Sinemanın keşfi ile başlayan ilk sinema türü ‘belgesel
sinema’dır. Her ne kadar mukallid George Melies’in işin içine, panayır, sirk,
sihirbazlık faktörünü ekleştirmeye çabalamasıyla, izleyici kitlesini
genişletmeye yönelik hamleler yapılsa da, başta Lumierre Kardeşler olmak üzere,
ilk sinemacıların çoğu, olanı perdeye yansıtmayı yeterli buldular. Sinemada kurgunun
keşfi ve drama ile bütünleşmesi, yedinci sanatın seyrini epey farklı noktalara
evriltse de, belgesel sinema kimi zaman dramayı da, arkasına alarak bu koşudan
asla mahrum kalmadı. Kurgu ve dramanın etkisiyle bildik sinemanın temelleri
atılmaya başlandığı anda kopan Birinci Cihan Harbi, dramanın duraksamasına yol
açmasa da, küçümsenmeyecek boyutta sekte vurdu. Ülkemiz de dahil, pek çok ülke
sinemasında yetki ve otorite askerlerin eline geçince, belgesel sinema
(gerçekliğin yerini alacak boyutta) tekrar altın günlerini yaşadı. Bu dönemde
bir tür balayı yaşayan militarizm/sanat birlikteliği, propaganda sinemasını çok
iptidai boyutta kullandı.
Savaş sonrası, herkes kendi mevzisine çekilirken, patlayan İkinci
Cihan Harbi, sinemaya neredeyse silah kadar önem veren asker sinemacıların
peydahlanmasına da vesile olmuştu. Bu dönemde en büyük yapımcılar ve film
üreticileri ordular olmuştu.
Sinemada sesin daha pratik ve meşakkatsiz kullanılır hale
gelmesi, 16 mm’nin keşfi, belgesel sinemacılar için büyük bir sıçrama vesilesi
oldu. Tam da bu dönemde Fransa’da başlayan bir akımdan bahsedebiliriz: Cinema
Verite!
Kaba genelleme ile ‘Gerçeklik Sineması’ diyebileceğimiz bu
kavramın iki büyük ismi vardı: Chris Maker ve Jean Rouch…
Bu yazıda bizim muhatabımız olan Jean Rouch, Cinema Verite’i,
“Cinema Verite, gerçeğin filmi değil; filmin gerçeğidir.” Diye tanımlıyor.
Çok ilginç bir adam aslında Rouch. Esasen bir antropolog
olan bu Fransız, etno-sinema kavramını bize hediye etmiştir.
Aslında bir araştırmacı olan Rouch, başlarda kamerayı sadece
araştırmaları için bir araç olarak görüyordu. Afrika’da yaptığı araştırmaları
filme alırken, tıpkı kalemle bir kağıda not etmek gibi kabul ediyordu.
Kendisinden önce, tam olarak etnografik sinema diye
adlandırılmasa da, benzer gayeler ile film işi yapanlardan farkı ise, bilinçli
şekilde filmedilen kişileri, kendi filmlerini çeken hissiyle projeye katmak
oluyordu. Yani, insan hem oyuncusu, hem izleyicisi, hem de yönetmeni olduğu bir
filmde, sadece oyuncu olduğu filmlere nazaran çok farklı olabiliyordu!
Mesela Rouch, Sovyet sinemacı Dziga Vertov’dan ciddi anlamda
etkilenmişti. Vertov’un “Sinema- Göz/Kino-Glaz” ve “sinema-Gerçek/Kino-Pravda”
film deneylerini, alıcıyı sokağa çıkarmasını, bir baş oyuncu yapmasını heyecan farklı
ve etkileyici buluyordu.
Fakat bazı eksiklikleri vardı Vertov’un. Lakin bu
yeteneksizlik ya da başka şeyden değildi, O’na göre Vertov’u kısıtlayan şey dönemin
kameralarının ağır ve hantal olması, diğer yandan sesli çekim olanağının henüz
o vakit bilinmemesidir.
Rouch, bu açığı daha sonra 16 mm’lik kameralar ile
kapatmakla kalmayacak, Vertov’un “sinema-
Göz” e bir de ses yani ‘Sinema-Kulak” ekleyecekti.
Bu teknik gelişme kamerayı da daha özgürleştirdi. Artık ufak bir gizleme
numarası ile sokak, metroda, tramvayda da çekim yapabiliyordu.
Biliyorum karışık biraz…
Sinemayla ilgili fikirleri çok değişiktir Rouch’un. Kamerayı
bir tür ruhu özgürleştirme aracı olarak görür. Ve ona göre, perde kağıttan çok
daha derindir. Yazmak ile çekmek arasındaki farkı çektiği belgesellerle son
derece sarih bir şekilde gösteren Jean Rouch, gerçekçi sinemanın hem çekileni,
hem de çekeni değiştirdiğini düşünür.
Rouch’a göre “gözlemlemek kadar, elde edilen belgeyi gözlene
kimselere göstermek ve davranışlarını onlarla birlikte görüntü üzerinde
incelemek.” Çok önemlidir.
Haklı mıdır ya da ne haklıdır bilmem ama filmlerinde bir
şekilde, hikayeye müdahil olur ve çektiği konu ne ise, hem sonuçlarını hem de
filme çekilen insanlardaki değişimi, başkalaşmayı yansıtır. Keza Rouch’a göre
bu tür bir sinema terapiye eşdeğerdir.
Aslında bir sinema adamı kaygısından ziyade, bilim adamı
kaygısıyla kaydedilen bu gelişmeler, başta Fransa sineması olmak üzere,
sinemayı derinden etkiledi zamanla. Enteresandır, bunun nedeni, kuramsal ya da
bilimsel değil, aksine çok basit bir gerekçeydi: Filmi daha ucuza mal etmek.
Rouch, sistemini tamamlayıp, kendi sinema ürünlerini
oluşturmaya başladığında ortaya çarpıcı neticeler çıktı.
1955 yılında çektiği “Les maîtres fous/ Çılgın Efendiler”
ilginç bir filmdir mesela. 1954 yılında, Accra'da yaşayan küçük bir grup Hausa
Jean Rouch'u, yıllık dini ritüellerini görüntülemek üzere Batı Afrika'ya davet
etmişti. Bu ayin sırasında Hausalar, trans benzeri bir duruma geçiyor ve Batılı
sömürgecileri temsil eden ruhların (mühendis, doktorun karısı, genel vali,
zalim binbaşı, vb.) etkisi altına giriyorlardı.
Sadece 36 dakika sürse de Les Maîtres fous (Çılgın
Efendiler), son derece çarpıcıdır ve kimi bölümleri dehşet vericidir: Gözleri
fırıl fırıl dönen, ağızlarından köpükler saçan, meşalelerle vücutlarını yakan,
ruhları ele geçirilmiş insanlar…
Filmde yer alan görüntüler o kadar etkileyiciydi ki, Peter
Brook, 1966 yapımı filmi Marat-Sade'da, Rouch'un kaydettiği bu teatral
gösteriyi ve uydurma dili referans almıştı.
1961 yılında çektiği Bir Yaz Öyküsü’nde (Chronique D’un Ete);
1960 yazında Paris’te yapılan bir anketle yoldan geçenlere “Mutlu musunuz?” sorusu
soruluyordu. Sonuçta ortaya çok ilginç ve etkileyici bir film çıkmıştı. Film
Cannes’da ödül aldı. Netice, Rouch’un tezini destekler şekilde olmuştu. Film,
insanları habersiz değil, aksine bir filmin içinde olduklarını uyararak
çekiliyor ve yaptıklarının farkında olan insanlardaki değişimi veriyordu.
Hiç bir zaman inceliğinden taviz vermeyen ve kötülerken
bile, acıtmayan sinema ödülleri olan Altın Ahududu, her sene olduğu gibi bu yıl
da yine Oscar'dan bir gece önce dağıtıldı ve bittabi büyük organizasyonunun
gölgesinde kaldı.
Adaylar ile ilgili küçük bir haberi şurada vermiştik.
Sinema sektörü her ne kadar önemsemiyor gibi görünse de,
gizliden gizliye merak ettiği bu ödüllerde de, tıpkı Oscar gibi sürpriz
çıkmadı. Yılların kronik kötülerine, konjonktürel kötüler eklendi ve -klişe
tabirle- bu senenin en kötü performansları belli oldu.
Kimi otoriteye göre Oscar'dan bile eğlenceli ve keyifli olan
Razzie Ödülleri'nde bu yıl baş köşe Alacakaranlık serisinin son filmi olan The
Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2'nin oldu. Neredeyse her dalda almadık
ödül bırakmayın yılın kötüsü filmin oyuncusu Kristen Stewart da 2 filmle birden
ödül alarak tarihe geçti.
Daimi berbat olarak nitelenen Adam Sandler ise That's My Boy
ile beklentileri boşa çıkarmayıp yine kötü olmayı başardı.
Uzun lafın kısası, Hollywood'un son kötüler listesi şöyle:
En Kötü Film: The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2
En Kötü Yönetmen: Bill Condon / The Twilight Saga: Breaking
Dawn – Part 2
En Kötü Erkek Oyuncu: Adam Sandler / That’s My Boy
En Kötü Kadın Oyuncu: Kristen Stewart / Breaking Dawn – Part
2 ve Snow White and the Huntsman
En Kötü Yardımcı Erkek Oyuncu: Taylor Lautner / The Twilight
Saga: Breaking Dawn – Part 2
En Kötü Yardımcı Kadın Oyuncu: Rihanna / Battleship
En Kötü Toplu Performans: The Twilight Saga: Breaking Dawn –
Part 2
En Kötü Senaryo: That’s My Boy
En Kötü Ekran Çifti: Mackenzie Foy ve Taylor Lautner / The
Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2
En Kötü Devam Filmi: The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part
2
Önce spotu yerleştirelim: 85. Oscar Ödülleri sahiplerini
buldu. Argo, En İyi Film seçilirken En İyi Yönetmen ödülünü Ang Lee kazandı.
Gecede En İyi Erkek Oyuncu Daniel-Day Lewis ve En İyi Kadın Oyuncu ise Jennifer
Lawrence seçildi. Life of Pi 4, Argo 3, Lincoln 2, Django Unchained 2, Les
Miserables 2, Skyfall 2 ödül aldı...
Her sene böyle olur. Ben de dahil, sinemayla bir şekilde
uğraşan herkes, aleni olarak Oscar'a dudak büküp, inceden aşağılarken, içten
içe merak ve takip ederiz. Sadece bizimle ilgili bir durum da değil bu.
Geçmişte bu organizasyonu küçümseyen, dikkate almayan sektör profesyonellerinde
de 'ne seninle ne sensiz' durumu vardır aslında. Oscar'a prensip olarak karşı
çıktığını söyleyen oyuncu/yönetmenler, aday olduğu halde geceye katılmayan ünlülerin,
bir bara takılıp, televizyondan töreni izlediklerini duymuşuzdur mesela...
İster kraldan çok kralcı, iflah olmaz bir Oscar'cı, ister,
hem dudak büküp hem kayıtsız kalmayanlardan olalım, sinema endüstrisinin en
mühim organizasyonu Oscar. Ha, vahşi kapitalizm ve adı batasıca popülizm
organizasyonu 'vıcık vıcık' bir hal getirmiştir, o ayrı. Töreni izlemek
maksimum iki saat olurken, tören öncesi halı, çul, çaput faslı 4 saati geçiyor.
Sizi bilmem ama hadi oyuncuları, sektör çalışanlarını,
yönetmenleri, yapımcıları filan anlarım... Bu tür geceler, ayrı zamanda
'podyum'dur, ilişki kurulacak ortamlardır ve dolayısıyla bir yıl boyunca bu
gece için hazırlanan emekçiler bile vardır. Ancak, yayıncı kuruluşun her
milimetrekaresinden sentetiklik akan sunucularına asla tahammül edemiyorum
gerçekten. Eline mikrofonu alan, iğrenç bir sırıtışla yanaştığı oyunculara,
kal-u beladan beri kanka gibi davranmak, tahammül edilebilir bir şey değil.
Keza profesyonllik adına, bizim ekranlarımıza kurulup, moda
gurusu gibi sallayan ve işin magazin boyutunu gargara yapa yapa çürüten
giyim-kuşam eleştirmenlerimiz de aynı hissi uyandırıyor bende.
Tuğrul Eryılmaz ustaya diyecek bir şeyimiz yok elbette.
Bizim nazarımızda bir Bülent Özveren kadar mühimdir ve gereklidir. Eurovision
için Özveren ne ise Oscar gecelerimiz için Eryılmaz öyledir. ve -tabiri caizse- 'Kuyruğu
dik tutma' triplerine de bayılırız. yani hem popüler kültür ve Hollywood aforizmaları
yapıp, hem de ciddi ciddi, 'şu şöyleydi, bu böyleydi, şu alsın, bu almasın'
samimiyetleri de artık alışık olduğumuz yıllık tablolardan. Malum, Yekta Kopan
da kendi kendini seslendirir böyle gecelerde!
Açıkçası, bizim TV kanalımızdan bu töreni takip ediyorsanız,
ödüller dağıtılana kadar uyumanız işten bile değildir. Zira hem tahammülü zor,
hem de sıkıcılıkla eziklik arasındaki kulak memesi kıvamında yastığa dönüşür TV
ekranı.
Hasılı kelam, onların sunucularının samimiyetsiz
yapaylıkları, bizimkilerin ezik ama 'uzman' tripleri ile birleşince 'Kırmızı
Halı' faslına sonuna kadar kimler katlandı bilemiyorum.
Tabiatıyla, biz giriş faslının bu kadarıyla yetinerek sinemayla
doğrudan alakalı meselelere bir göz atalım isterseniz.
Oscar ödüllerini kimin sunacağını seçmek, filmleri seçmekten
bile zor bir meseledir. Zira kötü seçim, sadece salondakilere berbat saatler
geçirtmez, aynı zamanda büyük bir marka olan organizasyona da ciddi darbe
vurur. dolayısıyla Akademi bu ayrıntıya çok dikkat eder.
Bob Hope'un 4 yıl üst üste yaptığı (65-68) sunum o kadar
başarılıydı ki, ondan sonra iki yıl, bu vazifeyi daha iyi ifa edecek kişi
bulunamadığı için sunucusuz tören yapılmıştı. Sonraki bir kaç yıl, kalabalık
sunucu tercih edilerek risk minimize edildi. 74 yılındaki sunucu kadrosuna bir
bakın: John Huston, David Niven, Burt Reynolds, Diana Ross...
Billy Crystal de başarılı sunuculardandı ve 90'dan
başlayarak 4 yıl üst üste o sundu töreni. Whoopi Goldberg zekası ve
esprileriyle akılda kalan sunuculardan biri oldu. Akademi sıkıştığı an Billy
Crystal seçeneğine yöneliyordu. Chris Rock cıvıklıklarıyla epey sıkıntı
oluşturunca, 2006'da Jon Stewart dillere destan bir sunum yaptı. Sektöre, Yahudi
hassasiyetlerine ve milliyetçiliğe yaptığı ince vuruşlarla akılda kalmıştı Stewart.
Aktör Hugh Jackman'ın da gecenin ciddiyetine ve kalitesine uygun sunum yaptığı
söylenir.
Vaktiyle Emmy ödülleri için yaptığı şov ile akıllarda kalan Seth MacFarlane'den çok büyük bir beklenti olmadığı gibi, tören salonunun adı gibi, törenin içeriği de usul usul değişiyordu. Aslında MacFarlane, Hollywood'da pek hazzedilen bir isim değildi, belki de bu nedenle esprileri pek rağbet görmedi hatta bu nedenle gecenin heyecanı biraz azaldı. Şarkı söyleyerek bir tür arayı soğuttu, buna bir de, dakka başı eklenen 'şuna saygı, buna saygı' seremonileri eklenince salondakiler, tavandaki işlemeleri, ekran başındakiler de, diğer kanallarda neler olup bittiğini incelemeye başladılar.
Mesela ben, o saatte Flash TV'yi açtım ve yayınlanan 'Turist Ömer Yamyamlar Arasında' isimli filmi bir gönderme olarak kabul ettim!
Kodak Tiyatrosu geç yapılan ama kısa sürede ismi Oscar ile bütünleşik algılanan bir salon. İçi kadar dışı da önemli, zira hemen önündeki Walk To Fame'de yıldızların isimleri var. Bir kişi hariç. Hatırlayacaksınız; Muhammed Ali 'Peygamberimin adını ayakların altına koydurmam' diyerek bu isteğe karşı çıkmış ve bu nedenle, Muhammed Ali ismi tiyatronun yukarısına asılmıştı.
Hey gidi Kodak. Yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip olması bir yana, fotoğraf ve sinema alanındaki yenilikleriyle meşhur bir markaydı. Kodak bu, özellikle fotoğraf sektörünün öncüsü ve lideriydi. Yenilikçiydi, büyüktü, kaliteliydi.
Ancak gözü kör olmasın dijital teknoloji, geldi ve acımasızca tepeledi konvansiyonel görsel sanatları. Önce üretimi yavaşladı Kodak'ın, direndi ama bir yere kadar. nihayetinde peliküle son verdi dijital teknoloji ve iflasını istedi Kodak. Tarih; 2012 Ocak ayıydı.
Sinema oldukça vefasızdı ve yıllardır Oscar ödül töreni yapılan salonun adı değiştirildi. Hem de insafsızca: Dolby Tiyatrosu. Eski yenildiği gibi, yeni hiç de sıkılmadan eskinin tahtına keyfince kuruldu ve Oscar bundan rahatsız bile olmadı. Sair zamanda 17 dolara gezebileceğiniz bu salon ve civarı için, Oscar gecesi orada (salon dışında) bulunan 700 şanslı insanın kaç lira ödediği net olarak bilemiyoruz!
Gelelim ödüllere...
Aslında burayı takip edebilenler için - çok da- sürpriz bir durum olmadı. Akademi üyeleri, bir yandan yavaş yavaş değişmeye başladıkları mesajını verirken, diğer yandan bildik refleksleriyle ödülleri dağıtmaya devam ettiler. (Oscar öncesi yapmaya çalıştığımız tahminleri şuradabulabilirsiniz)
Pek çok kişi Zero Dark Thirthy ile ilgili beklentilere girerken biz buna karşı çıkmış ve Amerikan kamuoyunda bile tartışılmaya başlanılan işkence, yargısız infaz, çarpıtılmış tarih tartışmalarından sonra bu filmin bir doz düşüğü Argo'nun bu ödülü alabileceğini yazmış ve bu filmle ilgili analizi şöyle noktalamıştık: "Hasıl-ı kelam, Affleck, iyi bir sinema ile, hakikatin peşine düşmektense, Amerikalı izleyicilerin vatanseverlik hislerini okşayan ve ‘Bahsi geçen film Oscar için emir ve görüşlerinize hazırdır!’ içerikli bir filme imza atmış." (Argo filminin eleştirisi için şuraya bakabilirsiniz)
Belki bazı okuyucular, Zero Dark Thirty'i bu kadar paçavraya çevirmemizden rahatsız bile olmuşlardı ama, son Oscar ödülleri gösterdi ki, artık bizzat Amerikan devleti bile bu kadar kaba propagandadan hazzetmiyor. (Zero Dark Thirty eleştirisi için şuraya)
Gecenin benim adıma en sevindirici yönü Life Of Pi'nin genelin beklentilerinin üzerinde ödül almasıydı. Pi'nin Yaşamı, En İyi Yönetmen dahil 4 dalda ödül alarak beni mutlu etti. (Filmin eleştirisine bakmak isterseniz buraya)
Akademi ile Quentin Tarantino arasında gizli bir gerilim var. Oscar tayfası sıradışı yönetmene, 'Sen yaz, böyle iyi' demeye devam ediyor. Enteresan olan şey ise Tarantino bundan pek rahatsız değil gibi görülüyor. biz de olsa, yönetmen 'Bir daha da Oscar'a katılmam' açıklamasını çoktan yapmıştı bile. Django Unchained, tüm olumsuz tartışmalara rağmen iki ödül aldı. Karizmatik oyuncu Christoph Waltz bunu zaten hak ediyordu. senaryo ödülü ise, bir film karesi baldan başka bir şey anlamına gelmiyor. (Django Unchained analizi için şuraya bakabilirsiniz)
Michael Haneke'nin nasıl yaman ve can yakan bir yönetmen olduğunu daha önce defaatle belirtmiştik. Amour ele aldığı yaşam katmanı ve kültürel ortamı muazzam yansıtabilen ve şok finaliyle seyirciyi adeta zıpkınlayan bir filmdi. Ama bu demek değildi ki, film Akademi'nin hoşuna gidecek. Oscar öncesi yapılan pek çok yarışmada Haneke'nin ödül alması belirli bir beklenti oluşturdu evet ve korkarım ki, bu beklenti sair filmlerin şansını bitirdi ve Amour'u Yabancı Film dalında ödülle buluşturdu. Oysa, Amour'un ödülü alacağını tahmin ettiğim halde mesela Beasts Of The Southern Wild'in ödül alması beni çok mutlu edebilirdi! (Amour için şuraya,Beasts Of The Southern Wild için buraya bakabilirsiniz.)
Daha önce de belirtmişimdir, Daniel Day-Lewis yaşayan en büyük aktör bence. Lincoln filmi, onsuz nasıl bir çalışma olurdu tahmin bile etmek istemiyorum. Diğer oyuncuların vebalini almak doğru değil belki ama bir film Day-Lewis oynuyorsa o filmin kötü olma ihtimali çok zayıftır. Filmin zor bir film olması ve yönetmeninin Spielberg olması jürinin Lincoln'e 'hayır' demesini güçlendirdi. Ama Daniel Day-Lewis'in görmezden gelinmesi film dilinde cinayetle eşdeğerdi bence. (Lincoln eleştirisi için buraya bakabilirsiniz) Bu arada, 'şu şunu dedi, bu ona laf soktu' şeklinde tören değerlendirmesinden hazzetmem ama Day-Lewis'in ödül alırken 'Bana daha önce Margaret Thatcher rolü teklif edildi' ironisi gecenin en iyi esprilerindendi.
Müdavim okurlar hatırlayacaklardır, Oscar belgeselleriyle ilgili özel bir çalışma yapmıştık (şurada) Akademi bu konuda bizi yanılttı ve seçeceklerini düşündüğümüz çalışmayı değil, 1970'li yıllar mantığıyla karar verdiklerine düşündüğüm, başka bir belgeseli seçtiler. Yaş ortalamalarını bir an için unutup, marjinalitenin her daim geçer akça olduğunu hesaba katmamanın yanılgısını yaşadık anlayacağınız. Ancak yine de, özellikle belgesel bölümündeki tüm filmleri izlemenizi hararetle tavsiye ediyorum.
Yazımızı 85. Oscar Ödülleri'nin listesiyle tamamlayalım:
En İyi Film
Operasyon: Argo (Argo)
En İyi Yönetmen
Ang Lee, Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)
En İyi Erkek Oyuncu
Daniel Day-Lewis - Lincoln
En İyi Kadın Oyuncu
Jennifer Lawrence - Umut Işığım (Silver Linings Playbook)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Christoph Waltz - Zincirsiz
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Anne Hathaway - Sefiller (Les Misérables)
En İyi Uyarlama Senaryo
Argo
En İyi Özgün Senaryo
Zincirsiz (Django Unchained)
En İyi Animasyon Film
Cesur (Brave)
Yabancı Dildeki En iyi Film
Aşk (Amour) Michael Haneke, Avusturya
En İyi Şarkı
"Skyfall" - Skyfall
En İyi Müzik
Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)
En İyi Yapım Tasarımı/Sanat Yönetimi
Lincoln
En İyi Görüntü Yönetimi
Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)
En İyi Belgesel
Searching for Sugar Man
En İyi Kurgu
Argo
En İyi Kısa Belgesel
Inocente
En İyi Kısa Film
Curfew
En İyi Kostüm Tasarımı
Anna Karenina
En İyi Makyaj ve Saç
Sefiller (Les Misérables)
En İyi Kısa Animasyon
Paperman
En İyi Ses Kurgusu
Zero Dark Thirty
Skyfall
En İyi Ses Miksajı
Sefiller (Les Misérables)
En İyi Görsel Efekt
Pi'nin Yaşamı (Life of Pi) Tam listeyi istiyorsanız, şurada.
Takipçilerimiz, nicedir tökezleyen Rus sinemasını bir
ucundan yakalayıp yükselten Andrei Zvyagintsev filmleriyle ilgili epey mesaj
yollayınca, bu genç ustanın filmlerini teker teker ele alma ihtiyacı doğdu. (ilk yazıyı şuradan okuyabilirsiniz) Özellikle sinema dervişi Tarkovsky'nin ayak sesi olarak görmemiz epey heyecan oluşturmuşa benziyor. Bu
nedenle yönetmenin ilk filmi 2003 yapımı “Vozvrashchenie- The Return- Dönüş”
ile başlıyoruz.
Evvelen altını kalın hatlarla çizmek gerekiyor ki, Dönüş,
bir yönüyle klasik/popüler film sınıfına girmemekle beraber, içerdiği enteresan
‘harman’ ile popüler izleyici profilini de memnun edebilecek bir yapıya sahip.
Yönetmen Andrei Zvyagintsev, ne kadarı bilinçli, ne kadarı bilinç dışı bilinmez
ama tutturduğu gizemli bir ‘doz’ ile hem metaforik/psikanalitik bir dili, hem
de görsel/(yeryer) epik bir sinemayı bir şekilde başarıyor.
Hikayenin ana temasının yönetmenin bizzat kendi yaşam
hikayesiyle kesişmesi ve geçmişinde yaşaması, oyuncu denetimi filminin
kahramanlarının iç dünyasına son derece başarıyla girişini sağlıyor Zvyagintsev’in…
Küçük oğlanın odanın İvan oluşu bile boşuna değil. Tarkovsky'nin akıllara gelmesi tabii.
Girizgahı çok uzun tutma niyetinde değilim, zira baş
döndürecek kadar çok metafor barındıran filmin hangi ucundan tutsak bir
paragraf ekleyerek bu yazıyı sayfalarca uzatmak mümkün olacak. Bir sinema
filminin analizinde, okunması en az onun süresi kadar uzun olacak bir yazıya
imza atmayı hiç tercih etmiyorum açıkçası.
Andrey ve İvan, her taşra insanının geçmişinde yaşadığı bir
çocukluk geçirmektedir. Yüksek yerlerden suya atlamak, boş binalarda oyun
oynayarak geçirmektedirler günlerini. Anne ve büyükanneleriyle yaşamaktadırlar.
İvan, her ne kadar inatçı ve cesur biri gibi görünse de yükseklik korkusu
dolayısıyla ağabeyi ve arkadaş çevresi tarafından dışlanır gibi olduğu bir
anda, babaları eve döner. Sadece çocuklar değil, ketum anne de babanın bu ani
dönüşü şaşkındır ama sır vermez.
12 yıl sonra babalarıyla tanışan çocuklar, anne ve büyük
annelerini evde bırakıp, babalarıyla gizemli bir yolculuğa çıkarlar. Otoriter
baba, her ne kadar çocuklarına olan sevgisini göstermese de, belli ki 12 yıllık
arayı kapamaya uğraşmaktadır. Ne ki, hayat, kimseye tam planladığı gibi bir
yolculuk vaat etmez.
Filmin etkileyici görselliğinin finalde fotoğraflarla desteklenmesi de çok önemli.
Görünen gerekçe ‘beraberce vakit geçirmek’ olsa da, aslında
çocuklar için bir tür eğitim, baba için bir tür sınavdır bu yolculuk. Ve belki
de, serüven bittiğinde çocuklar artık çocuk olmayacaklardır!
Bütün mitolojik paradigmalarda ‘baba-oğul’ mücadelesine dair
olaylar ve sonuçlar barınır. Bir tür ‘Kozmos-Kaos’ zıtlığı sayılabilecek bu
gerilimli kontrast, esasen iktidar mücadelesidir. Dönüş, ana hikayesini bu
mücadelenin üzerine kuruyor gibi görünse de, içten içe odun atıp harladığı
merak ateşi, filmin finaline kadar taşıyor izleyiciyi.
Yaşları en fazla 13-14 olan iki çocuğun 12 yıldır
görmedikleri babalarıyla ilgili herhangi bir anılarının olamaması çok tabii. Belki
bu nedenle yönetmen, ismini seyirciden sakladığı babayı adeta beklenmeyen
gizemli bir elçi gibi sunuyor. Film ilerledikçe önce başındaki hare, ardından
kanatları söküp alınan baba karakteri, yatakta sadece mahrem yerleri kapatılmış
bir ruhani kurtarıcı gibi resmediliyor. Her çocuk belli yaşa kadar, babasını
kahraman olarak tanır. Hatta ona fantastik ve masal gücünde değer atfederiz
ergenleşene kadar. Baba, kahramandır çocuklar için. Babasızlık ise çok büyük
bir gediktir ruhta. Ruhumuzun bütün hastalıkları, kırıklıkları ve çatlaklar
belki de bu eksiklikten dolayı oluşmuştur. Babasını bilmeyen bir çocuğun,
aniden eve dönene babası, ihtimal ki çok gerçek üstü gelecek, inanmakta
zorlayacaktır.
Hristiyan kaynaklara göre çarmıhtan indirilen İsa.
Dönüş (2003) Andrei Zvyagintsev
Solaris (1972) Andrei Tarkovsky
İçin için yanan bir fırının önünde, adeta bir azize gibi
sessizce durup hiç tepki vermeyen büyükanne figürü ise bu mistik tasviri tamamlıyor
sadece. Kadın ve şehvete meyletmeden, sadece yolu düşünen, bu garip adam, film
ilerledikçe önce ete kemiğe bürünüyor, ardından hiç de öyle mesihvari bir
temizliğe sahip olmadığına kanaat getirmemiz sağlanıyor.
Dönüş (2003) Andrei Zvyagintsev
Ayna (1975) Andrei Tarkovsky
Saat, Dönüş filminin en önemli metaforlarından. Otorite adeta 'zamanı yöneten' kişi. Dolayısıyla baba, hep mühlet veriyor çocuklara. ve neticede saat otoriterliğin mirası olarak kalıyor büyük oğlana. Şöyle diyor baba; 'Saat kimdeydi?'
Giriş sekansından hemen sonraki anneye olan uzun koşu, İvan’ın
kendi dünyası ve sığınağına dönüştür. Ve yaşanan onca şeyden sonra tekrar
tamamlanır bu döngü.
Babanın resminin saklandığı kitabın malum sayfası; İbrahim'e indirilen koç!
Kendi karısına göstermediği ilgiyi sokakta yürüyen ya da restoranda
servis yapan kadınlara göstermesi, kusursuzluk ikonuna vurulan sağlam
darbelerden sadece birisi. Kahramanların sürekli bir şeyleri itmesi; bozulan
arabayı, kayığı ve cesedi… Hepsi ikonografik anlatımı güçlendiren ögeler.
Kayık, Dönüş için önemli bir metafor.
Böyle onlarca farklı metaforun üzerinde, muazzam bir
görsellikle ilerliyor Dönüş. Kasvetli hava, neredeyse hiç görmediğimiz güneş,
karanlık sular, yeşilin bile karamsar tonları gerçeklikten çok uzaklaşmadan
anlamı destekleyen görünür unsurlardır. Yer yer hikayeye eşlik eden müzik,
girişteki gücünün üzerine ancak finalde çıkacaktır. Dramanın temel kalıplarını,
fazla zorlamadan yapılan bu müdahaleler (Görüntü, ses, efekt) filmin izleyici
skalasını epeyce geniş tutmasına yarıyor. Zihnini fazla zorlamak istemeyen
seyirci, en öne kurulan hazır sofraya kurulup, merak ve bir miktar gerilim
içinde finale kadar yürüyor ve nihayetinde istediğini de alıyor.
Diyalogların arasına yerleştirilen ipuçları, sıradan bir
sinema filmine göre oldukça ağır ve zor; kabul. Ancak Dönüş’ü basit bir yol
filmi olarak görmek isteyenleri ikna edecek kadar merak unsuru da içermiyor
değil. Babanın saklı geçmişi ve neyin peşinde olduğuna dair merak sonlara kadar
diri tutuluyor ve hatta ucu açık bırakılıyor; acaba o kutunun içinde ne vardı?
Baba-Oğul çatışmasında mutlaka kazanan oğul (!) olur.
Kayıp olduğu onca yıl tuzlu balıktan başka bir şey
yemediğini söyleyen, sürekli bir yerlere telefon açıp, tekinsiz insanlarla
görüşürken uzaktan izlenen baba, kendi çocuklarına karşı neden bu kadar
otoriter? Sevgisini zor gösteren, sert bir eğitim anlayışıyla çocuklarını da
sertleştirerek hayata hazırlayabileceğini düşünen babanın, arabasının
güneşliğinde aile resmi çıkınca, izleyicinin fikri ne kadar değişiyor?
Dahası, sevmese o kuleye dışarıdan tırmanmayı göze alır mı?
Son yemek?
Filmin diyaloglarında en çok dikkat çeken kelimelerden biri ‘Baba’.
İsimsiz baba oğullarının kendisine baba demesini ısrarla istiyor. Ki, son
derece etkileyici final klimaksında kendisi ‘oğlum’ diye bağırıyor ve ondan
itibaren iki kardeş birden, ‘baba’ diye diye ortalığı inletiyorlar.
Son tahlilde, Rusça’da tam karşılığı nedir bilmiyorum ama ‘Dönüş’
aslında sadece fiziki manevrayla anlam karşılığını bulmuyor filmde. Babanın
dönüşme isteği, tüm karşı çıkışlarına rağmen çocukların dönüşü/dönüşümü ve
Dönüş’te.
En önemli merak unsuru: O sandukada ne var?
Şok eden bir ayrıntı, başta bulunan resimde baba varken, arabadakinden baba figürü yok!
Hasılı kelam, sinematografik inceliği, hikayeciliğe dair
dehası ve mebzul miktarda metaforuyla bir ‘ilk film’ için ziyadesiyle iyi “Vozvrashchenie-
The Return- Dönüş” Aldığı ödüller de bunun kanıtı. Ne kadar dikkatli izlersek,
o kadar sert çarpıyor film. Bizim için önemli olan şeylerden biri de, nicedir
perdede göremediğimiz bir hikaye anlatma ustasıyla yeni tanışmak. Zihinlerimize
hoş geldin Andrei Zvyagintsev!
Filmi izlemeyenler için öncelikle belirteyim; Kelebeğin Rüyası güzel bir film, mutlaka izleyin. Yazının bundan sonraki kısmı filmi izleyenler için olduğundan, devam etmemeniz sizin yararınızadır! Hayat böyledir bazen; uzunluğu ne olursa olsun, bir ömür
yaşarsınız ve bazen arkanızda sizi hatırlayacak kimse olmaz. Sanatçılar,
bilgeler, aşıklar, krallar, hatta peygamber için bile böyledir kimi zaman.
Yaşadığı dönemde birkaç inananı, sonrasında ümmeti olmayan peygamberler vardır.
Sanatkarlar için ise bu kader sıklıkla tekrar eder.
Kimsesizler Mezarlığı’nda medfun sayısız şair, yazar, ressam ikamet eder.
İsidore Ducasse bunlardan biriydi mesela. Yaşarken gören yoktu neredeyse.
Öldükten sonra birkaç şiiri ve kitabı çıktı ortaya.
Rüştü Onur, Kemal Uluser ve Muzaffer Tayyip Uslu,
‘bilinmeyen’ binlerce Türk şairinden sadece üçü. Fena halde acıklı ve içli
hikayeleri var üstelik. Aynı dönemde, bu şairlerin yaşadığı yer olan
Zonguldak’ta edebiyat öğretmenliği yapan Behçet Necatigil şöyle yazmıştı bir
keresinde: “Bir şair yaşamıştı Zonguldak’ta/
Adı Rüştü Onur’du/Bilseydi hatırlanacağını ölümünden sonra/Memnun olurdu.”
Orhan Veli ise “Son yıllarda Zonguldak üç
büyük istidat yetiştirdi. Biri Rüştü Onur, biri Kemal Uluser, biri de Muzaffer
Tayyip Uslu. Ne biçim kader, üçü de arka arkaya öldüler.” Satırlarıyla acı
ile hatırlar bahtsız şairleri.
Kelebeğin Rüyası, etkileyici 'set-up'larıyla, harcanan emek ve işçiliğiyle de göz dolduruyor.
Şair sinemacı Yılmaz Erdoğan, yeni filmi Kelebeğin
Rüyası’nda bu şairlerden ikisinin hikayesini alıp, zenginleştirerek perdeye
yansıtıyor. Bu nedenle Kelebeğin Rüyası, bir film olmanın ötesinde, bir şairin
başka şairlere karşı vefa borcu da denebilir.
Filmin öyküsü şöyle: Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti
döneminin tüm sıkıntılarıyla beraber, Zonguldak’ta ayrı bir acılarla örülü
hayatlar yaşanmaktadır. Maden ocaklarında memurluk yapan Rüştü Onur ile
elektrik şirketinde çalışan Muzaffer Tayyip Uslu çok yakın iki arkadaştır. Tek
dostları ise Behçet öğretmendir. Hayatları şiirden ibaret olan bu iki dostun,
tek amacı vardır; Varlık dergisinde şiirlerinin yayınlanması. Bu nedenle her
ay, ayrı bir heyecanla koşarlar rıhtımdaki posta gemisine. Ve bir gün bu gemi
genç bir şehirli kızı getirir: Suzan. Bir şiirlik canı vardır Suzan’ın ve genç
şairler şiirle rekabete girerler. Kim iyi yazarsa, o kızın kalbini elde
edecektir. Ancak, her ikisi de hastadır ve özellikle Tüberküloz Rüştü’yü
neredeyse yiyip bitirmiştir.
Bir yandan şiir, öbür yandan gönül meseleleriyle
uğraşırlarken araya ayrılık girer. Rüştü, Heybeliada’daki sanatoryuma kabul
edilmiştir. Ancak Muzaffer Tayyip, çok beklemeyecek kader arkadaşının yanına
gidecektir…
Filmin görselliği, etkileyici müzik ve şiirle zirveye taşınıyor. Türk sineması hiç bu kadar yakın olmamıştı şiire!
Kelebeğin Rüyası, odağında şiir olan hayatları eline alıp,
çok ağır bir acıyla yoğurarak yansıtıyor perdeye. Ve bunu yaparken, senaryo
beklenilen gibi gelişmiyor. Seyirci, iki genç erkek arasında kalan kızın
hikayesini izleyeceğini düşünürken, yönünü bambaşka sulara kırıyor öykü ve
bireysel acılarda derinlemesine yol alıyor. Hikaye, beklenin aksine, iki erkek
arasına sıkışan kız ve yaklaşan yeni acılar, yerine bambaşka bir yöne dönüyor.
Dolayısıyla Erdoğan, klasik Yeşilçam melodram kalıplarına düşmekten kurtarıyor
filmini.
Kelimelere hasta iki genç, bir kıza hasta oluyorlar,
fiziksel hastalıklarına bakmadan. Her ne kadar ‘hayatın bahanesi’ olarak
söylese de filmde, hayatı bahane ediyorlar şiire… Yokluk da bahane oluyor, aşk
da ve hastalık da… Bazen çaldıkları bir daktiloyla yazıyorlar, bazen tek tarafı
kullanılmış kağıtlara, bazen de kirli duvarlara. Ama durmadan yazıyorlar; son
nefeslerine kadar.
Kıvanç Tatlıtuğ, o kadar başarılı bir iş çıkarıyor ki, adeta fiziğini de yeniyor!
Şunu özellikle belirtmekte fayda var ki; Edebiyat daha önce
sinemaya bu kadar dokunmamıştı, film ise daha önce hiç bu kadar kontrolü
kaptırmamıştı edebiyata. Daha önce bu iki türün birbirine yakınlaşmasını,
dokunmasını, ortaklaşmasını çok izledik aslında. Hatta bizzat edebiyatçıları
hayatını anlatan filmler izledik. Ama emin olun sinema-edebiyat aşkında bir
zirve Kelebeğin Rüyası. Hatta bir miktar dibini yakma bile var.
Şiir filmde her şeyin önüne geçiyor, her unsurundan rol
çalıyor. Şiire hürmeten, bu kontenjandan müzik de nasibini alıyor dolayısıyla.
Bu nedenledir ki, sıklıkla klip görüntülerine şahit oluyoruz Kelebeğin
Rüyası’nda. Bu, çok sakıncalı bir şey mi emin değilim ama belki bir başyapıt
düzeyine tırmanacak filme engel olduğu söylenebilir.
Yılmaz Erdoğan, Belçim Bilgin'e çok büyük bir haksızlık yapmış. Vizörden bakıp, bu uyumsuzluğu görmemesi inanılır gibi değil.
Filmin bana göre en büyük sıkıntısı, ‘arzular’ın silik ya da
düşük tutulması. Kelebeğin Rüyası, film ilerlerken seyirciye beklenti olarak
çok zayıf şeyler sunuyor. Bir dergide yazıların yayınlanması ya da ayrılan iki
arkadaşın tekrar birleşmesi, kaybedilen sevgilinin (büyük bir aşkın olduğu bile
söylenemez) tekrar bulunması gibi pek çok minik ‘kıtır’ var ama hiç biri bizi
sona taşıyacak kadar güçlü değil. Belki de bu nedenle bir ‘Climax’dan söz
edemiyoruz filmde. Birbiri peşi sıra gelen ölüm ve üzüntü içeren sekanslar göz
pınarlarımızı zorluyor filan ama arzuların kamçıladığı merak eşlik etmiyor bu
burun çekişlere.
Ve bence önemli bir detay unutuluyor nedense; analar. İki şairin
de annesi (hiç gösterilmese anlaşılabilir bir şey belki ama) çok cılız fırça
darbeleriyle geçiştiriliyor nedense.
Sanatta etkileşim, ‘intihal’ boyutuna ulaşmadıkça anlaşılır
ve hatta kaçınılmaz bir şey. Yılmaz Erdoğan’da (Elbette haksızlık etmek istemem)
son iki deneyiminin etkisini görmek mümkün. Bir Zamanlar Anadolu’da ve Gergedan
Mevsimi’nden ‘his ve görsel etkileşim’i hissediyoruz şahsen, lakin Erdoğan tam
bu anlarda kendi özgünlüğünü ortaya koyuyor ve şiirle besliyor sahneleri. Tam
da bu anlarda filmin müziği giriyor devreye, kimi anlarda adeta yabancılaşma
efekti olmayı göze alarak, tırmanıyor melodi.
Film, başlarda 'iki erkek arasında kalan kız' gibi klişe melodram şeklinde görünse de, bambaşka sulara açılıyor.
Yeri gelmişken müzikten bahsetmek lazım. Rahman Altın
yakından takip ettiğim ve çok beğendiğim bir müzisyen. Hassaten film
müziklerini en çok beğenenlerdenim. Filmi bir tarafa bırakırsak, Kelebeğin
Rüyası’nın müzikleri ‘Soundtrack’ olarak çok değerli ve etkileyici. Ancak,
filme katkısı konusunda bir takım endişelerim var. Zaten ana tema ve görsel dil
olarak, yerelliğin sınırında olan filmi, sanki biraz daha uçlara, dışarıya
doğru itiyor. Şunu söyleyebilirim belki; film için yapılması muhtemel,
‘Hollywood gibi olmuş’ eleştirileri en çok müziğin zirve yaptığı planlarda akla
geliyor ne yazık ki. Renk ve anlatım olarak zihnimizdeki yerellikle eşleştirmede
biraz güçlük çektiğimiz anlar var, ancak yılmaz Erdoğan ve sanat yönetiminin
olağanüstü emekleriyle bunun kırıldığı anlarda filmi epikleştiren müzik,
aklımıza ‘In War and Love’ gibi yapımları getiriyor.
Şunu açık yüreklilikle itiraf etmek isterim, bugüne kadar
tek kare oyunculuğunu seyretmemiştim Kıvanç Tatlıtuğ’un. Ve ne acı ki, popüler
kültürün sunduğu şekil, epey uzaklara itmişti bu yetenekli oyuncuyu. Oysa, -kimsenin
hakkına girmek istemeden söylemek isterim ki- Kelebeğin Rüyası bir Kıvanç
Tatlıtuğ filmi. Dikkat buyurun filmin ana unsurlarından biri, taşıyıcı
karakteri filan demiyorum, ‘bizzat kendisi diyorum.’ Genç oyuncu, fiziksel
avantajlarını tepelercesine müthiş bir oyun çıkarıyor. Ve hatta, hikaye onsuz
ilerlemeye kalkıştığı zaman seyirci bir miktar afallıyor. Allah’tan ki yönetmen
bunun bilincinde ve uzun tutmuyor bu ayrılıkları. Metinden kaynaklanan minik
bir kusur; tırnak yeme alışkanlığının finale doğru kendiliğinden düzelmesi.
Yoksa, mezar sahnesindeki ve genel planlardaki ‘hastalıklı duruş’ bile
hayranlık verici düzeyde.
Kelebeğin Rüyası, acının esas kaynağını fonda ısrarla gösterse de, net bir şey söylemekten çekiniyor
Madem başladık oyunculuklarla devam ettirelim. Yılmaz Erdoğan,
önceki filmlerinde BKM oyuncularını bir otobüse doldurup filmin aralarına
serpiştirmiş hissi verirdi, Kelebeğin Rüyası’nda bu yok. Gayet de iyi yapmış
bence. Mert Fırat, Tatlıtuğ’un yanında ezdirmiyor kendini. F. Zeynep Abdullah ise son derece ölçülü ve
etkileyici.
Bana göre, yönetmen Erdoğan en büyük haksızlığı Belçim
Bilgin’e yapmış. Bilgin’in rolünde başarısız olduğu şeklindeki yorumlara asla
iştirak etmiyorum. Aksine, inandırıcı olabilmek için olağanüstü bir performans
sergiliyor ve ‘rol kumaşı’ konusunda şahane ipuçları veriyor. Lakin
karakter/tipleme uyuşmazlığı var Belçim Bilgin ile oynadığı karakter Suzan
arasında. Ve ne yazık ki fiziksel olan bu farklılık, oyuncu ne kadar verimli
olsa da tam olarak kapanmıyor, kapanamıyor. Dolayısıyla film, bu ‘cast’ hatası
nedeniyle hasar görüyor. Fiziksel sıkıntı kümesine konulur mu bilmiyorum ama diyaloglarında
sonu ‘r’ ile biten iki hece arka arkaya gelince oluşan ‘telaffuz-prononciation’
sıkıntılarından başka kusur görmedim Suzan karakterinde. Yılmaz Erdoğan ise
Behçet Necatigil tiplemesinde gayet iyi. Uzun yıllar uzak durduğu televizyonun
etkisi olmayınca, oyun gücünün izleyicideki etkisi artıyor Erdoğan’ın.
Yılmaz Erdoğan, iyi yönetiminin yanı sıra, ölçülü ve inandırıcılığı ile oyuncu olarak da iyi iş çıkarıyor.
Çoğu kimse bilmez ama kalbin ciğerle olan ilişkisi ve
yakınlığı, diğer tüm organlarınkinden daha farklıdır. Bu nedenle ‘ince
hastalık’ denmiştir vereme. Verem acıyla beslendiği gibi, aşkla ağırlaşıp,
dönülmez bir noktaya ulaşıyor. Galiba, aşka ‘hastalık’ diyenler de bu nedenle
haklı!
‘Acı’ demişken, saygı duymakla beraber, Yılmaz Erdoğan’ın
karşımızdaki bu ‘dual’ iç burkucu tablodan sadece birini tercih ederek
derinleşmesi de filmi eksik kılan ögelerden, Tek Parti döneminin yaşattığı
acılar ve bir kayıp bir kuşağın sistemle olan ilişkisi. Senaryo bu güzergahı
tercih etmiyor. Erdoğan, başkaları gibi hakikatı bükmeye kalkışmıyor belki ama
sadece solgun ve kararsız fırça darbeleriyle adeta vakay-ı rapor ediyor. Bunun
yerine bireysel acılara, güçlü metinler eşliğinde derinlemesine dalıyor.
Mert Fırat da, rolünün altında ezilmeyenlerden
Halbuki filme epigraf olarak konulan ‘Mükelelfiyet kanunu’
başka hissiyat oluşturuyor. Bir toplumun köklerinden hoyratça koparılmaya
çalışılıp, asrileşmenin devlet politikası olarak dayatılması, devletin en büyük
burjuva olduğu, halkın yaşadığı acılarla baş başa bırakıldığı bir dönemden
bahsediyoruz oysa. (Yeri gelmişken belirteyim; Aksiyon'da yayınlanan şu dosyayı ya da şunu okumak filmin dönemi ve atmosferini algılamayı kolaylaştıracaktır.)
Yine de çok haksızlık etmemek lazım; İnönü dönemi
yoklukları, halk Evleri ile bir milletin nasıl karakterinin değiştirilmeye
çalışıldığı, kağıt üzerinde baş tacı edilen köylünün nasıl itilip kakıldığı,
devletin kendi insanını nasıl değersiz kıldığı, çarpıcı şekilde gösteriliyor. Türkçe
Ezan’ı duyuyoruz ama buna dair bir kanaat belirtisi görmüyoruz filmde.
Filmin görselliği kimi zaman müziği de arkasına alınca, yerellikten uzaklaşıyor.
Yönetmenlik meselesine gelince… Yılmaz Erdoğan daha önceki
filmlerinde kendi oluşturduğu hikayeler üzerinden yürürken, bu kez yaşanmış ve
etkileyici bir öyküyü ele alıp genişletiyor. Her ne kadar, ‘Büyük şehirden
taşraya gelen güzel kıza aşık olmak’ kısmını daha önceki filminde görmüş olsak
da, kahramanların şiirle olan ilişkileri, Erdoğan’ın işini epey
kolaylaştırıyor. Ancak, filmin ‘dönem’ olması büyük bir risk iken, muazzam bir
işçilik ve titizlik ile bunun altından ustaca kalkmış Erdoğan. Mekan ve kostüm
tasarımları da aynı ölçüde başarılı ve inandırıcı. Dünya sineması düzeyinde bir
sanat yönetimi var.
Dahası, yönetmenin kamera hareketleri, benzer Türk
filmlerinde sıkıntı veren, riskleri asla hissettirmiyor, özgür ve derin bir
kadraj hissiyatı hep var filmde.
Oyunculukların başarısı, işin bu faslın sorunsuz olduğunun
göstergesi. Kalabalık sahne yönetimleri ve filmin trafiği de usta işi. Şahsen,
bir tek düğün sahnesinde kameraya bakıp duranlar dışında sıkıntı verecek bir
şey göremedim.
Uçan kamera ayrı bir başlık olmalı belki. Ne ki Erdoğan,
önceki filmlerine nazaran daha insaflı. Malum, Vizontele ve Organize İşler’de
kullanılan abartılı fly-cam, insanda ‘Madem bulduk, kullanalım’ hissi
oluşturuyordu. Kelebeğin Rüyası’nda ise gemi sahnelerinde çok ölçülü ve görsel
zenginliği besleyen bir dozda var. Heybeliada hastane planı ise gereksiz ve
Amerikan dizi tarzı olarak sırıtıyor.
Oyunculukları, diyalogları ve olağanüstü işçiliği ile Kelebeğin Rüyası, Türk sineması için bir kilometre taşı.
Yılmaz Erdoğan bir diyalog ustası, filmin senaryosu,
özellikle finale doğru giderken yer yer tökezlemeye başlasa da, diyaloglardaki
hassas işçilik nadiren denk geleceğimiz türden. Hatta, bu noktada bir nebze
‘dibini yaktığını’ bile söyleyebiliriz Erdoğan’ın. Neredeyse boş cümle yok
filmde! Sanırım Kelebeğin Rüyası kadar hiçbir filmde akılda kalan replik
olmayacak. Alıntı yapılacak replik deryası gibi. Romantikler için bir alıntı
madeni olacak düzeyde.
Bütün bunlara rağmen, şaşırtıcı bir şekilde, Kelebeğin
Rüyası’nı büyük bir hayranlık ve takdirle izledikten sonra bile bir Yılmaz
Erdoğan Sineması’ndan bahsetmek –ne yazık ki- çok mümkün değil. Yönetmenin
filmografisini incelediğimizde, ortak bir dili bulmakta epey zorlanıyoruz zira.
Elbette bütün bu anlattıklarımız ve derinlemesine
incelememiz Kelebeğin Rüyası’nı çok önemli bir film olmaktan çıkarmıyor. Bir
kere sadece açılış sekansıyla bile izlenmeyi ve saygıyı hak ediyor film. Yılmaz
Erdoğan, daha filme adımımızı atarken, gösterdiği ustalık, işçilik ve emekle
son yılların en iyi filmlerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu belli ediyor.
Necatigil, ‘Aşk Gelmiş Cihana’ şiirinde şöyle diyor;
“Ne çare, cahil aklı
Kız hastalandı, yattı.
Mumda yandı pervane... öldü.
Oğlan sormakta haklı
Hiç aşktan ölünür mü?”
Sorunun cevabını görmek için Kelebeğin Rüyası’nı izlemek
lazım…