Binaları yükseldikçe gökyüzü daralıyor şehirlerin. Ve dört
bir yanımızı sarıyor, evraklar, metrolar, arabalar, trafik ışıkları vs. Ne kadar
çok şeye sahip oluyorsak o kadar yalnızlaşıyoruz esasen. Ve şehirli, işi gücü
olan insan, zavallılaşıyor farkına varmadan. Kuşatılmışlığın içinde, etrafına
kendi ördüğü devasa duvarların arasında gönüllü hapis hayatı yaşıyor
idraksizce.
Ve bu sert kabuklu, acımasız dünya, bazen hiç beklenmedik
bir darbe ile tam orta yerinden çatırdayabiliyor. Kırıyor modern insan o anda
kendi çeperlerini. Görüyor ıskaladığı güzellikleri. Bazen bir bakış, bir gülüş
ya da bir ses başlatıyor çatlamayı.
Bu sene kısa animasyon dalında Oscar adayı filmlerden olan Paperman,
işte böyle iki insanın hikayesini fantastik ve şiirsel bir dille anlatıyor.
Diyaloga filan ihtiyaç duymadan!
Yaklaşık 7 dakikalık filmin yönetmeni John Kars aslında yabancı
olduğumuz biri değil, oldukça tanıdık. Daha önce beğeniyle izlediğimiz pek çok
filmde animatör olarak çalışmış biri. Bolt, Ratatouille,The Incredibles, Mike's
New Car, Monsters, Inc., Toy Story 2 ve A Bug's Life gibi filmlerde emeği var.
Filmin siyah beyaz olması ve tercih edilen müzikler, tuhaf
bir romantizmle beraber nostaljik tat ekliyor Paperman’e. Ben sevdim…
İmkan farkı böyle bir şey sanırım. İmkanı olmayan sinemacı,
elinde bilmem kaç defa redakte ettiği senaryosu ile kapı kapı dolaşıp, filmini
çekebilmenin yollarını ararken, imkanı olan projesine ısınma aşamasını bile
film çekerek değerlendiriyor. Ünlü yönetmen (aynı zamanda büyük sinema tüccarı)
Steven Spielberg, ‘War Horse-Savaş Atı’ filmini elini sıcak tutmak için
çekmişti sanki. Esasen hiç de fena olmayan Savaş Atı, nedense beklediği ilgiyi
göremeden sinema tarihinin derinliklerine gidivermişti. Sonradan anladık ki,
esas proje başkasıydı, yani Lincoln. Ve S. Spielberg yine 'başyapıt' düzeyinde
bir sinemayla karşımızda.
Lincoln, her karesinde titizlik ve özenli işçiliği ile
kendini belli eden bir film. Elbette sadece sinematografik öğeleriyle değil,
içeriğiyle de oldukça önemli bir çalışma. Zira, film Amerikan tarihinin en
önemli olaylarından biri olan 'köleliğin kaldırılması' etrafında dönüyor. İş bu
nedenle Lincoln'ü hem bu yılki Tarantino filmi Django Unchained, hem de
Spielberg'in 1997 yılında çektiği Amistad ile beraber değerlendirmek daha
faydalı olacaktır.
Malum; Spielberg'ün Dorris Kearns Goodwin'in "Team of
Rivals: The Political Genius of Lincoln" adlı biyografisinden uyarladığı
Lincoln, iç savaşın Amerikan ulusunu ikiye ayırdığı bir dönemde, Lincoln,
savaşı sona erdirmek, ülkeyi birleştirmek ve köleliğe son vermek için bir
hareket planı tasarlamasıyla başlıyor. Film bilinen olayları, isimleri bir
hikaye etrafında örerken, bazı kabullerle hareket ediyor. Belki kendi kültürü
ve topraklarında bir sıkıntı olmayabilir ama bizim gibi, meseleye uzak
seyirciler için biraz malumat ihtiyacı doğuyor.
Daniel Day-Lewis daha ilk sahneden itibaren 'döktürüyor'
Tam da bu noktada, tarihi arka plandan biraz bahsetmek
gerekiyor:
19. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'nin
güneydoğu bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan
bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı
yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika'dan kaçırılıp getirilen siyah ırktan
oluşan kölelerden sağlanmaktaydı.
Öte yandan ülkenin diğer bölgelerinde ekonomi sanayiye
yönelmiş ve bunun gerektirdiği serbest işgücü için kölelik kaldırılmıştı.
ABD'nin batı kesiminde hala yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni
eyaletlerin çoğunda kölelik yasaklanıyordu.
Bu ortamda güney eyaletleri köleliğin eninde sonunda güneyde
de yasaklanacağından endişelenmekteydiler. Bu da güneyin köleliğe dayanan
üretim tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime
katılan başkan adayı Abraham Lincoln seçimi kazanınca güneyli 7 eyalet yeni
başkanın köleliği kaldıracağına kesin gözle bakarak hemen ABD'den
bağımsızlığını ilan ettiler. (Ki Tarantino'nun filmi de böylesi bir ortamda ve
dönemde geçiyor) Bu eyaletler Jefferson Davis'in başkanlığı altında Amerika
Konfedere Devletleri adı altında yeni bir devlet kurdular. Kısa bir süre sonra
buna 4 eyalet daha katıldı. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu
kısmı) da kuzeyli tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında
savaş patlak verdi.
Lincoln'de görkemli sahnelerden itina ile kaçan Spielberg, aşina olduğumuz sinemasına da gem vuruyor.
Amerikan İç Savaşı'nın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük
sağlayamadı. Her iki taraftan da ağır kayıplar oldu ve her iki taraf da geçici
askeri başarılar elde etse de netice alamadı. Savaşın bilançosu da müthişti;
yaklaşık 600 bin insan ölmüştü…
Hatırlayalım, Steven Spielberg 1997 yılında Amistad ile 1839
yılında yaşanmış olan zenci köleleri taşıyan aynı adlı gemide kölelerin
çıkardığı isyan sonrası yaşananlar konu edilmişti. 1830'ların ABD'sinde
sanayileşme yanlısı kölelik karşıtları ile güneyli toprak sahiplerinden oluşan
kölelik yanlıları arasında hızla yükselen ve ilerleyen yıllarda Amerikan İç
Savaşı'na yol açacak olan gerginliği işleyen film yönetmenin filmografisinde
çok fazla önemli bir yer tutmasa da Amerikan tarihine bakış açısıyla ilgili
ciddi ipuçları taşıyordu. Amistad’da bıraktığı yerden, 1865 yılından açıyor
filmi Lincoln.
Usta yönetmenin bütün marifetlerini son derece zeki bir
metin eşliğinde sergilediği film, oyunculuklarıyla ön plana çıkıyor. Hassaten, ‘Sol Ayağım’ ve ‘Kan Dökülecek’
filmlerindeki performansıyla çifte Oscar heykelciğini kucaklamış olan Daniel
Day-Lewis, tarihi bir karakterin nasıl canlandırılabileceğine dair oyunculuk
dersi veriyor.
Tommy Lee Jones ve Sally Field'in gösterdikleri performans da takdire şayan!
Lincoln, biyografiye sırtını yaslasa da, insanlık tarihinin
en mühim meselelerinden biri olan köleliğin kaldırıldığı "Thirteenth
Amendment - Onüçüncü Değişiklik” yasasının kabul edilme mücadelesine
odaklanıyor. Spielberg, ustalığı ‘taraf olmak’ meselesinde de gösteriyor.
Sezonun flaş filmleri Zero Dark Thirty ya da Argo gibi kuru sıkı bir
milliyetçiliğe pabuç bırakmadan, vatanperverlik dozunu son derece hassas
ayarladığı bir lider tiplemesini başarıyla perdeye yansıtıyor. Ki bu nokta çok
önemli…
Epigrafla girmese son derece minimal bir yapı ile yüz yüze
bırakarak açılışı yapan bir film Lincoln. Çok dar –kadraj ile- bir dünya
tasviri ile başlıyor ve güçlü oyunculukları, sıkı dokunulmuş diyaloglar ile
destekleyerek ilerliyor film. Daha ilk sahneden itibaren D. Day-Lewis’in
karizmatik oyun gücü etkisine alıyor seyirciyi. Ancak, bu izleyicinin epik film
beklentisini karşılıyor anlamına da gelmiyor. Neredeyse tiyatro havasına
bürünmüş bir yapıyı tercih etmiş yönetmen Spielberg.
Galiba işin sırrı da, başta
J. Logan ve P. Webb gibi iki
sinema kurduna yazdırılan senaryonun, son anda vazgeçilerek tiyatro kökenli
(Münih’te de beraber çalışmışlardı) Tony Kushner’e teslim edilmesi. Bu tercih,
filmin yapısını değiştirdiği gibi, Spielberg filmlerinden aşina olduğumuz büyük
kriz anları, yüksek sahnelerin olmamasına yol açmış. Bunun yerine, güçlü
karakterler ve sağlam diyaloglar gelmiş.
Mekan tasarımı, makyaj ve kostüm alanında son derece yüksek bir başarı elde eden film, neredeyse 'salon filmi' denebilecek kadar dar kadrajlar ve kapalı mekanlarda geçiyor.
En iyi yönetmen, en iyi oyuncu, en iyi görüntü ve en iyi
senaryo dalları başta olmak üzere toplam 12 farklı kategoride Oscar’a aday
gösterilen Lincoln filmindeki tarihi hata, Spielberg ve filmin yapımcı
şirketinin başını ağrıtması bekleniyor. Sinema uzmanları Amerikan tarihinin
dönüm noktalarından olan köleliğin kaldırılmasını konu edinen filminde yapılan
tarihi hatanın Oscar ödül törenleri öncesi Spielberg ve yapımcı şirket için
ciddi sıkıntı oluşturacağı yorumlarını yapıyor.
Sebebi ise şu; Amerika’nın efsanevi başkanı Abraham
Lincoln’ın köleliğin kaldırılması için verdiği 13. Düzenleme (13th Amendment)
tasarısına filmde Connecticut vekillerinin aleyhte oy verdiği gösteriliyor.
Spielberg’in yanlışını ortaya çıkaran Connecticut milletvekili Joe Courtney,
tarihi bir hatayı düzeltti. Filmi izledikten sonra 1865 yılında tasarı için
yapılan oylamada o dönem Connecticut eyaletini temsil eden 4 milletvekilinin ne
yönde oy kullandığını öğrenebilmek için Kongre arşivine giren Courtney, 4
meslektaşının da 13. Düzenleme için lehte oy verdiğini ortaya çıkardı.
Hepsinden ayrı olarak, Lincoln tiplemesindeki başarının
altını kalınca çizmek gerekiyor. Gerek İrlandalı aktörün başarısı, gerek
makyaj, gerekse karakteristik özellikleriyle Lincoln o kadar inandırıcı
yapılmış ki, hayran olamamak elde değil. Bol bol mesele anlatması, örnekleri,
esprileri ve sükunetiyle tarihi karakteri eşine az rastlanır bir başarıyla
perdeye taşıyor Spielberg ve Day-Lewis. Bu kadar değil, senaryonun hakkını vermek
lazım. Tarihe geçen konuşmalardaki belagat ve hitabet müthiş.
Ezcümle; meydana geldiği dönem, her ne kadar kanlı ve
karanlık olsa da, giriş sekansı dışında savaşa, şiddete yer verilmeyen
Lincoln’de, yönetmenin ve oyunculukların ustalığı göz doldurulurken, Oscar’a da
göz kırpılıyor. Başta da vurguladığım gibi, meseleye uzak kişilere hayli sıkıcı
gelmesi de muhtemel.
Dorian Gray’in Portresi’nde “Bütün sanatlar aslında
kullanışsızdır.” diyen Oscar Wilde’ın 1882 yılında Amerika’ya gittiğinde,
gümrük memuruna şöyle dediği rivayet edilir: “Deham dışında beyan edecek bir
şeyim yok!”
Galiba sanat, dehanın en doğrudan
beyannamesi ve sanatçı da eseriyle bir tür sahip olduklarını beyan ediyor…
Genelde sanat, özelde sinema ile hayat arasındaki ilişki üzerine ciltler dolusu
yazı yazılmıştır. En kestirmeden ifadeyle sinema; hayatı anlama ve anlatma
kılavuzu olsa gerektir.
Elbette bu anlayış ve anlatış çeşit çeşit, seviye seviye
olacaktır. Bu nedenledir ki, her film herkesin hoşuna gitmez ve bazı filmler
bizi başka türlü sarar sarmalar.
Kimi sinema uzmanları nedense yönetmen sinemasına çok
inanmazlar. Onlara göre bir yönetmenin bir filmi muazzam olurken diğerinde aynı
lezzet, düzey tutturulamayabilir ne yazık ki. Elbette istisna ustalar, büyük
sinemacılar, her eseriyle istisnasız 12’den vuran isimler vardır. İşte yönetmen
sinemasının son dönem ustalarından bir isim bu yazının konusu: Rus sinemacı
Andrey Zvyagintsev…
Sibirya doğumlu Zvyagintsev, 1984 yılında, 20
yaşındayken oyunculuk okuduğu Novosibirsk Drama Okulu’ndan mezun oluyor. 1990’a
kadar Moskova’da, Russian Academy of Theatre Arts’ta çalışıyor. 1992’den itibaren 8 yıl boyunca çeşitli film
ve tiyatrolarda oyunculuk yapıyor. 2000 yılında kendisine yeni açılımlar
sağlayacak REN TV’de iş bulup, çalışıyor. Burada aradığı fırsatı buluyor ve üç
bölümlük bir dizi olan The Black Room’un yönetmenliğini yapıyor.
Bu dizi, nicedir aradığı cesareti bulmasına neden oluyor ve
kafasının bir köşesinde hep yer eden Vozvrashchenie-The Return-Dönüş’ü çekmeye
karar veriyor. Anne ve anneanneleriyle yaşayan iki çocuğun, bir sabah yıllardır
görmedikleri babalarının geri dönmesiyle bozulan düzenlerini ve aile içi, içten
içe gelişen gerilimi ustaca anlatan Dönüş, son derece sade bir yol filmine
dönüşüyor ve etkileyici finaliyle izleyiciyi derinden sarsıyor.
Ki, aslında anlattığı kendi hikâyesidir Zvyagintsev’in. Zira
kendisi de babasını 6 yaşında kaybetmiştir.
Bir ilk filmin başına gelebilecek en harika şeyleri yaşıyor
Dönüş. Berlin’de Altın Ayı da dahil birçok ödül alıyor mesela… 40 yaşında
çektiği ilk filmiyle adından söz ettirmek bir yana, tarzı olan bir sinemacı
olarak hemen göze çarpıyor Andrey Zvyagintsev…
Her ne kadar önüne yeni imkânlar sunulsa da, hiç acele
etmiyor Rus yönetmen yeni projesini 4 yılda pişiriyor ve ikinci filmi
‘Izgnanie-The Banishment’i (Türkiye’de Sürgün adıyla gösterime girdi) 2007
yılında çekiyor. Filmin prömiyeri Cannes Film Festivali’nde yapılıyor ve aynı
zamanda Altın Palmiye için yarışıyor.
Sürgün’ü, ünlü yazar William Saroyan’ın ‘The
Laughing Matter’ (Gülünecek Şey) adlı romanından uyarlıyor. Film, şehirli bir
ailenin, babanın doğduğu köy evine gelmesini ve buradaki kır yaşamına ayak
uydurmaya çalışmasını konu ediniyor. Film, başrolündeki Konstantin
Lavronenko’ya (ilk filmin de başrolünde o vardı) Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu
Ödülü’nü kazandırıyor. 2009’da değişik
yönetmenlere çektirilen New York hikâyelerinden birini de o çekiyor. Ancak New
York I Love You için çektiği Apocrypha, yapımcılar tarafından beğenilmediği
için, filmin sinema versiyonuna konulmadan, direkt olarak DVD’sine ekleniyor.
2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey
Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir
hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi.
2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına
geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena,
emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi. Hemşire olan
Elena, zengin, yaşlı ve evde bakıma muhtaç bir adam olan Vladimir ile
evleniyor. Her ikisi de farklı aile yapılarından gelen çocuklarıyla ilişkileri
bir şekilde sorunlu ve mesafeli insanlardır. Fakat Vladimir bir kalp krizi
geçirip, hastaneye kaldırılınca vasiyetini yazdırma kararı alıyor; fakat Elena
bu vasiyette yer almadığını öğreniyor. Dağılmak üzere olan ailesini bir arada
tutmaya çalışan Elena, kocası ile ailesi arasında ahlakî bir fedakârlık
çıkmazında kalıyor…
Zvyagintsev sineması için artık ustalık ürünü
diyebileceğimiz Elena’nın prömiyeri yine Cannes Film Festivali’nde yapılmış,
Jüri Özel Ödülü’nü de kazanmıştı.
Son filmi Leviathan ise yönetmenin aynı
zamanda belli bir filozofik arka planı olduğunu da apaçık gösteren usta işi bir
yapım olarak önce ciddi festivallerde kendini gösterdi. Film, Barents
Denizi’ndeki bir yarımadada geçer. Arazisine el koymak isteyen yozlaşmış bir
belediye başkanına karşı mücadele eden bir adamın hikâyesini anlatır. Senaryo
Eski Ahit’te yer alan Eyüp Kitabı’nın modern bir uyarlamasıdır ancak aynı
zamanda dağılmış Sovyet Rusya’nın aile ve sistem çürümesine dair esaslı
eleştiriler de içerir. Yapımcı Alexander Rodnyansky filmle ilgili “Film çağdaş
Rusya’nın en önemli sosyal sorunlarından bazılarıyla ilgilenir, sıradan bir
adamın yaşadığı aşkın ve trajedinin hikâyesidir.” şeklinde açıklar Zvyagintsev’in filmini. Leviathan, dünyanın
en prestijli festivallerinde gösterilir ve 20’den fazla ciddi ödül (Cannes’da
Altın Palmiye adaylığı, En İyi Senaryo ödülü ve Oscar’da En İyi Yabancı Film
adaylığı dahil) alan film, bu sıra dışı yönetmenin filmlerindeki başarının tesadüfi olmadığının
kanıtıdır. Bugüne kadar çektiği (uzun metrajlı) dört filmiyle de hem belli bir
seviye tutturan, hem de dehasını tüm cömertliğiyle bizlere sunan bir isim
Andrey Zvyagintsev…
Rus yönetmen, ilk uzun metrajlı filminin finaline koyduğu
fotoğraflar ile bir çeşit kendini ele verir gibi oluyor, zira Zvyagintsev
sineması görselliğiyle dikkat çeken bir sinema. Birçok yönüyle de sinema
dervişi Andrei Tarkovsky’yi anımsatıyor.
Filmlerinde diyaloglar basit gibi
görünür, hatta sanki önceden yazılmamış, doğaçlama gelişiyor gibi bir his de
edinirsiniz ama gerçekte öyle değil tabii… Seçtiği, güncel, basit kelimeler ile
daha çok hal ve ruha odaklanır Zvyagintsev…
Andrey Zvyagintsev sinemasında görüntü sesten, yani suret
kelamdan çok önce gelir. Dolayısıyla Zvyagintsev sineması bir tür temaşa
sinemasıdır. Işık önemlidir onun için. Renk önemlidir (renkten sadece gökkuşağı
tonlarını anlamamak lazım, siyahın ve beyazın tüm ara renkleri de dahildir
buna), gökyüzü, ağaçlar, duvarlar, deniz, bulut, yağmur… Hepsi ayrı bir
titizlik içinde yer alır Andrey Zvyagintsev filmlerinde.
Ünlü müzisyen Beethoven’ın, bir konser sonrasında, eserinde
Mozart etkisinin hissedildiğinin söylenmesi üzerine şöyle söylediği rivayet
edilir: “Aranızda onun ayak seslerini duyarken, müzik yapmak kolay mı zannediyorsunuz?”
Doğrusu, adaşı Tarkovsky’nin ayak seslerini Zvyagintsev’in
film karelerinde işitmek çok da yadırganacak bir şey değil…
Rus sinemasının bu yeni soluğu belki en iyi filmini henüz
çekmedi ama çektikleri ile farklılığını çoktan göstermiş oldu.
Yönetmenin Dönüş filminin analizini buradan okuyabilirsiniz. Yönetmenin Leviathan filminin Aksiyon'daki eleştirisini buradan okuyabilirsiniz,
Bergen’i hatırlayacaksınız. Hani ‘Acıların kadını’ olan
Bergen… Meseleyi groteskleştirmek için söylemiyorum bunu, tanımın tam karşılığıydı
gerçekten arabesk müziği sanatçısı.
PTT’de kendi halinde bir memur iken, aşık olup, kalbinin
peşinden gidince, önce pavyonlara düşen, ardından sevdiği adam tarafından,
şarkı söylerken yüzüne kezzap atılarak, yüzünün bir kısmı perişan, bir gözü kör
olan bahtsız şarkıcı. Ve üzücü son; yine sevdiği adam tarafından (Henüz 28
yaşındayken) kurşunlanarak öldürülüş…
Yüze kezzap atılma hadisesi, bir erkeğin kadına yapabileceği
belki de en büyük alçaklık olsa gerek. Ve maalesef Pakistan’da böylesi bir
alçaklık, erkeklerin kadınları cezalandırma yöntemi olmuş durumda. Her yıl 150’den
fazla kadın kocası ya da yakın akrabaları tarafından yüzüne kezzap atılarak
mahvediliyor.
Ne acı ki, yapanların yanına kâr kalıyor bu eylem. Üstelik
geçtiğimiz yıl salt bu konuyla ilgili kanun çıkarılmasına rağmen oluyor bunlar.
Ve Pakistanlı bir plastik cerrahın şu dedikleri insanın içini dağlıyor: "Bu
hastalara çok sayıda cerrahi ve plastik operasyon uyguluyoruz; ama ne yaparsak
yapalım gülümsemelerini geri getiremiyoruz."
Pakistanlı yönetmen Sharmeen Obaid-Chinoy’un belgeseli
Saving Face işte bu kadınları anlatan bir belgesel. Geçtiğimiz yıl Oscar ödülü
alan film, iç acıtacak görüntülerle dolu. Hepsi gerçek, hepsi ayrı bir trajedi…
Pakistan’da bu suçlarla ilgili kurulan bir vakıf da var. Vakıf,
hem mağdur kadınlara yardım ve destek amacı güdüyor hem de bu suçun önlenmesi
adına kamuoyu oluşturmayı hedefliyor. Yönetmen Obaid-Chinoy, filmini bu
kuruluşun destek ve ortaklığıyla çekmiş.
İşin garip bir kısmı ise, belgesel tüm dünyada gösterildiği
halde, kendi ülkesinde gösterilemiyor. Bunun sebebi ise yeni korkular. Hem belgeselde
yer alan, kimlikleri bir şekilde açıklanan kadınların korkusu hem de yapılacak
yeni saldırılar için bir tür ‘hırsıza yol gösterme’ tedirginliği. Yönetmen,
biraz da bu sebeple ülkesine geri dönemiyor, epey zamandır başka ülkelerde
yaşıyor.
İnsan yüreğini asit gibi yakan bir belgesel olan Saving Face’i
mutlak izlemek lazım.