22 Şubat 2013 Cuma

Oscar tahminleri


Bu senede Oscar zamanı geldi çattı. 24 Şubat Pazar gecesi düzenlenecek olan 85. Akademi Ödülleri, elbette ki şaşaalı bir törenle sahiplerini bulacak. Dünyanın en büyük film endüstrisinin bu vitrin organizasyonu elbette bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de yakından takip ediliyor. Ve sinemayla ilgilenen her kişiye sorulduğu gibi, bize de bu yılki ödüllerle ilgili tahminlerimiz soruluyor. Bu yazıda her yıl bu vakit yaptığımız gibi, bir tür ‘Oscar Toto’ oynayacağız, ancak öncesinde birkaç hususu vurgulamak yararlı olacaktır.

Başlarda alacağı tahmin edilen adaylar, geçen süreçle beraber değişikliğe uğrayabiliyorlar. Bunun birkaç nedeni var. En önemlisi ise, Oscar’ın öncülü sayılan değişik festival ve yarışmalar. Artık bunların hepsi tamamlandı. Sektörün popüler ve sair bütün ödülleri dağıtıldı, aşağı yukarı bir tablo da oluştu gibi. Aday filmlerin neredeyse tamamını izlediğimiz için, biz de artık tahminlerimizi yapabiliriz.


Yalnız şunu belirtmekte yarar vardır, hiç iyi bir Oscar tahmincisi değilimdir. Doğrusu, kendi film kriterlerim ile Akademi’nin kriterleri pek örtüşmez, dolayısıyla çok yanılırım. Ki bu nedenden ötürü, iki farklı tablo çıkarırım her sene, biri gönlümden geçen ödüllerdir, diğeri ise konjonktürü okumaya çalışarak, empati kurup jürinin kimleri ödüllendirebileceğini tahmin etmek.

Bunun için elbette öncelikle Oscar Jürisi ve yapısı hakkında biraz fikir sahibi olmak gerekiyor. Size biraz bahsedeyim. Aslında bu konuda oldukça ketum davranan Akademi, jüri ve kendi yapısıyla ilgili bilgileri adeta gizli bir tapınak gibi sır gibi saklıyordu. Geçtiğimiz yıl Los Angeles Times, jüri demografisi ve akademinin yapısıyla ilgili muhteşem bir çalışma yayınladı. Son derece faydalı bilgilerle mücehhez bu datalar, aslında Oscar tahminlerimizin neden tutmadığının da kanıtı gibi.

Misal Oscar için oy kullanıcıların sayısının  5700-5800 aralığında olduğunu öğrendik bu yayından. Ve (çok şaşırtıcı olarak) oy kullananların yaş ortalamasının 65 olduğunu. İnanılmaz derecede yaşlı bir jüri var karşımızda. Bir tür ‘ihtiyarlar Heyeti’ yani. Artık karta kaçmış bu yaşlılar güruhunun neredeyse tamamı erkek ve beyaz…Jürideki bayan üye sayısı yüzde 20’yi ya buluyor, ya bulmuyor. Yüzde 94 ise beyaz, yani siyah derili Oscar oylayıcı sayısı sadece yüzde 2, Latinler ise daha da az.


40 yaşın altındaki jüri oranı sadece yüzde 2.  Bu oranı rakama vurduğumuzda 5800 insandan sadece 110 kişi filan 40 yaşın altında.

Üyelerle ilgili en çok merak edilen hususlardan biri de, ‘acaba aralarında daha önce bu ödüle aday olarak gösterilen var mı?’ydı. Araştırma buna da cevap veriyor: Oscar Jürisi’nin yüzde 14’ü ödül sahibi kişiler. Yüzde 19’u ise adaylık görmüş sadece. Yüzde 65’lik bir kısım ise töreni sadece seyirci koltuğundan izleyebilmiş!

Meseleyi daha derinlemesine araştırmak ve jürinin içinde kaybolmak isteyenleri şuraya ve şuraya bakabilirler.


Biz tahmin faslına geçelim. Gerçi törende tersinden geliniyor ama bir meseleyi önem sırasına göre ele alalım:


EN İYİ FİLM
Kafadan söyleyelim, Argo bu alandaki en ciddi aday ve muhtemelen Argo alacak. Bunun birkaç sebebi var. Belki Akademi üyelerinin gönlünden geçen film Zera Dark Thirty olabilir. Ancak hem Katryn Bigelow’un kısa süre önce çok benzer bir film ile (The Hurt Locker) bu dalda ödül alması kadar, filmin vizyon sonrası Amerikan kamuoyunda yapılan tartışmalar da oylamayı etkileyecektir diye düşünüyorum. Ayrıntısını senaryo bahsinde tekrar ele alırız, ancak Bigelow bu branşta eli boş kalacaktır. Ancak, bunun bir doz küçüğü ve film olarak daha iyisi Argo hem Amerikan milliyetçi hisleri –tam olarak olmasa da- tatmin edecektir.

Benim gönlümden geçen film olmasa da, ikinci en güçlü ihtimal ihtimal Lincoln gibi görünüyor. Ancak şahsen, iki daha güncel milliyetperver filmin arasında Lincoln ayakta duramaz, diye düşünüyorum. Yani En İyi Film ödülünü Lincoln’e yar etmezler sanırım. Life Of Pi alsa en çok sevinenlerden biri olurum lakin, bu çok büyük bir sürpriz demektir. Life Of Pi’nin ödül talihi pek açık olmadı, belki teknik ve lüzumsuz dallarda ödül verebilirler.


EN İYİ YÖNETMEN
Bu sene en ikircikli branşlardan biri. Herkesin kafası karışık ve neredeyse her gün değişen bir tahmin listesi oluyor. Hoş bir film olmasına karşın, Oscar’lık bir güç ve derinlik görmediğim Silver Linings Playbook neredeyse herkesin favorisi. İhtimal ki, Akademi bu filmi seçerse kimseden ‘vızıltı’ çıkmaz, kafaları rahat eder. Ancak ben, jürinin aklının bir köşesinde Steven Spielberg’in hep olacağını düşünüyorum. Enteresan bir şekilde Ben Affleck’i bu dalda aday göstermeyen Akademi, işi biraz zora soktu. Affleck olsaydı, bu ödülü o alırdı, diye düşünüyorum. Benim adayım ise Ang Lee. Hep söylediğimiz gibi, jüri, kimi zaman sürpriz yapmaya bayılıyor, bu dalda sürpriz yapıp şaşırtabilirler.  Hele hele, Beasts of the Southern Wild’in genç yönetmeni Benh Zeitlin’i tercih ederlerse (Ederler mi? Sanmam, etmezler!!!) çok şaşıracağımız kesin. Tören, iki ay önce yapılsa bu listeye (belki en başına) Michael Haneke’yi ekleyebilirdik ama şimdi zor gibi.


EN İYİ KADIN OYUNCU
Açıkçası benim bu alanda adayım yok. Akedemi ise muhtemelen Silver Linings Playbook’tan Jennifer Lawrence’i ödüllendirecek. Herkes Amour’daki rolüyle Emanuelle Riva’yı da listeye ekliyor ama ben katılmıyorum. ZDT’nin oyuncusu Jessica Cahastain, sanırım filmin kurbanı olacak.


EN İYİ ERKEK OYUNCU
İşte Akademi üyeleriyle –muhtemelen- aynı fikirde olabileceğimiz bir dal. Daniel Day-Lewis (Ki bana göre sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri, belki birincisidir) bu sene bu ödülü kucaklayacaktır. Jüri içi rahat olarak ödüllendirecektir Day-Lewis’i. Bu daldaki sürpriz, Jaoquin Phoenix’in ödül alması olacaktır. Şahsen Phoenix’i ben de çok beğenmiş ve epey övmüştüm. Hele hele hücre sahnesinin sinema tarihi için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ama o dönem henüz Lincoln’ü izlememiştim. Ve teraziye çıktıklarında kesinlikle Day-Lewis ödülü hak ediyor.


EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Akademi üyelerinin bu daldaki favorisinin Anne Hathaway olacağını düşünüyorum. Benim adayım ise tartışmasız Sally Field. Bir kere Lincoln’de oynamak için çırpınan bunun için yönetmen Spielberg’i ‘audition’a zorlaması bile tek başına saygıyı hak ediyor ve müthiş bir oyunculuk sergiliyor.  Amy Adams’ın da sürpriz olabileceğini ekleyeyim.


EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Hiçbir şey için teşekkür etmesek bile Christoph Waltz gibi bir sinema dehasını gözümüzün önünde tuttuğu için Quentin Tarantino’ya teşekkür borçluyuz. Dolayısıyla benim favori adayım Waltz. Çok farklı bir rol gücü olan bu oyuncuyu tercih etmeyeceklerini düşünüyorum. Akademi muhtemelen Lincoln’deki rolüyle Tommy Lee Jones’u tercih edecektir. Bu daldaki ödülü Alan Arkin’e verirlerse öfkelenir, Philip Seymour Hoffman’a verirlerse şaşırırım.


EN İYİ ORİJİNAL SENARYO
Şunu ifade etmek gerekiyor ki, Amour’un bu dalda aday olması bile skandal boyutunda bir yanlış. Zira bu senaryonun daha önce Runar Runarssson’un Eldfall’iyle tesadüfü aşan benzerlikleri olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla almaması gereken seçenektir Amour. Eğer senaryodan bahsediyorsak ve seçeneklerden biri Tarantino ise, şüphesiz en büyük şansı ona tanımak gerekiyor. Dolayısıyla Django Unchained bu dalın ilk favorisi.
Kısa süre öncesine kadar bu dalda ödülü Zero Dark Thirty’ye vereceklerini düşünüyordum. Lakin filmin vizyonuyla beraber Amerikan kamuoyu enteresan bir şekilde neredeyse bize yakın bir eleştirel üslupla yaklaştı senaryoya. İşkence, tarihi gerçekleri deforme etme gibi suçlamalar jürinin midesini bulandırmış olması muhtemel. Çok çok bayılmasam da Tarantino’nun ödül almasını bekliyorum.


EN İYİ UYARLAMA SENARYO
Yine Lincoln’ün açık ara ipi göğüsleyeceğini düşündüğüm bir dal. Malum; epey sıkıntılı bir yazım sürece geçirdiği bilinen Lincoln’un senaryosunu Münih’ten tanıdığımız Tony Kushner yazdı. Etkileyici bir katmanlaşmaya sahip senaryosu için Kushner, ‘bir aşk şiiri olarak görülebilir’ diyor. Argo’nun bu alanda ödül alması, filmin diğer dallardaki ödül sayısıyla ilgili olacaktır. Jüri, Affleck’e diğer dallarda cimri davranırsa bu daldaki ödülü ona vermekten çekinmeyecektir. Life Of Pi’nin bu dalda ödüllendirilmesine şaşırsam da çok sevineceğimi belirtmek isterim.


EN İYİ YABANCI FİLM
Bu dalda Amour’un ödülü kapma ihtimali çok yüksek. Bizim gönlümüzden geçen filmi de Amour olmakla beraber Norveç filmi kon-Tiki ile jüri bu seneki büyük sürpriz hakkını kullanabilir diye, düşünmüyor değilim.


EN İYİ ANİMASYON
Bu dalda da Akademinin zihninin net, oyunun belli olduğunu düşünüyorum, kadın karakterin ön plana çıktığı Brave. Ancak benim favorim farklı: Wreck-It Ralph. Filmin ahlaki mesajı takdire şayan olsa da, son dönem teknolojisiyle yapılan animasyonlar nedense bana çok fazla sıcak gelmiyor. Bu yıl ki animasyonlar da (uzun metraj) bana göre film yok sanırım.


EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Akademi’nin başka hiçbir dalda yüz vermese de en azından bu ana dalda Life Of Pi’ye bir parmak bal çalacağını düşünüyorum. Ben ise, gerekçelerimiz çok farklı olsa da aynı filmin bu ödülü alacağını düşünüyorum. Bu arada, İngiliz tarzına selam çakma kabilinden Skyfall da sürpriz yapabilir hani.

En iyi müzik dalında, lifa Of Pi, kostüm dalında Anna Karenina, (Sefiller ve Lincoln da sürpriz yapabilir), belgeselde The Invisible War’ın, kurguda Argo’nun, kısa animasyonda ise Paperman’ın ödül alacağını düşünüyorum.
Elbette ki tüm bunlar sübjektif değerlendirmelerimiz. Bakalım, dünyanın en büyük sinema organizasyonunun 85.sinde kimler gülecek!


Nasihat




"Dünyanın yanlışlarını düzeltmeyi bırakın yoksa onlara bir tane daha ekleyeceğinize eminim."

Person of Interest (2013)

Oscar'ın kısaları: Plazaların yaralı insanları



Binaları yükseldikçe gökyüzü daralıyor şehirlerin. Ve dört bir yanımızı sarıyor, evraklar, metrolar, arabalar, trafik ışıkları vs. Ne kadar çok şeye sahip oluyorsak o kadar yalnızlaşıyoruz esasen. Ve şehirli, işi gücü olan insan, zavallılaşıyor farkına varmadan. Kuşatılmışlığın içinde, etrafına kendi ördüğü devasa duvarların arasında gönüllü hapis hayatı yaşıyor idraksizce.

Ve bu sert kabuklu, acımasız dünya, bazen hiç beklenmedik bir darbe ile tam orta yerinden çatırdayabiliyor. Kırıyor modern insan o anda kendi çeperlerini. Görüyor ıskaladığı güzellikleri. Bazen bir bakış, bir gülüş ya da bir ses başlatıyor çatlamayı.


Bu sene kısa animasyon dalında Oscar adayı filmlerden olan Paperman, işte böyle iki insanın hikayesini fantastik ve şiirsel bir dille anlatıyor. Diyaloga filan ihtiyaç duymadan!

Yaklaşık 7 dakikalık filmin yönetmeni John Kars aslında yabancı olduğumuz biri değil, oldukça tanıdık. Daha önce beğeniyle izlediğimiz pek çok filmde animatör olarak çalışmış biri. Bolt, Ratatouille,The Incredibles, Mike's New Car, Monsters, Inc., Toy Story 2 ve A Bug's Life gibi filmlerde emeği var.

Filmin siyah beyaz olması ve tercih edilen müzikler, tuhaf bir romantizmle beraber nostaljik tat ekliyor Paperman’e. Ben sevdim…

21 Şubat 2013 Perşembe

Akşam




      Sisli değil hatıralarımız.

                           Çay buğusuyla tütsülü belleklerimiz.

                Ki biz;

                            Güneşi çay bardağında batıranlardanız!

Ben yazarken ağladım, sen okurken ağlama!



Apolas Lermi Karadenizli, nev-i şahsına münhasır bir müzisyen. O'nun hakkında merak ettiklerinizi sitesinden öğrenebilirsiniz. Biz müziğiyle tanışalım...



Böyle yârim böyle!

Yüreklerin en izbelerine bile yetirdiğin sesinle tekrar rahmetle anıyoruz Neşet Usta. Mekanın cennet olsun...

18 Şubat 2013 Pazartesi

Lincoln: Bana özgürlüğü anlat!


İmkan farkı böyle bir şey sanırım. İmkanı olmayan sinemacı, elinde bilmem kaç defa redakte ettiği senaryosu ile kapı kapı dolaşıp, filmini çekebilmenin yollarını ararken, imkanı olan projesine ısınma aşamasını bile film çekerek değerlendiriyor. Ünlü yönetmen (aynı zamanda büyük sinema tüccarı) Steven Spielberg, ‘War Horse-Savaş Atı’ filmini elini sıcak tutmak için çekmişti sanki. Esasen hiç de fena olmayan Savaş Atı, nedense beklediği ilgiyi göremeden sinema tarihinin derinliklerine gidivermişti. Sonradan anladık ki, esas proje başkasıydı, yani Lincoln. Ve S. Spielberg yine 'başyapıt' düzeyinde bir sinemayla karşımızda.

Lincoln, her karesinde titizlik ve özenli işçiliği ile kendini belli eden bir film. Elbette sadece sinematografik öğeleriyle değil, içeriğiyle de oldukça önemli bir çalışma. Zira, film Amerikan tarihinin en önemli olaylarından biri olan 'köleliğin kaldırılması' etrafında dönüyor. İş bu nedenle Lincoln'ü hem bu yılki Tarantino filmi Django Unchained, hem de Spielberg'in 1997 yılında çektiği Amistad ile beraber değerlendirmek daha faydalı olacaktır.

Malum; Spielberg'ün Dorris Kearns Goodwin'in "Team of Rivals: The Political Genius of Lincoln" adlı biyografisinden uyarladığı Lincoln, iç savaşın Amerikan ulusunu ikiye ayırdığı bir dönemde, Lincoln, savaşı sona erdirmek, ülkeyi birleştirmek ve köleliğe son vermek için bir hareket planı tasarlamasıyla başlıyor. Film bilinen olayları, isimleri bir hikaye etrafında örerken, bazı kabullerle hareket ediyor. Belki kendi kültürü ve topraklarında bir sıkıntı olmayabilir ama bizim gibi, meseleye uzak seyirciler için biraz malumat ihtiyacı doğuyor.

Daniel Day-Lewis daha ilk sahneden itibaren 'döktürüyor'

Tam da bu noktada, tarihi arka plandan biraz bahsetmek gerekiyor:

19. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğu bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika'dan kaçırılıp getirilen siyah ırktan oluşan kölelerden sağlanmaktaydı.

Öte yandan ülkenin diğer bölgelerinde ekonomi sanayiye yönelmiş ve bunun gerektirdiği serbest işgücü için kölelik kaldırılmıştı. ABD'nin batı kesiminde hala yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni eyaletlerin çoğunda kölelik yasaklanıyordu.

Bu ortamda güney eyaletleri köleliğin eninde sonunda güneyde de yasaklanacağından endişelenmekteydiler. Bu da güneyin köleliğe dayanan üretim tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime katılan başkan adayı Abraham Lincoln seçimi kazanınca güneyli 7 eyalet yeni başkanın köleliği kaldıracağına kesin gözle bakarak hemen ABD'den bağımsızlığını ilan ettiler. (Ki Tarantino'nun filmi de böylesi bir ortamda ve dönemde geçiyor) Bu eyaletler Jefferson Davis'in başkanlığı altında Amerika Konfedere Devletleri adı altında yeni bir devlet kurdular. Kısa bir süre sonra buna 4 eyalet daha katıldı. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da kuzeyli tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi.

Lincoln'de görkemli sahnelerden itina ile kaçan Spielberg, aşina olduğumuz sinemasına da gem vuruyor.  

Amerikan İç Savaşı'nın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Her iki taraftan da ağır kayıplar oldu ve her iki taraf da geçici askeri başarılar elde etse de netice alamadı. Savaşın bilançosu da müthişti; yaklaşık 600 bin insan ölmüştü…

Hatırlayalım, Steven Spielberg 1997 yılında Amistad ile 1839 yılında yaşanmış olan zenci köleleri taşıyan aynı adlı gemide kölelerin çıkardığı isyan sonrası yaşananlar konu edilmişti. 1830'ların ABD'sinde sanayileşme yanlısı kölelik karşıtları ile güneyli toprak sahiplerinden oluşan kölelik yanlıları arasında hızla yükselen ve ilerleyen yıllarda Amerikan İç Savaşı'na yol açacak olan gerginliği işleyen film yönetmenin filmografisinde çok fazla önemli bir yer tutmasa da Amerikan tarihine bakış açısıyla ilgili ciddi ipuçları taşıyordu. Amistad’da bıraktığı yerden, 1865 yılından açıyor filmi Lincoln.

Usta yönetmenin bütün marifetlerini son derece zeki bir metin eşliğinde sergilediği film, oyunculuklarıyla ön plana çıkıyor.  Hassaten, ‘Sol Ayağım’ ve ‘Kan Dökülecek’ filmlerindeki performansıyla çifte Oscar heykelciğini kucaklamış olan Daniel Day-Lewis, tarihi bir karakterin nasıl canlandırılabileceğine dair oyunculuk dersi veriyor.

Tommy Lee Jones ve Sally Field'in gösterdikleri performans da takdire şayan! 
Lincoln, biyografiye sırtını yaslasa da, insanlık tarihinin en mühim meselelerinden biri olan köleliğin kaldırıldığı "Thirteenth Amendment - Onüçüncü Değişiklik” yasasının kabul edilme mücadelesine odaklanıyor. Spielberg, ustalığı ‘taraf olmak’ meselesinde de gösteriyor. Sezonun flaş filmleri Zero Dark Thirty ya da Argo gibi kuru sıkı bir milliyetçiliğe pabuç bırakmadan, vatanperverlik dozunu son derece hassas ayarladığı bir lider tiplemesini başarıyla perdeye yansıtıyor. Ki bu nokta çok önemli…

Epigrafla girmese son derece minimal bir yapı ile yüz yüze bırakarak açılışı yapan bir film Lincoln. Çok dar –kadraj ile- bir dünya tasviri ile başlıyor ve güçlü oyunculukları, sıkı dokunulmuş diyaloglar ile destekleyerek ilerliyor film. Daha ilk sahneden itibaren D. Day-Lewis’in karizmatik oyun gücü etkisine alıyor seyirciyi. Ancak, bu izleyicinin epik film beklentisini karşılıyor anlamına da gelmiyor. Neredeyse tiyatro havasına bürünmüş bir yapıyı tercih etmiş yönetmen Spielberg.

Galiba işin sırrı da, başta  J. Logan ve  P. Webb gibi iki sinema kurduna yazdırılan senaryonun, son anda vazgeçilerek tiyatro kökenli (Münih’te de beraber çalışmışlardı) Tony Kushner’e teslim edilmesi. Bu tercih, filmin yapısını değiştirdiği gibi, Spielberg filmlerinden aşina olduğumuz büyük kriz anları, yüksek sahnelerin olmamasına yol açmış. Bunun yerine, güçlü karakterler ve sağlam diyaloglar gelmiş.

Mekan tasarımı, makyaj ve kostüm alanında son derece yüksek bir başarı elde eden film, neredeyse 'salon filmi' denebilecek kadar dar kadrajlar ve kapalı mekanlarda geçiyor. 
En iyi yönetmen, en iyi oyuncu, en iyi görüntü ve en iyi senaryo dalları başta olmak üzere toplam 12 farklı kategoride Oscar’a aday gösterilen Lincoln filmindeki tarihi hata, Spielberg ve filmin yapımcı şirketinin başını ağrıtması bekleniyor. Sinema uzmanları Amerikan tarihinin dönüm noktalarından olan köleliğin kaldırılmasını konu edinen filminde yapılan tarihi hatanın Oscar ödül törenleri öncesi Spielberg ve yapımcı şirket için ciddi sıkıntı oluşturacağı yorumlarını yapıyor.

Sebebi ise şu; Amerika’nın efsanevi başkanı Abraham Lincoln’ın köleliğin kaldırılması için verdiği 13. Düzenleme (13th Amendment) tasarısına filmde Connecticut vekillerinin aleyhte oy verdiği gösteriliyor. Spielberg’in yanlışını ortaya çıkaran Connecticut milletvekili Joe Courtney, tarihi bir hatayı düzeltti. Filmi izledikten sonra 1865 yılında tasarı için yapılan oylamada o dönem Connecticut eyaletini temsil eden 4 milletvekilinin ne yönde oy kullandığını öğrenebilmek için Kongre arşivine giren Courtney, 4 meslektaşının da 13. Düzenleme için lehte oy verdiğini ortaya çıkardı.


Hepsinden ayrı olarak, Lincoln tiplemesindeki başarının altını kalınca çizmek gerekiyor. Gerek İrlandalı aktörün başarısı, gerek makyaj, gerekse karakteristik özellikleriyle Lincoln o kadar inandırıcı yapılmış ki, hayran olamamak elde değil. Bol bol mesele anlatması, örnekleri, esprileri ve sükunetiyle tarihi karakteri eşine az rastlanır bir başarıyla perdeye taşıyor Spielberg ve Day-Lewis. Bu kadar değil, senaryonun hakkını vermek lazım. Tarihe geçen konuşmalardaki belagat ve hitabet müthiş.

Ezcümle; meydana geldiği dönem, her ne kadar kanlı ve karanlık olsa da, giriş sekansı dışında savaşa, şiddete yer verilmeyen Lincoln’de, yönetmenin ve oyunculukların ustalığı göz doldurulurken, Oscar’a da göz kırpılıyor. Başta da vurguladığım gibi, meseleye uzak kişilere hayli sıkıcı gelmesi de muhtemel.


(N)asır!





             "Nene" dedim;

                               "ellerin?"

                            Durdu ve
                                       

                           "Oğul, yürek yumuşak gerek!" dedi...


Andrey Zvyagintsev sineması ya da deha beyannamesi


Dorian Gray’in Portresi’nde “Bütün sanatlar aslında kullanışsızdır.” diyen Oscar Wilde’ın 1882 yılında Amerika’ya gittiğinde, gümrük memuruna şöyle dediği rivayet edilir: “Deham dışında beyan edecek bir şeyim yok!”

Galiba sanat, dehanın en doğrudan beyannamesi ve sanatçı da eseriyle bir tür sahip olduklarını beyan ediyor… Genelde sanat, özelde sinema ile hayat arasındaki ilişki üzerine ciltler dolusu yazı yazılmıştır. En kestirmeden ifadeyle sinema; hayatı anlama ve anlatma kılavuzu olsa gerektir.

Elbette bu anlayış ve anlatış çeşit çeşit, seviye seviye olacaktır. Bu nedenledir ki, her film herkesin hoşuna gitmez ve bazı filmler bizi başka türlü sarar sarmalar.

Kimi sinema uzmanları nedense yönetmen sinemasına çok inanmazlar. Onlara göre bir yönetmenin bir filmi muazzam olurken diğerinde aynı lezzet, düzey tutturulamayabilir ne yazık ki. Elbette istisna ustalar, büyük sinemacılar, her eseriyle istisnasız 12’den vuran isimler vardır. İşte yönetmen sinemasının son dönem ustalarından bir isim bu yazının konusu: Rus sinemacı Andrey Zvyagintsev…



Sibirya doğumlu Zvyagintsev, 1984 yılında, 20 yaşındayken oyunculuk okuduğu Novosibirsk Drama Okulu’ndan mezun oluyor. 1990’a kadar Moskova’da, Russian Academy of Theatre Arts’ta çalışıyor.  1992’den itibaren 8 yıl boyunca çeşitli film ve tiyatrolarda oyunculuk yapıyor. 2000 yılında kendisine yeni açılımlar sağlayacak REN TV’de iş bulup, çalışıyor. Burada aradığı fırsatı buluyor ve üç bölümlük bir dizi olan The Black Room’un yönetmenliğini yapıyor.

Bu dizi, nicedir aradığı cesareti bulmasına neden oluyor ve kafasının bir köşesinde hep yer eden Vozvrashchenie-The Return-Dönüş’ü çekmeye karar veriyor. Anne ve anneanneleriyle yaşayan iki çocuğun, bir sabah yıllardır görmedikleri babalarının geri dönmesiyle bozulan düzenlerini ve aile içi, içten içe gelişen gerilimi ustaca anlatan Dönüş, son derece sade bir yol filmine dönüşüyor ve etkileyici finaliyle izleyiciyi derinden sarsıyor.

Ki, aslında anlattığı kendi hikâyesidir Zvyagintsev’in. Zira kendisi de babasını 6 yaşında kaybetmiştir.



Bir ilk filmin başına gelebilecek en harika şeyleri yaşıyor Dönüş. Berlin’de Altın Ayı da dahil birçok ödül alıyor mesela… 40 yaşında çektiği ilk filmiyle adından söz ettirmek bir yana, tarzı olan bir sinemacı olarak hemen göze çarpıyor Andrey Zvyagintsev…

Her ne kadar önüne yeni imkânlar sunulsa da, hiç acele etmiyor Rus yönetmen yeni projesini 4 yılda pişiriyor ve ikinci filmi ‘Izgnanie-The Banishment’i (Türkiye’de Sürgün adıyla gösterime girdi) 2007 yılında çekiyor. Filmin prömiyeri Cannes Film Festivali’nde yapılıyor ve aynı zamanda Altın Palmiye için yarışıyor.

Sürgün’ü, ünlü yazar William Saroyan’ın ‘The Laughing Matter’ (Gülünecek Şey) adlı romanından uyarlıyor. Film, şehirli bir ailenin, babanın doğduğu köy evine gelmesini ve buradaki kır yaşamına ayak uydurmaya çalışmasını konu ediniyor. Film, başrolündeki Konstantin Lavronenko’ya (ilk filmin de başrolünde o vardı) Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırıyor.  2009’da değişik yönetmenlere çektirilen New York hikâyelerinden birini de o çekiyor. Ancak New York I Love You için çektiği Apocrypha, yapımcılar tarafından beğenilmediği için, filmin sinema versiyonuna konulmadan, direkt olarak DVD’sine ekleniyor. 2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi.


2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi. Hemşire olan Elena, zengin, yaşlı ve evde bakıma muhtaç bir adam olan Vladimir ile evleniyor. Her ikisi de farklı aile yapılarından gelen çocuklarıyla ilişkileri bir şekilde sorunlu ve mesafeli insanlardır. Fakat Vladimir bir kalp krizi geçirip, hastaneye kaldırılınca vasiyetini yazdırma kararı alıyor; fakat Elena bu vasiyette yer almadığını öğreniyor. Dağılmak üzere olan ailesini bir arada tutmaya çalışan Elena, kocası ile ailesi arasında ahlakî bir fedakârlık çıkmazında kalıyor…

Zvyagintsev sineması için artık ustalık ürünü diyebileceğimiz Elena’nın prömiyeri yine Cannes Film Festivali’nde yapılmış, Jüri Özel Ödülü’nü de kazanmıştı.



Son filmi Leviathan ise yönetmenin aynı zamanda belli bir filozofik arka planı olduğunu da apaçık gösteren usta işi bir yapım olarak önce ciddi festivallerde kendini gösterdi. Film, Barents Denizi’ndeki bir yarımadada geçer. Arazisine el koymak isteyen yozlaşmış bir belediye başkanına karşı mücadele eden bir adamın hikâyesini anlatır. Senaryo Eski Ahit’te yer alan Eyüp Kitabı’nın modern bir uyarlamasıdır ancak aynı zamanda dağılmış Sovyet Rusya’nın aile ve sistem çürümesine dair esaslı eleştiriler de içerir. Yapımcı Alexander Rodnyansky filmle ilgili “Film çağdaş Rusya’nın en önemli sosyal sorunlarından bazılarıyla ilgilenir, sıradan bir adamın yaşadığı aşkın ve trajedinin hikâyesidir.” şeklinde açıklar  Zvyagintsev’in filmini. Leviathan, dünyanın en prestijli festivallerinde gösterilir ve 20’den fazla ciddi ödül (Cannes’da Altın Palmiye adaylığı, En İyi Senaryo ödülü ve Oscar’da En İyi Yabancı Film adaylığı dahil) alan film, bu sıra dışı yönetmenin  filmlerindeki başarının tesadüfi olmadığının kanıtıdır. Bugüne kadar çektiği (uzun metrajlı) dört filmiyle de hem belli bir seviye tutturan, hem de dehasını tüm cömertliğiyle bizlere sunan bir isim Andrey Zvyagintsev…

Rus yönetmen, ilk uzun metrajlı filminin finaline koyduğu fotoğraflar ile bir çeşit kendini ele verir gibi oluyor, zira Zvyagintsev sineması görselliğiyle dikkat çeken bir sinema. Birçok yönüyle de sinema dervişi Andrei Tarkovsky’yi anımsatıyor.

Filmlerinde diyaloglar basit gibi görünür, hatta sanki önceden yazılmamış, doğaçlama gelişiyor gibi bir his de edinirsiniz ama gerçekte öyle değil tabii… Seçtiği, güncel, basit kelimeler ile daha çok hal ve ruha odaklanır Zvyagintsev…



Andrey Zvyagintsev sinemasında görüntü sesten, yani suret kelamdan çok önce gelir. Dolayısıyla Zvyagintsev sineması bir tür temaşa sinemasıdır. Işık önemlidir onun için. Renk önemlidir (renkten sadece gökkuşağı tonlarını anlamamak lazım, siyahın ve beyazın tüm ara renkleri de dahildir buna), gökyüzü, ağaçlar, duvarlar, deniz, bulut, yağmur… Hepsi ayrı bir titizlik içinde yer alır Andrey Zvyagintsev filmlerinde.

Ünlü müzisyen Beethoven’ın, bir konser sonrasında, eserinde Mozart etkisinin hissedildiğinin söylenmesi üzerine şöyle söylediği rivayet edilir: “Aranızda onun ayak seslerini duyarken, müzik yapmak kolay mı zannediyorsunuz?”

Doğrusu, adaşı Tarkovsky’nin ayak seslerini Zvyagintsev’in film karelerinde işitmek çok da yadırganacak bir şey değil…


Rus sinemasının bu yeni soluğu belki en iyi filmini henüz çekmedi ama çektikleri ile farklılığını çoktan göstermiş oldu.


Yönetmenin Dönüş filminin analizini buradan okuyabilirsiniz. 

Yönetmenin Leviathan filminin Aksiyon'daki eleştirisini buradan okuyabilirsiniz,

NOT: Şuradan alıntıdır. 


15 Şubat 2013 Cuma

Saving Face: Asit yüzlü kadınlar!


Bergen’i hatırlayacaksınız. Hani ‘Acıların kadını’ olan Bergen… Meseleyi groteskleştirmek için söylemiyorum bunu, tanımın tam karşılığıydı gerçekten arabesk müziği sanatçısı.

PTT’de kendi halinde bir memur iken, aşık olup, kalbinin peşinden gidince, önce pavyonlara düşen, ardından sevdiği adam tarafından, şarkı söylerken yüzüne kezzap atılarak, yüzünün bir kısmı perişan, bir gözü kör olan bahtsız şarkıcı. Ve üzücü son; yine sevdiği adam tarafından (Henüz 28 yaşındayken) kurşunlanarak öldürülüş…

Yüze kezzap atılma hadisesi, bir erkeğin kadına yapabileceği belki de en büyük alçaklık olsa gerek. Ve maalesef Pakistan’da böylesi bir alçaklık, erkeklerin kadınları cezalandırma yöntemi olmuş durumda. Her yıl 150’den fazla kadın kocası ya da yakın akrabaları tarafından yüzüne kezzap atılarak mahvediliyor.


Ne acı ki, yapanların yanına kâr kalıyor bu eylem. Üstelik geçtiğimiz yıl salt bu konuyla ilgili kanun çıkarılmasına rağmen oluyor bunlar. Ve Pakistanlı bir plastik cerrahın şu dedikleri insanın içini dağlıyor: "Bu hastalara çok sayıda cerrahi ve plastik operasyon uyguluyoruz; ama ne yaparsak yapalım gülümsemelerini geri getiremiyoruz."

Pakistanlı yönetmen Sharmeen Obaid-Chinoy’un belgeseli Saving Face işte bu kadınları anlatan bir belgesel. Geçtiğimiz yıl Oscar ödülü alan film, iç acıtacak görüntülerle dolu. Hepsi gerçek, hepsi ayrı bir trajedi…

Pakistan’da bu suçlarla ilgili kurulan bir vakıf da var. Vakıf, hem mağdur kadınlara yardım ve destek amacı güdüyor hem de bu suçun önlenmesi adına kamuoyu oluşturmayı hedefliyor. Yönetmen Obaid-Chinoy, filmini bu kuruluşun destek ve ortaklığıyla çekmiş.



İşin garip bir kısmı ise, belgesel tüm dünyada gösterildiği halde, kendi ülkesinde gösterilemiyor. Bunun sebebi ise yeni korkular. Hem belgeselde yer alan, kimlikleri bir şekilde açıklanan kadınların korkusu hem de yapılacak yeni saldırılar için bir tür ‘hırsıza yol gösterme’ tedirginliği. Yönetmen, biraz da bu sebeple ülkesine geri dönemiyor, epey zamandır başka ülkelerde yaşıyor.

İnsan yüreğini asit gibi yakan bir belgesel olan Saving Face’i mutlak izlemek lazım.