“Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm.
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm!”
N. Fazıl
1997 yapımı olan, ‘Tranceformer - A Portrait of Lars von Trier’ isimli belgeselde Danimarkalı aykırı yönetmen Trier’in hayatına samimi ama epey ürkütücü bir bakış atılmıştı. Belgesel çekildiğinde tam 40’ında olan yönetmen kameraya hayatı ve ölümü nasıl bir oyun gibi algıladığını ve hakikatlere karşı yalanı bir tür silah olarak kullanabildiğini söylemişti.
Trier nicedir ölüm, kıyamet ve uhreviyata takmış durumda. Bir önceki filmi Deccal’de yine klasik Hıristiyanlığın (hassaten Katolik yorumun) bakış açısıyla kadını kötülüğün odağına yerleştirip, seküler bir hedonizm ile harmanlayarak soframıza servis etmişti. Açıkçası yönetmenin birçok filminin dokusuna sirayet etmiş olan formalist yaklaşım özellikle bu tür ‘mistik’ temalarda hem kendi içinde çelişkileri barındırmakla beraber, düşük bariyerli inancın (inançsızlık demek haksızlık olacak belki) bu tür meselelere bakış açısını görmek açısından çarpıcı gelebiliyor. Öyledir; tüm dünyası bu dünya olan zihinler –hele ki- batı kültüründe neş’et bulmuşsa, ilahi olan kavramlara kabuğu/çeperi delip öze/çekirdeğe ulaşamıyor ne yazık ki… Lars von Trier’in son filmi ‘Melancholia-Melankoli’ bu cümleden bir yapım.
Gerçeküstü sahneleri etkileyici Melankoli'nin.
Benim için bu filmden hemen önce Lech Majewski’nin azami derecede şaşırtıcı filmi ‘The Mill and the Cross-Değirmen ve Haç’ı izlemek hoş bir tevafuk oldu. Majewski, filmini Flemenk ressam Pieter Brueghel'in meşhur "Çarmıha Gidiş" adlı tablosu üzerine oturtmuştu. Bilmiyorum ülkemizde vizyon şansı bulur mu lakin bahsini ettiğim film, ele aldığı kahramanın bakış açısını; savaşlar, yıkımlar, perişan insanlar ve bu dönemlerdeki dayanışma çabalarına göre dizayn etmiş. Ve "Ölümün Zaferi"yle insanlığa ve olup bitene tepkisini koyarken, neredeyse hepimizin aynı çocuk oyunlarıyla büyüdüğümüzü anımsatan olgunluk dönemi resimlerinden "Çocuk oyunları" bizi ortak saflığa davet ediyordu. Trier’in Melankoli’si tam da böylesi bir film. Nitekim bu “şey” sadece benzerlikten ibaret değil, bizzat filmin görsel dili ile beraber afişinde de görmek mümkün. (Bkz: Brueghel’in, Babil Kulesi, Köy Düğünü, Ölümün Zaferi tabloları)
Bu uzun girizgahtan sonra filmin hikayesine değinmek gerekirse: film dünyaya çarpacağı hep konuşulan Marduk konusunu ele alıyor. İsmi Melancholia olan bir gezegenin dünyanın çok yakınlarından geçeceği ve bilim adamlarının telkini ile kimseye bir şey olmayacağı söyleniyor. Dolayısıyla insanlık bu gök olayına epey romantik yaklaşıyor. Bütün bunlar olup biterken, şehrin dışında, büyük bir malikanede yapılan düğüne konuk oluyoruz. Ki yönetmenimiz bu sahneleri neredeyse birebir Dalgaları Aşmak’tan, yani kendi filminden aşırıyor. Kendini tekrar eleştirisine karşı da, filmin başına koyduğu makro alem manzaraları ile bertaraf etmeyi deniyor.
Ki bu bahsini ettiğimiz sahneler, kısa süre önce vizyon şansı bulan Hayat Ağacı filmiyle aşırı benzerlikler içeriyor. Tabii o film ile bunu karşılaştırmak/karıştırmak hakka ve hakikate haksızlık olur. Melankoli Trier’in karakter sayısı açısından en cimri filmlerinden biri. (Deccal de öyleydi) Kim bilir, belki de yönetmen doğum ve ölüm gibi kıyametin de bireyselliğinden dem vurmak istiyor. Bir senaryo, olay değil de durum üzerine yürümeye çabalıyorsa en kestirme çözüm müziğe yüklenmektir. Trier de öyle yapmış zaten. Klasik müziğin sağlam eserlerini tüm teknolojik imkanlar ve görsellikle yüklüyor zihinlerimize. O kadar ki, izleyici ‘Ölüm prelüdler, senfoniler ile mi gelecek’ sorusunu soruyor kendine!
Meseleyi kişiselleştirecek olursak; Göklerle bir sıkıntısı, bir derdi var ama donanımı yok yönetmenimizin, maalesef. Dalgaları Aşmak’ta ‘Tanrı’ ile konuşan kahramanın ruh prizmasını tuz buz etmişti Trier. Finalde bulutların arasına koyduğu çan ile inancı göğüs kafesinin içine kilitleyip, geçici uyuşukluk ile iktifaya razı olmuştu. Şimdilerde ise ‘Kafası karışıklar için ölüm ve sonrasına giriş’ denebilecek ve tasavvufun henüz ilk adımında çözülen meseleleri hayatın sırrı gibi ele almayı deniyor. Bunu yaparken de, kendini biçimsel açıdan tekrar ediyor ne yazık ki. Eh, Messi bile kendini tekrarlayınca sıkıyor açıkçası. Bir damar yakalayınca fazla sömürmemek lazım.
Kirsten Dunst - Charlotte Gainsbourg (Melankoli)
Emily Watson - Katrin Cartlidge (Dalgaları Aşmak)
Deccal kadın figüründen, depresif kadına bir evrilme var yönetmenin ruh dünyasında. Öyle ama kıyamet gibi evrensel ve kadim bir kavramı bu kadar basite indirgeyerek ele aldığınızda, aksi durumdaki hayal kırıklıklarını kim tamir edecek? Yasak meyveyi sıradan bir elmaya dönüştüren sathi bakış açısı, kıyameti de basit bir final gibi algılatabiliyor. Oysa biz biliyoruz ki, ilim kalkmadıkça, depremler, katliamlar çoğalmadıkça kıyamet kopmayacak. (Sanırım Buhari’de geçiyordu) Ez cümle; Lars Von Trier’in kıyameti böyle bir şey. Deccali öyle olanın kıyameti böyle oluyor demek ki!