşlar, yıkımlar, perişan insanlar ve bu dönemlerdeki dayanışma çabalarıdır. "Ölümün Zaferi"yle insanlığa ve olup bitene tepkisini koyarken, neredeyse hepimizin aynı çocuk oyunlarıyla büyüdüğümüzü anımsatan olgunluk dönemi resimlerinden "Çocuk oyunları" bizi ortak saflığa davet eder.

Neyse en iyisi filmin fragmanı ve müziğine dikkat kesilmek:


5 Ocak 2012 Perşembe

Tarif

Pht: Sorin Onisor

Bana anlattırma artık.

Sadece halimi gör yeter.

Ayak sesleri salıyorum kulağımın orta yerine.

Sen misin gelen diye!

Bu kadar yani… 


Aç/lık

Pht: Istivan Kerekes

Avuçlarımı açtım.

Ölesiye açtım.

Öylesine… 

Bir damla rahmet,

düştü rahminden.

Kaçtım?

Söylesene...


3 Ocak 2012 Salı

Uyanış (2)

Pht: Mark Fleming
Yarım kalmasın diye düşler,

erkenden yatardık.

Ki biz çocuktuk her sabah.

Ezanlar serpilirken üzerimize,

rüyaları sağlam çekmecelere saklar,

öyle kalkardık…

1 Ocak 2012 Pazar

Yaşamak sadece başlangıçtır!


Kaç yıl önceydi hatırlamıyorum, Akif Pirinçci’nin Felidae’sini okuyunca hem şaşırmış hem de çok etkilenmiştim.


İlk bakışta sıradan bir roman gibi görünen bu eseri ilginç kılan özellik, tüm olup biteni bir kedinin gözü ve anlatımıyla okuruna aktarmasıydı. Kedi dünyasına bir insanın nasıl olup da bu kadar yakından bakabildiğine duyduğum hayranlık bir yana, bu sıra dışı fabl roman denemesinin filme aktarılmasının çok enteresan olabileceğini düşünüp dururdum.


Elbette bahsini etiğim türden filmler çekildi geçmişte, kahramanı insan olmayan ya da insan bakış açısı dışında nesneleri özne olarak alan filmler. Ancak hiçbiri bu hafta vizyona giren The Future – Gelecek kadar beni etkilemedi dersem, yalan olmaz.


Gelecek, bir kedinin gözüyle iki insanın öyküsünü anlatıyor. Kedi esasen bu öykünün kahramanı; fakat sadece varlığıyla iki hayatı nasıl etkilediğini gösteren bir kahraman. Gerçi filmin sonlarına doğru “Ben kimsenin kedisi değilim. Ben kedi bile değilim. Ben, ben bile değilim.” diyerek bizi bir çetrefil sarmalına sokuyor ama biz yine de mevzunun cehri kısmına takılalım isterseniz.


Sophie ve Johnson tuhaf bir ikilidir. Kadın küçüklere bale dersi verir, adam ise evden bir tür çağrı merkezi hizmeti veren işte çalışmaktadır. Hayat onlar için sıradan ve sığdır. O kadar ki zaten ritmi yavaş olan yaşamlarını sıklıkla oynadıkları saçma oyunlarla daha da tuhaflaştırırlar. Her şey hayatlarına renk getirsin diye bir ev hayvanı almaya niyetlendikten sonra değişmeye başlar. Yine garip bir şekilde sağlam bir hayvan değil de Paticik isimli, bir ayağı sakat, lakin bilge mi bilge bir kediyi alıp evlerine götürürler. Biz bütün hikâyeyi bu Paticik’in anlatımıyla izleriz. Hiç yüzünü görmediğimiz bu kedinin bir diğer özelliği de, doktorların ona biçtiği ömrün sayılı olmasıdır. En fazla iki ay ömür biçilmiştir Paticik’e.




Sophie ve Johnson ikilisi, belki de gereksiz bir empati yaparak kendilerini Paticik’in yerine koyarlar ve kendi kendilerine; ‘Ya bizim iki aylık ömrümüz kalsaydı?’ sorusunu sorarlar. Zihin çarklarının sıyırması da tam burada başlar. Johnson kendini hayır hasenat işine verirken Sophie bambaşka ve ürkütücü bir hayatın ortasında bulur kendini. İşin sonunda ise insanlık tarihi kadar eski bir soru vardır: Dürüstler neden acı çeker?


Ünlü usta Rus yönetmen Andrei Tarkovsky, Mühürlenmiş Zaman isimli o derya deniz kitabında şöyle bir bahis açar: “Rusya’da yazar Korolenko’nun şu sözleri ünlüdür: ‘Kuş uçmak için, insan mutluluk için doğar.’ Bana kalırsa, insan varlığının özüne bundan daha aykırı bir görüş olamaz. Mutluluk kavramının ne anlama geleceği hakkında en ufak bir fikrim yok. Memnuniyet mi? Huzur mu? İnsan hiçbir zaman memnun değildir ve daima somut, elde edilebilir görevlerin çözümüne değil, aksine sonsuzluğa yönelir.”




Mutluluk ya da huzur! Sizce hayatın asıl gayesi hangisidir? Tarkovsky’nin yaptığı sinemaya baktığımızda bu sorunun cevabını son derece net bir şekilde görürüz; ama biz, yazımızı ilgilendiren bölümüyle devam edelim. Ünlü usta, Tanah’taki Ketuvim’de yer alan Eyyüp Kitabı’ndan yola çıkarak (zira Korolenko ona bu kitabı hatırlatmıştır) şöyle der: “Kitapta Elifaz şöyle der: ‘Çünkü dert topraktan çıkmaz ve zahmet yerden bitmez; fakat insan meşakkate doğar; kıvılcımlar yukarı uçar gibi.’ Acının kaynağı memnuniyetsizliktir, insanın o an içinde bulunduğu durumla ideal arasındaki çatışmadan doğar. İnsanın gerçek ilahi özgürlük uğruna mücadeleye ruhunu güçlendirmesi ‘mutluluk’ duygusundan çok daha önemlidir.”


Filmin yönetmeni aynı zamanda başrolü paylaşanlardan biri: Miranda July. Sıra dışı kitaplarıyla tanınan bir yazar da olan July, ilk uzun metraj filmi “Ben ve Sen ve Diğerleri” ile dikkatleri çekmiş ve küçük çaplı bir hayran kitlesi oluşturmayı başarmıştı.


The Future, her ne kadar tarzı, ritmi, oyunculuğu ve hikâyesiyle on numara bir festival filmi ve bağımsız sinema örneğiyse de özellikle biz Doğu toplumu insanları için muazzam alt metinler içeriyor. Hani Steve Jobs her sabah uyandığında aynaya bakıp ‘Bugün son günüm olsa ne yapardım?’ sorusunu soruyordu ya, işte bu bizim sormamız gereken ama unuttuğumuz bir soru. Gelecek filmi bu soruyu soruyor ve verdiği cevap ile ne yazık ki derinliğinin bu âlemde yeterli olmadığını gösteriyor.


Meseleyi yine Tarkovsky’le toparlayacak olursak, günlüklerinde şöyle yazar usta: “Batı: ‘İşte ben buyum’ diye bağırıyor. ‘Bana bakın, dinleyin, acı çekmeyi ve sevmeyi bir tek ben biliyorum! Yalnız ben hem mutlu hem mutsuz olabiliyorum! Ben! Ben! Ben!’ Doğu ise kendisiyle ilgili tek kelime söylemez. Kendini Tanrının, doğanın, zamanın içinde tamamen kaybeder, kendini onlar içinde yeniden bulur. Her şeyi kendi içinde keşfetmesini bilir.”


Sihirli kelime mutluluk değil, huzur sanırım. Bunu bilse Batılı adam çok şey değişecek aslında. Bütün dünya değişecek belki de.


GELECEK (THE FUTURE)
Yönetmen: Miranda July
Oyuncular: Hamish Linklater,  Kathleen Gati,  Miranda July,  Joe Putterlik,  Oona Mekas,  Mark Atteberry,  Erinn K. Williams,  Tonita Castro,  Frank Langley,  Diana Sandoval,  Mary Passeri,  David Warshofsky,  Angela Trimbur,  Isabella Acres,  Clement Von Franckenstein
Tür: Dram
Süre: 91 dakika
2011, Almanya - Amerika

Kar(a) sevdalı bulut!

Pht: Svava Bjarnadottir

Ne kadar hızlı gidersen git,

hayalim yakalar seni.

Bir gün, bir mevsim sonunda,

kıstırır gölgeni.

Her şeyi içine atmış da,

içi kararmış bulutların.

Söyleyecek çok şeyi,

var gibi.

Özlesem yağar mısın?

Kar gibi…

Yıl-gın...


Pht: Claude Bour
Üçyüzaltmışbeş günü bir nefeste çektim yine içime.

Yine sensiz.

Bazen sessiz.

Her yudumu bir gün olan bir hasret bu.

Varsın olsun.

Ne gam!

Bırak biriksin yıllar.

Bir ömür dolacak kadar…