14 Ocak 2015 Çarşamba
11 Ocak 2015 Pazar
10 Ocak 2015 Cumartesi
7 Ocak 2015 Çarşamba
Umudun tükendiği yerde!
Not: Ey okur, birazdan okumaya başlayacağın yazı fena halde
ipucu ve açıklama içermektedir. Dolayısıyla eğer bahsi geçen filmi izlemeden
okursan, seyir zevkini düşürebilir. Tavsiyem, önce git filmi izle sonra bu
satırlarda tekrar buluşalım.
Kaderin enteresan bir cilvesi olsa gerek: Geçtiğimiz hafta
vizyona giren ve yönetmenliğini Russel Crowe’un yaptığı Son Umut’un mottosu;
“Nefretin bittiği yerde umut başlar” idi. Bu hafta vizyona giren Mahsun
Kırmızıgül’ün Mucize’sinin afişinde ise şöyle yazıyor: “Umudun bittiği yerde
mucize başlar.”
Önce hak teslimi yapmak boynumuzun borcu: Mahsun Kırmızıgül,
sinema kariyerine başladığı Beyaz Melek, pek çok kişi tarafından burun
kıvrılarak karşılandığı için, vizyona girdiği anda perdedeki başarısı büyük bir
şaşkınlığa sebebiyet vermişti. Kırmızıgül şaşırtıcı derecede yetkin olarak
kullandığı kamera ile hiç de fena olmayan bir hikaye anlatıcısı olduğu ilk
filminde dost/düşman herkese göstermişti. Üstelik kamerayı odakladığı nokta da
çok önemliydi. Kalbe yakın bir yerlerde konuşlandırdığı vizör ile bardağın dolu
kısmını görmeyi tercih ediyor, can yakıcı ve sıkıcı gerçekliğe çok fazla
bulaşmadan dimağlarda masalsı bir tat bırakmayı tercih ediyordu müzik kökenli
sinemacı.
Sinemasında bir sıkıntıdan söz edilecekse o da şuydu:
Kırmızıgül ilk üç filminin her birinde birkaç filme yetecek kadar çok malzemeyi
işlemeyi deniyor, bu sebeple hem esas hikaye zedelenebiliyor, hem de yan
öyküler havada kalıyordu. İşin bir de, alakası olsun/olmasın her üç filmine de
bir şekilde girmeyi başaran Doğu/Batı simetrisinden yola çıkarak ‘yapmayın siz
kardeşsiniz’ metazorisi vardı. En alakasız görünen filmi New York’ta Beş
Minare’de bile ‘hah bu sefer yapmamış galiba’ dediğimiz anda finalde eline sopa
alarak başımıza vura vura anlatmayı denedi denemesine ve filmin o ana kadar
elde ettiği pek çok kazanımı harcayıverdi!
Tahlilini yapacağımız filmin hikayesine bir göz atmakta
fayda var. Mucize, 60 İhtilali esnasında mecburi şark görevi vesilesiyle
doğunun kuş uçmaz kervan geçmez bir mezrasına gitmek zorunda kalan Mahir
öğretmenin hikayesi gibi görünmekle beraber, ortalarından itibaren –spastik
demek lazım sanırım- engelli bir köylü olan Aziz’in öyküsüne dönüşüyor. Evin 6
erkekten büyüğü olan Aziz, anne ve babası tarafından ‘özürlü’ olması dolayısıyla
el üstünde tutulmaktadır tutulmasına ama başta çocuklar olmak üzere öz
kardeşleri bile hastalığını ‘delilik’ olarak görüp ona göre davranmaktadır.
Üstelik zamanın çok yavaş aktığı bu beldelerde hayatı hızlandıran en önemli
gelişme evliliktir ve Aziz kardeşlerinden büyük olmasına rağmen, onun özel
durumundan dolayı sırayı kardeşleri kapmıştır!
Ne ki, Mahir öğretmen hem köyün, hem de Aziz’in kaderini etkileyebilecek
dokunuşlarda bulunur buradaki hayatlara. Yokluk, sahipsizlik, unutulmuşluğun
kader olduğu bir yerdeki sıradan insanları anlatan Mucize, küçük bir
topluluktaki insan tiplemeleriyle öne çıkan bir yapıya sahip.
Daha ilk planıyla ‘Bu bir Mahsun Kırmızıgül filmidir’
dedirten Mucize, nedense bana birkaç yıl önce izlediğimiz belgesel/drama İki
Dil Bir Bavul’u hatırlattı. Her ne kadar okulsuz köye öğretmen olarak atanan
Mahir ile kütüphanesiz nahiyeye kütüphane müdürü olarak sürgün edilen
Güner’in hikayesi örtüşse de, Vizontele
Tuuba ile Mucize arasında çok ciddi bir sosyolojik ve tür farklılığı mevcut
olduğu için onunla karşılaştırmak haksızlık olacaktır.
Mucize, bir yönüyle önceki Kırmızıgül filmleriyle
benzerlikler içerse de, yapısal olarak epey farklı. Ancak korkarım ki, bu
farklılık filmin aleyhine bir durum. Zira, önceki filmlerinde 2 saate birkaç
filmlik hikaye sıkıştırmayı çabalayan yönetmen, bu kez neredeyse 1,5 saat
boyunca ne anlatacağına karar veremeyen bir mütereddit bir görüntü sergiliyor.
Film uzun dakikalar boyunca resimlerine ve karakterlerin birbiri peşi sıra
patlattığı espri ve durum komedileriyle vaziyeti idare ediyor. Aziz’in öyküsüne
odaklanmaya başladığımız anda dram başlıyor başlamasına ama filmin ortasını
çoktan geçmiş bulunuyoruz.
Bir de yönetmenlik açısından ciddi bir tehlike bekliyor
Mahsun Kırmızıgül’ü, şöyle ki; Bir yönetmenin filmlerinde ‘kendini tekrar’
hissedilmeye başlandıysa, tehlike sinyalleri veriliyor demektir. Mucize bu
bağlamda, Kırmızıgül sineması için bir tür tekrar, hatta kimi anlarda ‘patinaj’
hissi veriyor maalesef.
Kimi zaman absürtlüğe kaçan mizahi yapısı, kimi zaman
gözleri doldurabilecek düzeye ulaşan dramasıyla Mucize, kendini seyrettirmeyi
başarsa da, senaryosundan kaynaklanan mühim sıkıntılara sahip. 2 saati aşkın
süren filmde, öylesine boşluklar var ki, 4. filmini çeken bir sinemacıya
yakışmayacak türden. Bu yönüyle Mucize bir ilk film acemiliklerini taşımakla
beraber, bazı yönleriyle Kırmızıgül sineması için çıtayı bir ‘tık’ daha
yukarıya taşımayı da başarıyor. Bunlardan ilki şüphesiz Kırmızıgül’ün yöreyi
çok iyi bilmesi. Sadece mekan, kostüm, dekor anlamında değil sosyolojik dil
olarak da meseleye çok hakim bir isim Mahsun Kırmızıgül. Ne ki, sinematografik olarak kendini tekrar
etmekten de kaçamamış.
Güçlü sinematografi
Mucize’de, film boyunca her biri birer tablo hükmünde
sayısız resim yapmış görüntü yönetmeni. Anlık ekran görüntüsünü al, herhangi
bir galeride sergile! O kadar başarılı yani… Ancak bu güzellikler özellikle
filmin başlarında dramaya katkı sağlamaktan ziyade folklorik ve turistik
güzellikler olarak duruyor. Birer ‘footage’ naifliğindeki resimler kadar
senaryoya da yoğunlaşabilinseymiş keşke!
Dönem filmi çekmek her zaman zordur, ancak zamanın çok yavaş
aktığı otantik yerler için geçerli değil bu durum. Hele ki bahsini ettiğimiz
tarih uzak değil, yakın bir geçmişi anlatıyorsa. Filmin esas mekanı olan mezra,
zamanın çok ağır aktığı bir yöre olduğu için doğal mekan/dekor ihtiyacını
ziyadesiyle karşılıyor. Son derece başarılı kostüm ve aksesuar, yani sanat
yönetimi mevcut. Allah’tan köyde geçiyor film, yoksa Mucize de diğer dönem
filmlerimizde olduğu gibi, iki eski model araba, birkaç eski tabela ve kostüm
ile dönemi verme kolaycılığına kaçmıyor değil.
Çiğ senaryo
Mahsun Kırmızıgül sinemasının takdir edilip, yüceltilecek
pek çok yönü olduğu muhakkak. Ancak, artık dördüncü filmini çekmiş yönetmene
‘acemi toleransı’ da pek doğru değil. Dolayısıyla Mucize’nin yer yer tel tel
dökülen, yer yere bir acemi sinema öğrencisinin bile yapmaması gereken hata ve
eksikliklerle bezeli, sinemanın tabiatına hiç uymadığı gibi, kendi içinde tutarlılığı
da bulunmayan senaryosuna biraz daha yakından bakalım.
Özensiz diyaloglar, ortalarına kadar ne yapacağına karar
veremeyen yapısı ve derinliksiz karakterleriyle maalesef en çiğ Mahsun
Kırmızıgül senaryosuyla karşı karşıyayız. Bir kere film öğretmen Mahir’in mi,
yoksa spastik Aziz’in mi hikayesini omurga olarak alıyor, kararsız. Mahir
karakteri sadece şiveyle sahicileştirilmeye çalışılırken, filmin hikayelediği
bir yıl içerisinde Mahir’in iç dünyasının kıyısına bile yaklaşamıyor. Ailesiyle
yaşadığı sıkıntıları filan pek önemsemiyor senaryo. Hatta unutuveriyor… En can
alıcı nokta ise, Mahir’in tüm olumsuzluğa rağmen, üstelik ailesi batıda bir
şehirdeyken ve devlet ‘dönebilirsin’ demesine rağmen ‘neden’ kaldığı konusunda
bizi ikna edemiyor Mucize…
Ve pek çok köksüz, eğreti duran karakter geçidiyle adeta
‘dakkaya oynuyor’… Onlarca önemsenmiş ama silik kalmış, olsa da olur olmasa da
olur karakter resmi geçidi gibi… Mahir’in kayınpederini bir ara görüyoruz asık
suratı, gayr-ı memnun bakışıyla üstelik hiç de fena olmayan bir isme görev
verilmiş ama birkaç saniyelik plan ile bitip gidiyor bu karakter. Mahir’in
ailesi yapay ve hikayeye zarar verecek derecede silik işlenmiş.
Yapısal sorunları olan senaryo (böylesi bir profesyonel
metin, hiçbir uzman isme okutulmaz mı, enteresan!) yüklüce anakronik unsurlar
da içeriyor. Eşkiyalar romantik bir bakış açısıyla yüceltiliyor. Şüphesiz
olabilir, eşkıyadan inşaat ustası da çıkarabilirsiniz ancak, seyirciye
sunuldukları sahneyi görkemli gösterme adına Beyaz Melek’tekinin neredeyse
birebir tekrarını koymanın anlamı nedir?
Eşkıya Cemilo ayrı bir muamma. Kağıt üzerinde iyi düşünülmüş
gibi duruyor, sürekli dağlara bakan eşi, yetim gibi duran çocuğu filan
eyvallah. Ancak, Cemilo’nun karşı durduğu, uğruna adam öldürdüğü feodalite
nereye kaybolmuş ki?
Oyunculuklar
Çok güçlü oyunculara sahip bir film Mucize. Kırmızıgül bence
önemli bir tercih yaparak kendi karakterini epey geri planda tutmuş. Sadece
fiziksel bir arızî durum ile kimi anlarda bir adım ileri çıkmasa, olsa da
olurmuş olmasa da, diyebileceğimiz bir karakteri canlandırıyor. Keza diğer pek
çok karakter temelsiz ve yapay duruyor.
Muhtar ve karısı (her iki karakteri canlandıran oyuncular da
muazzam oynamışlar) dışında ruh dünyalarına girebildiğimiz kimse yok. Son
birkaç dakika olmasa filmin ana karakterine bile mesafeli yaklaşıyor senaryo
yapısıyla ancak anlık abartılı oyunlar ile karakterler ön plana çıkmaya
uğraşıyor. Bazı karakterler ise anlamsız şekilde ortadan kayboluveriyor ya da
silikleşiyor. Yine rolü neredeyse Beyaz melek filmindeki rolüyle birebir aynı
olan Ali Sürmeli çok güzel oyun çıkarmasına rağmen, ortalardan itibaren giderek
buharlaşıyor adeta.
Yanlış müzik tercihi
Mahsun Kırmızıgül bir müzisyen. Doğal olarak filmlerinde
müziği ciddi anlamda ön plana çıkarıyor. Daha önceki filmlerinde yaptığı
senfonik müzik tercihini Mucize’de de değiştirmiyor yönetmen. Kalabalık
yaylılar ile görkemli resimlere daha da görkem katıyor ama bu durum filmin
ruhunu ne kadar uygun emin değilim açıkçası. Nihayetinde bir yöre filmi
izliyoruz ve insan istemez, ruhuna uygun bir tını duyma ihtiyacı hissediyor.
Nedense finalde bir şarkı ile bir parmak bal çalarak bunu gidermeyi tercih
ediyor, o kadar.
Zaten iliğine kadar insan odaklı bir hayatı betimlemeye
çalışan bir filme müziğe bu kadar abanmanın mantığını kavramakta zorlanıyor
insan. Tabiatın kendi melodisi, sesi varken bunu vermek yerine ha bire batı
senfonik ezgisiyle ihtişamı artırmaya çabalamak filmin ruhuna zarar veren en
önemli yönlerden.
Gereğinden fazla sarkan film, esas hikayesini anlatmaya
başlıyor başlamasına ama iki saati buluyor geçen süre. Dolayısıyla meselenin
esas dramatik yönünü geçiştirmek zorunda kalıyor. Aziz’in kriz ve karar anı,
ödediği bedel ve kazanımı bir çırpıda geçiveriyor maalesef. İşin garip tarafı,
seyircide bıkkınlık oluşturacak kadar uzayan film, finaline yakın sahnelerinde
bile slow motion tercihinden geri durmuyor nedense.
Gerçeklik meselesi
Evet, bir filmin başına ya da sonuna ‘yaşanmış hikaye’
yazmak şüphesiz etkiyi artırabilir ama daha önemli noktaları göz ardı ediyor
günümüz yönetmenleri. Bir filmde olup bitenlerin yaşanmışlığından çok daha
önemli bir olgu vardır; filmsel gerçeklik. Yani ister gerçek hayatta yaşanmış
olsun, ister olmasın, mesele sizin seyirciyi ikna etmenizdir. Mucize, bu
yönüyle kolaycılığı tercih ediyor ve esas kahramanın dönüştüğü kısmı bir yazı
ve tek cümlelik replik ile geçiştiriveriyor.
Ezcümle; Mucize, Mahsun Kırmızıgül’ün yine kalbe hitap eden,
masalsı tatlar içeren ve artık ustalaşması gerektiği noktalarda zaaflar
barındıran bir film.
5 Ocak 2015 Pazartesi
Film Tavsiyesi: Smilla ve Karlar
“Isaiah
yerde yatıyor. Bacakları kıvrılıp altında kalmış, yüzü karın içinde, kendini
üzerine düşen spot ışığından korumak istermiş gibi ellerini başının etrafına
dolamış. Sanki kar bir pencereymiş, o da bu pencereden bakıp dünyanın
derinliğinde bir görüntü yakalamış gibi... Karı tam önünde durduğumuz yerden
adımlamaya başlamış. Ayak izleri sınıra kadar bir eğri çizerek, çatı boyunca on
metre kadar devam ediyor. Oraya gelince durmuş. Sonra köşeye, binanın bitimine
kadar gitmiş. Yarım metre kadar kenardan yürümüş, diğer ambara en yakın olan
köşeye doğru. Oradan çatının ortasına yönelip üç metre geri gelmiş, koşmaya
başlamak için. Sonunda izler dosdoğru atladığı yere gidiyor.
Diğer çatı
cam gibi siyah karolarla kaplı, oluğa doğru dimdik bir açıyla iniyor, karlar
kayıp olukta birikmiş. Tutunacak hiç bir yer yok. Doğruca, boşluğa atlamış
olmalı. Isaiah'dan başka kimsenin ayak izi yok... Başından beri Isaiah'la her
durumda geçerli bir anlaşmamız vardı, onu zor durumda terk etmeyeceğime dair,
ne hiç bir zaman, ne de şimdi...”
Böyle tasvir
ediyor Danimarkalı yazar Peter Peter Hoeg, 1992’de yazdığı “Smillas fornemmelse for sen” isimli kitabında işin
başlangıcını.
1997 yılında ise Akademi ödüllü hemşerisi
yönetmen Bille August, “Smilla's Sense of Snow – Smilla ve Karlar” ismiyle
sinemaya aktardı bu enteresan hikayeyi. Devamı şöyle: Kendi halindeki genç bir
kadın olan Smilla ise olay hakkında yapılan açıklamaya akıl sır erdiremez.
Çocuğun kardaki ayak izlerinden başlayarak hükümetin bağırsaklarına kadar
uzanacak bir akıl zorlayıcı serüvende Smilla, hükümete ait birçok kirli
çamaşırı ortaya çıkaracaktır.
Smilla’s Sense of Snow bir kadının
arayışı üzerinden yol alan sarsıcı, insan yüreğini titreten bir gerilim öyküsü
anlatmaya soyunuyor. Film, gösterildiği 1997 senesinde Berlin’de Altın Ayı’ya
aday olmuş; ancak Almanya’dan ödülle dönememişti.
Usta işi yönetim, güçlü oyunculuklar ve şahane bir görsellikle, özellikle içinde kar olan filmleri sevenler
için nefes kesici gerilim ve gizem filmi Smilla ve Karlar.
1 Ocak 2015 Perşembe
24 Aralık 2014 Çarşamba
Hayalet Köpek:Samuray’ın Yolu
Son dönem filmlerinde can sıkıntısından ne yapacağını
şaşırmış gibi görünse de Jim Jarmusch bağımsız sinemanın en enteresan
isimlerinden biridir.
Filme geçmeden önce belki yönetmen hakkında orta boylu bir şeyler
söylemek lazım:
Amerikalı bağımsız film yönetmeni. Gerçek adı James R.
Jarmusch’tur. Amerikayı Amerikan olmayan bir bakış açısıyla anlatmayı başarmış
bir yönetmendir ve bağımsız sinema için dönüm noktası olan filmleriyle
tanınmaktadır. Hollywood klişelerini kıran yapımlarıyla hayranlık uyandırmış ve
birçok bağımsız sinemacıya ilham vermiştir. Stranger Than Paradise, Mystery
Train ve Deadman önemli filmlerindendir.
Kimdir Bu Jarmusch?
22 Ocak 1953’te Akron, Ohio, Amerika’da dünyaya geldi. Ann
Jarmusch ve Tom Jarmusch’un abileriydi. Küçük yaşlarındayken yazar olmak isteyen
Jarmusch, 1971’de New York’a taşındı. Columbia University’de Amerikan
literatürü eğitimi almaya başladı. Ancak mezun olmasına bir dönem kala Fransız
edebiyatı okumak için bir yıllığına Paris’e gitti. O dönemde dünyanın dört bir
yanından farklı filmleri izleme fırsatı bulduğu için sık sık Cinémathèque
isimli sinemaya gidiyordu.
Daha sonra New York’a geri dönen Jarmusch DelByzanteens
isimli müzik grubuna katıldı. Ne yapmak istediğine karar vermesi uzun zaman
aldı. Sonunda New York University’ye sinema bölümünde okumak için başvurdu.
Eğitimden memnun kalmayan ve bu durumu daha sonra yapacağı bir açıklamada “Bana
öğrettikleri şeylerin bir çoğunu bilmemeliydim.” şeklinde ifade eden Jarmusch
için efsanevi film yapımcıları Nicholas Ray ve Tom DiCillo tanışması büyük şans
oldu.
Okulu bırakma kararı alan ve aldığı bursun tamamını ilk
filmi Permanent Vacation’da kullanan Jarmusch, Ray ve DiCillo’dan sinematografi
konusunda destek aldı. Filmde asistan yönetiminden sorumlu Sara Driver’la
karşılaşması Jarmusch için hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Zira
yönetmen 20 yıl boyunca Driver’la hayatını paylaşacaktı. Driver aynı zamanda
Jarmusch’un Stranger Than Paradise, Mystery Train ve Permanent Vacation
filmlerinde oyunculuk da yaptı.
Permanent Vacation’ı, Stranger Than Paradise takip etti ve
hayal kırıklığına uğramış 3 gencin New York’tan Cleveland’a yaptıkları garip
yolculuğu anlatan bu film, tipik Hollywood klişelerini kırdı ve modern bağımsız
sinema için dönüm noktası oldu. Birçok film festivalinden ödül alan film,
Jarmusch’a Cannes’da altın kamera ödülünü kazandırdı.
1986’da daha sonra Hayat Güzeldir’le oskarı kucaklayacak
Roberto Benigni’nin senaryosunu yazdığı ve başrolde oynadığı Coffee and
Cigarettes’i izleyiciyle buluşturdu. Altı dakikalık film Saturday Night Live’da
gösterildi. Aynı yıl komedi ve drama türünde bir ironiyle sinemaseverleri
şaşırtan Jarmusch, Tom Waits, Roberto Benigni ve Ellen Barkin’li oyuncu
kadrosunu bir araya getirerek Down by Law’ı çekti. Film çeşitli film
festivallerinde dört ödül kazandı.
1989’da bir tekrar film niteliğinde olan Coffee and
Cigarettes II : Memphis Version’da Steve Buscemi ile birlikte çalıştı. Aynı yıl
Memphis Otel’le ve Elvis Presley’le bağlantılı üç farklı hikayeyi kurguladığı
Mystery Train’i çekti.
1991’de Winona Ryder’ın başrolde oynadığı ve Independent
Spirit Awards’ta en iyi sinematografi dalında ödülü kucaklayan Night on Earth
için kamera arkasındaydı. Taksiler ekseninde dünyanın değişik şehirlerinde aynı
anda meydana gelen beş farklı hikayeyi kesiştirdiği film, Quentin Tarantino’nun
Pulp Fiction filminin müjdecisi gibiydi.
Jarmusch, 1993’te daha önce ilk ikisini kameraya aldığı
Coffee and Cigarettes’ın üçüncüsü için çalışmaya başladı. Üçüncü film Coffee
and Cigarettes: Somewhere in California adını taşıyordu ve Tom Waits, Iggy Pop
gibi usta müzisyenler başrolleri paylaşıyordu.
Yönetmen daha önce diğer bölümlerini kısa kısa çektiği tüm
filmleri Coffee and Cigarettes’de biraraya getirdi. Tüm serilerin yer aldığı
filmde ekstralar da vardı ve The White Stripes’tan Jack ve Meg, Cate Blanchett,
Bill Murray, Steve Coogan ve Alfred Molina da oyuncu kadrosuna dahil
olmuşlardı.
Yönetmen daha sonraları farklı bir projesini hayata geçirdi:
Sons of Lee Marvin. Kurduğa gruba sanat çevresinden birçok ünlü katıldı. Bunlar
arasında daha önceki filmlerinde beraber çalıştığı müzisyenler Tom Waits ve
Iggy Pop’un yanı sıra, Richard Bose, Nick Cave, Thurston Moore, Mickey Rourke
ve Neil Young da vardı. Gruba üye olmanın bir tek koşulu vardı. O da fiziksel
olarak ünlü aktör Lee Marvin’e benzemekti. Dolayısıyla kadınlar üye olamıyordu.
Sık sık bir araya gelip Lee Marvin filmlerini izliyorlardı. Ancak Lee Marvin’in
gerçek oğlu bir gün barda tesadüfen rastladığı Tom Waits’e grubun varlığından
rahatsız olduğunu açıkladı.
1995’te, 19.yüzyılda geçen, başrollerinde Johnny Depp ve
Gary Farmer’ın oynadığı deadman için kamera arkasındaydı. Film sinema
eleştirmenlerince acidwestern, antiwestern ve popwestern şeklinde
değerlendirildi ve yine özgün bir kimlik kazandı.
1997’de Neil Young’ın Crazy Horse ile çıktığı konser turunu
filme aldığı “Year of the Horse” belgeselini çekti.
Ghost Dog: The Way of the Samurai (1999), Ten Minutes Older:
The Trumpet (2002) filmlerinden sonra son olarak 2005’te Broken Flowers için
kamera arkasına geçen Jarmusch, Bill Murray’le birlikte çalıştığı bu filmle
Cannes’da jüri özel ödülünü kazanmıştır.
Ludvig Hertzberg’ın yönetmenle yaptığı röportajlarını
kitaplaştırdığı Jim Jarmusch: Interviews’da, Jarmusch sinemasıyla ilgili şu
açıklamayı yapmıştır.
“Ben önce bir hikâye tasarlayıp yazmak, onu senaryo haline
getirmek ve sonra o senaryoya uygun oyuncular seçmek yerine, önce karakterlere
kafa yormaya başlayıp, daha sonra onlar hakkında bir hikâye kurmayı ve yazmayı
seviyorum. Hatta, bir vesileyle tanımış olduğum karakterlere uygun roller
düşünmeyi daha çok seviyorum. Zaten bu yüzden, işe karakterleri belirleyerek
yola koyulduğumdan, diyalog ve hikâye taslakları kaleme almak benim için çok
daha kolay oluyor. Yine de önceden yazdığım metindeki hiçbir şeyi kesin
saymıyorum. Oyuncularla prova yaparken hem doğaçlamaya geniş bir alan
tanıyorum, hem de oyuncularla etkileşim sürecinde karakterlerim kendilerine
başka yollar çizebiliyor. Dolayısıyla, hikâye de süreç içerisinde kökten
değişebiliyor. Hikâyesini böyle kurduğum bir filmi çektikten sonra da bir daha
geri dönüp ona bakmıyorum. Film kendi yolunda gidiyor…”
Hayalet Köpek
Sıradan bir mafya ayakçısı İtalyan esnafın, sokaktan aldığı
yetim bir çocuğu tetikçi ve kusursuz katil olarak yetiştirmesini anlatan
Hayalet Köpek, sıradan bir gangster filmi değil. Forest Whitaker’ın olağanüstü
performansı ve filme ustaca yedirilen felsefe ile eşsiz bir başyapıta
dönüşüyor. Ghost Dog'un hayatına yön
veren iki şey var. Hagakure: The Way of the Samurai isimli kitap, onun yaşam tarzını
belirliyor. Yıllar önce hayatını kurtaran yerel bir mafya adamı ise onun bir
sonraki görevini belirliyor. Samuray kodlarına göre yaşayan münzevi adam,
hayatını kurtaran adama sadakati nedeniyle onun bir silahına dönüşmüş
durumda...
Jim Jarmusch'un yönetmenliğini üstlendiği film, tam
anlamıyla bir Jarmusch filmi. Hip-hop kültürü, samuray tarzı ve suç dünyasının
birleştiği; melankolik, hüzünlü ve acımasız bir başyapıt olarak kabul ediliyor.
.
23 Aralık 2014 Salı
Film Tavsiyesi: Wasseypur Çeteleri
Wasseypur Çeteleri-Gangs of Wasseypur öyle bir film değil. Aksine sert bir gangster
filmi. Bu anlamda tipik Hint ekolünden de epey sapıyor. Ancak gerçekçi ve hatta
gereksiz şiddet ve ayrımcılık bile içeriyor. Hikaye şu: Film, Hindistan'da bir
madenci kasabası olan Wasseypur'un hâkimiyetini ele geçirme hırsı peşinde,
birbirlerine kan davası güden rakip ailelerin üç nesil süren hikâyesini
anlatıyor. Bu ilk yarı, sömürge dönemi Hindistan'ın son zamanlarında başlıyor:
İngiliz trenlerini yağmalayan Şahit Han, ardından sadece intikam için Ramadhir
Singh'in kömür madeninde işçilik yapıyor. On yılın sonunda oğlu Serdar Han
babasının onurunu kurtarmaya yemin edip Bollywood sinemasına kafayı takmış bir
kasaba olan Wasseypur´un en korkulan adamı oluyor.
Tam (lütfen korkmayın) 320 dakikalık bu sıra dışı Hint
filmine vakit ayırın, pişman olmazsınız.
22 Aralık 2014 Pazartesi
Film Tavsiyesi: Shine
Avustralyalı piyanist David Helfgott'un gerçek hayatını
anlatan filmde, David'in çocukluk döneminden başlayarak gördüğü baba baskısına
karşı çaresiz kalışı konu ediliyor. David, müziğe karşı çok yetenekli bir
çocuktur ve müthiş derecede piyano çalma yeteneğine sahiptir. Ancak babası onun
en küçük hatasını bile affetmeyecek kadar katı yüreklidir. Bu baskılara
dayanamayan David, evden uzaklaşır ancak yıllar sonra yine babasını arar.
Her şey bir yana Geoffrey Rush’un olağanüstü oyunculuğu için
mutlaka izlenmesi gereken bir başyapıt Shine. Film bir insanın hayatını adadığı
konçerto uğruna nelerden vazgeçeceğini sorgular izleyiciye de şu soruyu soruyor:
sizin uğruna her şeyden vazgeçebileceğiniz bir konçertonuz var mı?
İzleyin, izlettirin, güzel film yahu!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















.jpg)




