12 Eylül 2012 Çarşamba

Unutulsa sevdalar!

Mebzul miktarda hüzün eşliğinde...



Bu da rahmetli Esin Engin'den tadımlık

Yorgan


Sanki bana söylenecek kelime bırakmış gibi

Sus, diyor eylül

Bütün cümleler çözüldü

Tüm mısralar sizlere ömür

Hepsi

Bir yağmurla yere indi

Şimdi ıslak kaldırımlarında gecenin

Hasretin yüklemleri gezinmekte

Utanıyor, mahcup kelimelerim

Bak

Düşen yaprakları üzerine örtmekte!



Zula



Sessizce bekle, dedi gece;

Upuzun mühlet var sana içinden yağmur geçen.
                    
Allah’tan tedarikliydim.
                                     
Yoksa şiir yazacaktım

Kendimi tutamayıp. 



Bekleyiş


Severiz Eylül’ü, gidişler olsa da…

Beklenen sevilmez mi?

Ve darılmayıp kışın en koyu renklisine.

Bekleriz bin yıl geçse de…

Karadır kış,

beyaza inat,

üşütür hasretler…

kar;

yakar...

Buhardan iç çekişler…

Sevilen beklenmez mi?



11 Eylül 2012 Salı

Üzerimizdeki gölgeler



11 Eylül Saldırısı dolayısıyla çekilen 11 dakikalık 11 filmden, en sarsıcı olanı.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Teselli


Yağmur yağacak pencerenin pervazına,

Buhardan tüller örüp hayalinle arama,

Çay yudumlayacağım beklerken seni.




Kış geliyor

Bu, son derece içli Bregoviç şarkısını nice zamandır dinlerim ama tüm aramalara rağmen sözlerinin anlamını bulamadım. Sanırım bugün artık çok kısıtlı kullanılan bir çingene lehçesinde bir şarkı. Sadece bir tek kaynakta sadece isminin anlamını buldum: Kış Geliyor!


Konser kaydı

8 Eylül 2012 Cumartesi

Kara Panter'i takdimimdir



Šaban Bajramović, (d. 16 Nisan 1936 Niş-Yugoslavya, ö. 8 Haziran 2008 Niş-Sırbistan). Balkanların Roman müziğinin kralı olarak anılır.

Hayatı hakkında yazılı kayıtlar ve bilinenler çok kısıtlıdır. Kısa bir süre ilkokulda eğitim görmüş, 19 yaşında askere alınmış fakat bir kız yüzünden askerden kaçmıştır. Yakalandığında Goli Otok hapishanesine konulmuş ve önce 3 yıl, ardından 5,5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Mahkûmiyet yıllarında Kara Panter lakabıyla kalecilik yapmıştır. Hapishanede müzik kariyerinde ona temel hazırlayacak olan müzik çalışmalarına başlamış ayrıca pek çok sayıda kitap okumuştur. Kendi deyimiyle Goli Otok onun hayat üniversitesi olmuştur.

Hapishaneden çıktığında profesyonel müzik kariyerine başladı. Kariyerinin başından bugüne 20'den fazla plak ve 50'den fazla single çıkarmıştır. Bunun yanında 650 bestesi olduğu bilinmektedir. Kurduğu Black Mamba gurubu ile dünyanın yarısını dolaşmış, yaptığı Roman müziği sayesinde Nehru ve Indira Gandi tarafından ülkelerine davet edilmiş, Yugoslavya devlet başkanı Tito tarafındanda pek çok kez şereflendirlmiştir.

Šaban Bajramović ayrıca G. Paskaljevic ve Emir Kusturica'nın filmlerinde de rol almıştır. Son zamanlarında en ses getiren çalışmalarını Goran Bregovic ve Mostar Sevdah Reunion ile gerçekleştirmiştir.



Dexter okumaları 3: Karanlık dönüyor


Dexter'ın ne olup/olmadığını anlamaya çalıştığımız iki uzun ( 1 - 2 ) okuma yaptık. Epeyce sabırlı bir bekleyişten sonra, kanal yeni sezonun orta karar bir teaserını yayınladı. Gurur duyulacak bir önsezi değil ama sanırım haklı çıkıyoruz ve yeni sezonda ilk olarak stajyer Greene üzerine gidiyor hikaye. Ancak bu yeni kötümüz, rol çalmış olacak ki, uzun sürmeyecek gibi ömrü!

Her ne kadar bugüne kadar 'ilginin şehvetli cazibesi'ne düşmeseler de, 7 sezon bu tür derinlikli diziler için epey riskli bir sayıdır ve homojen/istikrarlı bir kalite tutturmak epey güçleşir. Dexter'ı (anlayabildiğimiz kadarıyla) bu tehlike bekliyor. Yani, kötülüğü daha kötüyle tatmin etme ve ilgiyi sayısal olarak değil marjinalite olarak yüksekte tutma.

Tahminim; yeni sezondaki 'kötünün de kötüsü', bir ihtimal Greene olacaktı ve hikaye bu anlamda biraz daha minimalleşecekti. Elbette dizinin klasik yapısallığı gereği cinayetler, çözümlemeler, felsefi göndermeler yapılacaktır. Zira verilen ara az değildi ve senaristlerin kendini toparlayıp, yeni ve farklı buluşlar için vakitleri vardı. Kişisel beklentim, özellikle ilk altı bölüm, yeni kötü karakterimizi altan alta besleyip, sezon ortasından sonra usulca gün yüzüne çıkaracaklar-dı. Ancak karakterin giderek güçlenmesi bir tür 'iki büyük karakter çatışması'na dönüştürecekti diziyi. Ki böyle bir denk zıtlaşma, bu tür dizilerde büyük risktir. Bundan dolayı, bir dolu katil ve kötülük ile beraber bu sezonun Louis Green'in sezonu olma ihtimali giderek zayıflıyor. Belki ilk bir kaç bölümde ipini çekme ihtimalleri yüksek.

Film bu, tüm bunların hepsi bir bölümde çürütülüp, kişisel beklenti olarak da kalabilir elbette!

Basına dağıtılan fotolar da yaklaşan tehlikenin habercisi!

Esas tehlikeli olan ise, -galiba- bir tür yarı/ensest ilişkiyi de deneyecekler ve Dexter ile üvey kardeşi arasında duygusal/cinsel bir yakınlık da geliştirecekler gibi görünüyor. Klişe televizyoncu ifadesiyle , 'halk buna hazır mı?' bilemiyorum ama hangi toplumda olursa olsun, karakter konumlamalarından dolayı böylesi bir tercih pek tutmaz.

Ki bu ihtimal bile Dexter fanatiklerini ilişkilendirip, tepkiye neden olmuş durumda. Biraz önce okuduğum bir forumda bir fanatik, 'bu ihtimal bile yeterince tiksindiricidir' diyordu. İzleyenler hatırlayacaktır, bu gelişmeye 6. sezonda bir ön hazırlık yapılmış ve rüya sahnesi ile izleyicinin reaksiyonu ölçülmeye çalışılmıştı.

Sadece ahlaki bir endişeden bahsetmiyorum. Debra Morgan her ne kadar sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterilmese de, dizinin en düşük 'marazi profil'i. Ve tüm ağzı bozukluklarına, dengesizliklerine rağmen ahlaki bir duruşu var. Bu tür bir ilişkiyle karakter dokusunda bozulmalar yaşanır ve daha sonra istenilse bile zor toparlanır gibi geliyor bana.


Şahsen, tüm bunların bir tür 'yazar zalimliği' olduğunu da düşünüyorum. yani izleyici üzerinde sinsi bir beklenti ve tahmin oluşturup, tuhaf bir haz ile onunla oynamak, sonra 'ne alaka yok öyle şey, sizin içiniz fesat' dercesine, işin içinden çıkıvermek.

Taktik aynı, derin kaygı, nefret ve...

Filmin oluşturduğu kendi mantık gelişimi açısından da böylesi bir ihtimalin, ancak ve ancak final sezonu için geçerli olabileceğini söyleyebiliriz. Zira çok iyi biliyoruz ki, Dexter'a dokunan hiç bir kadın uzun ömürlü olmuyor. Debra'dan vazgeçmek ise diziyi bitirmek demekle eşdeğer. Öte yandan benzeri bir durum Debra için de söz konusu. Onunla yakınlaşan erkeklerin de iflah olduğu söylenemez.

Bir de şöyle bir şey var: Dizinin yapımcılarından biri olan Sara Colleton, Tv Guide’a yaptığı açıklamada; “gelecek yıl Dexter bitiyor.” dedi. Sara Colleton diziyi aslında 7. Sezonda bitirmek istediklerini fakat yayıncı kanalın onları bir sene daha uzatmaya ikna ettiğini bu yüzden konuyu 8. Sezonda bitecek şekilde ayarladıklarını, dizinin sonunun artık kesin olarak belirlendiğini konunun nereye gideceğini bildiklerini söylüyor. İhtimal ki, yazarlar böylesi bir yakınlaşmayı öngörerek final vuruşu yapacaklardı. Belki Dexter'in sonu kardeşinin elinden olacaktı, bilemiyorum.

Masuka'yı harcarlar diye düşünenler yanılacak sanırım. Ve Greene'nin ömrü beklenenden kısa tutulacak!

Fragmandaki (iç)dış ses de çok ilginç. Şöyle diyor Dex'in iç sesi: “İşte buradayız, hakikat anında… Hayatımdaki her şey, beni bu noktaya getirdi. Bu, ben neysem o, bu olduğum her şey. Ben bunu kabul edebilirim… Ama ya o?”

Elbette bizim söylediklerimizin tamamı faraziye ve tahminlerden ibaret. Bilinen şey şu, Dexter tüm kanlı ve karanlık haliyle 30 Eylül'de geri dönüyor.

Bir kaç yeni haber de ekleyelim. Yeni sezonda Yvonne Strahovski de kadroya dahil oldu. Strahovski’nin 7.sezonda, Hannah McKay adlı güçlü, bağımsız, geçmişiyle mücadele eden bir kadın olarak karşımıza çıkacak. Ben hiç izlemedim ama diziseverler Yvonne Strahovski’yi en bilinen rolüyle Chuck‘ta Ajan Sarah Walker olarak hatırlayacaklardır.

Bir diğer sürpriz isim, karizmatik oyuncu Ray Stevenson. Oyuncunun, “Isaac” adlı bir karakteri oynayacak ve arkadaşlarını kimin öldürdüğünü öğrenmek isteyen bir Rus organize suç şebekesinin başını canlandıracak. Üstelik 5 bölümlük uzun bir rolü var Stevenson'un.  Keza Mike Foy da öyle. Foy, Amerikan halkına dizilerdeki kısa rolleriyle kendini gösterip duran bir oyuncu. 7. sezonun 10. bölümünde Joseph Jansen isimli bir karakterle karşımızda olacak.

Yapılan tercihlerin ve hikayeye verilecek seyrin ne olacağını merakla bekliyoruz. Ciddi ve derin kaygılarımız olsa da!




Bir de kamera arkası ve röportajlar yayınlandı

7 Eylül 2012 Cuma

John Coffey ölmüş diyeler!



Bazı filmler vardır, insanın yüreğini deler geçer ve bıraktıkları iz asla silinmez. Ve bazı film karakterleri vardır, filmlerden bile daha etkilidir. O kadar sahici, o kadar insana yakındır ki; gerçekmiş gibi etkiler bizi. Biliriz; hayalî karakterdir, gerçek değildir ama yalan da değildir.

İşte bu filmler listesinin en tepesindekilerden biridir The Green Mile, yani Yeşil Yol. 189 dakikalık süresiyle sinema tarihinin en uzun filmlerinden biri olmasına rağmen, kendini defalarca izlettirmeyi başarır.

Daha ziyade korku-gerilim kitaplarından tanıdığımız Stephen King'in nadir olarak girdiği derinlikli romanlardan biridir Yeşil Yol. Dolayısıyla film gücünün çok büyük kısmını romandan alır. Yeşil Yol romanında King'in klasik, mekanik korku soğukluğu yoktur. Karakterler gittikçe derinleşerek okura yaklaşır ve olaydan ziyade olgularla ilerler roman.

Çektiği her filmin farklı bir tadı olan Frank Darabont, bu romanı sinemaya aktarmak istediğinde, King sevinerek kabul etmiş ve filmde izlediğimiz o mekanların neredeyse tamamı yeniden inşa edilmiştir.


Filmin bir etkisi de güçlü oyuncu kadrosundan gelir. Tom Hanks başka olmak üzere David Morse, James Cromwell, Sam Rockwell, Gary Snise gibi usta oyuncuların yanında, sinema seyircisinin o güne kadar pek bilmediği biri de vardır: Michael Clarke Duncan... Bu enteresan oyuncuyu Bruce Willis Darabont'a tavsiye eder ve bu rolü aldıktan sonra gözyaşları ile annesini arayıp şöyle der; 'Anne Tom Hanks ise aynı filmde oynayacağım!' Annesi onunu için çok önemlidir, zira The Island filminde bir Amerikan futbolcusunun kopyasını canlandırır ama bu iri cüsseli çocuğun annesi, canı yanar diye çocukluğundan beri asla bu spora yollamayacak kadar düşkündür oğluna.
Yeşil Yol'u güzel ve önemli kılan bir değil pek çok özelliği vardır.

Duncan, Yeşil yol'da idam mahkumu birini canlandıracaktır. Karakterin ismi John Coffey. Dağ gibi bir babayiğittir Coffey. 2 metreye yakın boyu, iri cüssesinin çok çok üzerinde bir kalbi, bir o kadar derin bir ruhu vardır. Bir çocuk saflığındadır.


Çok fazla acı var!

Romanın ve filmin hikayesi şöyledir; özel yeteneklere sahip, çok iri, çok saf ve çok iyi olan bir idam mahkumu, sadece idamlıkların kaldığı bir hapishaneye nakledilir. Bu hapishanenin gardiyanları da, gelen mahkumların tamamı ölüm yolcusu olduğu için, aşırı derecede hassas ve onlara iyi davranan insanlardır. Gardiyanlar, getirdikleri bu son mahkumun ürkütücü dış görünüşü nedeniyle -hem de bir takım özel yönlerini bilmedikleri için- mesafeli davranırlar. Baş gardiyanın yaşadığı sağlık sorunu, gelen yeni mahkum John Coffey'nin dokunuşuyla sona erince şaşırmakla beraber onun özel biri olduğunu anlarlar.  Bir şifacıdır Coffey... Pardon, gardiyanların tamamı iyi değildir, bir tanesi vardır ki, torpil ile işe alınmış ve mahkumlara eziyet çektirmekten zevk alan itici bir tiptir. Zaten son günlerini yaşayan mahkumlara hayatı daha da zindan etmek didinip dururken, yeni nakledilen bir başka mahkum Yeşil Yol'un havasını bir anda değiştirir. Kötünün de kötüsü olan bu yeni mahkumun hiç bir ahlaki yönü olmadığı gibi, tam bir baş belasıdır. Coffey, çektiği tüm acılara rağmen, etrafına hem şifa hem de olumlu bakış açısı dağıtmaya devam eder. Ve aslında suçsuz olduğuna gardiyanları inandırır ama onlardan kendisi için bir şey yapmamaların ister. Şöyle bir diyalog geçer başgardiyan ile aralarında:




Paul Edgecomb: Ne yapmamı istediğini söyle. Seni çıkarmamı ister misin? Kaçmana izin vermemi; ne kadar uzağa gideceğini görmek için.

John Coffey: Neden böyle bir aptallık yapasın?

Edgecomb: Kıyamet gününde, Tanrının önünde dururken, bana neden onun gerçek mucizelerinden birini öldürdüğümü sorarsa, ona ne diyeceğim? Görevim olduğunu mu?

Coffey: Tanrı Baba'mıza bana iyilik yaptığını söyle!  Artık sona ermesini istiyorum. Gerçekten yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri olmamasından… İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan usandım. Çok fazla var… Sanki her an için kafama cam parçaları batıyor."

Aradan 50 yıl geçer ve başgardiyan yeryüzünde yapayalnızlığı iliklerine kadar hissederek şu itirafta bulunur:

"Paul Edgecomb: Olağanüstü şeyler gördüm, Ellie. Bir yüzyılın sonuna daha tanık oluyorum. Yıllar boyunca dostlarımın ve sevdiklerimin öldüğünü gördüm. Hal ve Melinda... ...Brutus Howell... ...karım, oğlum. Ve sen, Elaine. Sen de öleceksin. Benim lanetim ise bunu görmek olacak. Bu benim kefaretim. Benim cezam; John Coffey'in idamına izin verdiğim için. Tanrı'nın mucizesini öldürdüğüm için, bu acıları yaşamak olacak!"

"Merhamet olmazsa fazilet kuru bir kelimedir" diyor Hz. Ali. Dünyadaki kötülükler, zorbalıklar, zalimlikleri ruhunda hisseden, bazı zamanlar ayn-el yakin gören birinin yorgun düşüp, pes etmesine ve yaratıcısına sığınma talebine şahit oluruz.

İnsanların dağıttığı adalet sisteminin kokuşmuşluğu, ilahi adalet gibi kavramlara içli bir bakıştır Yeşil Yol...

Ve en önemli anlarından birinde, kahramanına şunu söyletir:

"Sence, bir insan, yaptıklarından gerçekten pişmanlık duyarsa, en mutlu olduğu zamana geri dönüp sonsuza dek orada yaşar mı? Orası cennet olabilir mi?"

"Merhamet en etkili silahtır; kalbe kadar işler ve ebediyete kadar iyileşmeyecek yaralar açar." der Lavigerie. Yeşil Yol'daki iri kıyım, yufka yürekli John Coffey kalbimize o kadar işlemiş, ruhumuza o keder etkili yaralar açmıştı ki, izleyenlerin çoğu ömür boyu unutmayacaktır eminim. Ve Coffey'i canlandıran M. C. Duncan geçtiğimiz hafta ötelere göçtü. Onun için en güzel satırları rol arkadaşı Tom Hanks söyledi: “O, Yeşil Yol’un setinde keşfettiğimiz bir hazineydi. O bizim için sihir gibiydi.”

John Coffey öldükten sonra The Green Mile - yeşil yolu bir kez daha izleyelim ve 'ölüm ve hayat' hakkında bir kere düşünelim derim. Bir de ikaz naçizane; ışıkları kapatıp izleyin ki, içiniz rahat ağlayabilesiniz.