5 Ekim 2012 Cuma
4 Ekim 2012 Perşembe
Çağrı tekrar çekilir mi?
(Uyarı: Yazı uzundur, ayrıntılıdır, vakit alır…)
"Duydun mu," dediler, "Peygamber Efendimiz'i
karalayan bir film yapmış yine alçaklar!" Yeni bir şey değildi bu... Hemen
paniklemeyin bir önceki yazımızın yanlışlıkla tekrarı değil bu. Çünkü hala
böyle diyenler çıkıyor karşıma. Sonrası biraz daha değişiyor. Şöyle oluyor;
‘Biz niye İslam tarihini, Müslüman kahramanları, olayları layıkıyla anlatan
filmler çekemiyoruz?’
Artık bir klişe soru haline gelmiş bir şeydir bu. Her kutsal
günde, manevi atmosferde zevkle izlenilen Mustafa Akkad’ın Çağrı filmi
izlenirken ve sonrasında da hep aynı tartışma yapılır. Kendi kendimize
kızarcasına şu tespiti yapmaya bayılırız: Çağrı’dan başka doğru dürüst filmimiz
yok! Olaya biraz daha dışarıdan ve gözlemci sıfatıyla müdahil olanlar ise şöyle
derler mesela: Kaç yıl oldu, Müslümanlar hala bir Çağrı çekemediler!
Elbette haklı bir tespit ve yerinde bir gözlemdir.
Doğrudur, Müslümanlar üzerinden neredeyse 40 yıl geçmesine
rağmen bırakınız Çağrı’ya içerik, estetik ve etki açısından denk, yanına bile
yaklaşabilecek bir film çek-e-mediler. Bundan sonra da biraz zor, -beylik
ifadeyle- bir Çağrı kolay çekilmiyor zira!
Durumu anlatabilmek için Akkad ve Çağrı’nın çekim hikayesine
bakmak lazım.
Yılını tam hatırlamıyorum, sanırım 1990’lı yılların başıydı.
Mustafa Akkad film işine oluk oluk para akıtan muhafazakar bir iş adamı ve TV
istasyonunun sahibinin daveti üzerine ülkemizdeydi. Bu enteresan adamla
tanışmayı kafaya koymuştum ama nedense onu ülkemize getiren dostlarımız
kimseyle görüştürmüyorlardı. Kaldığı otele gittiğimizde bizi nazikçe
reddettiler. Tam otelden çıkarken resepsiyonun telefonu çaldı ve biri bize
seslendi: ‘Mustafa Akkad ile görüşmek isteyen sizler misiniz?”
Büyük usta, gazetecilerin kendisiyle görüşmek üzere
geldiğini duymuş ve gizlice bizi arayıp, biraz bekledikten sonra aşağıya
geleceğini bildirmişti. Yarım saat kadar, kendisine ev sahipliği yapan
elemanların evlerine gitmesinden sonra lobide karşımıza geldi. Elinde tuttuğu piposu
ve beni inanılmaz derecede şaşırtan entelektüel duruşuyla, piyasa kurdu bir
yapımcı-yönetmenden çok bir feylesof, bilge bir sinemacı ile karşı karşıyaydık.
Beraberimde şimdilerde Bugün gazetesinde yayın yönetmenliği yapan meslektaşım
Erhan Başyurt vardı. Ve o gün epey uzun süren bir görüşme yaptık rahmetli Akkad
ile. Çok az bir kısmını da gazetede haber olarak yayınladık.
Çok çarpıcı bir hayat hikayesi vardı büyük ustanın:
Mustafa Akkad 1930 yılında Halepli bir gümrük memurunun ve
Antepli bir ev hanımının oğlu olarak dünyaya geliyor. 19 yaşına geldiğinde
babasına, Amerika’ya gidip film eğitimi almak ve yönetmen olmak istediğini
söyleyince, çok şaşırıyor herkes. Düşünün lütfen 1940’lı yılların sonunda
Halep’in küçük bir kasabasındaki Müslüman bir Arap çocuk sinema endüstrisinin
merkezine gidip, yönetmek olmak istiyor!
![]() |
| Oğlu Malik'i de Libya'ya çekimlere götürmüştü. |
Bu müthiş idealizmin önünde durmuyor baba Akkad, bütün
birikimi olan 200 doları oğluna uzatıp dualar ile yolluyor Mustafa’yı.
Yollarken bir şey daha veriyor yürekli baba; Kur’an-ı Kerim… Yüreğinde böylesi
bir sinema tutkusu, arkasında baba duasıyla Los Angeles’a gidiyor Akkad. Ucla
Üniversitesi’nde sinema eğitimi alırken bile babasının onu yolladığı günkü
bilinçten zerre sapmıyor. Okula mescit açılması için mücadele ediyor mesela. Ve
açtırıyor da. Mezuniyet sonrasında akademik kariyerine Californiya
Üniversitesi’nde devam edip yüksek lisans yapıyor. Daha öğrenci iken CBS’de
çalışmaya başlıyor. Ve ünlü Sam Peckinpah ile sıkı dostluk kuruyor… Sınıf
arkadaşı Patrica’ya aşık oluyor ve evleniyorlar. Birbirlerinin inancına saygı
duyan bir evlilik sonrasında doğan çocuklarına da kendi kültüründen uzak
yetiştirmiyor Akkad. Bunları anlatırken, bir ara gülümsedi ve bana ‘aslında ben
de yarı Türk sayılırım’ dedi.
Çağrı filmi fikri
nasıl oluştu?
Amerika’daki İslam algısı onu hep rahatsız ediyor.
Hollywood’un İslam’a bakışı üzerindeki yükü vebale dönüştürüyor bir süre sonra.
Bireysel ilişkiler ile bu algıyı kıramayacağına inanıyor. İlk başta kendi
çocukları olmak üzere, en küçük yaştaki çocuklardan, İslam dinini bilmeyen
gayr-ı Müslimlere kadar herkesin anlayabileceği, anlayıp sıcaklık duyacağı bir İslam’ı anlatan
film çekmeyi kurguluyor.
Çağrı filmi projesi gelişiyor böylece.
![]() |
| Çağrı'da rolü anlatırken. |
Ancak kolay değil, böylesi büyük ve ilk olan bir projeyi
hayata geçirmek. Zira ilk engeller Amerikan film sektöründen değil, kendi
kültüründen ve dinine mensup çevrelerden geliyor.
Mustafa Akkad, CBS’te program yaparken kendisini çok
etkileyecek bir aktör ile tanışır: Antonny Quinn… İslam tarihini anlatan bir
film çekeceğini bahsettiği ilk insanlardan biri de dolayısıyla Quinn oluyor ve
Hz. Hamza rolü teklifini ona yapıyor. Çağrı’nın çekim hikayesi kadar, yazım
hikayesi de enteresan. Akkad, öyküyü oluştururken Hz. Peygamber Efendimiz’i
gösteremeyeceğini biliyor ama başta 4 halife olmak üzere bir çok sahabe
efendimizi de gösteremeyeceğini danıştığı Müslüman alimlerden öğreniyor.
Resim ve
heykel ile epey mesafeli duran bir inancın böylesi bir filme cesaret etmesi
bile başlı başına bir iş. Ancak şöyle demişti Akkad; “Eğer İslam izin verseydi
bile peygamberi göstermezdim. Sadece bizim peygamberimizi değil, hiçbir
peygamberin gösterilmesi taraftarı değilim. Onların ulvi kişiliklerine
zedeleriz diye endişelerim hep vardı.”
Ünlü Waterloo filminin senaristi H.A.L Craig’den profesyonel destek
alıyor. O gün 77 yaşında olan Mısırlı usta yazar Tewfik El-Hakim de hem
danışman hem de diyalog yazarı olarak katkıda bulunuyor senaryoya.
| Mekke'nin Fethi sahnesi |
Çağrı filminin senaryosu ortaya çıkınca kaynak arama
çalışmaları başlıyor. Film için öngörülen bütçe yaklaşık 10 milyon dolar. Vasat
bir Hollywood filmi için bile epey düşük bir maliyet bu aslında. Ama parayı
bulmaktan daha mühim sıkıntılar ortaya çıkıyor. Sadece söylentiler üzerine Bazı
İslam ülkelerinden tepki görmeye başlıyor bile film.
Olaylar, olaylar…
Fas Kralı ikna ediliyor ve çekimlere 1976 yılında
başlanıyor. Akkad, o güne kadar denenmemiş bir şeyi, üstelik tüm İslam aleminin
gözü üzerindeyken yapabilecek kadar gözü pek bir insan: Filmin esas kahramanını
hiç göstermeyecek! Setler kuruluyor ekipler toplanıyor vs. Teknik ekibin
tamamına yakını Hollywood kökenli. Fakat büyük usta, hepsinin sözleşmesine
şöyle bir madde koydurmuş: “Müslüman bir asistan ile çalışacağız.” Yani, her
Amerikalı yanına bir Müslüman yardımcı alıp, film boyunca yetiştirecek. Muazzam
bir deha örneği…
Bırakınız yardım etmeyi, İslam kültürünün, mirasının üzerine
konup, ondan para kazanmayı hayat tarzı haline getirmiş bazı çevreler işi
azıtıyorlar ve uluslar arası tehdit boyutuna getiriyorlar. Özellikle Suudi
Kralı’nın dayatmalarına dayanamayan Fas Kralı, filme destek vermekten
vazgeçtiği gibi film ekibinin 15 gün içinde Fas topraklarından çıkmasını
istiyor. Bununla yetinilmeyip, hiç umut kalmasın diye kurulan tüm setler
yıkılıyor, mekanlar kapatılıyor.
| Baskılara dayanamayan Fas Kralı desteği çekip, film setini yıktırmıştı. |
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamasını beklediğimiz Mustafa
Akkad yılmıyor. Neredeyse binden fazla insan kaderinin ne olacağını beklerken,
sevindirici haber Libya’dan geliyor. Kaddafi hem filme para vereceğini hem de
ülkesinde çekebileceklerini söylüyor Akkad ve Quinn’e… Yalnız iki şartı
olduğunu ekliyor: İslam Alimleri senaryoyu onaylamalı ve kutsal şahısları
sadece Müslümanların oynadığı bir film daha çekilmeli.
Belki de daha hayırlı bir gelişmeye neden oluyor ve uzun
uğraşlar sonucunda Ezher Üniversitesi’nin onayını alıyor Akkad. Ve dünyada yine
o güne kadar yapılmamış bir şey daha yapılıyor; aynı anda iki film çekiliyor.
Önce Çağrı’nın oyuncu ekibi gelip sahneyi çekiyor, ardından Müslüman oyuncular
aynı sahneyi tekrar çekiyor. Aynı gün, aynı yerde… Ve ortaya hem “The Message”
çıkıyor hem “Er-Risale..”
| Ortada Akkad, sağlı sollu iki Hz. Hamza, iki Hind... |
Hz. Vahşi rolü
hayatını kararttı…
İlk senaryoda Hz. Bilal karakterinin rolü çok fazla. Zira
düşünülen isim Muhammed Ali. Ancak anlaşma sağlanamayınca bu rol epey
azaltılıyor. Onlarca enteresan ayrıntı var Çağrı’nın çekim öyküsüyle ilgili
ancak bir tanesi çok çarpıcı. Mustafa Akkad ‘Vahşi’ karakteri için oyuncu
düşünürken bir türlü kimse tam oturmuyor bu karaktere. Kaldığı otelde elektrik
teknisyeni olarak göre yapan Salim Gedara’yı görünce ‘işte bu’ diyor. Hakikaten
de Salim rolün hakkın veriyor. O kadar ki; Hz. Hamza’nın şehid edildiği sahne
diğer oyuncuların işi bozmaları yüzünden tam 5 kez tekrar çekiliyor. Zira, o
kadar duygusal ve başarılı bir sahne ki oyuncular Vahşi’nin, Hz. Hamza’ya
yaklaşmasına izin vermiyorlar ve bir şekilde çekimi bozup duruyorlar.
| En çok zorlanılan sahne: Hz. Hamza'nın şehadeti. |
Çekimden bir yıl sonra Salim, Akkad’ı arıyor ve ‘hayatımı
bitirdin’ diyor. Bu rolden dolayı işten atılmış ve sokağa çıkamıyor. Film epey
çileli bir serüvenden sonra iki yılda ancak tamamlanıyor. Binlerce kez
dinlediğimiz müziğini ise ünlü Fransız müzisyen Maurice Jarre, İngiliz Flarmoni
orkestrası ile hazırlıyor. Jarre teklifi alınca, müzikleri çölde bir çadırda
tek başına 2 ay kalarak yapıyor. Maurice Jarre bu film müziği ile Akademi
Ödülleri 'ne aday gösteriliyor.
Çağrı’nın gösterime girmesi de sancılı oldu. Amerika gibi
ülkelerde sinema sektörünü oluşturan tekelleri kırmak zaten mümkün değildi. Bu
nedenle çok kısıtlı sayıda salonda vizyon imkanı buldu Çağrı. Enteresandır, bu
salonlarda da Müslüman protestoları vardı. Pek çok Müslüman filmle ilgili en
ufak bilgileri dahi olmadan ‘Hz. Peygamberi gösteriyor, İslam’a hakaret’ ediyor
diye gösteriler düzenledi, filmin gösterimini engellemek istedi. Bu tür
eleştirileri bertaraf etmek adına, filmin en başına El Ezher fetvasını koyan
Akkad bile kendi dindaşlarının önyargıları karşısında şaşırıyor.
![]() |
| Çağrı aleyhine gösteriler... |
Türkiye mi?
O sırada zaten sinema salonlarımız seks filmlerinin esiri
olmuştu… Bırakanız dindar kesimi, Türk ailesi sinema salonlarının olduğu
sokaklardan bile geçmez olmuş, yollarını değiştirmişlerdi.
Buna rağmen 1979 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV
Merkezi'nde bir gala düzenlendi ve Akkad, yanına baş rol oyuncusu Anthony Quinn’i
de alıp geldi.
Film yıllar sonra ancak büyük kentlerin bazı salonlarında
gösterim imkanı buldu. İletişim imkanlarının kısıtlılığı ve Türk sinema
sektöründe kalem oynatan takımın ‘farklı’ kafası yüzünden asla sinema
salonlarında hak ettiği ilgiyi görmedi Çağrı.
![]() |
| Sene 1979, Akkad ve Quinn İstanbul'da... |
Anthony Quinn
Müslüman oldu mu?
Akkad ile yaptığımız sohbette meşhur duyumu da sorduk: Acaba
A. Quinn Müslüman olmuş muydu? Cevabı ‘Hayır’dı Akkad’ın, ‘Ama bizzat bana, bu
filmin İslam ile ilgili ön yargılarını kırdığını ve İslam’a müthiş saygı
duyduğunu kaç kere söylemiştir.” Diye ekleyerek. Bu bile yeterli olsa da,
özellikle ABD’de, yıllar geçtikçe müthiş bir etki yaptı Çağrı. Sadece bu film
ile İslam’a ısınan insan sayısı binleri, onbinleri aşmıştır. Bugün bile, her
kutsal gün ve gecede pek çok İslam ülkesi hala bu klasik filmi bıkmadan
yayınlar ve bizler de bıkmadan izleriz.
Filmin başarılı olduğunu ve Akkad’ın bu denemeden alnının
akıyla çıktığını Kaddafi’nin memnuniyetinden anlıyoruz. Kaddafi, bu projeden
hemen sonra Ömer Muhtar filmini teklif ediyor ve en az Çağrı kadar epik ve
etkileyici o film çıkıyor. Aslında, yazımızın başlığını, ‘Çağrı çekilebilse
bile Ömer Muhtar hiç çekilemez’ şeklinde yapsaydık sakıncası olmazdı. Zira Ömer
Muhtar teknik ve bütçe olarak Çağrı’dan çok daha büyük bir projeydi.
| En etkileyici sahnelerden biri: Halid B. Velid Müslüman oluyor. |
Merhum Akkad bizimle konuştuğu Yeşilköy’deki o otelde acayip
heyecanlıydı. Zira, kendisi ‘Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi” içerikli
bir film çekmesi için davet almıştı. Ne yazık ki, kendisini davet edenlerin
ufku –maalesef- bugün neredeyse hiçbirini hatırlamadığımız –küçümsemek için
söylemiyorum- ‘Ebu’ ile başlayan filmleri çekebilecek kadardı. (Kendisine bu
filmleri izleyip izlemediğini sorduğumda, bazılarını izlediğini ama böyle
filmler çekmek için ona ihtiyaç olmadığını söylemişti) Büyük Çekmece (İstanbul)
civarına gidip set kurulabilecek mekan bakmış, Türk sinema sektörünü yakından
incelemiş, kısacası dersini çalışmıştı. Hatta bir ara başıma vurarak, ‘İstersen
sen ve senin gibiler de bu projede görev alabilir, zira Fas ve Libya’da
yaptığımız gibi Türk gençlerini de projeye katmak isterim’ demişti. Ancak bir
süre sonra, davet edenler ile Akkad arasındaki vizyon makasının açıklığının
kapatılmayacak durumda olduğu anlaşıldı. Akkad, bir plato kurulmasından, belki
bir sektör oluşturulmasından ve daha sonra bu platoda onlarca film çekilecek
alt yapı oluşturulmasından bahsediyordu ama sanırım kendisinden istenen çok
daha mütevazı bir bütçe ile TV filmi gibi bir şey çekmesiydi. Maalesef olmadı
ve Amerika’ya döndü Akkad.
İslamı anlatan adam
İslam adına katledildi!
Kaderin garip tecellisi, İslam’a belki de tarihi boyunca en
çok hizmet eden bu filmin yönetmeni yine İslam hizmet ettiği iddiasında olanlar
tarafından katledilecekti.
Mustafa Akkad hayatının son on yılını Selahaddin Eyyubî'nin
hayatını konu edecek epik bir film için sponsor arayarak geçirdi ve 11 Kasım
2005'de Amman, Ürdün'de üç uluslararası otelin bombalanması hadisesinde kızı
Rima ile birlikte hayatını kaybetti. Bombalamaları El Kaide üstlenmişti. Dertli
yönetmen, iki gün boyunca hastanede yaşam savaşı verirken Ridley Scott, bugün
beğenerek izlediğimiz meşhur ‘Cennetin Krallığı’ isimli filmin çekimlerine
başlamıştı!
Kendisiyle bir otel lobisinde yaptığımız sohbetin bir
yerinde, cahilliğin verdiği cesaretle Kevin Reynolds’un çektiği Robin Hood
filmini izleyip izlemediğini sordum Akkad’a. Gülümseyerek baktı. Faslı Azim
(Morgan Freeman canlandırmıştı) tiplemesi ve imanlı bir karakterin doğru
konumlandırılmasıyla ilgili bir şeyler geveledim. Şöyle dedi: “Amerika’da
öğrencilerim var. Müslüman olanlar da var. Ancak üzülerek görüyorum ki,
bazıları sadece ibadeti düşünüyor, bazılarının ise din ile hiç ilgisi yok,
sadece kültürel Müslümanlar. Hem sanatı, hem inancı önemseyen genç kitle
maalesef çok az…”
Akkad’a göre mesele; yitirilen, kaybolan bakış açısının
yakalanmasıydı. Yoksa sadece parayla, teknik ekipmanla olacak işler değildi
bunlar. Sanata, sinemaya daha geniş bir vizyon ile bakacak sanatçı, yazar ve
yapımcılara ihtiyaç vardı. Ekledi: ‘İşte ben, yıllardır bunları arıyorum!’
Böylesi muazzam bir ustayı maalesef en verimli çağlarında
yitirdik. Mustafa Akkad’ın ölümü bu nedenle tarifi imkânsız bir kayıptır.
Sadece sinema adına değil, İslam adına da…
![]() |
| Kabe Yollarında belgeselinin broşürü. |
Kabe Yollarında
Peki, tüm bunlar olup
biterken Türkiye’de durum nasıldı?
Bakalım…
Yücel Çakmaklı’nın öncülülüğünü yaptığı bir kuşak 1960’lı
yıllarla beraber sinemada teorik ve pratik olarak varlık göstermeye başladı.
Çakmaklı, aşağı yukarı Mustafa Akkad ile aynı mefkureyi savunan bir amaç için
1968’de kurduğu Elif Film ile ilk proje olarak da ‘Kabe Yollarında’ isimli bir
belgesel çekmiş ve sinema izleyicisinden olumlu tepki de almıştı.
Ancak şirketin ilk konulu filmi olan ‘Birleşen Yollar’ için aynı
şeyi söylemek mümkün değil. Malum,
bugünlerde ATV’de yayınlanan ‘Huzur Sokağı’ isimli diziye kaynaklık eden
romandan uyarlanan ‘Birleşen Yollar’, gösterime girdiği anda belli bir izleyici
kitlesini yakalamasına rağmen, en büyük reaksiyonu dindar kesimden ve
muhafazakar medyadan almıştı.
Sonrasında MTTB Sinema Kulübü ile sadece o dönem öncesine
göre değil, bugün bile pek rastlayamadığımız yoğunlukta sinema konuşulmaya
başlandı. Sinema tutkusu olan gençler bir araya geliyor, film izliyor,
tahliller yapıyorlar ve bunları medya aracılığıyla geniş kitlelere duyuruyor,
teorik tartışmalar, kuramsal açılımlar içine girmeye çabalıyorlardı.
![]() |
| O dönem henüz gazetelerde tefrika edilen Huzur Sokağı'nın uyarlaması: Birleşen Yollar. Film, romandan önce tamamlandığı için muhtemelen romanın finali, filmden alındı. |
Fakat bugün baktığımızda; tüm iyi niyet ve samimiyete rağmen
o dönemdeki ülkemizdeki sinema ortamının; genişleyen, sınır dışına doğru
zorlayan, içerikten estetiğe evrensel olmaya çabalayan bir görüntüden
ziyade; gittikçe kendi dar kalıplarının
içine hapsolan, daralan ve nihayet çekildiği topraklar haricinde çok fazla
anlam ifade etmeyen bir tarza dönüştüğünü görüyoruz.
Merhum Çakmaklı’nın neler yaptığını, ne gibi fedakârlıklara
katlandığını en iyi bilenlerden biriyim. Ancak, kabul etmek lazım ki; insan
kurabildiği hayalleri kadar muvaffak oluyor. Mustafa Akkad, dönemin şartlarına
göre çok daha zor olan bir işe kendini adamıştı; Suriye’nin ücra bir
beldesinden sinemanın merkezine gidip, hayalini gerçekleştirmek. O nedenle
uzaktan bakıldığında boyunu çok aşan büyük ve evrensel bir işe soyunmuşken,
bizde Asaf Tengiz'in çektiği "Hz. Ömer'in Adaleti", Nuri Akıncı'nın
çektiği "Hz. Yusuf'un Hayatı" ve "Kız Evliya" ile Çetin
İnanç'ın çektiği "Hz. Bilal-i Habeşi" gibi, bugün sadece ‘nostalji’
olsun diye izlenebilen ‘piyasa’ filmleri çekiliyordu. Zira bu filmler, bırakınız
belirli bir iddia taşımayı, içi boş taklit yapım olmaktan ileri gidemiyordu.
Şubat 1973'de, Taksim'deki Venüs Sineması'nda yapılan ‘Mısır
Filmleri Toplu Gösterisi’, Yeşilçam’da taklit bir ‘dini film’ furyasını
tetiklemişti. Misal, Niyazi Mustafa'nın çektiği ‘Rabia'tül Adeviye’ adlı Mısır
filmi, Osman Seden ve Süreyya Duru tarafından ayrı ayrı uyarlandı. Sinemalarda
başrolünü Fatma Girik ve Hülya Koçyiğit’in oynadığı aynı senaryolu ve konulu
iki filmin aynı anda vizyona girmesi, Yeşilçam’ın bu işe sadece ‘ticari’
perspektiften baktığının ispatı gibidir. Üstelik bu arada, Akün Film, Rabia
filminin orijinalini getirip piyasaya sürünce, gösterim olan ve aynı konuyu
işleyen film sayısı üçe çıkmıştı.
Çağrı çekmek neden
zor?
Burada Milli Sinema Tarihi ya da Yücel Çakmaklı
filmografisinin analizini yapacak durumumuz yok. Merak edenler, bir kısmına
benim de katkıda bulunduğum (özellikle ‘Milli Sinema ve Yücel Çakmaklı’
maddesi) “Türk Sineması’nda Yerli Arayışlar” isimli kitaba bakabilirler.
(Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları , 2010)
Fakat 100 yıldan fazla bir geçmişe sahip olan sinemanın 40
yıldan daha büyük bir diliminde varlık göstermeye çalışan ‘inanç’ merkezli filmler dikkatle analiz
edildiğinde, bugün için şu temel sorunları görmek mümkün.
1- Hikaye: Her fırsatta çok büyük tarihe, önemli bir geçmişe
ve destansı hikayelere sahip olduğumuz söyleyip bununla gurur duyarız. El hak,
haklılık payı büyük bir tespittir bu. Ancak sıkıntı şurada; tarihi ciddiyetle
ve bilimsel objektiflikte ele alabilen eser sayımız yok denecek kadar az. İslam
ya da Türk tarihini hakkıyla filme alabilmek için, filme malzeme olacak
derecede sağlam metinler –yeteri kadar- olup olmadığı tartışma konusudur.
2- Senaryo: Var olan
önemli tarihsel metinleri anlayabilecek, bunu hakkıyla sinemaya aktarabilecek
derecede sinemayı ve dramaturjiyi bilen insan sıkıntısı da en önemli
etkenlerden biri. Merhum Akkad’ın dediği gibi, tarihi, inancı,
hassasiyetleriyle bilen insanların sinemayı bilmemesi, sinemayı bilenlerin de
bu hassasiyetleri umursamaması, ya ‘İstanbul Kanatlarımın Altında’ gibi
oryantalist yapımlar yahut ‘Muhteşem Yüzyıl’ gibi garabetler üretilmesinden
başka bir işe yaramıyor.
Senaryo meselesi sadece ‘teknik’ açıdan sıkıntılı bir alan
değil, ‘tercih’ açısından da problemli. Film Arası Dergisi’nin son sayısında
kapak yaptığı ‘Darbe ve Sinema’ dosyası vesilesiyle de belirtmiştim; inanç
hassasiyeti olan sinemacılarımızın ‘toplumu doğru okumak’ gibi bir problemleri
olduğunu düşünüyorum. Çok basit bir örnek: 28 Şubat bu ülkenin üzerinden
silindir gibi geçmiş, toplumu; özellikle muhafazakar kesimi dümdüz etmiş bir
süreç. Siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel vesaire, birçok alanda inanılmaz
kırılmalar, ezilmeler, deformasyon yaşanmış. Peki, siz sadece bir adet bile
olsa, bu süreci aklı başında irdeleyen (başarısız da olsa) bir film gördünüz
mü?
![]() |
| TGRT/İFPAŞ yapımlarından Hasat- Hacı Bayram Veli Hz. (1993) |
3- Yönetmen: Diyelim ki çok güçlü metinler bulundu ve
şuurlu/yetenekli senaristler ile bunlar birer sinema tekstine dönüştürüldü. 40
yıllık (elbette ülkemiz için söylüyorum) yerli (bunu coğrafi/lokasyon anlamında
kullanmıyorum) sinema hassasiyeti olan film tarihimize baktığımızda, bu tür
çalışmaları yapan yönetmen sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini
görüyoruz. Olanlar da, neredeyse her adımda destek yerine köstek görmüşler.
Şüphesiz kusursuz ya da yanlışsız değiller. Lakin eleştirilirken hatalarını
fark ettirecek bir dil kullanmak yerine, ‘Bu ne kepazelik’ yaklaşımıyla
büsbütün küstürülmüş ya da kimin ne dediğini umursamaz hale gelmişler.
4- Yapımcı: Hiç unutmam, ‘İslami Holding’ olarak bilinen
kuruluşlardan birinin patronuyla, vaktiyle yaptığımız görüşmede, ‘Kardeşim
getirin Çağrı gibi senaryo, ne kadar para istiyorsanız verelim!” demişti. Aynı
zat, bir süre sonra hiç de fena olmayan bir senaryoyu, başkasına (bir bilene)
okutmak yerine kendi okumuş ve ‘Bu ne biçim senaryo kardeşim, bir
‘Selamünaleyküm’ bile yok’ diyerek iade etmişti.
Ve bir dostumun şöyle bir iddiası var: Bu zihniyete,
Cesuryürek, Gladyatör gibi filmlerin senaryolarını versen dahi beğenmezler. Ki
hatta merhum Akkad yaşıyor olsa ve eliyle Çağrı’nın senaryosunu verip
yapımcılık teklif etse, kabul görür müydü emin değilim.
Belki biraz sert gelebilir bu iddia ama tamamen haksız da
sayılmaz… Bugün İslami hassasiyeti olan büyük şirketlere baktığımızda, hemen
hiç birinde kültür-sanat ile ilgili bir kaygı görmüyoruz maalesef. ‘Olmasın’
demiyorum asla ama futbola, basketbol ve diğer sporlara yapılan harcamaların
yüzde birini sanata-sinemaya ayırmış olsalar, bugün bu tartışmaların hiç biri
yapılıyor olmazdı. Harcadıkları para o kadar büyük ki, günümüzde sponsorluk
aracılığıyla alınan bir sporcu fiyatına film çekmek mümkündür.
Mevlana bugün yaşasa, taşlarız!
5- Siyaset: Eskiden şöyle beylik projeler vardı; ‘Duydunuz
mu Atatürk filmi çekilecek ve başrolde Banderas oynayacakmış!’ Böyle onlarca
benzer haber gösterebilirim size. Devlet, yapması gereken asli vazifesini
bırakıp, film yapımcılığına soyunmayı çok denedi. Yetkililerin ‘Bu iş için tüm
imkânlarımızı seferber ederiz’ açıklamalarını dün gibi hatırlıyorum. Ve birkaç
uygulama da yapıldı. Dönemin muktedirleri, kendi düşünce yapılarına göre film
çektirdiler ama hiç biri ‘Resimli İnkılap Tarihi’nden öteye geçemedi.
![]() |
| TRT Yapımı Cumhuriyet-Ziya Öztan (1998) |
6- Seyirci: İşte kendimize batırabileceğimiz bir çuvaldız.
Size yakın zamanda yaşadığım bir olayı hatırlatarak açayım bu bölümü. Ateşin
Düştüğü Yer isimli filmini sosyal medyada paylaşmıştım. Doğal olarak, günlük
siyaset ve polemik mesajlarımın onda birinden bile daha az geri dönüş aldım.
Hadi buna eyvallah. Ama bir arkadaş şöyle yazmıştı: ‘Çok sıkıcı, fragmanı
yarıda bıraktım.’ Elbette, saçmalığın daniskasıydı ve bizim ‘tekrar seyir değeri’
dediğimiz bir ölçüt vardı, bu filmin özellikle fragmanının bu değeri çok
yüksekti. Önyargı, bir noktada ukalalığı da yedeğine alarak günümüz insanlarını
vurdumduymazlaştırabiliyordu.
![]() |
| Çakma Çağrı'lardan biri: İslamiyetin Doğuşu (1987) |
Ve daha acı bir durum var: Hiç umursamamak. Biliyorsunuz
işte, Peygamber Efendimizi aşağılamaya çalışan film dolayısıyla nasıl da gaza
geldik. Tepkiler gösterdik, imkan olsa Youtube gibi video sitelerini basıp,
‘kaldırın bu videoyu’ diye diklenecektik. Günümüz Müslümanlarının çoğunda bu
sıkıntı var ne yazık ki: Destek yerine tepkiyi, güzeli ortaya çıkarmak yerine
çirkini yok etmeyi tercih ediyoruz. Oysa ikisinin de aynı derecede olması,
hatta ilkinin öncelikli olması gerekiyor.
Bir de şu var: En acımasız ve hoşgörüsüz yüzümüzü kendimizle
ilgili yapılan çalışmalarda ortaya çıkarıyoruz. Bu konuda acayip zalim ve
hoşgörüsüzüz. Diyelim ki bir film çekildi (ya da dizi) hemen saldırı ve dudak
bükme moduna geçip, ‘Bu ne kardeşim, böyle film mi olur’ diyerek aşağılıyor,
şevk kırıyor, cesaret edip üretenleri yerle bir ediyoruz.
Daha önce de bir vesile ile yazmıştım: Şimdilerde
beğendiğimiz, bayıldığımız ve tasavvufî boyutundan çıkarıp neredeyse dünyevi
aşkın folklorik öğelerinden biri durumuna getirdiğimiz Hazreti Mevlana bugün
yaşasa, Allah bilir nasıl eleştirir, nelerle suçlar, nasıl yalnızlaştırırdık?
“gel, ne olursan ol yine gel’ neyin nesidir canım!
İşte bu ve benzeri nedenlerden dolayı bırakınız Çağrı’yı,
mütevazı orta yol bir film bile çekmek çok zordur. Zira hikayeyi bulmak,
yazdırmak, yönetmeni ayarlamak, parayı bulmak, gösterim için salon tedarik
etmek, seyircinin ilgisini çekebilmek gibi kocaman bariyerler vardır.
Soruyu şöyle sormak en doğrusu belki: Biz bu konuda ne
yaptık? Biz, yani hepimiz; kendi durumlarımıza göre, parası, kalemi, yeteneği,
hiçbir şeyi yoksa azıcık vakti olan… Öylesine değil, samimi olarak sorup
cevabını alabilirsek, bu soru anlamlı olacaktır.
Ha, tüm bunları yazdık diye, ilânihaye durum böyle gidecek
değil elbet. Geçmişte olduğu gibi, bugün de bu işin ‘deliler’i çıkacak, bu işe
emek, para, hayatını yatıracak ve balığı çok umursamadan ‘Hâlık’ ile yetinmeyi
tercih edecektir.
Çağrı kamera arkası
3 Ekim 2012 Çarşamba
1 Ekim 2012 Pazartesi
Arz-ı hal
Sor denize nasıl ağlar balıklar.
Sor denize, nasıl bekler sahiller.
Geceyi sor, üşüyüp titremeyi.
Dalgaların sahibi anlatsın gurbeti.
Hüznü buluta, hasreti eylüle sor.
Sor denize, nasıl özler martılar!
Sor ki açılsın sırlar,
suya insin bulutlar.
30 Eylül 2012 Pazar
Yalın-ız
‘Nene’ dedim, ‘dedemin elini tutar mıydın, vakitli
vakitsiz?’
Durdu ve şöyle dedi,
"şimdi çok üşüyorum oğul!"
"şimdi çok üşüyorum oğul!"
Veda
Gidiyor Eylül
ve biz
Yine umut istifliyoruz
dökülen yapraklar arasına.
Bu gidiş…
Kesif bir hüzün kalacak geriye.
Ve iflah olmaz erteleyiş....
29 Eylül 2012 Cumartesi
28 Eylül 2012 Cuma
Çanakkale Çocukları: Hush, big boy don't say a word!*
Sinema ‘buluş’ demek. Orijinal bir fikriniz, buluşunuz olur
ve bunu bu sanatın kuralları çerçevesinde geliştirir, süsler, seyircinin
beğenisine sunarsınız. Bu ilk adım çok önemlidir, zira işin ‘sanat’ kısmı
esasen buraradır. Gerisi büyük oranda ‘zanaat’a girer. Kabul etmek lazım ki,
Sinan Çetin önemli bir buluş insanı. Ne var ki, son zamanlarda bu yeteneğini
ciddi anlamda ‘ticari’ alana kaydırmış durumda ve bunun semeresini de alıyor.
“Yapmayın siz kardeşsiniz” ana fikri tragedya yazarlarından
beri (ki Habil-Kabil’e kadar gider) tutan bir ‘buluş’tur. Birbiriyle alakasız
gibi görünen pek çok hikâye, roman, tiyatro ve sinema eserinin ana fikrinde
bunu görmek mümkündür. Esasen iki yol
vardır bu tür drama işlerinde: Ya hikâyeden yola çıkıp bir kalıba oturtursunuz
ya da kalıptan yola çıkar hikâyeyi geliştirirsiniz. Sinan Çetin’in son filmi
Çanakkale Çocukları, bir buluşu gerçek bir savaşa oturtmayı deneyip, pek
uymayınca gerçeküstü güzergâha sapan, ne yazık ki bunda da pek parlak netice alamayan bir
çalışma. Üstelik bunu yaparken bir tüccar acımasızlığı ve hoyratlığı var ki, bu
durum filmin önüne geçiyor. Dolayısıyla filmi, sinema düzleminde tahlil etmeden
önce bu meselelere eğilmek gerekiyor. Önemli zira!
Hepsinden önce hikâyeyi aktarayım ki, neyin üzerine
konuştuğumuz anlaşılsın: 1. Dünya Savaşı'nın alevlendiği yıllarda, İttihat ve
Terakki'nin önde gelen adamlarından olan Kasım Bey ile evli olan Avustralya
asıllı İngiliz vatandaşı Kathrine, bu evlilikten de Osman ve James isimli iki
erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Babaları Kasım Bey, Osman’ı madenleri
tanımaya, James’i ise eğitim için İngiltere’ye yollamıştır. Fakat Kathrine
çocuklarından ayrıldıktan sonra rahat uyku uyuyamaz ve karabasanlar görmeye
başlar. Özellikle iki kardeşin karşılıklı savaştığını ve birbirini öldürdüğünü
görür. Ve sonunda gördüğü rüyaların etkisiyle cepheye gidip, çocuklarını bulmak
için harekete geçer. Film, iki siper arasında bir annenin ‘düşman kardeşler’i bulup,
ölmelerine engel olma çabasını anlatmaktadır.
Başta da vurguladığım gibi, ‘yapmayın kardeşsiniz’ teması
iyi bir şablondur ve yerinde kullanıldığında güzel sonuçlar verir. Lakin…
İsterseniz, işe bir de gerçek üzerinden okuma yaparak bakalım.
Çanakkale Savaşı malum; 1. Cihan harbi esnasında Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. Bu savaşın maliyeti ve kayıplarıyla ilgili rakamlar çok değişiklik arz etse de, sadece bu muharebede 100 bine yakın şehidimiz olduğunu yazıyor kitaplar. Çanakkale’yi milyon tane farklı hikâye ve perspektif ile ele alabilirsiniz ve sinema yeteneğinize göre de başarılı olur. Ancak, üzülerek belirteyim ki, bu gerçek savaş bir tek yukarıda anlatılan kalıba uymaz. Uymaz, çünkü savaşın nedeni, özü ile en ufak bir ilgisi yoktur bu durumun. Hele bir de bazı kavramlar hakkında kafanız epey karışık ya da yanlış bilgiler ile mücehhez ise ortaya Çanakkale Çocukları gibi bir şey çıkar.
Filmi izledikçe, Sinan Çetin’in pek çok kavramı ya yanlış
bildiğini ya da bilerek yanlış anlattığını görmek üzücü. Üzücü; zira hayat,
ölüm, iman, keramet, mucize, savaş, katliam, terör gibi kavramlar, sizin
zihninizde bir şeylere tekabül edebilirken, bunu gerçek bir olaya uygularsanız
hem gerçeğin yüzünü gözünü dağıtırsınız, hem de kendi zihninizdeki algıları
hakikatin gölgesine gizleyemediğiniz için, komik durumlara düşersiniz. İşin,
niyet sorgulaması kısmında değilim ben. Orası ayrı, yani, tüm bunların, bir
menfaat için mi yoksa cidden öyle olduğuna inanıldığı için mi yapıldığını
bilemeyiz.
Şunu biliyoruz ama: Biri çıkıp ‘Çanakkale nedir?’ diye sorsa, Çanakkale Çocukları filmini gösterip ‘İşte bu değildir’ demek mümkün. Zira Çetin, Çanakkale Savaşı üzerinden günceli okuma ve mesaj verme gayretine girişiyor. Dil, kültür, inanç, hayat ve ölüm gibi kavramlar hakkında bir fikri elbette olacaktır. Ve ülkenin bugün yaşadığı sıkıntıların bu fikir ışığında çok basit çözüm önerileri de. Kimse bir şey diyemez ama bunu ifade etmek için bir film çekmek, hele de fikrinizi ‘gerçek bir savaş’a yedirerek vermeye kalkışmak, bazen facia düzeyinde sonuçlara gebe olabiliyor.
![]() |
| Çanakkale Çocukları'nda bol bol ayak sesi duyuyoruz; Mallick, Angelopoulos, Von Trier, Spielberg vs. |
Şunu biliyoruz ama: Biri çıkıp ‘Çanakkale nedir?’ diye sorsa, Çanakkale Çocukları filmini gösterip ‘İşte bu değildir’ demek mümkün. Zira Çetin, Çanakkale Savaşı üzerinden günceli okuma ve mesaj verme gayretine girişiyor. Dil, kültür, inanç, hayat ve ölüm gibi kavramlar hakkında bir fikri elbette olacaktır. Ve ülkenin bugün yaşadığı sıkıntıların bu fikir ışığında çok basit çözüm önerileri de. Kimse bir şey diyemez ama bunu ifade etmek için bir film çekmek, hele de fikrinizi ‘gerçek bir savaş’a yedirerek vermeye kalkışmak, bazen facia düzeyinde sonuçlara gebe olabiliyor.
Daha da müşahhaslaştırayım; söylediğim bu konuyu alıp
günümüz terör sıkıntısına uyarlayabilirsiniz ve çok daha iyi netice
alabilirsiniz. Misal; Tanovic’in ‘No Man’s Land’ filminde olduğu gibi tek
siperde iki düşmanı bir araya getirir ve ‘aslında yok birbirinizden farkınız, o
halde bu kavga niye?’ sorusunu sorabilirsiniz. Ama bu ‘buluş’u kalkıp tarihi
gerçekliğe, bir milletin varlık mücadelesi verdiği ‘istiklal’ savaşına yedirmeye
kalkarsanız, hem tarihe, hem hakikate, hem de sinemanın ruhuna haksızlık etmiş
olursunuz. Emperyalizmin çamurlu çizmelerinin izi, yakın tarihimizin yüzünde
tüm çirkefliğiyle dururken, işi basitleştirme, önemsizleştirme çabasına
girerseniz, merhum Akif çıkar karşınıza ve ‘Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır
doğranan/ Ey sıkılmazsan, ağlamazsan bari gülmekten utan!” deyiverir. Yıllardan
beri Türkiye’nin tüm enerjisini ve barışını adeta bir sülük gibi emen terör ve
beraber yaşamak konusunda söyleyecekleriniz olabilir, lakin bunu 'Çanakkale' yerine
‘Sinan’ın Çocukları’ adı altında yapmanız, en azından vicdani bir hassasiyet
olmalıdır.
Çetin’in Çanakkale Çocukları filmi, bu gözle okunduğunda
epey insafsız ve -maalesef- iz’ansız bir çalışma. Bir milletin ölüm/kalım mücadelesini
‘Biri size, hayattan daha büyük bir amaçtan bahsediyorsa ona gülümseyin’
cümlesiyle okumaya kalkışırsanız, sızlattığınız şey sadece binler, onbinlerin
kemikleri değil, yaşayan vicdanlar da olur. Ve şöyle de bir çelişkiye
düşersiniz; bir yandan ‘uğruna ölecek hiçbir ey yoktur, evlatlarımızdan başka!”
derken diğer yandan 'Hani hayattan büyük amaç yoktu?' sorusu karşınızda durur.
Filmin, vermeye çalıştığı mesajın problemli olmasından bahsetmiyorum. Ölümü ve kutsalı değersizleştirme gibi bir çabayı da anlayabilirim. Ama bunun Çanakkale üzerinden yapılmaya çabalanması acıtıyor insanı. En çok bilinen cümlesi, 'Ben size ölmeyi emrediyorum' olan bir savaşı bu mantıkla okumaya kalkarsanız, milleti kendinize acı acı güldürürsünüz.
![]() |
| Filmin en kalabalık sahnelerinden biri. |
Filmin, vermeye çalıştığı mesajın problemli olmasından bahsetmiyorum. Ölümü ve kutsalı değersizleştirme gibi bir çabayı da anlayabilirim. Ama bunun Çanakkale üzerinden yapılmaya çabalanması acıtıyor insanı. En çok bilinen cümlesi, 'Ben size ölmeyi emrediyorum' olan bir savaşı bu mantıkla okumaya kalkarsanız, milleti kendinize acı acı güldürürsünüz.
Üstelik kocaman bir çelişki de perde ebadında karşımızda
duruyor; Anne sevgisini kutsal ve eşsiz yapan şey nedir ki? Kimdir hayatı
veren; anne mi?
Filmin böyle milyon tane sıkıntılı mesajı ve repliği var.
Kimi zaman klişenin en dibini bulan, kimi zaman didaktizmin zirvelerine
tırmanan bir yapıda yalpalayıp gidiyoruz sahneler boyunca.
Kaldı ki, Çanakkale Çocukları ‘'estetik' olarak da sorunlu,
epey sorunlu hem de.
Bir kere ‘basit’ bir film. Basitlikten kastım ucuzluk ya da
bayağılık değil (Kaldı ki filmin bütçesi ile ilgili söylenenlere bakınca bu
konuda da bir yanlışlığın olduğunu düşünüyor insan) ‘lineer’ oluşu. Senaryodaki
açıklar, her ne kadar filmin çok uzun süreden beri tasarlandığı söylense de,
metnin çala-kalem yazıldığını gösteriyor. En baştan başlayıp, dozu giderek artan
bir hamaset, finale doğru bizi ‘büyük nutuk’ ya da ‘seküler vaaz’a taşıyor.
Filmi basitleştiren
en önemli unsur mekan. Magazin medyasında bu filmle ilgili ‘Sinan Çetin’in
evinin bahçesinde çektiği film’ türünden haberler çıkınca pek inanmamıştım. Lakin
doğruymuş. Filmin oyuncusu Oktay Kaynarca, galada ‘Gelip baktığımızda Sinan’ın
evinin Çanakkale’den farkının olmadığını gördük’ demesi enteresandı. İçimden,
‘iyi ki Mekke’ye benzemiyor buralar, yoksa Çağrı’yı da çekerdi’ gibi bir
düşünce gelip geçti. Çanakkale dediğimiz şey, 'karşılıklı kazılmış iki mevzi,
ortada bir çukur ve iki bayrak' değil, olmasa gerek. Bu basitliği yakın planlar
ve kameranın arkasını yere bastırarak atlatabileceğini düşünmek şaşırtıcı.
Aksesuar mesela... Toplam 7 tüfek, bir çift koltuk değneği, bir dürbün ve paslı kasatura ile tarihi film çekmeye kalkışmak da büyük cesaret. Mekan ve aksesuar açısından Çanakkale’nin Çocukları, bana son dönemde tartıştığımız ‘Müslümanların Masumiyeti’ filmini hatırlattı. İçerik olarak elbette kıyaslamıyorum ama prodüksiyon ve ticari kaygı olarak neredeyse aynı… Otomobil üzerinde durmayacağım, otomobil sahnelerindeki ‘greenbox’ların bu basitliği tırmandırdığını düşünüyorum. 5 milyon dolar bu filmin neresine harcandı bilemiyorum lakin en azından ‘sinek’ meselesi daha gerçekçi çözülebilirdi sanırım. Film boyunca uçan ama tek kare dışında konmuş görmediğimiz, muhteşem ses çıkaran ‘uçuşan siyah noktalar’ bir süre sonra yabancılaşma efekti gibi duruyor.
![]() |
| Oktay Kaynarca, savaşmaktan yorgun düşmüş subaydan çok, mahalle bitirimi edasında oynar gibi. |
Aksesuar mesela... Toplam 7 tüfek, bir çift koltuk değneği, bir dürbün ve paslı kasatura ile tarihi film çekmeye kalkışmak da büyük cesaret. Mekan ve aksesuar açısından Çanakkale’nin Çocukları, bana son dönemde tartıştığımız ‘Müslümanların Masumiyeti’ filmini hatırlattı. İçerik olarak elbette kıyaslamıyorum ama prodüksiyon ve ticari kaygı olarak neredeyse aynı… Otomobil üzerinde durmayacağım, otomobil sahnelerindeki ‘greenbox’ların bu basitliği tırmandırdığını düşünüyorum. 5 milyon dolar bu filmin neresine harcandı bilemiyorum lakin en azından ‘sinek’ meselesi daha gerçekçi çözülebilirdi sanırım. Film boyunca uçan ama tek kare dışında konmuş görmediğimiz, muhteşem ses çıkaran ‘uçuşan siyah noktalar’ bir süre sonra yabancılaşma efekti gibi duruyor.
Anlatımda da bir kararsızlık mevcut. Gerçi yönetmen gala
öncesinde bu konuda uyarı yaptı. Gelin görün ki, her seansa bir tane
açıklayıcı insan koyup, seyirciye bunun izahı gerekiyor sanırım. Film, açılış
sahnesinde ‘gerçeküstü’ bir dili tercih ettiğini gösteriyor. İlerleyen
sahnelerde bu dil, gerçek ile o kadar ‘çorba’ hale geliyor ki, seyirciler
arasında ‘Sır Kapısı – Çanakkale’ tespitleri yapacak kadar işin ucu kaçıyor. Yönetmen
Çetin, her ne kadar ‘3 saatti, kısalttım’ dese de, bence filmi uzatmak için
epey çaba harcanmış. Gereksiz plan tekrarları, -inceden- anlatımı güçlendirmek
adına yapıldığı hissi vermeyi amaçlasa da, askerin çukura atıldığı sahnede,
tabiri caizse tekrarın dibi yakılıyor.
Hikayeyi ‘anlatıcı’ ile aktarmak güzel bir tercih, ancak
Çanakkale Çocukları bunda da pek kararsız. Mallick’in ‘İnce Kırmızı Hat’tına
öykünmek güzel de, ‘perfore’deki kararsızlık rahatsız edici boyutta. Öyküyü
anlatan anlatana… Daha fenası şu; Sinan Çetin Çanakkale ile ilgili bir film
çekmek isteyince, gidip oraları görmüş mü bilmiyorum, lakin Çanakkale Çocukları
filmi (içerikten bağımsız olarak söylüyorum), bahsi geçen savaşın bir ‘lise
müsameresi’ hüviyetinde. Yer yer, geldiği nokta Çanakkale’den ziyade ‘Tosun
Paşa’ tadında; Tellioğulları ile Seferoğulları ‘Yeşil Vadi’ için kapışıyorlar sanki!
Kaynarca’nın da söylediği gibi -ki birçok Çetin filminde bu
tat mevcuttur ve bu kadar rahatsız edici değildir- Çanakkale Çocukları, bir
Sinan çetin Masalı. Finaldeki ‘ninni’ de bu hissi epey güçlendiriyor. Ne ki
masal anlatmanın da bir ‘kuralsızlık’ olduğunu söylemek insafsızlık olsa gerek!
Finaldeki ninni yerine ‘benim minik cücelerim’i koysaymış da olurmuş!
![]() |
| Yönetmen, savaşa olabildiğince yüklenip, değersizleştirirken, Anzak cephesine karşı klişe duruşunu bozmuyor. |
Ve klişeler. Her ne kadar yönetmen başta bahsini ettiğim,
bence bu çağın hastalığı olan ‘değersizleştirme/önemsizleştirme’ye duçar
olmuşsa da, mebzul miktarda ‘beyaz adam’ kaygı ve bakış açısı doluşturuyor.
Cephelere göz atarken, muhtemelen, elinde olmadan tercih yapıyor mesela. Anzak
siperi daha itici gösteriliyor bize ki, bu filmin temel bakışıyla çelişen bir
durum. Hele hele ‘Anne James Anzak olmuş’ ya da hain (!) Anzak keskin nişancısı
için söylenen, ‘Kaçın, çünkü onun çocuğu yok, sizi vurur’ replikleriyle zirveye
ulaşıyor.
Çetin’in çok beğendiğim filmi ‘Komser Şekspir’deki en zayıf taraf; oyunculuklardı. Açıkçası Sinan Çetin’in oyuncu yönetimini çok önemsemeyen biri olduğunu düşünürdüm. Bu filmde öyle değil gibi. Her ne kadar oyuncuların çoğu replik okuma konusunda özgür bırakılmış hissi verilse de, Haluk Bilginer, karton gibi duran karakterini oyun gücüyle epey yukarı çekiyor. Keza, Yavuz Bingöl’e o kadar uzun ‘perfore’ okutmak iyi bir tercih değil. Keşke sadece kendi diyaloglarını okuyup, şarkı söyleseymiş, dedirtiyor. Kathy ve çocukların oyunları hakkında bir şey söyleyip daha fazla üzmek istemem açıkçası. Oktay Kaynarca ise, sanki biraz önce geldiği dizideki rolünden çıkmadan, kumandan kostümünü ‘kabadayı’ karakterinin üzerine geçirmiş gibi duruyor.
![]() |
| Film kadrosu hatıra fotoğrafı çektirirken. |
Çetin’in çok beğendiğim filmi ‘Komser Şekspir’deki en zayıf taraf; oyunculuklardı. Açıkçası Sinan Çetin’in oyuncu yönetimini çok önemsemeyen biri olduğunu düşünürdüm. Bu filmde öyle değil gibi. Her ne kadar oyuncuların çoğu replik okuma konusunda özgür bırakılmış hissi verilse de, Haluk Bilginer, karton gibi duran karakterini oyun gücüyle epey yukarı çekiyor. Keza, Yavuz Bingöl’e o kadar uzun ‘perfore’ okutmak iyi bir tercih değil. Keşke sadece kendi diyaloglarını okuyup, şarkı söyleseymiş, dedirtiyor. Kathy ve çocukların oyunları hakkında bir şey söyleyip daha fazla üzmek istemem açıkçası. Oktay Kaynarca ise, sanki biraz önce geldiği dizideki rolünden çıkmadan, kumandan kostümünü ‘kabadayı’ karakterinin üzerine geçirmiş gibi duruyor.
Belki çok fazla hissedilmiyor gibi ama Çanakkale Çocukları
‘izlenme tahammülü’nü tamamen müziğinden alıyor gibi geldi bana. Zaman zaman
batı klasiğine (Verdi miydi?) de müracaat eden müzik, filmin tıkandığı
noktalarda girip, Çanakkale Çocukları'nı sırtlıyor.
Daha önce çekilmiş filmlerden bolca esinlemeler de taşıyan
film, dip koçanı ele vermek gibi bir kaygıyı da taşımıyor açıkçası. Çetin, kah
Terence Mallick olmaya soyunuyor, kah Lars Von Trier, kah Steven Spielberg...
Nispeten eğlenceli bir film Çanakkale Çocukları… Mevzu
eğlence kaldırır mı, derseniz, o kısmını bilemiyorum.
Son bir not; ‘Ölüm kötü, hayat güzel’ fikri üzerine bu kadar
sıkıntıya girmeye ve para harcamaya gerek var mıydı, emin değilim. Hani
Çetin’in son görüşlerini okuduktan sonra, ‘Parayı, terör meselesinin çözümü için
bölgeye yollasa daha hayırlı olabilirmiş’ diyenler de çıkacaktır…
*Sus, kocaoğlan tek kelime bile etme!
Filmin finalindeki İngiliz ninnisinin orjinali....
Sesleniş
‘Nene’ dedim, ‘dedem seni sevdiğini hiç söyledi mi?’
Durdu ve şöyle dedi,
"beni hep 'çiçeğim' diye çağırırdı
oğul!"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

+03.jpg)
























