24 Şubat 2012 Cuma

Buğu



Pht: Raul Lamoso

Tuzluydu kirpiklerim.

Sonsuz bir susuzluktu benimkisi.

Nehirlerin denize akması gibi

akmalı yüreğe gözyaşları.

Kalp kaynamayınca,

göz taşmıyor Süreyya!

Ya…

23 Şubat 2012 Perşembe

Mesafe

Pht: Muhammed Rıza Akhundi


Kaçarsın her şeyden;

Hüzünden.

Acıdan.

Geceden.

Gidersin ardına bakmadan.

Bıraktığını zannedersin birçok şeyi,

Hüznü,

acıyı,

geceyi…

İstediğin kadar kaç,

İstediğim kadar git.

Şunu bil ki,

Asla uzak olmayacaktır kalana.

O sevda,

O yürekte durdukça.

21 Şubat 2012 Salı

19 Şubat 2012 Pazar

Sen

Pht: Tsvetomir Stanivoev


Her deniz, senin kıyılarında bitiyor.

Her yolculuğun son durağında sen bekliyorsun.

Ne çok yaprak var eşiğinde?

Bütün bu sahil, bu kumsal…

Ne çok şişe var!

Tüm güvercinler aynı saçağın altında gölgeleniyor.

Gökyüzü kurşunî, bu duman.

Dilini okuyabilen için anlamlıdır bulutların.

Alıcısız, imzasız, bu mektuplar.

Bir yanık kokusu taşıyor rüzgarlar.

Sana mı getiriyor hepsini?

Bilmem aynı kapıya mı çıkıyor bütün yollar!

Yoksa,

vuslatın kendisi misin?

18 Şubat 2012 Cumartesi

Nasıl Yanni?







Bambaşka bir alemden teğet geçerken

Kitaro; sanki dünyaya geç gelmiş, çok eskilerin insanı. Tarzı, müziği, felsefesi, müziği, icra edişi; neredeyse yakınından bile geçebilen sanatçı yok maalesef. Müzik yapmıyor yaşıyor ve bambaşka bir alemin kapısına bırakıveriyor insanı. 






17 Şubat 2012 Cuma

Kuşanın efektleri fethe çıkıyoruz!


İnsanlığın ortak kurbanıdır tarih. Alır onu istediğimiz şekle sokarız. Bazen iyi bir şey yaptığımızı düşünür, kimi zamansa bir art niyet ile bilinçli olarak deforme ederiz. Tarihi film çekmeye soyunmak ise iddialı ve zor bir iştir. Sanırım bugünlerde bunu en iyi yapımcı/yönetmen Faruk Aksoy biliyordur.

Yıllardan beri, süren bir maceraydı Fetih 1453 filmi. Kendisini göremiyorduk ama haberlerini okuyorduk: Yarım kaldı, dendi mesela, oyuncular parasını alamayınca problem yaşandı, çekimlere başlayan yönetmen ile mahkemelik oldular ya da para bulmak için uğraşıyor yapımcı gibi…

Filmin savaş sahnelerinin genel planları etkileyici, en azından sırıtmıyor. Ancak aynı şeyi yakın plan kılıçlı kavga sahneleri için söylemek ne yazık ki mümkün değil.
Açıkçası öylesi bir bilinçaltı oluşmuştu ki bende, bir türlü bitemeyen filmler rafına koymama ramak kalmıştı.

Büyük ihtimal çok büyük fedakarlıklar yaparak filmini bitirdi ve vizyona soktu Aksoy. Aslında hikaye herkesin malumu ama filmde nasıl işlenmiş ona bakalım:

Risalet günleriyle açılıyor film. Efendimiz (ASM) İstanbul ile ilgili hadisini buyuruyor. Format her ne kadar fena halde Çağrı’yı hatırlatsa da, kanaatimce başarılı bir giriş sekansı var. Sonra anlatıcının eşliğinde kısa bir ‘öncesi’ görüyoruz. 12 yaşında tahta getirilişi, alınışı ve babasının vefatı üzerine tekrar tahta oturmasını izliyoruz Fatih Sultan Mehmed’in. Bu arada, boş durmuyor hünkar, Saruhan’da arkadaşı Hasan ile (Ulubatlı olduğunu sonradan öğreneceğiz) kılıç antrenmanı filan yapıyor. Hani biraz Cennet Krallığı filminden esintiler var ama savaş sahnelerini görmeden bu kadar zorlama benzetme yapmak doğru değil tabi.

Tahta oturduktan sonra önce sarayda, sonra uluslar arası alanda ilişkilerini rayına oturtan Sultan Fatih, babasının yarım bıraktığı fethi tamamlamak üzere harekete geçer. Ne var ki, Bizans kolay elde edilebilecek bir yer değildir!

Film hakkındaki en üst kanaatimi söyleyeyim de, bundan sonrakiler okurun kafasını karıştırmasın isterim: Fetih 1453 kanaatimce iyi niyetli bir yapım. Tarihi tahrif ederken bile bir art niyet sezmedim açıkçası. Ancak bu durum, filmi masum kılar mı, emin değilim!

Başrol oyuncusunun Fatih'e çok benzememesi eleştirilerine katılmıyorum, şart değil bence, sıkıntı karakterin derinlemesine ele alınamayışı. 
Filmin senaryosunun ciddi problemleri olduğunu düşünüyorum. Kopuk ve parçalı anlatım kendi ülkemizdeki kendi izleyicimizde bile bir takım anlam bozukluğu oluşturduğuna göre, yabancıların bu filmi izlerken arzu edilen etkiyi oluşturabileceğini sanmıyorum.


Senaryodan daha problemli olan husus ise, diyaloglar. Jeneriğine bakınca epey tarihçi ve bilim adamı danışman listesi görüyoruz, hiç kimse senaristlere, dönemin dili olmasa da üslubu konusunda tahşidat yapmamış sanırım. Filme, sonradan alıntı yapılacak cümleler koyma çabasını anlıyoruz elbette, ancak, ‘sert rüzgarlar yüksek dağlarda eser’ türü cümleler pek uygun durmamış.

Karakterlerin, iyi/kötü dengelemesinin de bozuk olduğu bir film izlenimi veriyor ne yazık ki. Bir dönem Yeşilçam tarihi filmlerindeki karikatür karakterler daha düzgün ışık, dekor ve kostümle yerleştirilmiş filme. Hiç biri seyirciye yakınlaştırılacak kadar tanıtılmıyor.

Fetih 1453, bir noktadan sonra Fatih'in değil Ulubatlı Hasan'ın filmine dönüşüyor. Yönetmen bu karakterin sahnelerine daha ağırlık vererek adeta rol çalınmasına izin veriyor.  
‘Olmamış’lar ile başladık, oyuncu yönetimini de eklemek lazım. Şüphesiz bunun nedeni oyuncuların tanınmadık isimler olması değil, teker teker ele alındığında çok önemli oyuncuları var filmin. Ancak, yönetmen nedense bir türlü oturtmak istediği film dilinde belli bir kıvamı tutturamamış. Kaldı ki, böylesi bir filmin başkahramanı şüphesiz Fatih olmalı, filmin ortalarına kadar böyle giderken, ortalardan sonra birden bire film Ulubatlı Hasan filmi olmaya başlıyor. Fatih ise, fethi tribünden seyreden teknik direktör tadında kalıyor.
Her ne kadar Malkoçoğlu filmlerindeki gibi, Bizansı fethetmek için içerden yöntemler kullanmıyorsa da, yine bir aşk üzerine kurulmaya çalışılıyor film. Malum, Yeşilçam tarihi filmlerinde Bizans kralının kardeşi ya da kızını elde ederek başlardı fetih!

Türk sineması baz alındığında, görsel efekt olarak bugüne kadar yapılmış en iyi çalışma Fetih 1453. Şüphesiz, yabancı muadilleriyle karşılaştırmamak lazım ama, akşam televizyonda Cennetin Krallığı ya da Yüzüklerin Efendisi’ni izleyen bir seyirci çok etkilenmeyebilir bu efektlerden. Buna rağmen kendi türündeki bütün filmlerden çok daha başarılı görsel efektlere sahip.

Ulubatlı-Justinyani dengelemesi güzel bir buluş, lakin böyle Rockstar prototipinde mi olmalıydılar emin değilim. Hani oyuncuların biri gitara, diğeri bateriye geçse yadırgamayacağız gibi duruyor!
Bu nedenle özellikle plonje açılar ve fly-cam kullanılan planlar bence çok başarılı. Keşke, ordu surlara doğru yürürken eldeki ‘default’ Himalaya dağları görüntüsü değil de, daha düzgün bir manzara konsaymış fona.

Şahsen görsel efektlerde en çok fona konulan mekan görüntülerine oturtulan oyuncuların ‘key’lenmesi sorunundan başka ciddi eleştiri getirebilecek bir şey söyleyemem bu konuda. Neden buna dikkat edilmeyip, bazı planlarda oyuncuların etrafında ‘ince hare’ler belirmesine engel olunmadı anlamak zor.

Kostüm, aksesuar ve mekan tasarımları (tarih uzmanı değilim belirteyim) bence güzeldi. Bu tür yerli filmlerdeki en büyük sıkıntı, yediden yetmişe herkesin gıcır gıcır elbise giymesidir, ki Fetih 1453’de böyle bir şey yoktu.

Müzik için de öyle diyebiliriz. Şahsen bazı sahnelerde gereksiz bulsam da, filmin temposunu diri tutan bir müziği var. Keşke, şehitlerin toplanması ve defin esnasında o kadar kolaycılığa kaçılmasaymış.

Fethin ön önemli ayaklarından olan kadırgaların karadan taşınması kısmı buluş ve uygulanış olarak 'es' geçilmiş ve yasak savma kabilinden ekleştirilmiş gibi duruyor. 
Oyuncu seçiminin doğruluğu hakkında çok net bir kanaate sahip olamıyoruz ne yazık ki, zira dediğim gibi oyuncu yönetimi başarılı değil. Başroldeki Devrim Evin’in abartısız oyunu, bilinçli bir tercih mi, yoksa yönetim eksikliğinden mi kaynaklanıyor bilemiyorum. Lakin, ‘Fatih’e hiç benzemiyor’ eleştirilerine katılmıyorum. İlla ki, birebir benzeyecek diye bir şart yok elbette. Keza Ulubatlı Hasan karakteri… Bu karakterin bir süre sonra kabına sığmayarak şuurlu/şuursuz rol çalması ayrı bir zaaf, fizyonomisi ile bir rock müzik gitaristi gibi durması zaaf bence. Benzeri bir zaaf da Justiniyani karakteri için geçerli. Birer savaşçı/şövalyeden çok baterist/gitarist ikilisi gibi duruyorlar.

Savaş sahnelerinin genel planları oldukça başarılı bence, en azından şahsen daha kötü olmasını bekliyordum. Ancak ikili vuruşma sahnelerinin çoğu iyi dekupaj yapılmamış. Yönetmen bunun acısını Ulubatlı-Justinyani düellosunda çıkarıyor. Bizans sahnelerinde Spartacus esinlemesi yapılıyor madem, kılıçlı çarpışma sahnelerinde de bu yapılsaydı hiç olmazsa!

Yönetmen, 'Köse' olan Akşemsettin'i nedense Nasrettin Hoca tadında ele almış. Ve filmde varla yok arasında bir şey bu karakter. 
Tarihi gerçeklere ne kadar uygun tam olarak bilemiyorum, bir izleyici ve sıradan vatandaş olarak sahip olduğum sınırlı bilgilerle, bir takım ayrıntıları yanlış bulduğumu söyleyebilirim. Akşemseddin (Ki böylesi bir fetihdeki rolü neredeyse hiç görülmemiş) karakteri mesela çok tuhaf olmuş. ‘Köse’ olduğu bilinen büyük mutasavvıfın –tabiri caizse-Nasrettin Hoca gibi ortaya çıkması garipti. Hele hele bir din aliminin ‘yarattı’ filan türü elfaz-ı küfür içeren lakırdı etmesi akla ziyandır.

Lağımcıların ortaya ani çıkışı, hiçbir bilgi içermeden, ne yaptıkları bilinmeden tünelde belirmeleri, Ulubatlı gibi gerçekte varlığı dahi kesin olmayan bir karaktere bu kadar yüklenilmesi, top dökümleri sonra. Tamam, Osmanlı devrinin teknolojisini iyi kullanıyordu ama ‘harca yumurta katmak’ ile 'omlete yumurta kırmak' arasında fark olmalıydı sanki.

İstanbul’un Fethi basit bir savaş ya da kale fethi değil şüphesiz. Arkasında çok büyük bir askeri deha, siyasi manevra zekası ve strateji var. Film, bunların çoğunu ‘es’ geçip, ‘Haydi Ya Allah’ diyerek dalıyor surlara. Ve en önemli ayağı olan Deniz Savaşı’nı neredeyse tek planla geçiştiriyor.

Fetih’in kaderini değiştiren iki önemli unsur vardır diye bilmekteyim ben. İlki gemilerin karadan yürütülmesi, ikincisi ise döneme göre olağanüstü olan topların dökümü. Gemilerin yürütülmesi olayı baştan savma olmuş gibi, hani ‘koyalım eksik olmasın’ gibi durmuş.

Macar top ustası Urban filmde işlenmiş lakin doğru bağlamda mı, orası tartışılır. Topların döküm  sahneleri de tarihi gerçekliğe uymadığı gibi yetersiz kalmış. 
Bir diğer üzüntü kaynağım ise Macar Urban (Ya da Urbain) ve topların dökümü oldu. Başlı başına bir ya da birkaç film konusu olabilecek olan bu müthiş hikaye hem tarihsel gerçekliğinden kopuk hem de yüzeysel geçilmiş gibi. O görkemli ‘Şahî’ topunun hakkı verilmeye çalışılmış ama Urbain’in akibeti nedense muğlak bırakılmış. Ve acı olan bir anekdot aktarayım, dönemin en büyük ve modern silahı olan bu top, bugün İngiltere’dedir.

Bir diğer mevzu da Eba Eyyub El Ensari’nin kabrinin keşfidir. Filmin kahramanları bir ara Hz. Eyup filan demeye başladılar, Halid Bin Zeyd ile karıştırıldığını düşündüm açıkçası. Malum, kabrin keşfi fetihten sonradır.

Toparlıyorum; tüm eksik yönleri, zaafları ve sıkıntılı kısımlarına rağmen Fetih 1453 kanaatimce izlenilmesi gereken bir yapım. Başta dediğim gibi, ‘art niyetli’ değil bir kere. Ayrıca, o görkemli savaş sahnelerini aşina olduğumuz mekanlarda görmek bile büyük şans.

Bir başyapıt ya da çığır açacak film değil Fetih 1453 ama dosta düşmana gösteremeyecek kadar ‘utanılacak’ bir acemilik örneği de değil. Büyük beklentiyle izlemeye başlamazsanız, çok da fazla gayr-ı memnun olmazsınız gibime geliyor.

Elbette gönül çok daha derinlikli bir senaryo, karakterlerin iyi işlendiği sağlam bir hikaye görmek istiyor ama bu yapılan iş de küçümsenecek bir şey değil.

Şöyle bir tavsiyede bulunabilirim; Fetih 1453’ü izleyin ama sonrasında mutlaka Panorama 1453 Müzesi’ne gidin. Daha önce gördüyseniz bile tekrar gidin.


kar/alama