5 Ekim 2012 Cuma

Güneş Yanığı 2: Bekleyeni olmalı insanın



Güneş Yanığı filmine yakından bakmadan önce yönetmeni (ve ailesi) ile ilgili birkaç şey yazmak lazım, ilginç bir hikayeleri var zira.

Tam adı Nikita Sergeyevich Mikhalkov-Konchalovsky olan yönetmenimiz, İkinci Dünya Savaşı bittikten bir ay sonra Ekim 1945’de Moskova’da dünyaya geliyor. Sanatçı bir ailenin çocuğu: Ressam Vassili Konchalovsky’nin yeğeni, ünlü çocuk edebiyatı yazarlarından Serguei Mikhal-kov’la (aynı zamanda Sovyet Milli Marşını da yazarı) yazar Natalia Kontchalovskaia’nın oğlu; film yönetmeni Andrei Konchalovsky’nin küçük kardeşi.

Ağabeyi  Andrei ( O da savaştan hemen önce Ağustos 1937’de doğuyor) de enteresan biri. Belli bir yaşa kadar piyanist olarak sanat yapan Andrei, ünlü Tarkovsky ile tanışınca hayatında büyük değişim oluyor. Tarkovsky'nin 1966 yapımı Andrei Rublev filmine katkıda bulunurken, küçük kardeş Nikita da, ünlü ustadan sinema dersleri alıyor. Bu anlamda Tarkovsky hem Nikita’nın hem de Andrei’nin üzerinde büyük etkiye sahip.

Andrei Konchalovsky
Nikita kısa filmler çekip kendini geliştirirken, Andrei yavaş yavaş sanatını göstermeye başlıyor. 1969’da Ivan Turgenev'in ünlü Asilzade Yuvası ve 1971’de Anton Çehov'un Vanya Dayı’sını filme aktarırken kardeşi Nikita’ya da büyük olmayan roller veriyor. Ama esas sükseyi 1979’da meşhur Siberiade filmiyle yapıyor ve filmin Cannes Film Festivali'inde gösteriminden sonra, 1980 yılında ABD'ya kaçıyor. Bu vakitten sonra ‘Mikhalkov’ soy ismini kullanmayan Andrei, 1985 yılında filmografisinin zirvesi olan Kaçış Treni’ni çektikten sonra ne yazık ki, çok parlak işlere (Tango & Cash (1989) gibi abukluklar) imza atmıyor.  

Sovyet Rusya’sı dağıldıktan sonra ülkesine dönen ağabey Andrei, genelde yapımcılık ve TV işleriyle uğraşıyor. Tek istisna 2003 yılında Bryan Adams'ın cameo bir rol üstlenerek kendini canlandırdığı House of Fools filmini yönetip, Venedik Film Festivali'nde Gümüş Ayı ödülü kazanması.

Nikita Mikhalkov sette.
Sıkı bir tiyatro eğitimi alan Nikita ise, bir yandan kısa film, diğer yandan oyunculuk derken, ilk uzun filmi “At Home Among Strangers-Evde, Yabancıların Arasında”(1973) adlı filmini çekinceye kadar, ağabeyinin çektiği Vanya Dayı da dahil 20’yi aşkın filmde rol alıyor. İkinci uzun filmi Slave of Love-Aşk Kölesi (1976) ona uluslararası bir ün sağlıyor.

1977’de An Unfinished Piece For Piano Player-Bir Pianist İçin Bitmemiş Bir Parça, San Sebastian Film Festival’inde Grand Prix ödülünü alınca ünü pekişiyor. Daha sonra Five Evenings-Beş Akşam (1978) , Oblomov (1979) , Family Relations-Aile İlişkileri (1981) ve Without Witnesses-Tanık Yok (1983) adlı filmlerde imzası var.

1987 yılında Mikhalkov, Dark Eyes-Siyah Gözler’i çekmek için gittiği İtalya’dan uluslararası ünü artarak dönüyor. Film Cannes Film Festivali’de müthiş ilgi görüyor ve filmdeki rolü ile En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü Marcello Mastroianni alıyor. Birkaç ay sonra İtalyan aktör aynı filmle Akademi (Oscar) Ödülüne aday gösteriliyor.

Bir Konchalovsky başyapıtı: Kaçış Treni
Hayatının dönüm noktası ise; 1991 yılında Close to Eden-Cennete Yakın (aka Urga) Venedik Film Festivalinde Altın Aslan Ödülünü kazanması. Bir sonraki yıl En İyi Yabancı Film Dalında Oscar’a aday gösterilen Urga’nın ardından Mikhalkov, kendi kızının on yıl boyunca aynı sorulara cevap vermesini anlatan  Anna adlı belgesel filmi tamamlıyor.

1994’da birazdan bahsini edeceğimiz filmin, ilki olan  Burnt by Sun-Güneş Yanığı’nı çekti ve film Cannes Film Festivalinde Jüri Büyük Ödülünü; 1995’de de En İyi Yabancı Film Oscar’ın kazandı. The Barber of Siberia Mikhalkov’un büyük hevesle çektiği ilk İngilizce film oldu.

“Güneş Yanığı 2 -  Burnt by the Sun 2” filminin, tam da ‘savaş kötüdür’ temalı, orta mektep temsili mahiyetindeki Çanakkale Çocukları filminden sonra gösterime girmesi enteresan oldu. Rus sinemasının yaşayan en önemli isimlerinden olan Nikita Mikhalkov’un ilki yaklaşık 20 yıl önce çekilen filmin ikincisi, hem muhteva hem de türün hakkını vererek çıktı karşımıza.

Aradan geçen epey zamandan dolayı, serinin ilkini hatırlatalım. “Güneş Yanığı - Utomlyonnye solntsem - Burnt by the Sun” (1994), 1936 yılında yaşanan ‘Büyük Temizlik’ esnasındaki tek bir günü anlatıyordu.

Serinin ilk filmi, bir Rus şaheseri: Güneş Yanığı
Josef Stalin döneminde Sovyetler Birliği'ndeki Büyük Temizlik sırasında, saygın bir savaş kahramanı olan, devrime kalben bağlı idealist bir Albayın geniş ailesiyle birlikte yazlık evinde geçirdiği dingin bir gün ve bu günün sonunda yaşanan trajik olayları üst düzey bir kara mizah ile izlemiştik. Bir Renoir filmi tadında olan Güneş yanığı, güçlü karakterleri ve sağlam görselliğiyle adeta Çehov oyunlarındaki karakter çatışmaları kadar gerilimli bir filmdi. (ayrıntılı özet için BKZ) 

Urga isimli şaheserin yazarı olan Nikita Mikhalkov, en başından beri bir ‘üçleme’ yapmak istediğini söyleyip duruyordu ama arada başka işlere (Sibirya Berberi, 12) daldığı için epey ihmal etmişti.

Güneş yanığı 2’de hikaye 5 yıl sonra da olsa kaldığı yerden devam ediyor. Stalin yine iktidar, Mikhalkov’un canlandırdığı kahramanımız Albay Kotov ilk filmin sonunda idama mahkûm edilmesine rağmen canını kurtarmış, İkinci Dünya Savaşı’nda cephede savaşmaktadır. Karısı Maroussia öldüğüne inanmakta, kızı Nadia ise ondan nefret etmektedir. En kötüsü de, ezeli düşmanı hain Mitya suikasttan kurtulmuştur ve Stalin’in emirleri uyarınca Kotov’un peşine düşmüştür.

Hikaye, ilk filmin devamı olsa da, tarz ve anlatım şeklinde epey değişiklik var Mikhalkov’un. Bir kere, anlatım stilini epey batı sinemasına yaklaştırmış ve hatta başka bazı filmlere aşırı benzerlikler içeren ‘trük’ler kullanmış nedense. Savaşın saçmalık ve acımasızlığını yine enfes bir ince zeka ile eleştirmekten geri durmuyor elbette. Özellikle cephe sahneleri çok sahici. Bununla beraber, kendi tarzından da çok uzaklaşmak istemezcesine en azından geri dönüşler ve paralel kurgu ile alışılmış Mikhalkov sinemasından da tatlar barındırıyor film.

Paralel anlatımla takibi biraz zorlaştırmış, karakter renklilik ve fazlalığı seyri daha da ağırlaştırıyor. Başlangıçtaki çatışma sahneleri “Kapıdaki Düşman - Enemy At The Gates”i  çağrıştırsa da, ondaki kadar yüzeysel değil daha derinleştirici olarak verilmeye çalışılmış.

Kapıdaki Düşman'a benziyor gibi değil mi? 
Söz gelimi, Çanakkale Çocukları’nda neredeyse mizah seviyesine indirgenen ‘İlahi yardım’ boyutu ilginç sebeplere bağlanarak harika bir zeka gösterisiyle anlatılabilmiş.

Yaklaşık 3 saatlik uzunlukta bir film Güneş Yanığı 2. Ancak bunun devamı da var, aynı dönem çekilen ve (Güneş yanığı 3 değil) bir üç saatlik daha uzunlukta olan. Mikhalkov, elini korkak alıştırmamış ve biraz da dizi ihtiyacını gidermek için bir tür ‘mini seri’ mantığıyla çekmiş üçlemenin ikincisini.

Fakat biraz bilgi birikimi ve savaşa dair malumat istiyor izleyiciden ve tabii, karakterler için de önceki filmden hatırat. Bütün bunlara sahip değilseniz, filmin ortasına doğru kopmaya başlıyorsunuz Güneş Yanığı 2’den. Zira tüm iyi niyetli anlama çabalarınız usul usul çabalıyor ve pes ediyorsunuz.

İlk filmin o bayıldığımız ve Çehov tadı veren dokusunu alıp, bir parça Hollywood kumaşına döndürmüş. Peki bu rahatsız edici mi? Sinematografi açısından değil ama bizim Mikhalkov’u görüp, beğendiğimiz düzlemden ayırıyor ve kardeşine yaklaştırıyor. Buna rağmen, Hollywood filmlerinde ender olarak gördüğümüz duyarlılığa ve lirizme sahip Güneş Yanığı 2.

Savaş sahneleri etkileyici. 
Saldırının tam göbeğinde, denizin ortasında ayakları kopuk papaz Alexander ile Nadya Kotova’nın bir mayına tutunarak sağ kalmaya çalıştıkları sahne, ilk bakışta Titanic’in meşhur sekansına benzese de sinema tarihinin unutulmayacakları arasına girecek gibi.

Rahip, ‘dua et’ diyor kıza; vaftiz bile olmamış kız, ‘nasıl edeyim bilmiyorum, babam bir komünist’ diyor derin üzüntüyle. Papaz, “hiç önemli değil, ‘Allah’ım sana teslim oluyorum’ demen yeterli” diyor. Ölümün kıyısında bile, ‘dua’ dolayısıyla komünist babasının kendisine kızmasından korkuyor genç kız! Sonrası da etkileyici, öldürmek için yerleştirilen mayın, genç kızı sahile çıkaran bir sefine oluyor adeta.

Mikhalkov, daha önceki filmlerinden çok daha mesafeli duruyor karakterlerine ama yine de klasik bir savaş filminden daha fazla odaklıyor insanı. Güneş Yanığı 2’nin ilkinden en önemli farkı da bu sanırım; en az insanlar kadar olay üzerinden de yürümesi.

Her Mikhalkov filminde olan 'Kara mizah' de unutulmamış. 
Film için ‘bugüne kadar çekilmiş en yüksek bütçeli Rus filmi’ deniyor ama belki de yeterince ‘masa başı’ katkısı olmadığından çok fazla hissedilmiyor bu durum. Yani benzerleri gibi bir ‘görkem’den ziyade derinlik peşinde Rus yönetmen. Filmin sahiciliğine bir şekilde engel teşkil edecek teknik oyun ve maceralardan mümkün mertebe uzak durmuş.

Nikita Mikhalkov da (her filminde olduğu gibi) yine kendisi, eşi ve çocuklarına rol vermiş. Belki de Sinan Çetin’in ilham kaynağıdır bilemiyorum ama arada epey bir fark var tabii.

Klişe Hollywood yapımlarından –nispeten- farklı ve Nikita Mikhalkov sinemasını özleyenler için bir vaha gibi Güneş Yanığı 2. 



Ve ünlü Güneş yanığı (1994) 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder