24 Ocak 2013 Perşembe

Kişisel menkıbe (4): Bir top hikayesi



1970’lerin tam ortası...

Bahçelievler’de oturuyoruz. Üç katlı, tavanı yüksek, önünde orta boy, arkasında armut ve kiraz ağaçlarının süslediği kocaman bir bahçenin olduğu bir bina. Doğal oyun parkımız. Şehir küçük, epey hem de. Akaba çıkışında tabelada, ‘Nüfus: 133 Bin’ yazıyor.

Buraya Şehitlik’ten taşınmışız...

İpekyol’u yeni yapmışlar. Onla ilgili menkıbemi okumak isteyenler şuradan bakabilir. Yolun öte yanında, doğum hastanesiyle yol arasında bir arazi var. Öyle böyle değil, ferah feza bir alan. Gençler top oynuyor, biz çocuklar ise evden bir kovaya su doldurup içine bir kalıp buz atarak saha kenarına gidiyoruz o dönemde.

Bardağı bilmem kaç kuruş...

Terli bir topçu geliyor, bardağı boş verip kovayı tepesine dikiyor. Ağlamaklıyım. Cebinden çıkarıp (galiba) 2,5 Lira veriyor. Toptan satış hoşuma gidiyor ve arkadaşları maça çağırıyor genci; ‘Mahmut gel hadi.’ Adının Mahmut Tuncer olduğunu çok sonra öğreniyorum.

Bahçelievler biraz çarpık, biraz modern, en çok da yüksek. Her taraf çok katlı bina, birinin adı Gökdelen!..

İsmi Bahçelievler ama artık bahçeli ev kalmamış gibi. Birkaç bahçeli istisna binadan biri de bizimkisi; Acar Apartmanı. Sağımızdaki bina Özen apartmanı... Çok yakında bir bayan berber var; Kuaför Esin… Bayan kuaförü, yaşım küçük, yani müsait olduğu halde içini hiç görmedim kuaförün. Hemen yanında boş bir arsa. Yıllar sonra üzerine devasa bir beton yapı oturttular, her arsanın kaderini yaşadı anlayacağınız… Bu arsayı kaydedin bir kenara…

Televizyon filan yok ya da yeni yeni yaygınlaşmaya başlamış. En azından ‘paket yayın’ olduğunu hatırlıyorum mesela. Futbol ortak ilgi alanı. Şehrin takımı, yani Urfaspor –galiba- üçüncü ligde. Vefaspor maçına götürdüğünü hatırlıyorum babamın. İki de minik cep dürbünü getirmişti İstanbul’dan, sahanın istediğimiz yerine anında zoom-in yapmanın ayrıcalığı. Emin değilim ama spor-toto filan da -ya yoktu ya da haberim- yoktu o dönem sanırım. Tribünde büyük bahislerin döndüğü kalmış zihnimin bir köşesinde.

Ve bir takım isimler...

Sadullah mesela, sonra Muammer, upuzun boylu, orta saha… Kalede Hüsnü var. (O zaman ne anlama geldiğini bilmiyorum) Dadaş Nurcan var sonra. Felaket bir şey. Turhan var bir de. Ben onu yıllarca ‘Turan’ olarak biliyorum. Komşumuz Kuaför Esin’in kocası. Sonradan yine aynı memleketten çıkan G. Saray’lı Suat’a benzetip dururdum nedense.

Çocukluğumun efsane takımı. Turhan Hoca oturanlardan sol baştaki. Zemine dikkat, yeryüzünde başka hiç bir yerde bulunamayacak cinsten bir malzeme.  

Derken bir teknik direktör geldi; İlker Tolon. Yan binamız Özen apartmanının son katına taşındılar. Hayatımda ilk kez ‘39’ plaka bir araba gördüm. Lüleburgaz’dan gelmişler. Bir de kardeşi var futbolcu;  Naci. Onu da getirmiş.‘Frikikçi’ Naci. Ceza sahası yakınlarında faul oldu mu affı yoktu. İlker Hoca’nın benim yaşımda bir oğlu var; Hikmet. Bir de küçük kız kardeşi var. Hayatımda bir ilk daha, ilk kez elektrogitar görüyorum Hikmet’lerin evinde. Fişe takılı olmayınca ses çıkmıyor, garip!

Barış Manço’nun ‘Nick The Chopper’ını ezbere biliyor Hikmet’in kardeşi, garip!

Onların gitarı beni hayran bırakıyor, bizim arka bahçedeki köpek de Hikmet’i. İkisi arasında mekik dokuyoruz gün boyu. Sonra Urfaspor’un antrenman ve maçlarına gidiyoruz. Arkadaşım hocanın oğlu ya, torpilliyim artık. Yok, şimdi hatırladım; televizyon var evimizde ve Vikingler var, zira Naci antrenmanda eğlenceli bir adam. ‘Haydi Yallah hop hop hop’ diye Vikingler çizgi dizisinin şarkısıyla ısınıyor.

Şehir stadyumunun zemini bir acayip…

Yıllar sonra orada oyuncu olarak oynamak imkanı da buldum, ondan söylüyorum. Her maç öncesi itfaiye kamyonu suluyor ama ‘jilet’ gibi bir zemin. Kumun hangi çeşidi böyledir hala aklım ermez. Kayarak yere düşen bir oyuncunun derisi soyuluyor istisnasız. Hikmet’in gelişiyle ayrıcalıklı statüsündeyim. Daha önceleri stat çevresine gidip, son 10 dakikada açılan kapıdan girerek, tel örgüler arasında maçı izleme imkanı bulan ben, bazı zamanlar yedek kulübesinden maç izleyebiliyorum.

Tribünler inanılmaz renkli. Bir yandan Urfaspor maçı izlenirken, diğer yandan radyodan 1. Lig maçları dinleniyor.

Şimdiki gibi değil, iki top var, kimi zaman tek. Stadın duvarları yüksek değil, bazen ‘Arap sallama’ vuruyor topçular ve hop arkadaki Bamyasuyu’na uçuyor top. Yedek top giriyor devreye, o da caddeye kaçınca, hakem maçı durdurup topu bekliyor tüm stadyum.

Hikmet’lerin oturduğu binanın alt katında Yusuf oturuyor. Tüm muhabbetlerimiz, ‘Müfit Dayı’ üzerine Yusuf’la. ‘Müfit Dayım şöyle, Müfit Dayım böyle vs.’ G. Saray’da forma giyen Müfit Erkasap’ın yeğeni Yusuf. Daha yaşımız, Öğretmenler Apartmanının aşağısındaki boş arazide ‘mahle maçı’ yapmaya müsait değil.

Turhan Erdem, babamla tanıştığı için biliyor beni. Bazen gururumu okşama için, ‘geç kaleye şut atayım’ diyor. İnanılmaz derecede gururlanıp kaleye geçiyorum. Kendimi yerlere atıyorum topu tutmak için. Top dediğim, ‘meşin’ futbol topu değil, ‘plastik’ bile değil bildiğimiz ‘naylon’ (Biz 'laylon' diyoruz bittabi) top.

Bir süre sonra, mahallenin gençlerinin, ağabeylerimizin yukarıda bahsettiğim arsada düzenli olarak antrenman yaptıklarını görüyoruz. Arsayı çevreleyen boy hizasındaki duvara tırmanıp izliyoruz. Turhan, mahallenin gençlerine futbol öğretiyor. Derme çatma da olsa, bir akademi gibi oluyor burası. Sonradan resmileşiyor ve kulüp olarak amatör kümede mücadeleye başlıyor bu arsanın topçuları. İsmi de çok fiyakalı; Doğan Yıldız 75.

Yaman topçuları var...

Bir Haluk var mesela enteresan. Türkiye penaltı yarışmasında üçüncü oluyor bir süre sonra. Birincinin ismi ise Tanju Çolak! Bir gün duvarın üzerinde gariban şekilde otururken, gençlerden biri yaradana sığınıp abanıyor topa, suratımın tam ortasına geliyor ve ters takla atarak duvardan aşağı düşüyorum. Turan Hoca gelip teselli ediyor, kanayan burnumu temizliyor ve ‘hadi geç kaleye’ diyor ve ekliyor, ‘Sert vurmayın kaleci küçük!’

Okul takımında da, amatör takımda da 8 numara giyiyorum. Olmazsa olmazım. 

Doğan yıldız 75 mahalli spora damgasını vuruyor adeta. Sadece futbol branşında değil, basketbol ve voleybolda da takım kuruyor. Boydan ve yaştan kaybediyoruz lisans almak için. Ama Turan Hoca’nın sözü var babama, bir gün gelecek bana lisans çıkaracak!

O sene acayipti. Şampiyon oldu takım. 2. Lige çıktı sanırım. Memlekette bahar havası ile beraber değişimler de yaşanıyor maalesef.

Karışıyor ülke, siyasetçilerin asabi açıklamalar bugünkü kadar olmasa da fena. Okullarda kavgalar başlıyor, ‘sağ-sol’ çatışması giderek şiddetleniyor bir yandan.

Turhan Erdem hoca jübile yapıyor sonra, Esin ablanın dükkanını yıkıp, yerine bina yapıyorlar. Başka yerde daha büyük bir kuaför açıyor çok uzak değil ama; Kütüphaneye giderken solda, Cengiz Topel İlkokulunun sol çapraz karşısında! Bilmiyorum aslen memleketleri neresi ama gitmiyor Urfa’dan. Stada yakın bir yerde spor malzemeleri dükkanı açıyor Turan. Ve kopuyorum Hoca’dan.

Yıllar geçiyor tabi...

Fiziksel olarak da gelişiyorum, Meslek Lisesi’ne başlamadan önce kapalı spor salonunun arkasındaki spor alanını keşfediyoruz. 4 pota ve zemini beton alanda. Ama top yok. Sabahları gidip topu olanların gelmesini bekliyoruz. Sonra da bizi seçip bir takıma alırlar diye. Akabinde tek pota maç. Arkadaş ediniyoruz epeyce. Sıcak yaz günlerinde burada geçiyor günlerimiz. Bitişikteki çay bahçesinin bekçisi su vermekten bıkmış bize.

Bir ayrıntı; çay bahçesi de enteresan, ismi; Emirgan. Parası olanlar, saatlerce top oynayıp, ter akıttıktan sonra buz gibi ‘Şehir’ gazozlarına saldırıyor. İradesiz paralılar ise hem oynayıp, hem kenara yanaşan ‘frigocu’lardan aldıkları 'eskimo'yu yalıyor. 'Portalin' belli bir sınıfa ait içecek gibi. En büyük özellik ise şu; kapağı açıldığı andan itibaren şişenin boğazına doğru havanın temas ettiği asitli içecek birden buzlanmaya başlıyor ve ilk yudum ‘karlamaç’ olarak geliyor ağızlara.

Liseye basketbolsever olarak başlıyorum. Sanat Okulu’nun bahçesinde toprak zeminli iki basketbol sahası var. Ama basket topumuz yok. Plastik top da bir yere kadar zevk veriyor. Bir gün pırıl pırıl bir çocuk geliyor yanımıza, elindeki filede gıcır bir basketbol topu: Voit. ‘Mahmut Tacir’in oğluyum’ diyor tanışırken, yanılmıyorsam ismi Emre bu delikanlının. Mahmut Tacir; bir marka sağlık sektöründe. Urfa’nın en iyi doktoru olarak biliniyor. Emre bizden epeyce küçük ama spor meraklısı. Onun topuyla oynuyoruz hafta sonu. Sonra gelmemeye başlıyor nedense ve hayatımızın ilk ciddi kararını alıyoruz, ortaklaşa bir basketbol topu almak.

Hayallerimizi süsleyen bu salon yok artık! 

Para biriktiriyoruz haftalarca. 5 kişiyiz, herkes bir miktar veriyor ve üç kişi basket topu almak üzere Turan Hoca’nın dükkanına gidiyoruz. Paramız yeterli gelmiyor, müthiş üzgünüz. Turan Hoca, beni göstererek, ‘bu arkadaş kefil olursa kalanını sonra verirsiniz’ diyerek topu uzatıyor bize. Sadece mutlu değilim, aynı zamanda tepenin kralıyım da!

Ve o basket topu, benim gibi pek çok gencin tek meşgalesi oluyor. ‘Kapalı’nın arkası ve okulun bahçesi meskenimiz. Beyaz Gölge var ekranlarda, etkisinde kalmışız, kolay mı? Her uzuna ‘Kuliç’ lakabı takıyoruz mesela… Kötüler ‘Falkonetti’ ama o başka diziden.

Amatör lisans çıkarıyorum ama Doğan yıldız 75’den değil. Okul takımındayım da. Ne ki, yerel amirler pek sıcak değil amatör sporlara. Soyunma odalarını açmıyorlar mesela, ‘evde duş alın, kirleniyor buralar’ diyorlar. İki takıma tek soyunma odası veriyorlar bazen lütuf olarak. Hayatımda ilk kez, ‘fileli’ potaya basket atmanın tarifsiz zevkini yaşıyorum. Amatör maçlar, hakemler, seyirciler bambaşka bir yazı konusu. Kapalı Spor Salonu ile duygusal bir bağımız oluşuyor doğal olarak. Çok sonra yıkıldığını öğrenince içimde bir şeylerin burulduğunu hissediyorum.

Zemininin yenileme çalışmalarını hatırlıyorum. Vernik mi, cila mı neyse, o kadar fazla dökülmüş ki, çıkılan ilk maçta basketbol değil buz pateni yapıyoruz. Ayakta durmak mümkün değil. İsmini hatırlamadığım Urfa Lisesi’nden bir hoca (O dönem Doğan yıldız 75’te oynuyor) akıl ediyor ve çoraplar çıkarılıp ayakkabıların üzerine giyiliyor. Çoraplar kaymayı engelliyor ve o akşam kimse sakatlanmadan maçlar tamamlanıyor. 


Okulumun toprak sahasının, halı saha yapıldığını görüyorum sonraki gidişlerimde, galiba kapalı salon yapınca ihtiyaç kalmamış. Turan Hoca’nın spor dükkanını da göremiyorum, açıkçası borcumuzu ödeyip ödemediğimizi de tam hatırlamıyorum. Bir helallik, bir de teşekkür borcum var Turhan Erdem’e. Bana, spora, memleketime çoğu kişinin farkında olmadığı katkılarından dolayı…

Şimdilerde düşünüyorum da, kent sportif olarak yitirdiği bir ruhu arıyor. Geçmişin tozlu çekmecelerinde, bir yerlerde olan ruhu; fedakarlık, dostluk, kardeşlik ruhu. Aslında orada duruyor ama pek göremiyorlar sanırım. Turhan Hoca’nın gençlere yaklaşımında, beş arkadaşın bir araya gelip top alışında… Hayat işte…

2 yorum:

  1. yahu bu kadar şeyi nasıl hatırlar insan.

    YanıtlaSil
  2. Eğer insanlar sportif ruhunu profesyonellikle karıştırmazsa biz daha çok büyük basketbol,futbol nesilleri yetiştireceğiz.

    YanıtlaSil