Michel Foucault 967'de verdiği "Başka Mekanlar Üzerine" (Des espaces autres) adlı konferansında enteresan bir kavram kullanır: "sapma heterotopyaları" ya da literatürdeki ismiyle: "heterotopias of deviation"..
Bu kavram modern toplumların yerleşik normlardan sapan
bireyleri belirli mekansal düzenlemeler yoluyla nasıl yönetip kontrol ettiğini
anlamamız için bir çerçeve sunması açısından yenilikçidir. Foucault'nun teorik
çerçevesinde heterotopyalar, toplum içinde var olan ancak
"karşı-mekanlar" olarak işlev gören, bir kültür içindeki diğer
mekanları aynı anda yansıtan, sorgulayan ve tersine çeviren gerçek yerlerdir.
İdealleştirilmiş ama var olmayan mekanlar olan ütopyaların aksine,
heterotopyalar kendi kural ve sistemlerine göre işleyen gerçek fiziksel
mekanlardır. Foucault, ilkel toplumların "kriz heterotopyaları"na,
toplumlarına göre, kriz durumundaki bireyler (ergenler, regl olan kadınlar,
yaşlılar) için ayrılmış kutsal veya yasak yerlere sahip olduğunu savunur.
Modern toplumda bunların yerini büyük ölçüde, yerleşik normlardan sapan
davranışlar gösteren bireyleri barındırmak üzere tasarlanmış sapma
heterotopyaları almıştır.
Bu mekanlar birkaç temel özellikle karakterize edilir:
Davranışları normdan sapan bireyleri barındırırlar.
Kendi kural ve güç ilişkileri sistemi altında işlerler.
İç ve dış arasında katı sınırlar korurlar.
Genellikle hem cezalandırıcı hem de rehabilite edici
işlevlere sahiptirler.
Toplumun sapma ve normallik konusundaki tutumlarını
yansıtırlar.
Psikiyatri hastaneleri, Hapishaneler, Huzurevleri,
Rehabilitasyon merkezleri, Islah evleri, Evsizler için barınaklar, Bağımlılık
tedavi merkezleri gibi kurumsal bir mekan da olabilir bu mekanlar; Göçmen mahalleleri, gettolaştırılmış bölgeler,
Marjinal toplulukların yaşam alanları ve hatta kenar mahalle otelleri gibi
sosyal alan ve mekanlar da…
Sapma heterotopyaları içinde, güç ilişkileri özellikle
görünür ve yoğundur. Bu mekanlar, Foucault'nun "disipliner iktidar"
olarak adlandırdığı davranışı değiştirmeyi ve "uysal bedenler"
üretmeyi amaçlayan gözetim, kontrol ve normalleştirme sistemlerini
somutlaştırır.
Kübalı yazar Guillermo Rosales (1946-1993), 20. yüzyıl Latin
Amerika edebiyatının en özgün ve trajik figürlerinden biridir. Yaşamı boyunca
şizofreni ile mücadele eden, devrimden kaçıp sürgünde yaşayan ve sonunda
intihar eden Rosales'in en önemli eseri "Boarding Home" (İspanyolca:
"La casa de los náufragos"), modern Küba edebiyatının başyapıtlarından
biri olarak kabul edilmekte…
1987'de yayımlanan "Boarding Home", Rosales'in
hayatta kalan en önemli eseridir. Roman, William Figueras adlı
yarı-otobiyografik bir karakterin Miami'deki bir bakımevindeki deneyimlerini
anlatır. Figueras, tıpkı Rosales gibi, Küba'dan kaçmış ve akıl sağlığı bozuk
bir yazardır.
Dikkatli bir okur, yazarın bir dönem Foucault’nun bahsini
ettiği “Sapma heterotopyaları”nı kendi romanına hem sosyal doku hem de dramatik
bir arka plan olarak aldığını fark eder. Roman yalın ve minimalist bir dil
kullanımı, Hemingway tarzı kısa ve vurucu cümleleri, doğrudan ve kısmen
acımasız bir gerçeklikli üslubu, iç monolog ve rüya sekanslarıyla ön plana
çıkıyor.
Belki de bu özelliklerinden dolayı roman yayınlandığı zaman Octavio
Paz'ın da aralarında bulunduğu jüri tarafından “Letras de Oro” ödülüne layık
görülmüştü…
İş te bu nemli ve derin roman Fransız sinemacı Joan
Chemla’nın ilk uzun metraj filmine kaynaklık etmiş. Farkındayım, giriş uzun
oldu ama biraz daha arka plan vermeme izin verin lütfen, çünkü “ilk film” denen
olgu üzerinde biraz çene çalmaya değer!
Yönetmenin en saf hali: İlk film
Hollywood'un altın çocuğu Nolan'dan tutun da bağımsız
sinemanın asi ruhu Tarantino'ya kadar... Hepsinin ortak noktası nedir biliyor
musunuz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi: O tedirgin edici, heyecan verici, uykusuz
gecelerin ve bitmeyen kahvelerin eşlik ettiği ilk film deneyimi.
Bir yönetmenle sohbet edin, ilk filmini sorun. Gözleri ya
parlayacaktır ya da hafif bir iç çekişle "ah o günler..." diyecektir.
Çünkü ilk film, bir yönetmenin en çıplak, en savunmasız, ama belki de en saf
halidir. Tıpkı ilk aşk gibi, acemice ama tutkulu, kusurlu ama içten...
Nuri Bilge Ceylan'ı hatırlayalım; "Koza" ile kısa
film dünyasına adım atmış, ama asıl "Kasaba" ile derin sulara dalış
yapmıştı. Kendi ailesini oyuncu olarak kullanması, minimal ekip ve ekipmanla
çalışması... Şimdi düşününce, o günlerin ekonomik zorunlulukları, bugün övdüğümüz
minimalist stilinin temellerini atmıştı belki de.
"Param Yok Ama Fikrim Var!"… Bu cümleyi söylemeyen
genç yönetmen var mıdır? Christopher Nolan, ilk filmi "Following"i
hafta sonları çekti. Neden mi? Çünkü hafta içi herkesin işi vardı! Ekip, kamera
arkası ekipten çok, bir arkadaş grubu gibiydi. Ama o film, bugün milyonluk
bütçelerle film çeken Nolan'ın kartviziti oldu.
Tarantino'nun "Rezervuar Köpekleri"ni nasıl
çektiğini bilmeyen yoktur; video dükkanında çalışırken yazdığı senaryo, Harvey
Keitel'in dikkatini çekene kadar kapı kapı dolaşmıştı. Şimdi düşünün, video
dükkânı çalışanı Tarantino'yu yapımcı ofisinde bekletiyorlar. Kim bilir içinden
neler geçiyordu? Ama o tedirgin genç adam, bugün sinemanın en özgün seslerinden
biri.
Genç yönetmenlerin en sık düştüğü tuzak ne biliyor musunuz?
Her şeyi bir filme sığdırmaya çalışmak. Sanki bir daha hiç film çekemeyecekmiş
gibi... Bütün fikirlerini, hayallerini, hikayelerini tek bir filme yüklemeye
çalışırlar genellikle! Bu yüzden ilk filmler çoğu zaman ya fazla iddialı ya da
fazla kişisel oluyor.
Greta Gerwig'in "Lady Bird"ü mesela; yarı otobiyografik bir ilk film. Ya da Robert
Eggers'ın "The Witch"ini ne kadar enteresandı, adam resmen 1630'ların
New England'ını yeniden inşa etti ilk filminde! Delice değil mi? Ama işte bu
delilik, bu cesaret, bu saflık... İlk filmleri bu kadar özel yapan da bu.
Şimdi her şey değişti tabii. Cebinizdeki akıllı telefonla
film çekebilirsiniz. Sean Baker'ın "Tangerine"i iPhone ile çekilmişti
mesela. Ama bu sefer de başka bir sorun çıkıyor karşımıza: Herkes film
çekebiliyor! Dijital demokrasi güzel de bu kadar kalabalık arasından
sıyrılmak... İşte asıl zorluk bu.
Hasılı kelam; ilk film bir yönetmenin manifestosudur
aslında. Bazen geçinmek için reklam filmi çeken, düğün videosu hazırlayan, ama
bir yandan da "benim filmim" dediği o projeyi gerçekleştirmek için
çırpınan gençlerin manifestosu. Kimi zaman acemice, kimi zaman parlak, ama her
zaman içten.
Ve belki de en güzeli bu; o ilk adımın saflığı, o ilk aşkın
heyecanı. Tıpkı Truffaut'nun "400 Darbe”si gibi, ya da Demirkubuz'un
"C Blok”u gibi… Bazen bir ilk film, sadece bir başlangıç değil, bir
başyapıt da olabiliyor.
Bu sebeple sinema tarihiyle yakın ilişkide olanların gözü
her zaman yeni yönetmenlerin ilk filmlerinde olur. Çünkü o tedirgin, heyecanlı
ve tutkulu ilk adımların ardından, belki de yarının büyük ustaları gizlidir.
İşte Fransız yönetmen Joan Chemla’nın “Kalbini Görebilmek”
(Orijinal ismi Si tu voyais son coeur) yukarıda bahsini ettiğimiz tüm konularla
ilgili. Öncelikle yönetmenin ilk uzun metraj filmi. Enteresan bir kariyer
yolculuğu var Chemla’nın. Hukuk ve gazetecilik alanlarındaki ilk çalışmalarının
ardından 2008 yılında ilk kısa filmi Mauvaise Route'u yazmış, yapımcılığını ve
yönetmenliğini üstlenmiş. Daha sonra Charles Bukowski 'nin bir kısa öyküsünden
uyarlanan Dr Nazi (Clermont-Ferrand film festivalinde Canal+ ödülünü kazandığı)
ve Alphonse Daudet'nin bir kısa öyküsünden uyarlanan “L'homme à la cervelle
d'or” (Altın beyinli adam) filmlerini yönetiyor genç sinemacı.
Ardından birazdan detaylıca analiz edeceğimiz İlk uzun
metrajlı filmi “Kalbini Görseydin ya da Kalbini görebilmek” (S i tu voyais son
cœur ) prömiyerini 2017 Toronto Uluslararası Film Festivali 'nde Platform
yarışmasında yapmış. Bu festivalin sanat yönetmeni Cameron Bailey,"Joan
Chemla kişisel filmler yapan biri olarak uzun bir kariyere sahip olacak biri.
Burada bireysel bir damga var." Diyerek övgüyle bahsetmiş Fransız
yönetmenden.
Gelelim şaşırtıcı derinlikler ile donanmış olan filmine…
Joan Chemla'nın yönetmen koltuğundaki ilk uzun metrajlı
filmi ingilizce ismiyle "If You Saw His Heart", Kübalı yazar
Guillermo Rosales'in "Halfway House" romanından alabildiğince serbest
şekilde perdeye uyarlanmış. Bir tür Film Noir ile romantik melodramın
sınırlarında gezinen cesur bir deneme demek mümkün elbette. Oyunculuk
performanslarında özellikle Gael García Bernal'in etkileyici rolüyle hayat
verdiği Daniel karakteri üzerinden suçluluk, yalnızlık ve kendini yok etme
arzusunun karanlık sularında yüzen bir anlatı sunuyor.
Ah otel odaları!
Çok kısa özet şöyle: En yakın arkadaşının kazara ölümünün
ardından Daniel, kendini serseriler ve kayıp ruhlar için bir sığınak olan
Metropole Hotel'de bulur. Suçluluk duygusuyla dolup taşan Daniel, yavaş yavaş
etrafını saran şiddetin içine gömülür. Francine ile karşılaşması hayatına ışık
tutar.
Ve ayrıntılara bakalım.
Film, en yakın dostunun ölümünden sonra Roma topluluğundan
dışlanan Daniel'in, şehrin en berbat motellerinden birine sığınmasıyla
başlıyor. Enteresan bir sinematografisi var Chemla’nın. Kimi zaman Kar-wai'nin
"In the Mood for Love" ve "2046" filmlerini anımsatan lirik
görsel estetiği, çoğunlukla da Jarmusch’un Stranger Than Paradise’ındaki
Parliament Mavisi dışındaki Amerika’yı tasvir etmesi gibi kenar mahallelerde
gezinip duruyor. Marsilya gettolarını filmin dekoru değil hikayenin asli bir
unsuru gibi sunmayı başarıyor Fransız yönetmen. Karakter perspektifiyle bakacak
olursak, Marine Vacth'ın canlandırdığı kırılgan Francine karakteriyle kesişen
Daniel'in hikâyesini, Bukowski'vari bir atmosfer içinde anlatılıyor.
Filmin büyük bölümü, sinemada sık sık güneş ve denizle
yıkanan bir şehir olarak fon olarak kullanılan Marsilya'nın güzelliğiyle tezat
oluşturan bu kasvetli mekanda; belki de gerçek bir yeryüzü cehenneminde
geçiyor. Sanırım yönetmen bununla izleyiciye bir huzur anı yaşatmayı değil,
daha ziyade, misafirlerinin yalnızlığından ve yoksulluğundan yararlanan sadist
bir otelcinin işlettiği marjinal bir sığınakta kalmayı kabul ederken, kendini
kurtarmaya çalıştığı çingene gangsterlerin şiddetiyle karşı karşıya kalan
karakterin iç kaosunu ortaya çıkarmaya çabalıyor. Öte yandan filmin ismi çok
karanlık bir gerçekliği gizliyor, öyle ki bu tür bir karanlığa alışık olmayan
izleyiciler en başından itibaren kendine zarar vermek ve mümkün olduğunca acı
çekmek isteyen bir karakterin yolculuğunu takip etmekte zorlanabilir. Daha da fenası,
kendini (çok) az ifade eden bir karakterin böylesine tutarsız davranışlarının
nedenlerini anlamakta kesinlikle zorlanacaktır izleyici.
Filmi izlerken aklıma Necip Fazıl’ın meşhur “Otel Odaları” şiiri geldi.
“Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.
**
Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında!...”
Filmin en önemli özelliklerinden biri yönetmen Chemla’nın
kronolojiyi bükümleyip, sıçramalı bir zaman akışı kullanması. Açıkçası daha
filmin açılış sekansıyla beraber bilinçli olarak izleyiciyi yönünü bulmakta
zorlayan, parçalı bir anlatım tercih etmesi. Ancak bu stilistik tercih, filmin
genel derinliğine darbe vuracak boyutlara da ulaşıyor kimi zaman. Film, görsel
şöleni ve atmosfer oluşturmada başarısına rağmen, karakter gelişimi ve duygusal
bağ kurma noktasında bu sebeple epey eksik kalıyor.
Baş rol oyuncusu biraz daha övgüyü hak ediyor açıkçası. Zira
Bernal'in performansı, filmin en güçlü yanlarından biri olarak öne çıkıyor.
Gözleriyle bile hikâye anlatabilen aktör, minimal bir yaklaşımla çizdiği
karaktere derinlik katmayı başarıyor. Filmin ismini oluşturan "If you saw
his heart" (Kalbini görebilseydin) repliği, Bernal'in performansıyla anlam
kazanıyor.
İzin verirseniz müzikal paleti ele alalım. Besteci Gabriel
Yared'in (eserin ruhunu ne denli kavrayabildiği muamma) ilk film için ortaya
koyduğu beste, vasat bir melodinin ötesine geçemiyor. Ancak filmin hakiki
mücevheri, otelin kasvetli koridorlarında gezinen, şiddetin gölgesinde dans
eden ve hiçbir sempati kırıntısı barındırmayan otelci rolündeki Karim
Leklou'nun ürkütücü performansı. Bu dehşet verici karakterin yarattığı karanlık
atmosfer, izleyicinin iliklerine kadar işliyor. Leklou'nun varlığı, ağır aksak
ilerleyen ve karanlığın kollarına teslim olmuş senaryoya bir parça hayat
üflerken, zihinsel çalkantıları içinde bocalan ana karakterin sınırlı
perspektifinin ötesinde, çok katmanlı bir bakış açısı sunuyor.
Riskli kronoloji cesareti!
Biraz önce de belirttiğimiz gibi doğrusal olmayan bir
kronolojisi var filmin, bu da dikkatini yitiren seyircinin bir anda hikayenin
dışına fırlaması an meselesine dönüştürüyor. Çünkü Chemra zamanda ileri geri
zıplarken seyirciye yardımcı olacak minik görsel detaylardan başka ipucu
vermiyor. Bir yara izi, biraz koli bandı vs…
Filmin baş kahraman-lar-ının ilham kaynağının Rosales’in
romanından ilham alındığı açık. Ancak yan karakterlerin yer yer karikatüre
kaçan tiplemeleri filmin etkisini zedeler nitelikte. Sözgelimi Francine
karakteri üzerinde daha derinleşmeyi hak ediyor. Demirkubuz’un Masumiyet’indeki
karakterlere çok yakın duran bu tipoloji sanki hikayeye sonradan eklemlenmiş
gibi duruyor nedense. Keza Daniel'in depresyonundan çıkışını sembolik olarak
işaretleyen duygusal bir uyanışı… Bir dramatik yama gibi duruyor filmde!
Filmi derinlemesine analiz etseydik çok daha zengin vadilere
açılmak mümkündü. One Flew Over the Cuckoo's Nest ve The Shining gibi
klasiklere gönderme yapılarak ötekileştirilmiş karakterlerinin psikolojik
derinliklerine dokunmaya çalışması. Ve fakat filmdeki bu tür biçimsel kaygılar
nedeniyle yapılan göndermeler her zaman başarılı olmasa da yine de cesur bir
çaba olarak görmek mümkün!
Evet belki bir baş yapıt değil şüphesiz ve tüm kusurlarına
rağmen bir ilk filmden çok daha fazlası "If you saw his heart". Cesur,
çarpıcı ve film bittikten sonra bile yanınızda taşıdığınız bir hikayeye sahip.
Suçluluk ve kefaret kavramlarını yeteri kadar çizmiyor belki ama tam bir kayıp
ruhların karanlık dünyası… Bir de uyarı, eğer ruhunuz depresifliğe yatkın ise,
bu filmden biraz uzak durmak sizin yararınıza olacaktır!


























