22 Ocak 2012 Pazar

Pişmanlık

pht: Micke Jacobsson


Şundan eminim artık;

söylemediklerimin pişmanlığı,

söylediklerimin pişmanlığının yanında bir hiçmiş. 


The King of Bongo Bong



20 Ocak 2012 Cuma

Sûr’un sesi uzaktan hoş gelir!



“Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm.
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm!”
N. Fazıl

1997 yapımı olan, ‘Tranceformer - A Portrait of Lars von Trier’ isimli belgeselde Danimarkalı aykırı yönetmen Trier’in hayatına samimi ama epey ürkütücü bir bakış atılmıştı. Belgesel çekildiğinde tam 40’ında olan yönetmen kameraya hayatı ve ölümü nasıl bir oyun gibi algıladığını ve hakikatlere karşı yalanı bir tür silah olarak kullanabildiğini söylemişti.

Trier nicedir ölüm, kıyamet ve uhreviyata takmış durumda. Bir önceki filmi Deccal’de yine klasik Hıristiyanlığın (hassaten Katolik yorumun) bakış açısıyla kadını kötülüğün odağına yerleştirip, seküler bir hedonizm ile harmanlayarak soframıza servis etmişti. Açıkçası yönetmenin birçok filminin dokusuna sirayet etmiş olan formalist yaklaşım özellikle bu tür ‘mistik’ temalarda hem kendi içinde çelişkileri barındırmakla beraber, düşük bariyerli inancın (inançsızlık demek haksızlık olacak belki) bu tür meselelere bakış açısını görmek açısından çarpıcı gelebiliyor. Öyledir; tüm dünyası bu dünya olan zihinler –hele ki- batı kültüründe neş’et bulmuşsa, ilahi olan kavramlara kabuğu/çeperi delip öze/çekirdeğe ulaşamıyor ne yazık ki… Lars von Trier’in son filmi ‘Melancholia-Melankoli’ bu cümleden bir yapım.

Gerçeküstü sahneleri etkileyici Melankoli'nin. 

Benim için bu filmden hemen önce Lech Majewski’nin azami derecede şaşırtıcı filmi ‘The Mill and the Cross-Değirmen ve Haç’ı izlemek hoş bir tevafuk oldu. Majewski, filmini Flemenk ressam Pieter Brueghel'in meşhur "Çarmıha Gidiş" adlı tablosu üzerine oturtmuştu. Bilmiyorum ülkemizde vizyon şansı bulur mu lakin bahsini ettiğim film, ele aldığı kahramanın bakış açısını; savaşlar, yıkımlar, perişan insanlar ve bu dönemlerdeki dayanışma çabalarına göre dizayn etmiş. Ve "Ölümün Zaferi"yle insanlığa ve olup bitene tepkisini koyarken, neredeyse hepimizin aynı çocuk oyunlarıyla büyüdüğümüzü anımsatan olgunluk dönemi resimlerinden "Çocuk oyunları" bizi ortak saflığa davet ediyordu. Trier’in Melankoli’si tam da böylesi bir film. Nitekim bu “şey” sadece benzerlikten ibaret değil, bizzat filmin görsel dili ile beraber afişinde de görmek mümkün. (Bkz: Brueghel’in, Babil Kulesi, Köy Düğünü, Ölümün Zaferi tabloları)


Bu uzun girizgahtan sonra filmin hikayesine değinmek gerekirse: film dünyaya çarpacağı hep konuşulan Marduk konusunu ele alıyor. İsmi Melancholia olan bir gezegenin dünyanın çok yakınlarından geçeceği ve bilim adamlarının telkini ile kimseye bir şey olmayacağı söyleniyor. Dolayısıyla insanlık bu gök olayına epey romantik yaklaşıyor. Bütün bunlar olup biterken,  şehrin dışında, büyük bir malikanede yapılan düğüne konuk oluyoruz. Ki yönetmenimiz bu sahneleri neredeyse birebir Dalgaları Aşmak’tan, yani kendi filminden aşırıyor. Kendini tekrar eleştirisine karşı da, filmin başına koyduğu makro alem manzaraları ile bertaraf etmeyi deniyor.

Ki bu bahsini ettiğimiz sahneler, kısa süre önce vizyon şansı bulan Hayat Ağacı filmiyle aşırı benzerlikler içeriyor. Tabii o film ile bunu karşılaştırmak/karıştırmak hakka ve hakikate haksızlık olur. Melankoli Trier’in karakter sayısı açısından en cimri filmlerinden biri. (Deccal de öyleydi) Kim bilir, belki de yönetmen doğum ve ölüm gibi kıyametin de bireyselliğinden dem vurmak istiyor. Bir senaryo, olay değil de durum üzerine yürümeye çabalıyorsa en kestirme çözüm müziğe yüklenmektir. Trier de öyle yapmış zaten. Klasik müziğin sağlam eserlerini tüm teknolojik imkanlar ve görsellikle yüklüyor zihinlerimize. O kadar ki, izleyici ‘Ölüm prelüdler, senfoniler ile mi gelecek’ sorusunu soruyor kendine!



Meseleyi kişiselleştirecek olursak; Göklerle bir sıkıntısı, bir derdi var ama donanımı yok yönetmenimizin, maalesef. Dalgaları Aşmak’ta ‘Tanrı’ ile konuşan kahramanın ruh prizmasını tuz buz etmişti Trier. Finalde bulutların arasına koyduğu çan ile inancı göğüs kafesinin içine kilitleyip, geçici uyuşukluk ile iktifaya razı olmuştu. Şimdilerde ise ‘Kafası karışıklar için ölüm ve sonrasına giriş’ denebilecek ve tasavvufun henüz ilk adımında çözülen meseleleri hayatın sırrı gibi ele almayı deniyor. Bunu yaparken de, kendini biçimsel açıdan tekrar ediyor ne yazık ki. Eh, Messi bile kendini tekrarlayınca sıkıyor açıkçası.  Bir damar yakalayınca fazla sömürmemek lazım.


Kirsten Dunst - Charlotte Gainsbourg (Melankoli)
Emily Watson - Katrin Cartlidge (Dalgaları Aşmak) 

Deccal kadın figüründen, depresif kadına bir evrilme var yönetmenin ruh dünyasında. Öyle ama kıyamet gibi evrensel ve kadim bir kavramı bu kadar basite indirgeyerek ele aldığınızda, aksi durumdaki hayal kırıklıklarını kim tamir edecek? Yasak meyveyi sıradan bir elmaya dönüştüren sathi bakış açısı, kıyameti de basit bir final gibi algılatabiliyor. Oysa biz biliyoruz ki, ilim kalkmadıkça, depremler, katliamlar çoğalmadıkça kıyamet kopmayacak. (Sanırım Buhari’de geçiyordu) Ez cümle; Lars Von Trier’in kıyameti böyle bir şey. Deccali öyle olanın kıyameti böyle oluyor demek ki!


Hoş gelişler ola


Pht: Nicolino Sapio
Elbet gelirsin.

Hele bir gel.

Bir bakarsın iyi gelirsin. 


17 Ocak 2012 Salı

Kefen

Pht: Polydactyle


Hiç acelesi yoktu,

 yağarken kar.

Ki biz yavaş yavaş ölüyorduk


16 Ocak 2012 Pazartesi

Sinemamızın 2011 karnesi

Recep İvedik serisi çekilmeyince gişeyi başka bir komedi filmi topladı. 



Klişe deyimdir ya; acısıyla tatlısıyla… Yerli sinema sektörü açısından da öyle bir yılı geride bıraktık. Başarılar, hayal kırıklıkları, sürprizler ve rutinlerle dolu bir yıl oldu 2011. Her ne kadar geneli itibarıyla çok fazla iç açıcı bir manzaraya sahip olmasa da ülke gerçekleriyle paralel bir sinema endüstrimiz (ne kadar denebilir orası da ayrı) var.


Şöyle bir genel kaide var: Türkleri sinema salonuna çekmek istiyorsan ya güldüreceksin ya ağlatacaksın. Şayet çok iyi ve etkin bir pazarlama yönteminiz yoksa genelde geçerlidir bu kaide. Geçen yıl da öyle oldu. İlk olarak toplam film sayısı itibarıyla (75’e yakın yerli film) son 25 yılın en iyi rakamına ulaşan bir seneyi yaşadık. Her ne kadar genel hasılat olarak 180 milyon lirayla önceki yıllardan çok farklı bir manzara ortaya çıkmasa da sinemayı salonda izleyen 21 milyon kişi, bu sektörün ülkemiz için hâlâ cazip olduğunun göstergesi.


Bu yılın en önemli sürprizi şüphesiz Allah’ın Sadık Kulu-Barla filmiydi. Ön gösteriminde yapımcılarının beklenti olarak söyledikleri 4,5 milyon izleyici sayısı birçok kişi gibi bana da hayalî gelmişti. Lakin, etkileyici bir pazarlama yöntemiyle bu film 2 milyon barajını geçmeyi başardı. Bir Türk animasyon filmi için şüphesiz rekordu bu rakam.


Tanrısever'in epey ses getiren filmi 1 milyon barajında kalırken, aşağı yukarı aynı konuyu işleyen bir animasyon filmi olan; Allah'ın Sadık Kulu: Barla, tüm tahmincileri şaşırtarak 2 milyon seyirci barajını aştı. 
Aşağı yukarı aynı temayı içeren Hür Adam ise 1 milyon sınırına yaklaştı; ancak gerek vizyon esnasındaki talihsiz tartışmalar gerekse filmin (şahsi kanaatime göre) uzunluğu ne yazık ki gişesini etkiledi. Buna rağmen önemli bir başarıyı yakaladı Hür Adam.


Eyvah Eyvah filminin beklenmedik gişe başarısı, yöresel filmler furyasını tetikledi. Ardı ardına benzer filmler çekildi, lakin hepsi aynı başarıyı gösteremedi.


Son üç yılın gişe şampiyonu Recep İvedik serisinin devamı geçen yıl çekilmedi. Bunun yerini başka bir komedi filmi olan Eyvah Eyvah 2 aldı. Bu film 4 milyon sınırına yaklaşan seyirci sayısıyla büyük bir başarıya ulaştı.


Şahsen çok fazla çarpıcı bulmadığım İncir Reçeli Orhan Pamuk romanları gibi oldu. Adından çokça bahsettirdi; ama gişede istediği rakamı bulamadı gibi. Film önce 60 bin civarında izleyici toplamış, sonra tekrar gösterime girerek bu kez 230 bin civarında izleyiciye ulaşmıştı.


Yılın en talihsiz filmlerinden biri.


75’e yakın film içinde teması futbol olan tek film Kaledeki Yalnızlık idi. Şike soruşturmasıyla sarsılan ülkemizde, şike ve kulüp başkanlarının mafya ilişkilerini anlatan film yapımcısı Mazlum Çimen’i borç ve icra batağına sürüklese de 3 Temmuz’daki şike iddianamesi ile aslında ne kadar özel bir film olduğunu kanıtladı; çünkü kısa rolü olan Ümit Karan, tutuklananlar arasında yer aldı.


Bana göre yılın hayal kırıklığı usta sinemacı Şerif Gören’in Ay Büyürken Uyuyamam’ıydı. Film pek kolay olmayan bir şeyi, sinema eleştirmenleri ile izleyiciyi aynı noktada buluşturdu: Keşke hiç çekilmeseydi.


Biraz daha yakınlaşıp aylara göre değerlendirme yaparsak: Ağustos Türk sineması için gerçekten kötü bir ay. Bu ağustosta da hiçbir yerli film vizyona girmedi. Nisan ayından ekim ayı sonuna dek gösterime giren filmlerden 30 tanesinin içinde 150 bin kişiyi bulan bir tek film yoktu. Ta Anadolu Kartalları ve Behzat Ç. gösterime girene dek. Türk sineması kasım–aralık aylarına 40 film sığdırarak yabancı filmleri epey sıkıştırmaya başladı.


2008, 2009 ve 2010 yıllarının şubat ayı gişe şampiyonu Recep İvedik serisi bu yıl çekilmeyince meydan Eyvah Eyvah-2 filmine kaldı.  Böylece son 3 yıldır şubat ayı rekoru ocak ayına gelmiş oldu.


Recep İvedik demişken, 2011 devam filmleri açısından da fena değildi. Eyvah Eyvah, Kurtlar Vadisi, Kutsal Damacana, Kolpaçino ve Musallat serileri yeni filmlerini geçen yıl gösterime soktular.


Öte yandan Türk sineması geçen yıl da ‘bilim-kurgu’ tarzında film çekemedi.


Son olarak, malum; Türk sineması Kültür Bakanlığı’ndan destek gören bir sinema. Ancak en çok iş yapan filmlere bakıldığında, bunların hiçbirinin bakanlık katkısı almadığı görülüyor. Öte yandan 30 film denetimden sınırlama olmadan geçerken  42 film değişik yaş sınırlamalarına tabi tutuldu.



Sessizzzzzz

Gelmez denilen gelince

Pht: Oddmund Ihle



Öyle olur hep.


Biz fanilerin sabırsızlık ve nankörlüğündendir ekseriyetle ama nedense öyle gelmez bize. Sıcaktır hava, güneş bonkörlüğünün en cömert günlerini yaşar. Panik ve bıkkınlıkla serinliği özler, arar ve çarelere bakarız. 'Ah' deriz hep, 'ah şu sonbahar bir geleydi!'


Dünyayı kirleten, bozan, yıkan, dağıtan bizizdir. Haşarılık da yine biz şuur sahibi ölümlülere aittir. Hem dağıtır, toplamaz; hem yıkar, yapmaz; hem kirletir, yıkamayız.


Bazen ilimin, bilimin, fennin açıklayıcılığıyla gelir ikazlar. 'Küresel ısınma' deriz misal olarak, 'bu cehennemi sıcakların sebebi küresel ısınma.' Kuraklık, susuzluk, sıcaklık bunaltır bizi. Klimalı odalarda dünyanın dengesinin bozulduğundan dem vururuz. Dengesini yitiren insanlığı konuşmaz pek kimse. Oysa herkes bilir ki, bir denge vardır kâinatta ve onu bozup duran tek canlı insandır.


Bizzat kendisi söylüyor kutsal kitabında: 'Göğü Allah yükseltti ve dengeyi o koydu.' Ve hemen akabinde ekliyor: "Sakın ola ki dengeyi bozmayınız..." (Rahman 6/7)


Her zaman illa sebep gerekmez, gerekmemiştir de. Kimi zaman, anlamını çözemediğimiz bir hikmet ile gelmez beklenilen. Öyle böyle değil, epey beklettiği zamanlar olmuştur hem de. Sıcaktan şikâyet eder, soğukları özleriz... Bekleriz, bin bir serzeniş ile.


Yağmurları bekleriz olmadık kılıklara bürünerek. Ağıtlar yakar, özlem dolu yakarışlarda bulunuruz yağmura dair. Sabırsızlık insanoğlunun kadim yarası. "O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır." (Şûra 28)


Zannederiz ki, yağarsa yağmur, tüm sıkıntılar hafifleyecek, tüm dertler bitecek, hayat bambaşka olacaktır.


Yanılırız elbette. Değişmez bir şey zira.


Yağmursuzluktan şikâyet ettiğimizden çok daha fazla şikâyet etmeye başlarız yağmurlardan.
Sıcaktan şikâyet ettiğimiz kadar soğuktan da dert yanarız.


Susuzluk kadar sudan da...


Ve nihayet kar...


Nicedir kar yağmadı diye İstanbul'a ne çok dokunmuştu içimize. Bekleyen olduk hep. Şöyle lapa lapa yağsa da, yüreğimizi soğutsa diye bir bekleyişle hem de.


Kar yağınca her şeyin yerli yerine oturacağına inanırız belki de. 'Gelmez' dediğimiz, 'gelmiyor' dediğimiz, ümidimizi kestiğimiz gelecek ve değişecek her şey, zehabına kapılırız anlamsız şekilde. Hayatın hep o eksik olan parçası, yitik olan azası, kaybedilen hulasasını indirecektir sanki kar taneleri.


Biz; zalim olanlar merhamete gark olacak, vicdanlarımızın üzerindeki paslar dökülecek, tozlar uçuşacaktır sanki.


Ve yağacaktır kar...


Dünya kuruldu kurulalı nasıl yağdıysa öyle; rüzgârlar bulutları hareket ettirecek, bulutlar soğuk rahmete gebe kalacak ve Rabbanî rahimden rahmet sökün edecektir.
Biz sevinecek, mutlu olacak ve memnuniyet ifade edeceğiz tabii!


Hayır!


Yeni gelen de bir şeyi değiştirmeyecek. Memnuniyetsizlik sadece makas değiştirecek, şikâyetler, dırdırlar başka formda devam edecektir.


Kar yağdı işte İstanbul'a.


Ve biz sevindik çocuklar gibi. Eksik bir yanımız tamamlanmış gibi mutlu olduk.
Sanki bir eksiğimiz vardı ve kar yağınca tamamlayacaktı onu. Yapamadıklarımızı yapacak, yitirdiklerimizi bulacak, yırtıklarımızı dikecek, kırdıklarımızı onaracaktık sanki.


Gelmişti beklenen ama biz bekleyen gibi beklemiyorduk sanırım onu. Yitirdiğimiz aynaların eksikliğiyle yine şikâyet ediyor, yine memnun olmuyorduk. Ya, 'az yağdı' diyecektik, ya da 'Bu nasıl bir kar, son bilmem kaç yıldır böyle yağmamış' diye mızmızlanacaktık.


Mevsimlerin normali var, bulup adını koymuşuz bir şekilde de, insanın normaline dair kimse bir standart belirlememiş ne yazık ki...


Kâinat bir şekilde fabrika ayarlarına dönebilirdi belki ama ya biz; insanlar?


Bu kadar dengesizliğimize bu kar çok bile!

15 Ocak 2012 Pazar

Kar, kader, keder...

Kar(a)lama!

Pht: Jernej Lasic

Toprağa ulaşamadan eriyen kar taneleri gibiyim.

İnce bir sessizlik kaplıyor sokakları şehre kar yağınca, beyaz bir tül örtülüyor hatıraların üzerine.

Yağmur gevezedir, kar suskun. Küskünlüktür kar, yağmur hüzün.

Gizleyemez duygularını yağmur, vakur bir sessizlik vardır yağan karda.

Bilir misin; iki yağmur arasına girer mutlaka kar.  Kar mesafedir, hasrettir bahardan bahara.

Kar yağarken üşümezsin, erirken titretir iliklerini.

Bilirim; üşümek özlemektir aslında. En çok özleyenler üşür.

Yağmurda gidilir, karda özlenir.

Bu ne nedenle sevdalılar en az kuşlar kadar kızgındır karlara…

Karın kaderi rüzgârın insafındadır, kâh savurup derbeder eder, kâh bir saçağın ucunda tutundurur.

Ve ben, yazgısını rüzgârın merhametine teslim etmiş munis bir kar tanesi gibiyim, duamdan başka pusulam yok!

Rengi beyazdır ama kışı kara eder kar.

Hırsız gibidir üstelik, en çok geceleri sızar hayata. Sesini çıkarmadıkça gece, uzattıkça uzatır indikçe.

Bakmayın beyaz olduğuna, karanlığın kadim dostudur kar. Buldu mu upuzun geceyi, değmeyin keyfine.

Sokaklara yağdıkça şakakları ağartır aslında. Yağmur ise gözlerin sevdalısıdır, ıslatır kirpikleri.

Yağmur düşer, kar uçuşur…

Yağmur anlatıcıdır, kar dinleyici. Bir bilge sessizliğiyle çöker pencerelere.

Biz büyürüz kar erir… Bize umut dolu bir bahar verir… Olgunlaşmışızdır artık.

Yağmur anlayışlıdır, gizler gözyaşlarını. Karda iz bırakır hüzünler.

Toprağa buluttan tohum saçar gibi…

Yağmur ilk özlenilendir, kar ilk gizlenilen…

Yağmur dışa vurur, kar içine atar söylenmesi gerekenleri.

(…)