14 Eylül 2012 Cuma

Masumiyete olağan saldırı ve düştüğümüz kaçıncı tuzak?


TRT için Yeşilçam ile ilgili bir belgesel çekerken, 1970 sonrasında yaşanan ‘seks filmleri furyası’ bölümünü hazırlıyorduk. O güne kadar normal filmlerde oynayan birçok oyuncu (bunların ekserisi tiyatro kökenliydi) genellikle ekonomik nedenlerle, bu tür filmlerde rol aldıklarını söylüyorlardı. Bir yapım amiri çok daha ilginç şeyler anlattı bize. Elbette TRT formatına uygun olmadığı için belgesele koyamadık o kısımları. Mesela şöyle bir şey anlatmıştı o emekçi:

“Seks filmleri için, kafa rol oyuncuları yapımcılar ayarlıyorlardı. Küçük roller ve mekanı bizler bulmak zorunda kalıyorduk ve takdir edersiniz ki, kimse bu tür rollerde oynamak istemiyor, kimse evlerini ya da iş yerlerini bu tür filmler için kiralamak istemiyordu. Zorunlu olarak yalan söylüyor, insanları kandırmak durumunda kalıyorduk. Hiç unutmam, bir seks filminde küçük bir rol için bir adam bulmamız gerekiyordu. Böyle birini gözüme kestirdim ve ‘Cüneyt Arkın filminde görülmek ister misin?’ diye sordum. Adam, memnuniyetle kabul etti. Yapacağı rol basitti; bir binanın önünde duracak ve o anda kendisinin görmediği hayali bir otobüsü park ettirmek için, ‘gel gel, sağ yap, sol yap’ diyecekti. Sahneyi çektik. Elbette filmde öyle olmadı. Adam filmde kendini izledi mi bilmiyorum ama seks filminde genelev kapısında müşterileri içeri davet eden çığırtkan dublajı yapılmıştı: Gel abi gel, fıstık gibi hatunlar var!”

Amacına ulaşmış gibi görünen bir PH filmi olan (film denir mi bilemiyorum ama!) “Müslümanların Masumiyeti - Innocence of Muslims”i internetten izlerken aklıma bu hatıra geldi. Son derece berbat oyunculuklar, ucuz bir greenbox, saçma sapan ve sonradan eklemlendiği çok belli olan dublaj diyaloglar ve kötü bir yönetim. Senaryo filan zaten yok. –Sanat düzleminde- Sıfırın altında bir zekanın ürünü kusmuk gibi bir ironi, iğrenç ötesi bir hiciv düzeyi… Bırakanız orta mektep düzeyindeki müsamereyi, Flash TV’nin burun kıvırdığımız Gerçek Kesit dramaları bile bu filmin yanında Oscar’lıktır emin olun! Amacın film ya da sinema yapmak olmadığının apaçık kanıtı bunlar. Hele hele, piyasada dolanan ‘şu kadar milyon dolara mal oldu’ açıklamaları ise tamamen palavra. Evet, çok milyon dolara mal olmuş olabilir ama film değil, sonrasında yapılan lansman ve provokasyon çalışmaları!


Birazdan geleceğiz bu kısımlara…

Bu filmde küçük bir rolü olan Cindy Lee Garcia’nın önce bir internet sitesine, ardından Reuter ajansına verdiği demece bakınca, olayın bizdeki ‘seks furyası’ dönemine ‘cuk’ diye oturduğundan emin oldum. Ağlayarak verdiği röportajda (NBC'ye) neredeyse 'ekmek çarpsın ben böyle bir film olduğunu bilmiyordum' diyor ağlayıp, binbir kere özür dileyerek, şöyle diyordu Garcia: “Filmde küçük bir rolüm var ve bana filmin “Çöl Savaşçıları” adında olacağı ve filmin 2000 yıl önceki Mısır’da yaşam hakkında olacağı söylendi.” Bu kadar değil elbette dahası da var. Garcia anlatıyor: “Filmde, elimden çocuğumu zorla alan kişinin adının ‘George’tu. Fakat sonradan seyrettiğim fragmanda ise bu kişinin ‘Muhammed’ olarak anılmasıyla şaşkınlığa düştüm!..” (bkz) ve (bkz)

5 milyon dolarlık Korsan film!

Aslında enteresanlık için filmi izlemeye bile gerek yok. Zira film, hiçbir sinema kaynağında yok, hiçbir ‘film database’nde yer almıyor. Kolay kolay alamaz da, çünkü filmin bir jeneriği yok. Zaten filmden ve içeriğinden bahsetmek abes ötesi bir şey, zira karşımızda ‘trash-Çöplük’ ile sayılamayacak bir zırvalık duruyor. 5 milyon dolarlık filmin bir afişi bile yok yahu!

Ama filmin yapım ve gösterim öyküsü öyle değil.

Film ne kadar aptalsa, gösterim hikâyesi ve sonrası için kurgulanan oyun o kadar sinsi ve şeytani…

Filmin arkasındakiler, önce batılı ülkelerde bir lansman ile istedikleri etkiyi oluşturmayı denemişler ama kimse iplememiş. Hollywood’da küçük bir salonda gala yapılıp, (Vine isimli sinemada) gösterime giriyor ama sadece iki seans gösterildikten sonra kaldırılıyor. Sadece oyuncuların ve kimi izleyicilerin şaşkınlıkları mevcut. Zira çoğu film görevlisi ve artisti çekilen filmin bu olmadığını düşünmüş. Kimse de ‘iplememiş’ açıkçası.


Sonra ikinci aşama gelmiş. (Dikkat buyurun; henüz ‘filmin arkasında kim var?’ sorusuna eğilmedik) Bu yemi internet denen cangıla atmak. Haziran-Temmuz ayına tekabül ediyor bu. İngilizce yüklenen bu saçmalığa kimse yüz vermediği gibi, sit-com olarak bile ciddiye alan olmamış epey bir süre.

Tam bu esnada, birkaç sinsi hamle geliyor. İlki; ‘Kur’an yakmaya kalkan papaz’ olarak bilinen Rahip Terry Jones... Bu şahısla ilişkiye kuruyor yapımcılar ve arkasındakiler. Destek istiyorlar ve alıyorlar. Yine kitlesel bir tepki yok. Yahudilerin yönettiği belli olan birkaç internet portalında küçük haber ve yorumları deniyorlar sonra.

Yine ‘tık’ yok…

Ve nihayet en büyük aşama geliyor ve filmi Arapça altyazılı olarak tekrar yüklüyorlar. (Kimi kaynaklar filmin Arapça dublajının da olduğunu belirtiyor ama ben bulamadım) Bununla yetinmeyip bir takım Arap forumlarında kendileri tepki mesajları yazıyorlar.

İşte bu andan itibaren dalgalanma başlıyor. Özellikle Mısır ve Libya (Kısmen Yemen) üzerinden oynuyorlar oyunlarını. Her iki yerde de muvaffak oluyorlar. Kitlesel gösteriler baş gösteriyor.


Kahire ve Bingazi’de ABD Büyükelçiliklerinin önünde toplanan Müslüman halk protestolar yapıyor. Ve her iki şehirde de elçilik binası ateşe veriliyor. Kahire’deki protestolar bir noktadan sonra duruluyor ama Bingazi o kadar şanslı değil. Zira protesto esnasında hem taş, sopa gibi aparatlar kullanılıyor hem de silah, hatta roketatar.

ABD’nin Bingazi elçisi, olayın boyutundan bihaber, bir internet forumunda mesaj yazıyor o esnada ve dışarıda protesto edildiklerini söylüyor. Birkaç mesaj sonra, silah sesleri geldiğini ve patlamalar olduğunu da yazıyor. Ve artık tamamen protestocuların kontrolünden çıkan saldırı neticesinde elçi de dahil 4 elçilik görevlisi ölüyor. Kimse pek bahsetmiyor ama bu olaylar esnasında 10 tane Libya güvenlik görevlisi de hayatını kaybediyor. (Daha sonra haberler gelmeye devam ediyor ve Yemen'de de provokasyonlar amacına ulaşıyor; 5 ölü, 15 yaralı...)

Bilmiyorum bu düştüğümüz kaçıncı tuzak, kapıldığımız kaçıncı gaflet uykusu. Daha 'Karikatür Krizi'ni de unutmamışken: Hatırlayalım, bir densizin bilinçli provokasyon olarak çizdiği karikatürler neticesinde çıkan olaylarda tamı tamına 139 insan hayatını kaybetmişti. Ölenler arasında Müslüman olmayan var mıydı, bilemiyorum. 


Ve Müslümanların Masumiyeti isimli film, amacına ulaşmış oluyor. Diplomatik krizler, başkanların açıklamaları, en önemlisi batı kamuoyunda biraz daha pekiştirilen ‘İslam eşittir barbarlık’ algısı…

Doğal olarak bu filmin yapımcısı ve yönetmeni merak ediliyor. Kimsenin tam olarak tanımadığı bu isimlere ulaşmak mümkün değil. Sadece telefon numaraları ve youtube film yüklemek için açtıkları hesapları var.

Bazı gazeteciler isminin Sam Bacile olduğunu söyleyen birine ulaşıyor. Radyo ve TV bağlantılarına katılan Bacile ilginç şeyler anlatıyor. Filmini 100’den fazla Yahudi iş adamlarından aldığı 5 milyon dolardan daha fazla bir parayla çektiğini söylüyor Bacile, ekliyor; “Ben de Yahudi’yim!”.  Amacının, provokasyon olduğunu bile ekleyecek kadar pervasızlaşıyor.

Gazetecilerin sıkı takibi neticesinde ne Amerika’da, ne de İsrail’de bu isimde biri bulunmadığı ortaya çıkıyor.

O esnada çok ilginç bir gelişme var. Filmin Amerikan gösterimini izleyen bir seyirci, bir saat uzunluğunda olan Innocence of Muslims’in  sadece iki seans gösterildiğini. Salonu bir Mısırlı’nın kiraladığını ve galaya yanında iki koruma ile geldiğini söylüyor gazetecilere.

Tabi Sam Bacile olduğunu iddia eden şahıs televizyonlara telefonla bağlanmaya devam edip, 52 yaşında olduğunu (Bazı kanallara 56 yaşında olduğunu söylüyor) ve Amerika’da yaşadığını, emlakçilikle uğraştığını açıklıyor.
Hepsi palavra elbette…

Bütün ısrarlara rağmen, bizzat görünmekten kaçınıyor Bacile. Hatta bu filmi Kaliforniya’da yaymak için çırpınan,  İslam karşıtı çeşitli gruplarla bağlantılı aşırı sağcı bir Amerikalı olan Steve Klein bile onunla görüşmediğini açıklıyor.
İslam karşıtı organizasyonların gediklisi ve Kur’an yakmaya cüret eden Rahip Terry Jones da, Bacile ile kontak halinde olduğunu fakat onunla hiç karşılaşmadığını ve gerçek kimliğini bilmediğini söylüyor.



Bu işte bir Kıpti’lik olmasın?

The Associated Press, Bacile’in Yahudileri bu kadar çabuk ve kolay harcayıp, kitlelerin önüne atmasından rahatsızlık duyduğundan olsa gerek, kendileriyle kurduğu telefon bağlantısında iletişime devam etmekte ısrar ediyor.

Bu esnada filmi ısrarla yayan bir kişi daha dikkat çekiyor: Mısır kökenli Amerikalı Morris Sadek. Sadek, İslam karşıtı “Nasyonal Amerikan Kıpti Birliği”na üye ve bu filmi bu kadar ısrarla yaymaya kalkışması “Kıpti Hristiyan” grupların soruşturma geçirmesine sebep oluyor. AP ise, telefon kayıtlarını takip edip Sam Bacile’in gerçek kimliğine ulaşıyor: Nakoula Basseley Nakoula. 55 yaşında bir Kaliforniyalı olan Nakoula da bir Kıpti ve yapılan konuşmalarda, gazetecilerin ısrarlı sıkıştırmalarıyla, filmin üretimine sadece ‘katkı’da bulunduğunu söylüyor.

Gazeteciler bu ismin üzerine gidiyor ve Nakoula'nın banka dolandırıcılığı nedeniyle de mahkum olduğu ortaya çıkarıyor. 2010 yılında çalıntı sosyal sigorta numaraları ile bankalarda hesap açan Nakoula'nın, suçunun ortaya çıkmasının sonunda 21 ay hapis 790 bin dolar da para cezasına çarptırıldığı belgeleniyor.

Sam Bacile ismiyle de İslam ve Dünya kamuoyunu (aklı sıra kelime oyunu yaparak) embesil yerine koyduğunu düşünüyor Nakoula.



Bu kadar değil, dahası var.

Yapılan araştırmalar, film ile ilgili protestoların da çok önceden planlı bir şekilde kurgulandığını gösteriyor. Yapılan araştırmalar ve Bacile’in yaptığı bazı telefon görüşmelerin ortaya çıkan kayıtlarında, Yemen, Mısır ve Libya ile ilgili bağlantılar ortaya çıkıyor.

Buradaki protesto yürüyüşlerinin organize ve provoke edildiği neredeyse kesinleşmiş durumda. Libya saldırısını üstlendiği söylenen Ensar eş-Şeria isimli örgüt, bir açıklama yaparak, olayla ilgilerinin olmadığını söylüyor.
Tabii bir de kanıtlanamayan ve sadece ‘komplo teorisi’ düzeyinde kalan aşırı inandırıcı şeyler var. Örneğin Amerikan seçimleri gibi, örneğin Suriye meselesi gibi… Bu kısımlar şimdilik muğlak…

Uzadı biliyorum ve toparlıyorum:

Ben, şahsen hiçbir Yahudi’nin, hatta Müslümanların kanına ekmek doğramak için zulalarında her daim keskin bıçak bulunduran Siyonist’in bile bu kadar aptalca bir işe, hele hele 100 kişi bir araya gelerek 5-10 milyon dolar harcadığına inanamadım. Mal ortada çünkü. Yahudiler böyle işleri aleni ve aptalca yapmazlar. El an bunu subliminal olarak yapan, yutturanlar da gırla. Bizde, yani Müslümanlarda da, bu tür çalışmaları alıp yaymaya teşne ahmak gırla!


Acı olan ironi şu; Biz Müslümanlar bu tür bayağı oyunlara her zaman gelip, ‘hayır biz filminizde anlattığınız gibi vahşi, barbar değiliz’ diyerek, kan akıttığımız, yakıp yıktığımız hep oldu ve oluyor. Hiç ders almıyor, ıskalamıyoruz, her fırsatta gösteriyoruz bunu. Oysa kendi inanç manzumemize göre, aynı delikten ısırılma limitimizin belli olması lazım!

Bu kadar ucuz ve bayağı bir yapımdan bu kadar büyük netice alabilmek. Hakikaten tezgah büyük ve başarılı.

İslam’a zarar verebilmek için bu tür filmleri kullanmıyorlar. Bu tür filmler neticesinde çıkan olayları haberleştirerek veriyorlar esas zararı. Esas İslam düşmanı film bu görüntüler zira. Sanırım filmin de amacı buydu ve başardı. En sinsi tezgâh Oskarını tartışmasız bu filme verebiliriz.

Sinirlendiremeyecek kadar berbat bir film ile böylesi bir netice alabilmek Bacile’i haklı çıkarıyor gibi; galiba hepimiz embesiliz! Daha kaç kere aynı yerden ısırılacağız acaba?

Son sözüm: Müslümanlar, bu tür protestolar gösterdikleri samimiyet, motivasyon ve performansın binde birini, kendi değerlerini anlatan filmleri çekip, izlemekte de gösterseler şu anda dünyanın rengi bambaşka olurdu gibime geliyor. 

Bakiye

Pht: Anrea Hakunamatata

Sen gittin diye öksüz kaldı Eylül.

Yoksun diye, uzuyor kış geceleri.

Hayalin de olmasa,

Çekebilir miyim mesafeleri?

12 Eylül 2012 Çarşamba

Dilan, vicdan, yalan, dolan, falan, filan…


Bir babaya, hiç bir kanıt olmadan, öz kızına tecavüz edebileceği iddiasında bulunmak bize has bir zalimlik!

Ne olduysa yine Twitter’de oldu ve birileri, bir anda #DilanaNeOldu hashtagıyla (heşteg diye okunuyor sanırım) esip gürlenmeye başlandı. Açıkçası bu başlığa yazı yazanların yüzde 99.9’u değil, tamamı, -evet tamamı- eminim bu konuda hiçbir şey bilmeden yazıyorlardı. Ve her zaman olduğu gibi sosyal medyada bir anda tsunamiye dönüştü ‘Dilan’a Ne oldu?’ sorusu.

Neler denmiyordu ki?

Kimilerine göre üç yaşında bir çocuk üç gündür kayıptı ve bir arazide ölü olarak bulunmuş, tecavüze uğradığı anlaşılmıştı.

Başka birilerine göre, 3 yaşındaki Dilan’a babası taciz ve tecavüzde bulunmuştu.

Buna göre nispeten insaflı öteki ise, Dilan’ı bir akrabası tecavüz edip, öldürmüş ve arka bahçeye attığını yazıyordu pervasızca.

Modern çağın ideolojisi böyle bir şeydi; mesele ne olursa olsun, furyaya dönüşüyor ve bir şekilde siz de bu derin dalgalanmada yer almanız için zorlanıyordunuz. Parmağı klavyeye uzanan pek çok kişi, işin aslını faslını bilmeden, öğrenmeden (öyle bir şeye ihtiyaç da yok zira!) döşedikçe döşüyordu mesajı. Tivitler, facebook mesajları milyonları buluyordu. Olayı protesto etmemek ayıp sayıldığı için, herkes rahatlıkla istediğini döşüyor, ağız dolusu hakaretler, suçlamalar gırla gidiyordu. Üstelik duruma bakılırsa, Dilan hariç bu olayda masum da yoktu.

Aile zaten tecavüzü gizleyen sapıklardı(!)

Akrabalar potansiyel tacizci ve ört/bas ediciydi(!)

Doktor, gerçekleri gizleyen namussuz(!)

Bölge, zaten olağan şüpheliydi (!)

Ünlülerimiz görüş bildirir de medya haber yapmaz mı? Aşkolsun!

Ah bu maydanoz meşhurlar!

Ünlülerimiz de –maalesef sıfır bilinç ile bu linç kampanyasına ön ayak oldular. (bkz)

Tabii bu manzaradan ideolojik hasat elde etmek isteyenler de elbette boş durmuyor. İşi AKP iktidarına bağlayanlardan, ‘dindar nesil’e kadar sündürenler çıkıyordu. Bazıları daha da sertti bu konuda; terörden, doğu insanının hep böyle olduğundan filan sektirerek giriyordu topa.

Olayı, bizzat şahitlerin tanıklığıyla ele almadan, hadise sosyal aleme nasıl düştü ona bakalım.

Sanliurfa.com'un haberi

www.sanliurfa.com Urfa’nın en çok takip edilen sitelerinden biri. Bu sitede ‘Küçük Dilan’ın Sır Ölümü’ başlıklı bir haber yayınlandı.  Site yetkilileri başları ağrımasın diye, şimdi yorumları yayından kaldırmış ama bu habere yapılan ilk yorum ilginçti. Yorumu yapan şahıs, işin aslının haberdeki gibi olmadığını, bunu herkesin bildiğini filan söyleyip, bir takım imalarda bulunuyordu.
Eh, ateş olmayan yerden madem duman çıkmazdı…

İşte bütün hikaye burada başladı. Bu yorum bir anda gerçek olarak kabul edildi ve büyüdükçe büyüdü. Ateşi, sanal alemin sentetik vicdanlı kitlesinin harlamasıyla bir linç operasyonuna dönüşüverdi.

O kadar ki, ertesi gün yayınlanan ulusal gazetelerin bazılarında, bu konu hakkında geniş haber yer aldı. Tabii yine eksik, yanlı ve izaha muhtaç kısımlarıyla.

Radikal'in haber görseli takdire şayan!

Bunlardan biri Radikal’de yayınlanan ‘Dilan Bebek’e gerçekte ne oldu?’ başlıklı film tadında verilen kurgusal haberdi. Çıplak bir oyuncak bebek resmiyle süslenen haberde, genelde sosyal alemdeki mesnetsiz iddialar sıralanıyor ve haberin sonuna doğru, ‘Bu işin peşine düştük’ cakasıyla otopsi raporu ‘özet olarak’ (en çarpıcı bölümleri cımbızlanarak) yayınlanıyordu. Enteresan olan bizzat otopsi raporunda tecavüz ibaresi filan yoktu.

Bu kadarı yeterli gelmemiş olacak ki, inanılmaz bir şey daha oldu. İşe siyasiler el attı ve neredeyse ‘sıfır bilgi ve belge’ ile bu olay gerçekmiş gibi balıklama daldı bir siyasi partimiz. CHP Milletvekili Umut Oran, Dilan’ın tecavüze uğradığının ‘anlaşıldığını’ söyleyerek bu olayı kapatmak isteyenlerin kimler olduğunu sordu ilgili bakana. (bkz)

Mesleğim ah mesleğim!

Bu nasıl bir cinnet mustatiliydi anlayabilmek mümkün değildi ama hiç kimse de işin aslını merak etmiyor, sormuyor, öğrenme ihtiyacı hissetmiyordu. ‘Dilan’a ne oldu?’ başlığıyla veryansın ediyor, yargıya varıyordu.

En acı kısmı ise Urfa’nın yerel medyasıyla ilgili olanıydı. Şanlıurfa yerel medyasının neredeyse tamamı, hemen yanlarında olan bu olayı araştırıp, haber yapmak yerine ‘Dilan twitteri salladı’ gibisinden derleme haberler yayınlıyordu.

Edessa TV’den dostlarımla yaptığım görüşmede, sayıca az da olsa, gazetecilik mesleğinin namusunu kurtarabilecek insanların varlığı beni sevindirdi. Ve meslektaşım Didem Açar arabaya atlayıp Siverek’e gitti.



İlçe neredeyse kendi kabuğuna çekilmişti. Hiçbir resmi makam muhatap kabul etmiyor, kimse açıklama yapmıyordu. Olayın yaşandığı Gürakar Beldesi ise bambaşkaydı. Öfke ve kızgınlık hakimdi. 3 yaşındaki minicik bir bebeğin ölümüne üzülemiyorlardı bile, zira belde olarak ‘tecavüzcü’ yaftası yemişlerdi.
Bizzat tanıkların şahitliği, Dilan’ın annesinin anlattıkları, Dilan’ı hastaneye götüren kişinin söyledikleri meseleyi netleştiriyordu ama sosyal alem için artık işin heyecanı kaçmış, bir kıymeti kalmamıştı olayın. Dilan etiketi TT’den düşmüştü bile.

Peki Dilan’a ne oldu?

Bizzat Dilan’ın annesi Keziban Hanım anlatıyordu: ‘Ellerimde can verdi’ diyordu ağlayarak.

Dilan ve iki kardeşi o sabah bahçede oynarken, Dilan’ın elinde bir tespih, onunla oynuyor (Buradan da ekmek çıkabilir bizim bir kısım medyaya) ve minik kız dişleriyle tespih tanelerini ısırmaya filan çalışırken ipi kopuyor tespihin. Boncuklar yere saçılırken bir tanesi nefes borusuna kaçıyor çocuğun. Ve kısa süre içinde nefessiz kalıp, çırpınmaya başlıyor. Kardeşlerin anneye haber vermesiyle, bahçeye iniyor telaşlı anne. Minik yavrusu can çekişirken, o çaresiz ne yapacağını şaşırıyor.

Sırtına vuruyor olmuyor.

Kız hem soluksuz kalıyor, hem kıpkızıl olup, sonra morarmaya başlıyor.

(İlginç olan bir ayrıntı: Ben bunları twitterde paylaşırken, bir tane beyaz Türk arkadaşımız şöyle yazdı bana: ‘Batılı ülkelerde birinin boğazına bir şey kaçtığında ona uzman olmayan birinin müdahalesi suçtur!’ Tabii, sen gel bunu Siverek’in bir köyünde yaşanan bu telaş içindeki anneye anlat bakalım!)

Çaresiz anne, her şeyi deniyor ve son çare; parmağını kızının ağzından gırtlağına kadar sokuyor. O kadar panik ki, çocuğun damağına, gırtlağına zarar vermeyi bile umursamıyor. Ancak boncuk soluk borusunda saplanıp kaldığı için hiçbir şey fayda etmiyor.

Kan içinde kalıyor Dilan’ın ağzı ama.

Bir süre sonra, bedeni cansız kalıyor annesinin ellerinde.

Koşup gelen akraba ve komşular hemen 112 Acil Servis’i arıyor. Ambulans geliyor kısa süre sonra. Dilan’ı cansız şekilde (ölüp ölmediği tıbben kesin değil) ambulansa bindirip Siverek’e götürüyorlar. Ambulansa bir de akraba biniyor. Doktor ilk muayeneyi yaparken durumu fark ediyor. Dilan’a su içirmeye çalışmışlar; üstü başı ıslak, boncuğu elle çıkarmaya çalıştıkları için ağız ve çevresi kan içinde. Morluklar ve tahriş var. Doktor bundan tedirgin oluyor ve sesli olarak ‘taciz filan olmasın’ diye söylüyor. Ambulanstaki akraba bunu ‘Tecavüz’ olarak algılıyor.

Hastanede 45 dakika Dilan’ı tekrar hayata döndürmeye uğraşıyorlar ama maalesef muvaffak olamıyorlar. Sonra, 2012/3009 hazırlık numarasıyla bir ön rapor hazırlayıp, cenazeyi Diyarbakır Adli Tıp’a sevk ediyor. Otopsi yapılırsa tüm gerçekler ortaya çıkacak zira…

Rapor şöyle: “Ağzın sol tarafında hafif kan görüldü. Vajinal bölgenin normal görülmediği tespit edildi. Vajinada kan izine rastlanmadı. Ölüm nedenin tespit edilmesi için müteveffa Diyarbakır Adli Tıp Kurumu ’na gönderildi. Müteveffa üzerinde kan, tükürük, salgı gibi DNA örneklerinin tespit edilerek ölüm nedeninin belirlenmesi ve rapor halinde gönderilmesine karar verildi.”

Burada ‘vajinal bölgenin normal görülmediği’nden kastın ne olduğu tavzihe muhtaç. Zira olay sonrası köye dönen akraba, doktorun Dilan’ın tecavüze uğradığını söylediğini ifade ediyor. Aile buna çıldırıyor. Zira gözlerinin önünde ölen yavruları var. Hemen doktoru aramaya koyuluyorlar, gerilimli bir süreç başlıyor ve hastane tedbir amacıyla doktoru ilçe dışına gönderiyor. Bence çok da iyi ediyor…



Bu arada sosyal medyanın en büyük ve zalim yalanlarından biri daha ortaya çıkıyor. Zira Dilan’ın babası yıllardır çalışmak için gurbete giden bir baba. Son 6 aydır da Kırıkkale’de hayvancılıkla uğraşıyor. Üstelik kalp hastası… Akrabalar telefon açıyor ve çağırıyorlar. Kızının öldüğünü telefonda söylemiyorlar. Baba, olaydan iki gün sonra köye geliyor. Yani babanın, tecavüz etmesi, öldürmesi mümkün değil. Bir babaya böylesi bir bühtanı atmanın zalimliğini ise düşünmek bile felaket!

Bir süre sosyal alemdeki densiz ve zalimce hareket ve tepkinin çoğalmasından sonra, devlet de bu işe hız kazandırıyor. Ve nihai adli tıp raporu Çarşamba akşam saatlerinde çıkıyor. Rapordaki ifadeler şöyle: “Dilan B’nin aynı gün yapılan otopsisinden elde edilen bulgulara göre, kişinin ölümünün yabancı cisim aspirasyonuna bağlı mekanik asfiksi sonucu meydana geldiği, çocuğa herhangi bir cinsel istismarda bulunulmadığı ve tecavüz edildiğine dair hiçbir bulguya rastlanmadığı görülmüştür…”

Dilan'ın otopsi raporu. 

Aile, canlarının yandığın ifadesi olarak öfke ve kızgınlıkla bu işin sorumluları hakkında dava açacaklarını söylüyor ama kimi kime, nasıl şikayet edecekler, dertlerini kime anlatacaklar kimse bilmiyor.

Benim bildiğim şu:

İnfaz ve vicdansızlık yönünden sabıkası hayli kabarık olan sosyal medyanın son kurbanıdır Dilan ve ailesi.

Bir yanlış anlamanın nasıl yalana, yalanın furyaya, furyanın infaza döndüğünün çok çarpıcı bir örneği. Ve biz, sözde vicdanı olan insafsız sosyal medya kullanıcılarının nasıl zalimleşebildiğimizin de tartışmasız ispatı.

Bana acı veren şey ise şu oldu. Hayır; vicdanı bir rahatsızlık ve mesleki bir refleks ile peşine düştüğüm gerçeğin ortaya çıkmasından sonra şahsıma yapılan saldırı ve hakaretleri zerre kadar umursamıyorum. Ama hakikat böyleyken, hala hiçbir somut bilgi, belge, tanık olmadan olayı kendi inandıkları gibi kabul edenlerin varlığı ve ısrarcılığı.

Açıkçası ürküttü beni bu durum.

Böyle işte…

Unutulsa sevdalar!

Mebzul miktarda hüzün eşliğinde...



Bu da rahmetli Esin Engin'den tadımlık

Yorgan


Sanki bana söylenecek kelime bırakmış gibi

Sus, diyor eylül

Bütün cümleler çözüldü

Tüm mısralar sizlere ömür

Hepsi

Bir yağmurla yere indi

Şimdi ıslak kaldırımlarında gecenin

Hasretin yüklemleri gezinmekte

Utanıyor, mahcup kelimelerim

Bak

Düşen yaprakları üzerine örtmekte!



Zula



Sessizce bekle, dedi gece;

Upuzun mühlet var sana içinden yağmur geçen.
                    
Allah’tan tedarikliydim.
                                     
Yoksa şiir yazacaktım

Kendimi tutamayıp. 



Bekleyiş


Severiz Eylül’ü, gidişler olsa da…

Beklenen sevilmez mi?

Ve darılmayıp kışın en koyu renklisine.

Bekleriz bin yıl geçse de…

Karadır kış,

beyaza inat,

üşütür hasretler…

kar;

yakar...

Buhardan iç çekişler…

Sevilen beklenmez mi?



11 Eylül 2012 Salı

Üzerimizdeki gölgeler



11 Eylül Saldırısı dolayısıyla çekilen 11 dakikalık 11 filmden, en sarsıcı olanı.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Teselli


Yağmur yağacak pencerenin pervazına,

Buhardan tüller örüp hayalinle arama,

Çay yudumlayacağım beklerken seni.




Kış geliyor

Bu, son derece içli Bregoviç şarkısını nice zamandır dinlerim ama tüm aramalara rağmen sözlerinin anlamını bulamadım. Sanırım bugün artık çok kısıtlı kullanılan bir çingene lehçesinde bir şarkı. Sadece bir tek kaynakta sadece isminin anlamını buldum: Kış Geliyor!


Konser kaydı