3 Ekim 2012 Çarşamba

Yıpranma




Bilirim;

yağarsın,

ıslatırsın,

geçersin üstümüzden,

biz gideriz,

sen

yaşlanmazsın…

1 Ekim 2012 Pazartesi

Arz-ı hal




Sor denize nasıl ağlar balıklar.

Sor denize, nasıl bekler sahiller.

Geceyi sor, üşüyüp titremeyi.

Dalgaların sahibi anlatsın gurbeti.

Hüznü buluta, hasreti eylüle sor.

Sor denize, nasıl özler martılar!

Sor ki açılsın sırlar, 

suya insin bulutlar. 


30 Eylül 2012 Pazar

Yalın-ız





‘Nene’ dedim, ‘dedemin elini tutar mıydın, vakitli vakitsiz?’

Durdu ve şöyle dedi,

                                "şimdi çok üşüyorum oğul!"


Veda



              Gidiyor Eylül

                         ve biz

               Yine umut istifliyoruz 

                dökülen yapraklar arasına.

               Bu gidiş…

                                    Kesif bir hüzün kalacak geriye.
         
                 Ve iflah olmaz erteleyiş....



                                                       


29 Eylül 2012 Cumartesi

Yansıma




‘Nene’ dedim, ‘dedem ile göz göze bakışır mıydınız?’

Durdu ve şöyle dedi, 
                                 "bizim evde ayna yoktu ki oğul!"


Giderken



Dökül üzerinde ne varsa.

Meydan oku kışa.

Sen Eylül’sün…





28 Eylül 2012 Cuma

Çanakkale Çocukları: Hush, big boy don't say a word!*


Sinema ‘buluş’ demek. Orijinal bir fikriniz, buluşunuz olur ve bunu bu sanatın kuralları çerçevesinde geliştirir, süsler, seyircinin beğenisine sunarsınız. Bu ilk adım çok önemlidir, zira işin ‘sanat’ kısmı esasen buraradır. Gerisi büyük oranda ‘zanaat’a girer. Kabul etmek lazım ki, Sinan Çetin önemli bir buluş insanı. Ne var ki, son zamanlarda bu yeteneğini ciddi anlamda ‘ticari’ alana kaydırmış durumda ve bunun semeresini de alıyor.

“Yapmayın siz kardeşsiniz” ana fikri tragedya yazarlarından beri (ki Habil-Kabil’e kadar gider) tutan bir ‘buluş’tur. Birbiriyle alakasız gibi görünen pek çok hikâye, roman, tiyatro ve sinema eserinin ana fikrinde bunu görmek mümkündür.   Esasen iki yol vardır bu tür drama işlerinde: Ya hikâyeden yola çıkıp bir kalıba oturtursunuz ya da kalıptan yola çıkar hikâyeyi geliştirirsiniz. Sinan Çetin’in son filmi Çanakkale Çocukları, bir buluşu gerçek bir savaşa oturtmayı deneyip, pek uymayınca gerçeküstü güzergâha sapan, ne yazık ki bunda da pek parlak netice alamayan bir çalışma. Üstelik bunu yaparken bir tüccar acımasızlığı ve hoyratlığı var ki, bu durum filmin önüne geçiyor. Dolayısıyla filmi, sinema düzleminde tahlil etmeden önce bu meselelere eğilmek gerekiyor. Önemli zira!

Hepsinden önce hikâyeyi aktarayım ki, neyin üzerine konuştuğumuz anlaşılsın: 1. Dünya Savaşı'nın alevlendiği yıllarda, İttihat ve Terakki'nin önde gelen adamlarından olan Kasım Bey ile evli olan Avustralya asıllı İngiliz vatandaşı Kathrine, bu evlilikten de Osman ve James isimli iki erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Babaları Kasım Bey, Osman’ı madenleri tanımaya, James’i ise eğitim için İngiltere’ye yollamıştır. Fakat Kathrine çocuklarından ayrıldıktan sonra rahat uyku uyuyamaz ve karabasanlar görmeye başlar. Özellikle iki kardeşin karşılıklı savaştığını ve birbirini öldürdüğünü görür. Ve sonunda gördüğü rüyaların etkisiyle cepheye gidip, çocuklarını bulmak için harekete geçer. Film, iki siper arasında bir annenin ‘düşman kardeşler’i bulup, ölmelerine engel olma çabasını anlatmaktadır.



Başta da vurguladığım gibi, ‘yapmayın kardeşsiniz’ teması iyi bir şablondur ve yerinde kullanıldığında güzel sonuçlar verir. Lakin…

İsterseniz, işe bir de gerçek üzerinden okuma yaparak bakalım.

Çanakkale Savaşı malum; 1. Cihan harbi esnasında Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. Bu savaşın maliyeti ve kayıplarıyla ilgili rakamlar çok değişiklik arz etse de, sadece bu muharebede 100 bine yakın şehidimiz olduğunu yazıyor kitaplar. Çanakkale’yi milyon tane farklı hikâye ve perspektif ile ele alabilirsiniz ve sinema yeteneğinize göre de başarılı olur. Ancak, üzülerek belirteyim ki, bu gerçek savaş bir tek yukarıda anlatılan kalıba uymaz. Uymaz, çünkü savaşın nedeni, özü ile en ufak bir ilgisi yoktur bu durumun. Hele bir de bazı kavramlar hakkında kafanız epey karışık ya da yanlış bilgiler ile mücehhez ise ortaya Çanakkale Çocukları gibi bir şey çıkar.

Filmi izledikçe, Sinan Çetin’in pek çok kavramı ya yanlış bildiğini ya da bilerek yanlış anlattığını görmek üzücü. Üzücü; zira hayat, ölüm, iman, keramet, mucize, savaş, katliam, terör gibi kavramlar, sizin zihninizde bir şeylere tekabül edebilirken, bunu gerçek bir olaya uygularsanız hem gerçeğin yüzünü gözünü dağıtırsınız, hem de kendi zihninizdeki algıları hakikatin gölgesine gizleyemediğiniz için, komik durumlara düşersiniz. İşin, niyet sorgulaması kısmında değilim ben. Orası ayrı, yani, tüm bunların, bir menfaat için mi yoksa cidden öyle olduğuna inanıldığı için mi yapıldığını bilemeyiz.

Çanakkale Çocukları'nda bol bol ayak sesi duyuyoruz;
Mallick, Angelopoulos, Von Trier, Spielberg vs. 

Şunu biliyoruz ama: Biri çıkıp ‘Çanakkale nedir?’ diye sorsa, Çanakkale Çocukları filmini gösterip ‘İşte bu değildir’ demek mümkün. Zira Çetin, Çanakkale Savaşı üzerinden günceli okuma ve mesaj verme gayretine girişiyor. Dil, kültür, inanç, hayat ve ölüm gibi kavramlar hakkında bir fikri elbette olacaktır. Ve ülkenin bugün yaşadığı sıkıntıların bu fikir ışığında çok basit çözüm önerileri de. Kimse bir şey diyemez ama bunu ifade etmek için bir film çekmek, hele de fikrinizi ‘gerçek bir savaş’a yedirerek vermeye kalkışmak, bazen facia düzeyinde sonuçlara gebe olabiliyor.

Daha da müşahhaslaştırayım; söylediğim bu konuyu alıp günümüz terör sıkıntısına uyarlayabilirsiniz ve çok daha iyi netice alabilirsiniz. Misal; Tanovic’in ‘No Man’s Land’ filminde olduğu gibi tek siperde iki düşmanı bir araya getirir ve ‘aslında yok birbirinizden farkınız, o halde bu kavga niye?’ sorusunu sorabilirsiniz. Ama bu ‘buluş’u kalkıp tarihi gerçekliğe, bir milletin varlık mücadelesi verdiği ‘istiklal’ savaşına yedirmeye kalkarsanız, hem tarihe, hem hakikate, hem de sinemanın ruhuna haksızlık etmiş olursunuz. Emperyalizmin çamurlu çizmelerinin izi, yakın tarihimizin yüzünde tüm çirkefliğiyle dururken, işi basitleştirme, önemsizleştirme çabasına girerseniz, merhum Akif çıkar karşınıza ve ‘Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan/ Ey sıkılmazsan, ağlamazsan bari gülmekten utan!” deyiverir. Yıllardan beri Türkiye’nin tüm enerjisini ve barışını adeta bir sülük gibi emen terör ve beraber yaşamak konusunda söyleyecekleriniz olabilir, lakin bunu 'Çanakkale' yerine ‘Sinan’ın Çocukları’ adı altında yapmanız, en azından vicdani bir hassasiyet olmalıdır.

Çetin’in Çanakkale Çocukları filmi, bu gözle okunduğunda epey insafsız ve -maalesef- iz’ansız bir çalışma. Bir milletin ölüm/kalım mücadelesini ‘Biri size, hayattan daha büyük bir amaçtan bahsediyorsa ona gülümseyin’ cümlesiyle okumaya kalkışırsanız, sızlattığınız şey sadece binler, onbinlerin kemikleri değil, yaşayan vicdanlar da olur. Ve şöyle de bir çelişkiye düşersiniz; bir yandan ‘uğruna ölecek hiçbir ey yoktur, evlatlarımızdan başka!” derken diğer yandan 'Hani hayattan büyük amaç yoktu?' sorusu karşınızda durur.

Filmin en kalabalık sahnelerinden biri. 

 Filmin, vermeye çalıştığı mesajın problemli olmasından bahsetmiyorum. Ölümü ve kutsalı değersizleştirme gibi bir çabayı da anlayabilirim. Ama bunun Çanakkale üzerinden yapılmaya çabalanması acıtıyor insanı. En çok bilinen cümlesi, 'Ben size ölmeyi emrediyorum' olan bir savaşı bu mantıkla okumaya kalkarsanız, milleti kendinize acı acı güldürürsünüz.

Üstelik kocaman bir çelişki de perde ebadında karşımızda duruyor; Anne sevgisini kutsal ve eşsiz yapan şey nedir ki? Kimdir hayatı veren; anne mi?

Filmin böyle milyon tane sıkıntılı mesajı ve repliği var. Kimi zaman klişenin en dibini bulan, kimi zaman didaktizmin zirvelerine tırmanan bir yapıda yalpalayıp gidiyoruz sahneler boyunca.

Kaldı ki, Çanakkale Çocukları ‘'estetik' olarak da sorunlu, epey sorunlu hem de.

Bir kere ‘basit’ bir film. Basitlikten kastım ucuzluk ya da bayağılık değil (Kaldı ki filmin bütçesi ile ilgili söylenenlere bakınca bu konuda da bir yanlışlığın olduğunu düşünüyor insan) ‘lineer’ oluşu. Senaryodaki açıklar, her ne kadar filmin çok uzun süreden beri tasarlandığı söylense de, metnin çala-kalem yazıldığını gösteriyor. En baştan başlayıp, dozu giderek artan bir hamaset, finale doğru bizi ‘büyük nutuk’ ya da ‘seküler vaaz’a taşıyor.

Filmi basitleştiren en önemli unsur mekan. Magazin medyasında bu filmle ilgili ‘Sinan Çetin’in evinin bahçesinde çektiği film’ türünden haberler çıkınca pek inanmamıştım. Lakin doğruymuş. Filmin oyuncusu Oktay Kaynarca, galada ‘Gelip baktığımızda Sinan’ın evinin Çanakkale’den farkının olmadığını gördük’ demesi enteresandı. İçimden, ‘iyi ki Mekke’ye benzemiyor buralar, yoksa Çağrı’yı da çekerdi’ gibi bir düşünce gelip geçti. Çanakkale dediğimiz şey, 'karşılıklı kazılmış iki mevzi, ortada bir çukur ve iki bayrak' değil, olmasa gerek. Bu basitliği yakın planlar ve kameranın arkasını yere bastırarak atlatabileceğini düşünmek şaşırtıcı.

Oktay Kaynarca, savaşmaktan yorgun düşmüş subaydan çok, mahalle bitirimi edasında oynar gibi. 

Aksesuar mesela... Toplam 7 tüfek, bir çift koltuk değneği, bir dürbün ve paslı kasatura ile tarihi film çekmeye kalkışmak da büyük cesaret. Mekan ve aksesuar açısından Çanakkale’nin Çocukları, bana son dönemde tartıştığımız ‘Müslümanların Masumiyeti’ filmini hatırlattı. İçerik olarak elbette kıyaslamıyorum ama prodüksiyon ve ticari kaygı olarak neredeyse aynı… Otomobil üzerinde durmayacağım, otomobil sahnelerindeki ‘greenbox’ların bu basitliği tırmandırdığını düşünüyorum. 5 milyon dolar bu filmin neresine harcandı bilemiyorum lakin en azından ‘sinek’ meselesi daha gerçekçi çözülebilirdi sanırım. Film boyunca uçan ama tek kare dışında konmuş görmediğimiz, muhteşem ses çıkaran ‘uçuşan siyah noktalar’ bir süre sonra yabancılaşma efekti gibi duruyor.

Anlatımda da bir kararsızlık mevcut. Gerçi yönetmen gala öncesinde bu konuda uyarı yaptı. Gelin görün ki, her seansa bir tane açıklayıcı insan koyup, seyirciye bunun izahı gerekiyor sanırım. Film, açılış sahnesinde ‘gerçeküstü’ bir dili tercih ettiğini gösteriyor. İlerleyen sahnelerde bu dil, gerçek ile o kadar ‘çorba’ hale geliyor ki, seyirciler arasında ‘Sır Kapısı – Çanakkale’ tespitleri yapacak kadar işin ucu kaçıyor. Yönetmen Çetin, her ne kadar ‘3 saatti, kısalttım’ dese de, bence filmi uzatmak için epey çaba harcanmış. Gereksiz plan tekrarları, -inceden- anlatımı güçlendirmek adına yapıldığı hissi vermeyi amaçlasa da, askerin çukura atıldığı sahnede, tabiri caizse tekrarın dibi yakılıyor.

Hikayeyi ‘anlatıcı’ ile aktarmak güzel bir tercih, ancak Çanakkale Çocukları bunda da pek kararsız. Mallick’in ‘İnce Kırmızı Hat’tına öykünmek güzel de, ‘perfore’deki kararsızlık rahatsız edici boyutta. Öyküyü anlatan anlatana… Daha fenası şu; Sinan Çetin Çanakkale ile ilgili bir film çekmek isteyince, gidip oraları görmüş mü bilmiyorum, lakin Çanakkale Çocukları filmi (içerikten bağımsız olarak söylüyorum), bahsi geçen savaşın bir ‘lise müsameresi’ hüviyetinde. Yer yer, geldiği nokta Çanakkale’den ziyade ‘Tosun Paşa’ tadında; Tellioğulları ile Seferoğulları ‘Yeşil Vadi’ için kapışıyorlar sanki!

Yönetmen, savaşa olabildiğince yüklenip, değersizleştirirken, Anzak cephesine karşı klişe duruşunu bozmuyor. 
Kaynarca’nın da söylediği gibi -ki birçok Çetin filminde bu tat mevcuttur ve bu kadar rahatsız edici değildir- Çanakkale Çocukları, bir Sinan çetin Masalı. Finaldeki ‘ninni’ de bu hissi epey güçlendiriyor. Ne ki masal anlatmanın da bir ‘kuralsızlık’ olduğunu söylemek insafsızlık olsa gerek! Finaldeki ninni yerine ‘benim minik cücelerim’i koysaymış da olurmuş!

Ve klişeler. Her ne kadar yönetmen başta bahsini ettiğim, bence bu çağın hastalığı olan ‘değersizleştirme/önemsizleştirme’ye duçar olmuşsa da, mebzul miktarda ‘beyaz adam’ kaygı ve bakış açısı doluşturuyor. Cephelere göz atarken, muhtemelen, elinde olmadan tercih yapıyor mesela. Anzak siperi daha itici gösteriliyor bize ki, bu filmin temel bakışıyla çelişen bir durum. Hele hele ‘Anne James Anzak olmuş’ ya da hain (!) Anzak keskin nişancısı için söylenen, ‘Kaçın, çünkü onun çocuğu yok, sizi vurur’ replikleriyle zirveye ulaşıyor.
Film kadrosu hatıra fotoğrafı çektirirken. 

Çetin’in çok beğendiğim filmi ‘Komser Şekspir’deki en zayıf taraf; oyunculuklardı. Açıkçası Sinan Çetin’in oyuncu yönetimini çok önemsemeyen biri olduğunu düşünürdüm. Bu filmde öyle değil gibi. Her ne kadar oyuncuların çoğu replik okuma konusunda özgür bırakılmış hissi verilse de, Haluk Bilginer, karton gibi duran karakterini oyun gücüyle epey yukarı çekiyor. Keza, Yavuz Bingöl’e o kadar uzun ‘perfore’ okutmak iyi bir tercih değil. Keşke sadece kendi diyaloglarını okuyup, şarkı söyleseymiş, dedirtiyor. Kathy ve çocukların oyunları hakkında bir şey söyleyip daha fazla üzmek istemem açıkçası. Oktay Kaynarca ise, sanki biraz önce geldiği dizideki rolünden çıkmadan, kumandan kostümünü ‘kabadayı’ karakterinin üzerine geçirmiş gibi duruyor.

Belki çok fazla hissedilmiyor gibi ama Çanakkale Çocukları ‘izlenme tahammülü’nü tamamen müziğinden alıyor gibi geldi bana. Zaman zaman batı klasiğine (Verdi miydi?) de müracaat eden müzik, filmin tıkandığı noktalarda girip, Çanakkale Çocukları'nı sırtlıyor.

Daha önce çekilmiş filmlerden bolca esinlemeler de taşıyan film, dip koçanı ele vermek gibi bir kaygıyı da taşımıyor açıkçası. Çetin, kah Terence Mallick olmaya soyunuyor, kah Lars Von Trier, kah Steven Spielberg...

Nispeten eğlenceli bir film Çanakkale Çocukları… Mevzu eğlence kaldırır mı, derseniz, o kısmını bilemiyorum.

Son bir not; ‘Ölüm kötü, hayat güzel’ fikri üzerine bu kadar sıkıntıya girmeye ve para harcamaya gerek var mıydı, emin değilim. Hani Çetin’in son görüşlerini okuduktan sonra, ‘Parayı, terör meselesinin çözümü için bölgeye yollasa daha hayırlı olabilirmiş’ diyenler de çıkacaktır…

*Sus, kocaoğlan tek kelime bile etme!




Filmin finalindeki İngiliz ninnisinin orjinali....



Sesleniş



‘Nene’ dedim, ‘dedem seni sevdiğini hiç söyledi mi?’


Durdu ve şöyle dedi, 
                                     "beni hep 'çiçeğim' diye çağırırdı oğul!"


27 Eylül 2012 Perşembe

Çiçek




‘Nene’ dedim, ‘dedem sana hiç çiçek aldı mı?’

Durdu ve şöyle dedi, 
                                 ‘bana aldığı fistanların hepsi çiçekliydi oğul!’


26 Eylül 2012 Çarşamba